Öykü

İnsan Eti Kasabı

Namı, yalnızca hayatı titreyenler tarafından bilinirdi. Saati duranlar tarafından. Bugünüyle dünü arasında bir farkı kalmayanlar, yarını beklemeyenlere anlatırlardı. Yokuş aşağı, kimlerin kulağına gideceğini özenle seçip yuvarlanırdı. Geceleri öyle soğuktur ki, buz tutmuştu yokuşun taşları. Daha bir hızla yayılır. Şeytan tüylerini bilirsiniz, nereden geldiği belli olmayan, başına buyruk tüyleri. Bir kuşun desen değil, kanadından desen değil. Bir garip şeytan tüyü gibi salınarak dolanır etrafımızda İnsan Eti Kasabı’nın adı.

Ben de öyle bir zamanda duydum. Dün evi terk etmiştim. Yalnız yaşamak canıma tak etmişti. Böyle yaşamamaya karar verdim. İnsanlarla yaşamaya başladım. Gece kahvede yatmıştım, sahibi ahbabımdı. Sabah, üzerime kilitli olan dükkânı açtıklarında uyandım. Artık yalnızca uyurken yalnızdım. Ağzımda garip bir tat vardı. Göğsümde, tokmakla dövülüyormuşum gibi gümbürtüler yükseliyordu. Bir garip titriyordum. Bugünden nefret etmek için uyanmıştım.

Birkaç saat sonra yokuşun ortasında, Satır Çıkmazı’nı gören kahvenin önündeki iskemlede, pantolonumun içinde aşağı inmiş çorabımı çekiştirmeye uğraşıyordum. Olmayacağını anlayınca ellerimle yuhlayarak tükürdüm. Hava zaten ıslaktı. Fark edilmedi. Yan masadan oyun taşlarının sesleri geliyordu. Yokuşta yamuk duran iskemlelerin karşıdan kim bilir ne kadar rahatsız edici göründüğünü düşündüm. Eğik duran masalar, adamlar. Sahi, biz nasıl aşağı yuvarlanmıyorduk?

Kalktım. Aniden ayaklanınca iskemle düştü. Herkes bana baktı. Aldırmadım. Yolun ortasına çıktım. Yüzümü yokuşun aşağısına diktim. Uzandım. Kendimi bıraktım. Yuvarlanıyordum. Birden gökyüzü geliyordu, birden taş yol. Şansa araba yoktu. Kaçışan köpeği bir saniyeliğine izledim. Bir kedi kendisine doğru hızla inen şeye tüylerini kabarttı. Kasap dehresini bileylerken şaşıp kaldı, bunu göremedim fakat elbette böyle olmalıydı.

Sonunda düzlük. Burnum ağrıyordu. Kaldırıma ağır gelen kalabalığı ortasından yarıp çığlıkları gırtlaklarından çekip çıkardım. İçim kıkırdıyordu ama yüzümde fizik kurallarına uymanın ciddiyeti vardı. Yokuştaysan öylece oturamazsın, yuvarlanacaksın.

Yalnızca biri öylece üstümden geçiverdi. Görüp aldırmasa daha az şaşırırdım ama o beni hiç fark etmedi. Ayakkabılarının ezberlediği yoldan gidiyordu.

Yokuşun tam ortasına dik inen caddede bir yukarı bir aşağı yürüyen adamı saatlerce takip ettim. Sonunda yorulmasını ve ikamet ettiği yere gitmesini beklemiştim. Kalacak yerim yoktu. Yuvarlanmış ve yorulmuştum. Ellerinin arasından hiç indirmediği karton bir bardak ve parmaklarını sarartmış beyaz kâğıtlı bir sigarası vardı. Paltosu lacivertti. Pantolonu sanki daha bir lacivertti. Kafası yarı kel, gözleri kısıktı. Başı sürekli öne eğikti. Yanından geçenleri görmüyordu. Kahkaha atanları işitmiyor, eve varmak üzere olanlara imrenmiyordu. Çocukların saçlarına pat pat vurmuyor, yaşıtlarını başıyla selamlamıyordu. Yalnız, sigarası sönünce ısrarlı yürüyüşünü yarıda kesip kafasını kaldırıyordu. Gözündeki tartıya yoldan geçenleri bindirip tartıyordu. Yok, o sigara içmezdi. Bu kadın kesin bir vakit içmişti de, para yetiştirememiş bırakmıştı. Hah! İşte bu, tiryakilerin babasıydı.

