Öykü

Büyük Kıyımlar Oteli

“Büyük Otel: (yahut çalışanlar arasında bilinen adıyla Büyük Kıyımlar Oteli diye geçirdi içinden) Şehrin yarım saat uzağında seçkin müşterilere hizmet vermek üzere 1945 yılının Eylül ayında çok milletli bir ortaklıkla kurulmuştur. Kurulduğu günden bu yana daima müşteri merkezli bir anlayışa sahip olan otelimiz, farklı konaklama seçenekleri, lüks ve konforlu odaları, oldukça zengin mutfağıyla sizlere hizmet için ödün vermeksizin çalışmaktadır. Bu zamana kadar 193 ülkeden çeşitli ödüllere layık görülen…”

Her gün geçtiği otel giriş kapısının sol duvarına iliştirilmiş yazıya baktı bir süre. İlk defa görüyormuş gibi inceledi. Sonradan eklenmiş bir bilgi olup olmadığına baktı. Tamamını okuduktan sonra anladığını belli etmek ister gibi birkaç kez yukarı aşağı kafa sallayıp resepsiyona doğru yürümeye başladı. Yılların verdiği monoton bir tavırla selamladı resepsiyondaki adamı. Bu adamın günden güne yaşlanmasını izlemişti. İlk başladığı zaman ikisi de gençti. Sonra beraber alıştılar otele, beraber hizmet ettiler ve beraber yaşlandılar. Her gün otele girerken ve çıkarken karşılaştığı bu adam hakkında hiçbir bilgisinin olmadığını düşündü. Adının ne olduğunu bile bilmiyordu. Resepsiyon görevlisiydi işte… Konukları karşılar, yönlendirir ve gülümseyerek kapıya doğru bakardı. Artık midesini bulandırıyordu bu yıllardır gördüğü sabit sırıtış. Birisi geldiğinde içtenleştirmeye çalıştığı “Hoş geldiniz efendim” sözünün ne kadar yalan olduğunu düşündü.

Asansörü çağırıp ufak ekran üzerinde geriye doğru sayan kırmızı parlak numaralara baktı. 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1… geldiğini haber veren kısa bir sesle bulunduğu zemin katta durdu asansör. Hantal kapının iki kanadı açılıp beklemeye başladı. Sarı bir ışığın yerdeki kırmızı halıyla birleştiği, altın rengindeki kenar işlemelerden yansıyan parıltıyla dolduğu küçük kabine girdi. Belli belirsiz bir sesle çalan Çiçeklerin Valsi’nin her gün duyduğu tınıları eşliğinde eksi bire bastı. Asansörün hareket sesine karışan müziğin ritimlerine uyan ayaklarını hafif oynatırken bir yandan da aynada saçına baktı. Rüzgârlı hava nedeniyle düzenin dışına çıkan saçlarını düzeltti. Asansörün açılışını izledi aynadan. Uzun koridorun parlak ışıkları içinde bir kapıdan girip, diğerinden çıkan insanlara dikkat etti. En güzel mahsullerden elde edilen taze meyve sebzeleri depoya taşıyan iki adam, temiz havlu ve yatak örtüleriyle koşuşturan bir kadın, arkasından gelen öteki garsona bir laf atıp açtığı kapıdan hızla geçen genç bir çocuktu gördüğü. Az sonra aralarından geçecek, göz göze geldiklerine hafif tebessüm edip selam verdikten sonra koridorun sonundaki kesimhaneye, çalışma odasına girecekti.

Kalın demir kapıyı araladığında temizlikçiyle karşılaştı. İşini henüz bitirmiş; kova, fırça ve paspasla dışarı çıkmak üzere elini kapı koluna atmıştı ki kasabın kapıyı açmasıyla bir an gerildi. Gözlerindeki büyümeden korktuğunu sezmişti. Sakinleştirmek, nedensiz korkusunu yok etmek için hafif tebessümle teşekkür edip iyi günler diledi çocuğa. Başını öne eğip hızla yürüdü çocuk. Yanından geçerken kovaya göz ucuyla baktı. Bir gün önceki işlerden kalanların karışımından oluşan koyu kırmızı su, kovanın içinde sağa sola çarparak geçti gitti yanından. İş bitimine yaklaştığında odanın içi savaş alanına dönmüş oluyordu daima. Canlıların biraz daha yaşamak için gösterdiği çaba, boğazlandıktan sonra da hâlâ canlı olduğunu kanıtlamak istercesine sağa sola fışkıran kanları dolduruyordu her yanı.

