Öykü

Merceğe Kafa Atmak

Durdu dünya ve bölündü milyon parçaya. Her eksenin eğrildiği noktada yaşam türedi apansızca. Yordamsız kurulan düzenlerdi işe gelen ve en çok merak uyandıran onlardır ya bir kere devlerin diyarında sürgün hayatı yaşayan insancıklar anlatılageldi bu masalda da… Yakın pireleri ve kaşınmaya devam edin yorganın altında. Bakın! Sazanlar bu diyarda hep kavakta. Basitlikten öte elde kalan bir şey yok insanız en fazla. Minik oğlan bu bilinçle büyüdü yıllarca.

Bilginin güçten ötesine varıp itaat anlamına geldiği bir devirdi yaşadığı. Boyun eğmekten şevk duyan dostlar ve akrabalar arasında yetişti oğlanın körpe zihni. Soru sormaya kalktığı her anda tepesine indi bir sumsuk; el mecbur susmayı öğrendi sonunda. Bilinçsizce kavradı gerçeği. Korkuyu iliklerinde hissetme erdemine eriştiği vakit, henüz on beşinde, tütün tarlasında işe koyuldu çocuk.

Devler pek tutkundu tütüne ve pek tabii yancısı şaraba. Hovardalık üzerine kurulan yaşantılarında gırla giderdi tüm bağımlılık yapıcı maddeler. Bazı devlere ait kocaman haşhaş tarlalarında, haşhaşın kapsülünü çizdikten sonra akan sütte boğulan insancıklar bile vardı. Bizimkilerin yetiştirdikleriyse öyle tütünlerdi ki boylarını ikiye katlardı. Uzun lafın kısası oğlanın doğduğu hayat ebatlarının çok dışındaydı. Lakin alıştı her şeye, kanıksadıklarının sınırları buradan başka galaksilere yol olurdu. Bunu gördü bunu bildi oğlancık; lal kesilip koyuldu çalışmaya.

Yaşadıkları beylik birçoklarından farklıydı, hatta bir keresinde ışık yılları boyu uzayıp gidiyor demişlerdi de büyük bir yer olduğu kanaatine varmıştı çocuk. Anlamasa da kabullerin mühim oluşunu beş yaşına varmadan çözmüştü. Zekiydi bir hayli lakin tezat bu ya alabildiğine de korkak bir soya dayanırdı kökleri. Yine de bilirdi arada bentleri kırıp geçenlerin de olduğunu.

Çocuğun en sevdiği şey birilerinin ağzını yoklamaktı, baştan savma değil dip köşe bir arayıştı yapmakta olduğu. Ne olursa olsun öğrenme açlığı tükenmezdi. Dinler dururdu tarlada, sokakta, yat saati, kalk saati, yemek vakti, işerken bile sıkıştırdığı kimseler vardır. Ayyuka çıkan merakı dışında her şeyi çalmışlardı çocuktan. Bu sistemin bir ferdiydi artık; ne türlü olduğu kimseleri ilgilendirmese de.

Henüz çocukken anlatılan hikâyelerden öğrenmişti tütünün ve elbet beyliğin sahibini. Dev kere dev bir yaratık bahsettikleri. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte de ne demek; haşa yetmez! Tarif edilen canavarı anlatmaya kelimeler bile eksik kalır. Tarlaların dışında merası ve devasa hayvanları vardı sahibin. Güç bela zapt ederlerdi onları.

Sığınma ve korunma pahasına çalışırlardı her alanda. Bir kere korkuya doğunca tek kazancı güvenlik olur insanın. Gel zaman git zaman oğlancık anlatılan nice hikâyeler ve yaşam arasına sıkışmış bir halde yaş çalmaya devam etti. On altısında tütün lekeleriyle kaplandı her uzvu. Ne kadar aklansa paklansa da geçmezdi tene çalınan kara. Açıkta kalan her noktasına sinerdi devlerin kirli açlıklarının isleri.

Merakı her yaş atımında arttı; bir yerden sonra beylik yetmedi varıp taştı başka diyarlara. Çekingen ruhu hayallere dalınca özgürleşti, yüreciği kafesinde çırpınıp durdu. Anlatılanların içinde halasının hikâyesini pek beğenirdi. Her gece düşlere varmadan onun yaşamına imrenirdi. Oysa halası başka bir evrende cellattı, gece gündüz demeden çaldığı yek gerçek hayattı.

Yaşam vermek için bu işi yaptığı söylense ya da başka tanımlar yapılsa da işine ve yaşamına dair bir cellatla övünmek hoşuna giderdi çocuğun. Canını sıkanı kesmek biçmek değildi ki mevzu. Baltanın azametiydi çocuğu bunca etkileyen. Her şeyin maksimum boyutlara göre kurgulandığı bu evrende küçücük bir karıncaydı oğlancık ve bıkmıştı ezilmekten, o da ezmek istemekteydi. Öykündüğünü bilmeden heveslendi de heveslendi.