Sesini duyduğumda keskin makas uçlarının birbirine değme sesi geldi. Soğuktu. Sinir bozucu gizemi kemiklerimi acıttı. Yaşlı adamın avı, kulağına eğilip, çünkü epey kısaydı, “Amca şu yokuşu tırman, ikinci değil, üçüncü değil, dördüncü… Ya da üçüncü çıkmaza gir. Satır Çıkmazı’nın sonuna var. Mavi ışıklarla göz alan bir kulübe göreceksin.” demişti. Takip mesafesini koruyamamam yetmiyormuş gibi, belimi öne kırıp kulağımı üstlerine dikmem onları ürküttü. Ben toparlanınca devam etti. Kulağım başladığı işi yarım bırakmazdı. “Ben bu sigarayı almak için ayak serçe parmağımı verdim,” dedi sol ayağını kaldırırken. Görülebilirmiş gibi. “Bana iki serçe parmağı vereceksen, vereyim.”

Saatlerdir elinden bırakmadığı karton bardak kaldırımda birkaç takla atıp uçurumdan asfalta yuvarlandı. Zincirli tekerlekleriyle bir otomobil onu pastırmaya çevirdi. Kazadan sağ çıkan tek bir damla olmadı.

Kulaklarım konuşmayı öğrenmiş de, bana bir şeyler mi fısıldıyordu, yoksa tamamını doğru mu duydum? Yaşlı adam yokuşa seğirtti. Kel başına vura vura koşmaya başladı. Ceketi pelerin gibi arkasında uçuşuyordu. Bu kadar ince bir kumaş olduğunu anlayamamıştım. Ben de arkasından gittim. Kaçıncı çıkmazı geçtiğimizi saymadım. Büyük bir otoparka geldik.

Buraya varana kadar eczane, pilavcı, önünde kedi ve köpekler yatan mahalle kasabı, manav geçtik. Otoparka varınca önündeki bankların sırıtışına kanmış olacak ki, kıçını onlarla buluşturdu. Ben de yoldan geçen öylesine, meraksız, amaçsız bir adam gibi bankın öte ucuna oturdum.

Dizlerimi yolun aşağısına doğru döndürdüm. Onunla hiç ilgilenmiyor, varlığını bile hissetmiyor gibiydim. Onun da pek umuru olmadı. Hızla soluk alıp veriyor, iki elini kaldırmış, sıkı sıkı onları inceliyordu. Göz ucuyla ben de baktım. Kalın, kısa parmakları, en aç farelerin, tahtakurularının bile kemirmek istemeyeceği türdendi. Siyahlaşmışlardı. Tırnak içleri kir doluydu. Belki hayatında ilk kez, belki de hayatı zelzele geçirdikten beri ilk kez, elleri güzel görünsün istemiş olacaktı ki, sağ işaret parmağının tırnağıyla, sol orta parmağının tırnağının içini sıyırdı. Soldan sağa doğru kaydırılan küf rengi kirler çığ gibi büyüdü. Tırnağın ucundan zor çıktı. Kalıntılara aldırmadı. Elini kaldırıp şöyle bir baktı. Diğer tırnaklarının da orta parmağının tırnağı gibi olmasını istedi. Aynı şeyi dokuz defa daha yaptı. Hepsi bittiğinde tırnaklarını tek tek yaladı. Ağzının sıcak ıslaklığıyla can suyu verdiği tırnakları pembeleşmiş görünmeye başlamıştı.

Gözlerimi kırpmadan izledim. Sonunda bitmişti ki, kendime mani olamadım. Gür bir öğürmeyle banktan beş adım öteye kadar sıçrayan ilk kusmuğu fırlattım. Yaşlı adam sıçradı. İnce bedeni havalanıp banka geri döndü. Hepsi bu, diyecektim ki, güldü. Ağzı, gözlerime öyle yakın duruyordu ki, diş aralarında yılların yiyeceklerini gördüm. Banktan fırlayıp otoparkın içine koştum. Birbirine epey yakın park etmiş iki aracın ortasına kustum. Yeniden nefes aldığımda banka baktım. Boştu. Yokuşa geri döndüm. Yukarı aşağı baktım. Yoktu. Yoldan geçen ufak bir çocuk gördüm. Kolundan tutup, “Kel, çirkin, üstü başı lacivert bir dede gördün mü?” dedim. Ağlamaya başladı. Elindeki topu bıraktı. Top yokuş aşağı, çocuk yokuş yukarı gitti.

Yol tarifini hatırlamaya çalıştım. İkinci mi demişti? Dördüncü mü? Bir yokuşta kaç çıkmaz olabilirdi ki? Hem, buraya çıkana kadar kaç saymıştım? Ne vardı o parmakları ağza sokacak be adam! Öğürmeye başladığımda düşünmeyi bıraktım. Bulduğum çıkmaza girecektim. Otoparkı geçtim. İleride, beni az sonra tepeme yıkılmakla tehdit eden ahşap bir ev vardı. Demirlerle çevrelenmiş, yıkılacağı haber edilmişti. Onun önünde durdum. İki yanında iki çıkmaz vardı. İkisi de olabilir gibi geliyordu. İkisine de girmedim. Doğru olsaydı, doğruymuş gibi gelmezdi. Nefret ettirecek kadar yanlış gelmeliydi ki, onu gönül rahatlığıyla seçebileyim. Biraz daha ilerledim. Kaldırım seyrek merdivenliydi. Birkaç adımda bir yükseliyordu. Böylesi daha yorucu oluyordu. Bir araya daha vardım. Başımı hafifçe içeri soktum. Kuşbaşı Çıkmazı diyordu. Kuşbaşı’nın ardından Satır’ın gelmesi fikri, caddedeki genç adamı doğruluyordu. Bazı kesme, biçme işlerinin olasılığı artıyordu.

