Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Siyah Beyaz Lekeler

Güzel bir şeyin karşısında ona zarar verdiğiniz için utanç duydunuz mu hiç? Biraz somutlaştıralım. Yaptığı yanlışlar yüzünden evlilikleri biten insanlar çocuklarının karşısına çıktıklarında nasıl hisseder tahmin edebilir misiniz? Zincirleme bir trafik kazasına telefonuna baktığı ya da hayvan gibi içip eve taksiyle dönmek yerine şoför koltuğuna geçtiği için neden olmuş o en öndeki arabadan sapasağlam çıkanların arkadaki araçlardan çıkarılan yaralılara ölülere baktığında neler hissettiğini tahmin edebilir misiniz? Edersiniz edersiniz. İnsansınız siz de. Bir şekilde, bu leke ve vicdan hepimizde var. Mustafa’da da, bende de…

Mustafa’nın evinde bir şeyler oluyordu. Kavgalar, tartışmalar, şüpheler, imalar… Bi ton tantana vardı. Kafası karışıktı. Ve emin olamıyordu. Erkekler böyle şeyleri konuşmaz. O da konuşmuyordu ama anlıyordum. Eskisi gibi sevip sevmediğini bilemiyordu. Sevilip sevilmediğini de… Aslında mesele basitti. Çocukları büyüdükçe hayata dair sorunlar da büyüyor ve o bunun sevgiyle ilgili olabileceği düşüncesinin çevresinde dönüyordu. Kaçmak istiyordu. Ama yapamıyordu.

Bi çocuğunuz olduğunda ondan öylece kurtulamazsınız. Sadece onu sevmekle bitmez. Onunla birlikte gelen sorunlar da pakete dâhildir. Mustafa için sürecin zorluğu buradan kaynaklanıyordu. En sonunda saçma sapan bir fikirle geldi. Safari… Ne alaka? Bir alışveriş merkezinin şanslı müşterisiymiş. Bu nasıl bir şans? Bu nasıl bir AVM? Bu nasıl bir hediye? Arkadaşınız gözlerinde büyük bir parıltıyla sizi safariye davet etseydi ve siz de bütün bu saydığım problemleri bilseydiniz, hayır diyebilir miydiniz? Bu soruları sorabilir miydiniz? Arkadaşlık dostluk bu değil mi? Belki de değil bilemiyorum. Onu, bu saçma fikirden vazgeçirmem gerekiyordu belki de. Ya da ne bileyim yüzleşmekten korktuğu şeyleri ona anlatmam gerekiyordu. Ama yapamadım. Üstelik safaride hayvanları öldürmek zorunda değildik. Hatta artık böyle şeylerin yapıldığını sanmıyordum. Ama ne işimiz vardı Afrika’da?

Yine de gittik safariye. Beş günlük bir geziydi. Mustafa birazcık kendine gelmişti ilk başlarda. Hatta epey bir coşmuştu. Hayatında hiçbir problem yok gibi yaşıyordu. Onu tanımayan birisi olsaydım yaşama, dünyaya iflah olmaz bir tutkuyla bağlı olduğunu düşünürdüm. Otelimiz, yemekler, ortam iyiydi. Bir ihtiyar çift, bir genç grubu ve de her turistik bölgede bulunan birkaç Japon turist vardı. Her sabah kafesli arabalarımızla çıkıp hayvanları görmeye gidiyorduk. Aslanlar, filler, zürafalar, gergedanlar, geyikler, sırtlanlar… Tabii belgesellerdeki gibi her zaman her yerde değillerdi. Hatta onları bulmak, görmek biraz zordu. Fakat şansımız yaver gidiyordu ve onlarla karşılaşabiliyorduk.

Her sürü görüşümüzde de rehberimiz ve şoförümüz, illegal olduğundan yüzde yüz emin olduğum ama hayvanların doğaya uygun olan sayılarını korumak için bunun gerekli olduğunu savunan bir açıklamayla tüfeklerini bize uzatıp küçük bir ücret karşılığında ateş edebileceğimizi söylüyordu. Zorunda değildik ama yine de safari safariydi. Elbette insanlar için inanabilecekleri bu yalan yeterliydi. Herkes deli gibi ateş ediyordu. Vicdanları sızlamıyordu. Sadece aslan, kaplan, sırtlan gibi öldürücü ve etobur hayvanları tercih ederek de buna katkı sağlıyorlardı tabii. Ama Mustafa da, ben de bunu yapmak istemedik hiç. Bizim için hayvanları öldürmenin bir önemi yoktu. Kötü bir şeydi.

Ta ki zebraları görene dek… Hiç gördünüz mü zebra? Televizyonda görmeye benzemiyor, inanın. Bir rüya gibi geliyor. Gerçek olamayacak kadar güzel bir şey olduğunu düşünüyorsunuz. O çizgileri suluboyayla yapmışlar gibi. Ona bir kere dokunsanız bir çeşit huzurun sizi sarıp sarmalayacağına dair bir inanç gelişiyor içinizde. İşte o güzel hayvanı gördüğümüzde ve herkes sessizce izlemeye daldığında Mustafa bir silah istedi. Sadece Mustafa… Herkes böyle bir hayvanın öldürülemeyeceğini, öldürülmemesi gerektiğini düşünüyordu. Tüfeğini kaldırıp nişan aldı ve duff. Bu kadar.

Tek atışta zebrayı yere devirdi. Başka hiçbir hareket yapmadan da silahını teslim etti. Bir his aradım yüzünde. Mutluluk, sevinç, başarmanın gururu… Ama yoktu. Sadece hissizlik, uzaklarda dolaşan bir bakış… Gezimizin son günüydü. Otele dönüp toplandık. Mustafa pek konuşmadı. Önceki günlerdeki gibi bir neşesi yoktu. Sadece yaşıyordu. Sadece vardı. Dinginleşmişti. Sabitlenmişti. Bir şey sormak istedim. Bir şey diyebilmek istedim. Ama yoktu. Ne diyebilirdim ki? Neden, mi demeliydim? “Neden o hayvanı öldürdün? Hem de en güzelini…” Ya da “Neden durgunlaştın? Öldürmek istememiş miydin? Sadece korkutmak mıydı amacın?” diye mi sormalıydım? Bunları sormanın bir manası yoktu.

Eve döndük biz de. Tatil bitti. Mustafa hayatını toparladı. Karısıyla sorunlarını hallettiler. Çocuklarının çevresine bir evren kurdular. Ama Mustafa’da o durgunluk kaldı. Yani safari dönüşündeki durgunluk gibi değildi ama yine de vardı. Bir şeylerin, geri döndüremeyeceği bir şeylerin ağırlığı orada duruyordu. Özellikle de çevrede sadece ben varken. Bir şeyin ortağıydım. Bir şeyin… Ne olduğunu tam kestiremediğim bir şeyin. Tam olarak şundan diyemiyorum o zebrayı neden vurdu sorusuna cevap olarak. Ama bir şekilde de çok iyi biliyorum. Çünkü aynaya baktığımda gördüğüm şeyin, gördüğünüz şeyin ne olduğunu biliyorum. Çünkü vicdanlarımızdaki o lekeyi biliyorum.