İçerisi birkaç çatlamış mermer aralarında biriken kan lekeleri hariç ilk günkü kadar beyazdı. Büyük bir sessizliğin gezindiği odaya etraflıca baktı. Aletlerin olduğu masaya yaklaşıp, eklemleri ayırmak için kullandığı sivri uçlu bıçağın keskinliğini kontrol etti. Elini üzerine hafif sürünce minik bir çizik açılıverdi parmak ucunda. Bir damla kan toplanıverdi. Diğer parmağıyla bastırıp kanın dağılmasını seyretti. Cebinden çıkardığı ipek mendile iki parmağını silerken her biri farklı bir işlem için kullanılan diğer bıçaklarına, baltalarına göz gezdirdi. Deriyi ayırmak, kemiği parçalamak, kaburgaları kırmadan sökebilmek ve daha birçok amaç için özel tasarlanmış aletleriyle gurur duydu. Beyaz mendile baktığında üzerinde ufak bir desen halini almıştı kan.

Üzerini değiştirirken eski zamanlar aklına geldi. Daha ufak bir çocukken babasının sabah işe gidişlerini seyrederdi hayranlıkla. İleride onun gibi bir kasap olmanın hayallerine dalardı. Babası bazen elinde paketlerle gelirdi. Kağıda sarılı lezzetli etlerin mutfakta hazırlanışını izlerdi. Annesinin marifetle pişirip sunduğu sofralarda büyümüştü. Akşam sofralarında babası her gün öğrendiği farklı hikayeleri anlatır, kimi zaman tüm aileyi gülmekten kırıp geçirir kimi zaman ise sessiz bir hüzne boğardı. Boş zamanlarında babasından getirdiği etlerin nasıl parçalanacağını kavrar, işin ustalıklarını öğrenirdi. İlk zamanlar yanlış yerden kesikler açıp bütün bir eti telef etmesi ya da acemiliğinden elini kesmesi gibi nedenlerle azarlansa bile hevesini asla kaybetmemişti. Zamanla yatkınlaşmış, kısa sürede de çırak olmuştu. Öğleye kadar okula gidiyor, çıkınca da doğru babasının yanına, otele koşuyordu. Babasının yüzünü hatırladı bir an. Son bakışında kendisiyle gurur duyduğunu sezmişti. O son an aklına gelince gözünden bir damla yaş mermerin üzerine bıraktı kendini. Tekrar mendilini çıkarıp gözyaşının yüzünde açtığı izi temizledi.

Babasından öğrendiği inceliklerin üzerine kendi keşiflerini de eklemişti zaman içinde. Kesim sırasında gerginliği, korkuyu en aza indirmek kasların sertleşmesini engelliyordu. Bunu sağlamak amacıyla odanın içerisine bir ses sistemi yerleştirilmesini istemişti yönetimden. Üzerini değiştirdikten sonra Bach, Mozart, Beethoven, Prokofiev, Tchaikovsky, Chopin ve daha onlarca bestekarın en seçkin eserlerinin olduğu müzik kutusunun başlat tuşuna bastı. Hafif tınılarla başlayan müziğin ritmine uyup ayaklarını oynattı biraz. Hemen yanı başındaki cam dolabı aralayıp konyak doldurdu kendine. Birkaç yudum aldıktan sonra ürünün içeri getirilmesini belirten kırmızı düğmeye bastı.