Öyle girilmemeli gibi duruyordu ki, bu çıkmaza girdim.

Bağrışmalar duyuyordum. İnatçı bir pazarlığa benziyordu. Yolun sonunda yüksek bir apartman dikiliydi. Hayal kırıklığıyla ağırlaşmış ayaklarımı devam etmeye ikna edemeyeceğimi sandım. Zoraki ilerleme yeni bir yol açtı. Yukarı tırmanan merdivenler vardı. Ortasından demir korkulukla ayrılmış geniş basamakları vakit kaybetmeden, hızla çıktım. Dip dibe arabaların park edildiği bir yere vardım. Kendimi aralarından sıyırıp yolun beni götürmesini diledim. Hava ağırlaşmıştı. Soluk alıp vermek iş gibi geliyordu. Yoğun koku, hafızamdaki hiçbir kokuyla denk düşmedi. Sokakta hiçbir hareket yoktu. Bir apartmanın önündeki saksılar bile bitkisel tarihlerinin en donuk zamanlarındaydılar. Kediler kıpırtısızdı. Perdeler kapalı, duvarlar çatlaksızdı.

Yolun en sonundaki bir kapıdan yaşlı adamın paltosunun ucu göründü ve kayboldu. Hararetli pazarlığın şiddeti yükselmiş, abartılı vücut hareketleriyle süsleniyordu. Duvar dibine iyice sokuldum. Ayaklarımı tamamıyla birbiri önüne atarak görünmemeye kararlıydım. Oradan çıksalar dahi duvarla bütünleşmiş bir insan olmama inanacakları kadar yapıştım. Yaklaştıkça zaten alt üst olmuş midem çalkalanıyordu. Et desen değil, kan desen değildi. Düpedüz vahşet kokusuydu.

Yaşlı adamın ağzında uzun aralıklarla bulunan sarkıt ve dikitler arasından sızan kelimeler güçlükle anlaşılıyordu. Ne kadar tükürüklü konuştuğunu düşünmeye cesaretim yoktu. İkinci bir ses nadiren duyuluyordu. Yağmur başladı. Birden bastırınca radyoya sızan cızırtılar gibi, sesi bozdu. Yine de, duyduklarım şunlardı:

“Ne istiyorsun, bir daha yürüyememi mi?” Sesi bile tükürüklüydü.

Karşıdan ses yoktu. Az sonra hiddetini artırarak devam etti.

“Üç çok, dedim, bitti.” Hızlı adımları işitiliyordu. Volta atarak konuştuğunu tahmin ediyordum. Eskimiş postallarının rap rap sesleri, baskınları düşündürüyordu. Yine cevap gelmedi.

“İki dal az kalite cigara istedik,” dedi. Nereye girdiğini öyle merak ediyordum ki, yakalanmaya boş vermek üzereydim. Biraz daha yaklaştım. Yağmur, gözler önüne gri perdeler indirecek kadar tombul ve sık damlalı yağıyordu. Bulutların kudretine sığındım. Kapının dibine kadar tek nefeste ilerledim. Tek gözümü eşikten içeri sızdırdım. Yaşlı adam bana arkasını dönük. Bazen küçücük dükkânın içinde ileri geri yürüyor. Dükkân üç adımda bitiyor. Görüşümü genişletmek zorundaydım. İnce, uzun dükkânın tezgâhını göremiyordum. Beyaz fayans zemin, beyaz fayans duvarlar. Tam ortada dikilmiş lacivert yaşlı.

Dükkânın karşısındaki duvara koştum. Sırtımı yasladım. Duvarın bir parçası olana dek yapıştım. Damlalar seyrekleşmiş, incelmişti. Sokak netleştikçe nefesim kesilmeye başladı. Soluk renkli, boş sokağın içinde masmavi ışıklarıyla kendini bağıran, fakat nasıl başarıyorsa aynı şiddetle saklayan dükkân tam karşımdaydı. Vitrininde ayaklarından tavana asılmış, derisi yüzülmüş insan uzuvları biçimindeki etler vardı. İnsan Eti Kasabı tabelasının üstünde kanlı el izi vardı. Bakan değil gören gözlerin seçebileceği bir yer gibiydi. Seçilmiş insanlar arasında hissetmemi sağlıyordu. Kurban gibi. Müşterisini bekleyen kasaplar camların ardına iştah kabartıcı etler dizmeliydi. Kim daha evvel iri kıyım olduğu anlaşılan bir adamın döşünü görmek istesin ki? Yarım yağlı kıyma tarttırıp yanında da kuyruk yağı alacak değiller ya. Değiller. Yani, değillerdir.