Gel zaman git zaman, yanma tütün dolma duman; bizim oğlanın beyliğine bir solucan dadandı. Devin kolu kadar, büklüm büklüm bir yaratıktı. Geceleri kıvranışlarıyla yerleri titretirdi. Tüm ahali korku içindeydi. Birkaç kişi solucana ait deliklere düşüp can verdi, kimisi hayvanın bataklığı andıran mukus salgısında boğuldu. Eziyet çekmekteydi tüm halk güpegündüz ne yazıktır ki kimseler bir şey yapamadı.

En sonunda kutlu devden bir emir geldi. Herkes bilmekteydi ki Efendi Dev solucanı parmağına dolayıp bir sıkışta canını çıkartıverebilirdi. Lakin haşmetlimiz bununla uğraşacak düzeyde değildi ya bir kere “Katledile,” dedi ve çekildi kenara. Çok görmemek lazım elbet basit işlere tenezzül edecek değildi. Görünen tek derdi korku imparatorluğunu sarsma cüretini gösteren solucanı devirmekti.

Herkesi bir telaştır aldı gitti. Bacaklarına dolandı, dizlerini düğümledi, yapayalnız kalmanın şaşkınlığıyla bazıları oracıkta kalpten gidiverdi. Yerlilerin göğe taşa varan endişeleriyle kıvrandığı sırada oğlanın babası konuştu. “Bilirsiniz kıymetli ablam çok uzaklarda lakin kendisi bir kasaptır,” diye başladı anlatmaya. Cellada aşina lakin kasabı hiç işitmemiş oğlan halasının ne yaptığını anlayamadı o anda. Sonrasında çok da sorgulamadı aslında.

Adam ahalinin kulak kesilmesinden güç alarak gururla devam etti konuşmaya “Boyunca danaları, develeri keser bir vuruşta. Baltasının bileyi geçmiş yaşamlardan kalma bir taştır. Bizi bu beladan ancak o kurtarır,” dediğinde yerin kulakları fısıltı gazetesine büyük harflerle başlık düştü: Kasap/Kurtarıcı Hangisi?

* * *

İşiten işitmeyene, gören görmeyene, bilen bilmeyene veyahut bilip de görmezden gelene anlattı o serin yaz gecesini. Fısıltılar diyarlarca ilerledi en sonunda çocuğun halasına kadar ulaştı. Kardeşinin onunla övünmesine sevinse de bileyin gizemini anlatmasına kızdı kadın. Masum bir sır değildi açık edilen.

Keza durum fark edildiğinde muhtemelen katledileceğini anlayan Hala Hanım tasını tarağını topladıktan sonra bir gece vakti yola düştü. Göğü kuşatan yıldızlarının önünde akıp gitmesine izin verdi başta. Derken bir taşıt bulmadan yeterince uzaklaşamayacağını anladı. Memleketinden çıkarken peşlerine takıldığı Uçan Deve Kervanı’na denk gelemeyeceğini kabullendi hazin bir şekilde. Ardından vakti zamanında namını işittiği Kayan Yıldız Taşımacılık’la irtibata geçmeye karar verdi.

Korkusuz bir tipti oldum olası. Cüssesinden öte yürekli bir ruha sahiplik ederdi zihni. Risklerden uzak, korkularla beslenen ve her daim birilerine gebe bir hayat değildi sürdürmek istediği. Kendine dair bildiği tek gerçek buydu, onun uğruna savaş verdi. Dediğim dedik biri değildi lakin çaldığı düdük her daim kendinindi. Doğruların, yanlışın, yalanların değişkenliğiyle boğuşmaktan nefret ederdi. Acımasız tarafı ölümün örtülü yanını da haince can yakışını da sevmekteydi.

Durumu değerlendirirken de deneyimlerine yaslardı zihnini. Böylece düşünüp taşınıp ilerledi, yaşadığı kasabadan yeterince uzaklaşıp korunaklı bir kanyonu andıran bölgeye geldi. Kadın takip edilse dahi mesafeyi yeterince açtığına inanarak bir ulak görevi görecek simgeyi kurgulamaya başladı. Bir miktar beynini zorlayıp anımsadı yapılması gerekeni.

Kuru toprağın üzerine devasa bir yuvarlak çizmek iki gününü aldı. Şeklin üzerine üç adet çizgiyi eklemekse toplam dört gün sürdü. Sonunda gerekli simgeyi çizip çizmediğinden emin olamadan yuvarlağın merkezi olduğuna inandığı yere oturdu. Tehlikelere gereğinden fazla açık olduğunu düşünse de sabırla bekledi kadın.

Çorak topraklarının her yanı tepelerle kaplı olan bu kırsal bölgede en küçük hareketi bile izleyebileceği bir noktada olması yarar risk dengesini birbirine denk tutmaktaydı. Derken on gün evvel tırmandığı tepenin arkasındaki toz bulutlarını gördü. Baltasını çıkarıp mucizevi taşıyla bilemeye başladı. Kalabalık bir ekipti gelenler bunu anladı anlamasına da dost mu düşman mı kestiremedi.