Genellikle sanatçılar, şirket sahipleri, askerler ve politikacılara hizmet veriyorlardı. Çeşitli coğrafyalardan sunulan tatların peşindeki insanlardı bunlar. Gerçekten aradığı lezzeti bilenler özel siparişler veriyor, ürünün gelmesi için aylarca beklemeyi göze alıyordu. Bazen de şansın yardım ettiği kumar ya da şans oyunu zengini insanları ağırlıyordu otel. Bunlar yediklerinin lezzetini pek de anlamazlardı. Ödedikleri yüksek ücretin karşılığını hemen almak istemeleri ve aksi halde sorun çıkartmaları nedeniyle yönetim bir yol geliştirdi. Onlara elde ürün kalmadığı zamanlarda sokaktan bulunmuş, yaşlı bazen de ufak hasarlı ürünleri servis ediyorlardı. Bir hafta önce şehrin çıkmaz bir sokağında iki kişi ölü bulunmuştu. Oldukça yaşlı olan alınmamış, diğeri dizinden ve kafasından vurulmuş olmasına rağmen iş göreceği için getirilmişti. Kumardan bulduğu tüm parayı tek gecede harcayan bir memurun tabağına yemek olmuştu.

Kırmızı düğmeye bastıktan kısa süre sonra iki kanatlı ahşap kapı yavaşça açıldı. İri yapılı iki adam Orta Doğulu bir genci içeri getirdi. Getirilen kişinin esmer teninde yer yer çizikler vardı. Vücudundaki tüm kıllar alındığı için olduğundan daha ufak gösteriyordu. Yirmi beş civarında olduğunu düşündü. Genç adam odaya hızla bir göz atıp kesici aletleri görünce adımlarında diretmeye, geri geri gitmeye başladı. İki adam daha da sıkı kavradılar. İlerlememek için bağırıyor, kurtulmaya çalışıyordu. Tüm çabalarına rağmen masaya yatırıp ellerini ve kollarını dört yandan sıkıca bağladılar. Olduğu yerde faydasız hareketlerle kıpırdanıyor, bilmedikleri bir dilde sözler savuruyordu.

Kasap kendine sunulan kağıda göz attı. Gencin sesini bastırmak için müziği biraz daha yükseltti. Babasının isteğiyle başlatılan, kişilerin öğrenildiği kadarıyla bilgilerini içeren bir sayfa kâğıttı elindeki. Gencin iç savaşta radikal dinî bir gruba üye olduğu yazılıydı. Yakalandığı yer, kilosu, boyu gibi bilgiler ve ilk tutulduğu zamana ait bir fotoğrafı vardı. Uzun dağınık sakalı, kirli yüzüyle oldukça hırçın duruyordu fotoğrafta. Masada yatan halinde ise masumiyet vardı. Avcıdan kaçmak isteyen bir hayvan gibi çırpınıyordu yalnızca.

Bir süre daha bağırdıktan sonra birden duruldu. Yorgunluğun da verdiği bir teslimiyet vardı gençte. Hareket etmeyi bırakmış, arada yalvarır sesler çıkarıyordu. Belirli kelimeleri sıralardı getirilenler. Hepsi bırakılmak üzerine sözlerdi. Yüzlerce farklı dilden duymuştu bunları. İçmek isteyeceğini umarak bardağında kalan konyağı uzattı. Sert bir hareketle yüzünü tersi yöne döndü genç adam. Kasap omzunu silkip bardağı kafasına dikti. Merak ettiği birçok şey vardı bu insanlarda. Dillerini bilse oturup bir süre sohbet edecekti. Ancak getirilenler genelde ücra köşelerin pek bilinmeyen dilleriydi. Hakkında çok bir bilgi de olmadığı için canı sıkıldı. Bir an önce başlamanın uygun olduğuna karar verdi.