Satır Çıkmazı’nın sonuna, özellikle söylenmedikçe kimsenin varlığını fark etmeyeceği ufacık dükkândaki pazarlık sona ermek üzereydi. Nihayet ikinci sesi de duydum. Az sonra rezillik çıkacağını önceden söyleyen bir tondaydı.

“Üç parmağa iki dal sigara,” dedi, “son sözümdür.” Yaşlı adam ellerini iki yana açıp bacaklarına hızla indirdi.

“Eh,” dedi yılgınca, “bende kalsalar ne yapacağım?”

Tezgâhın arkasındaki beyaz, kalın perdeyi kaldırmadan içine girdi. Perde üzerinden sıyrılıyordu. Adamın boyunca havadaydı. Arka tarafı görmek isteyeceğimden emin değildim. Yaşlı adam kafayı yemiş mavilikte kaybolunca kasap da ardından girdi. Bir süre çıt çıkmadı. Hiçbir şey olmayacağına inanıyordum ki, bir bıçağın tezgâha sertçe inişini duydum. Sonra ikincisini. Ardından üçüncüsünü. Her birinde nefesim boğazımda kaldı. Üç defa sıçradım. Lütfen, yok olmalıydım.

Nefes kekeler mi? Kekeliyordu. Karnımdan yukarı zıplıyor, göğsümde bir şeye çarpıp geri düşüyordu. Şişelerin içinde sıçrayıp kapağa çarpan pireler gibi. Onlar bir süre sonra kapak boyunca sıçramaya başlıyorlardı. Nefesim inatçıydı.

Perde aralandı. Önce diğeri çıktı. Elindeki uzun saplı bıçağı tezgâhın altına bıraktı. Kollarını sıyırıp bileklerinin yukarısına kadar yıkadı. Ellerini lavaboya çırparken arkasında yaşlı adam belirdi. Ağlamaklı duruyordu. Aksıyordu. Tezgâhın önüne geçmesi epey zaman aldı. Sol ayağının üstüne basarken dizi kırılıyordu. Son üç parmağı sattığını anladım.

“Ver,” dedi.

Kasap çekmecesine eğilip üç dal sigarayı sayarak tezgâha, arka arkaya dizdi. Tam olunca doğrulup en arkadaki sigarayı işaret parmağıyla itti. Yuvarlanmakta güçlük çektiler. Yokuş lazımdı. İnsan kasabı ne anlasın yeryüzünün kurallarından. Yaşlı adam sabretmeyi aklından bile geçirmedi. Arkasını döndüğünde cebini karıştırıyordu. Yumruğu içinde sıktığı sigaralardan birini dudaklarına yerleştirirken aniden durdu. Yürüyemiyor sandım. Tezgâha geri döndü.

“Çakmak,” dedi, “ne kadar?”

“İki,” dedi kasap, “elden.”

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. Çocukken Ankara’dan İzmir’e taşındık. Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldum. Bundan sonraki hayatımın okuyarak ve yazarak geçmesini umuyorum. Fantastik edebiyat ile hem yazma hem okuma olarak yakından ilgiliyim. Daha önce birkaç internet dergisinde editör ve yazan olarak yer aldım. 2013 senesinden itibaren fanzin dünyası içindeyim. Birçok fanzinde eserlerim yayımlandı. Şimdilerde ise iki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

İnsan Eti Kasabı” için 4 Yorum Var

  1. Dilin kullanımı, gerçekçi, detaylı ve gerektiğinden ne fazla ne de az tasvirleriyle usta işi bir gerçekçilik yakalanmış. Bununla birlikte öykünün büyülü gerçekçilik tarzı olması da başarılmış. Gerçekten yetkin bir eser olmuş.
    Elinize sağlık

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Yorumunuz ve ayırdığınız vakit için teşekkür ederim.
    Sevgiler. :woman_mage:t3:

  3. Merhaba; yokuş metaforunu çok sevdim. Güzel ve oldukça farklı bir öyküydü. Ellerinize yüreğinize sağlık. Bu arada Kiltablet’te sizi ağırlamıştık öykülerinizle. Gelecek ay distopya teması üzerine çıkaracağız. Öykünüzü bekleriz.

  4. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Çok teşekkür ederim.
    Çok güzel bir temaymış, davetiniz için ayrıca teşekkür ederim. :cherry_blossom:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!