Bardağı yavaşça masanın kenarına bıraktı. Tavanda asılı uzun lambaların parlak çelik üzerindeki yansıyan ışıklarında gezdirdi elini. Yalnızca bıçağın soğukluğunu hissedebilmek için gözlerini kapadı. Bu, tüm yaşamdan kopmanın yegane yoluydu sanki. İncitmek istemediği narin bir çiçeği severcesine okşadı bıçağı. Binlerce kişiyi doğramış çelik ilk günkü saflığındaydı. Kendinde bir bütünlük aradı. Yıllar yılı bulmaya çalıştığı o güçlü bağı yokladı eliyle. Tam olarak avucuna alamadığı ancak kalbinde sıcaklığını sezdiği gücü bulduğunu düşündü. Karanlığın içinde aradığı aydınlık, zor görünür bir yıldız gibi parladı gecesine. Bir umut oraya koşmak istedi. Kendini onun kollarına bırakmak, orada yok olmak için daha da zorladı ancak bir türlü sağır edemediği kulakları haykırıyordu gerçekliği. Müziğin anlamlı tınısına bozuk sesiyle darbeler indiriyordu genç adam. Elleri titredi kasabın. Çok uzaklardan sezdiği yıldız tekrar yokluğa yaklaşmış, artık varlığından emin olamadığı bir yanılsama hâlini almıştı. Sinirle açtı gözlerini. Öfkeyle kavradı bıçağı ve hayvansı sesler çıkarmaya başlayan gencin üzerine gitti. Çaresiz genç adam topuklarını, ellerini masaya sürterek kendini uzaklaştırmaya çalışıyordu sabitlenmiş olduğunu unutarak. Göz çukurlarına ellerini soktu ve kafasını geriye bastırıp boğazını öne çıkardı. İnce ancak derin bir çizik açıverdi. Kesilen damardan çıkış yolu bulan coşkun kan gencin çıplak bedeni üzerinden yere akmaya başladı. Fışkıran kanın yere damlarken çıkardığı ses de bu kargaşaya dahil olmuştu. Kasap, ölümünü geciktirmek ister gibi sinirlerine dokunmuyordu. Anlaşılmayan böğürtülerin piyano tuşlarına karıştığı bir savaş yeriydi artık beyaz oda. Çevresine bakındığında kan tatlı bir detay olmuştu görüntüde. Her gün yaptığı ilk kesimden sonra duyduğu hazzı tekrar ve tekrar yaşadı. Bunun verdiği rahatlamayla mutlak gücün yerini anlık keyfiyet almıştı. Hızla son bir kez geçti gencin boğazı üzerinden. O an can verdiğini anladı. Hareketleri birden dondu ve bir sessizlik yerleşti gencin vücuduna. Yaşadığı savaşın hatıraları, öldürdükleri, kurtardıkları ve kendisiyle her şey geride kalmış, huzurlu bir uykuya dalmıştı.

Uzuvları ayırmak için kullandığı bıçağını keskinleştirirken kanın durmasını bekliyordu. Kan daha da koyu bir renk alıp katılaşmıştı ölünün üzerinde ve çevresinde. Kenardan çektiği hortumla dikkat ederek yıkadı genci. Kanın pıhtılaşıp kaldığı yerleri eliyle ovdu. İyice temizlendiğinden emin olduktan sonra sağ kolunu kelepçeden çıkardı ve bıçağı alıp koltuk altından içeri soktu. Gencin kasları arada ufak kasılmalarla son canlılığını harcıyordu. Bütünden ayrılmak istemeyen kolu tersi yönde zorlamaya başladı. Tok bir sesle eklem yerinden ayrılan kolun derisini de kestikten sonra eline alıp ağırlığını ölçtü. Getirilen ürünler genellikle çelimsiz insanlardı. Bu genç adam da yaklaşık altmış kilo civarında olmalıydı. Cansız parçayı salladı ve mutfak bölümüne açılan boşluğa attı. Diğer uzuvları da aynı şekilde ayırıp yolladıktan sonra genç adamdan geriye bir tek gövde ve sarkık halde duran başı kalmıştı. Engel olmaması için boynundan çevirip kırdığı başı yine bıçakla etinden kesip kenara bıraktı. Özellikle beyin otel restoranının en aranan lezzetiydi. İyice haşlanmış beyni bir an önce tadabilmek için özel istek listesinde ismini ön sıralara yazdırmanın yollarını arayan, bunun için rüşvet dahi teklif eden özellikle din adamları, politikacılar vardı. Elbette böyle bir rüşvet otelin adına leke getireceğinden bu durum sıkı sıkıya kontrol ediliyordu.

Gövdeyi de parçalara ayırıp mutfağa gönderdikten sonra mendiline terini ve ellerine bulaşan kanı sildi. Evden getirdiği kurabiyelerden bir tanesini ağzına attı. Kakaolu kurabiyenin yoğun tadını hissederken karısının gülümseyişi belirdi gözlerinin önünde. İstemsiz kasap da gülümsedi. Sabah çıkarken karısının yanağına kondurduğu öpücüğü anımsadı. Yorulduğunu hissetti ilk defa ancak müşteri yoğunluğu aklına gelince bir sigara yakıp kırmızı düğmeye bastı.

İki kanatlı kapının tek tarafı açılmıştı bu sefer. Güçlü kolları arasında çelimsiz bir kız çocuğunu getirip masanın üzerine bıraktı görevli. Uyandırmak istemeden kelepçeleri koluna ve bacağına bağladı kızın. Kasabın eline yine bir sayfalık kağıdı tutuşturup çıktı odadan. Kasap kağıttaki bilgilere göz atarken kızın hafif hırıltıyla nefes alıp vermelerini duyuyordu. Metal masanın soğukluğundan irkilen kız, siyah ten rengine güzel bir uyum sağlayan yeşil gözlerini açtı. Üşüdüğü için ayak ve kollarını kendine çekmek isteyince kelepçeler engel oldu. Sessizce kasabın kağıdı okuyuşuna bakıyordu. Bir süre sonra kasabın yüzündeki ciddi ifadenin benzerini yapabilmek için çabalamaya başladı. Kendince uydurduğu bu küçük oyunda çattığı kaşlarını bir süre öyle tuttuktan sonra dayanamayıp gülüyordu. Kasap ince sesiyle odayı şen bir kahkahaya boğan kıza bakıp, tekrar kağıda çeviriyordu gözlerini. Bunu da oyuna dahil eden çocuk kasabın her bakışında birden ciddileşiyor, kasap gözlerini ondan ayırınca gülmelerine devam ediyordu.

Bir uluslararası şirket patronu tarafından istenen bu kız aylarca beklenmişti. Siyah ten rengine sahip, on yaş civarında, sünnet edilmemiş ve bakire bir kız çocuğu şeklinde gelmişti talep. Yoğun çabaların sonunda Afrika’nın bir köyünde yedi çocuklu dul kadının bu kızı alınmıştı. Elmas yataklarına sahip bölgede yoğun etnik çatışmalar sebebiyle üretim durdurulmuş, bölge insanları da yaygın hastalık ve kuraklığın pençesinde aç kalmışlardı. Çocuk, bir uluslararası yardım örgütünün yetimhanesine annesi tarafından bırakılmıştı. Evde ağaç kabuklarından ürettiği sepetleri satarak geçinmeye çalışan anne evin tek kız çocuğunu buraya teslim etmiş, haftada bir kaç kez uğramayı ihmal etmemişti. Yetimhaneden elde edilen bilgilere göre kadın başta çocuğunu vermemek istemiş, ileride onu almak üzere oraya bıraktığını belirtmiş ancak yaşayacağı güzel hayat anlatılınca sonunda kabul etmişti.

Kağıdı bir kez daha kontrol etti kasap. Fotoğrafına baktı kızın. Kıvırcık saçlarını kestirirken çok ağlamış olduğunu düşündü. Masanın üzerinde ise bulunduğu duruma alışmış görünüyordu. Kasabın ona baktığını görünce ciddi bir yüz takındı yeniden. Kasap hafif gülümseyince tutmaya çalıştığı ince kahkahasını salıverdi. Kasap ellerini gözüne götürüp kapadı. Kız da onu taklit etmişti. Bir kurabiye alıp yanına geldi kızın. Ağzını açıp kırdığı bir parçayı kurabiyeyi bıraktı. Taze kurabiyenin tadı kızın yüzünde tatlı bir tebessüme dönüştü. Sevecenlikle açtı gözlerini. Sevgiyle bakıyordu kasaba. Sanki sarılmak ister gibi kelepçelenmiş ellerini oynatıyor, başarısızlığına aldırmıyordu. Elinden kalan diğer parçayı da attı kızın ağzına ve içki şişesine yöneldi. Kendine yeniden konyak doldururken kızın ona baktığını gördü. Eliyle hayır işareti yaptı anlayıp anlamayacağını sorgulayarak.

Bıçağının üzerindeki kanı suyla temizledi ve mendilini çıkarıp kuruladı. Kıza göstermek istemediğinden bir eli arkasında kızın yanına geldi. Kız her hareketini izliyor, sürekli kıpırdanıp kurtulmak, yanına gelmek istiyordu. Boylu boyunca yattığı masada göremediği bir yerde kalmıştı kasap. Görmek için kafasını arkaya attı. Artık tüm dünyaya tersten bakıyordu. Bir süre bu garipliği inceledi. Tepetaklak duran kasabı görünce yeniden gülmeye başladı. Kasap bir elini kızın gözlerine siper etmişti. Bir küçük oyunun daha başladığının habercisiydi bu karanlık. Kız heyecanla gözlerinin önündeki el kalkınca ne olacağını düşünüyordu. Yavaşça boğazına dayadı bıçağı. Soğuk metalin tenine yaydığı tatlı ürpermeyle kız gülmeye başladı. Henüz ilk kıkırdamalarına can verirken, kasap hızla bastırıp sağa çekti keskin çeliği. Açılan derin kesikten akan kan, kızın sesiyle birleşiyordu. Gülümsemesi önce anlaşılmaz bir ifadeye dönüşüverdi. Gülmek, ağlamak, acı, sevinç ya da başka bir his değildi bu. İlginç bir ifade vardı çocuğun yüzünde. Çözülemeyişin, anlamsızlığın, faydasız sorgulamaların, durağanlığın ve hepsini tek potada eriten bir neden sorusunun ifadesiydi. Hayat ısrarla bırakmıyordu kızı. Kan tüm gücüyle dolaşmayı amaçlıyordu küçük vücudun en ufak noktalarına kadar ancak hepsi dünyanın soğuk mermerine akıyordu. Kan tekrar özüne yönelmek, toprağa karışmak ister gibi köşedeki gidere doğru ilerliyordu. Genç bedeni taşıdığı kanı hızla bırakıyordu dünyaya. İçgüdüsel tepinmeleri yavaşlamaya başladı kızın. Ufak ayakları sakinleşiyordu. Tüm vücudu son kez atılmak istedi ve sonra gevşemeye başladı. Sıktığı dişleri de gevşemiş, ağzı hafif açılmıştı. Kasap, son verdiği kurabiye parçasını henüz bitirmemiş olduğunu gördü.

Yeniden müziğin sakin tonlarına bıraktı kendini. Yavaşça çekti elini çocuğun gözlerinden. Odaya ilk getirildiği gibi uykudaydı. Bir süre yüzündeki detayları inceledi. Yanağındaki ufak yara izini gördü. Sinek ısırması gibi duruyordu. Artık sineklerden de tüm canlılıktan da uzaktaydı. Sakin uykusunu bozmak istemez gibi usulca ayrıldı kızın yanından. Bardağına biraz daha içki doldurup bir sigara yaktı. En son babasını otururken gördüğü, oradaki varlığını hatırladığı yaşlı sandalyeyi çekip yavaşça oturdu. Artık yorgunluğunu gizleyemez haldeydi. Elindeki kanlı bıçakta yüzüne baktı. Babasından kalan bu bıçağı ilk tuttuğu zamanı anımsadı. Masanın üzerinde uzanmış, onu bekleyen babasını görür gibi oldu yanılsamada. Oğlunu düşündü. İyiden iyiye öğrenmişti kasaplığı. İlk kıyımını yapacağı gün hiç de uzak değildi.

Büyük Kıyımlar Oteli” için 2 Yorum Var

  1. Korkmaz dedi ki: dedi ki:

    Ürkütücü bir hikaye fakat oldukça başarılı buldum.

  2. Yorumun için teşekkür ederim. Tema kasap olunca malum, korkunç bir içeriğe çok müsait.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!