Ne zaman ki tepeyi aşanların armalı kuşamlarını gördü, durumun vahametini anladı. Karşısındakileri saymaya dahi çalışmadı. Başka dünyalara karbon kopyası aktarılacak kısmi yıldız simgesinin ortasında, bir eli yüreğinde diğeri baltasında kıpırtısızca beklemeye devam etti. Bir yandan da içinden kardeşine küfürler etmekteydi. Adamlar hızla yaklaşırken kamalarını coşkuyla sallamaktaydı.

Kadıncağız çaresiz bir şekilde ayağa kalktı. Ölüme giderken yanı sıra kaç kişiyi götüreceğini hesaplamaya çalıştı. Daha evvel hiç insan öldürmemiş olmasına rağmen bir danayı kesmekten güç olmayacağını düşündü hızlıca. O sırada göğün ortasında yoktan var olan bir ışıma peyda oldu. Gözlerini korumak için kafasını aşağı eğdi. Askerler yolcu kadar şanslı değildi. Adamlar gözlerini korusalar da atları şaha kalktı ve çoğu o hengâmede tepelenip tepenin gerisine düştü.

Işımanın kaynağı tepesinde süzülmekteyken kadın ona atılan garip bir metalden ipe tırmanmaya başladı. Baltası güçlük çıkarınca kınına yerleştirmekle yetindi. Merdivenle birlikte yukarı doğru süzülürken arkasında kalan adamlara kaba hareketler çekmekten de geri kalmadı elbette. Kana susayan tarafıysa birkaçını biçmediği için pişmandı sadece.

* * *

Oğlan nehrin kıyısında tütünden arınmaya çalışırken gündüz gözüyle görebileceği en aydınlık sahneye şahitlik etti. Nehrin ışıltıları kıpırdaştı balıkların pullarında yaşama dair tüm renkler oynaştı. Çocuk ışığın kaynağına mı baksın bu manzaraya mı şaştı. O sırada bir kaydıraktan aşağı doğru gelen birini gördü.

Işığın kendisinden var olmuş gibiydi kaydırak. Kayıp gelenin elinde tutmakta olduğu baltayı görünce gerisin geri gitti adımları. O sırada suya düşüşünü işitti. Işık kaynağı geldiği gibi aniden yok oldu. Islanan kadın baltayı tuttuğu elini havaya kaldırırken bir yandan da küfretmekteydi.

Çocuk biraz çekinerek izledi kadını. Karşısındakiyse geç fark etti onu gözleyeni. Sudan çıkarken seslendi gür bir şekilde “Hey sen! Beni mi dikizliyorsun velet? Baltam keskindir deri yüzmek konusundaysa üstüme yoktur bilesin,” dedi. Çocuk bir telaş kaçarken suya düşünce kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Oğlancıksa sadece “Mürdedil Hala,” diyebildi.

“Hala mı? Gel yakından bir bakayım sana. Mazem! Seni hiç görmesem de babanın aynısısın. Evet, ben halanım senin, tabii ya. Mürdedil’im ben…” dedi kendine kırgın sesiyle. Uzun zamandır Deli Kasap olarak tanındığı için ismine yabancılaşmıştı. Çocuk en büyük hayaline kavuşan birinin coşkunluğuyla inanamadı tanıştığının kim olduğuna.

Nehrin kıyısında karalarından paklanamayan çocukla halası oturdular bir müddet. Mazem çıkınından bir topak ekmek ile kuru peynir çıkardı. Halasının yolculuğunda başına gelenleri dinledi. Bilet için verecek bir şeyi olmadığında onu her işe koşturduklarını anlattı kadın. Gelmeye çalıştığı bu sürede geçen zamanı idrak edemedi bir müddet.

Mazem on sekizine varmıştı, babasını bir solucan deliğine düşünce yitirmişlerdi. Mürdedil safi kardeşine çatmak için düştüğü yolu boşa tamamlamıştı. Solucan büyümüş de büyümüştü. Dev kabuğuna çekilmiş sadece tütünüyle ilgilenmekteydi. Kadın kinlendi ikisine de, dev ile bu ölüm saçan yaratık arasında bir fark yoktu ona göre. Haksız da sayılmazdı düşününce.

Geceyi keşif yaparak geçirmek istediğini söylediğinde, Mazem korkuyla titredi. Halasının bileyi ne olursa olsun bu cüsseyle, ne kadar iyi bir cellat olsa da solucanı haklayamayacağını usulünce anlatmak için kıvrandı. Kadın ne celladı dediğinde karmaşa ortaya döküldü. Mürdedil başladı katılarak gülmeye.

“Ah benim saf çocuğum. Ben basit bir kasabım daha fazlası değil. Kim doldurdu bu efsaneleri senin zihnine. Cellat olacak acımasızlıktayım kabul ama henüz o kadar delirmedim,” diye yakındı Mazem’e. Çocuk kabul etmedi ne dediyse. “Cellatsın sen kaç kere düşümde gördüm seni. Kutsal bir görev yaptığın, ölüm hak edilene sunulmalı hâlâ değil mi?” diye sordu safça.

Mürdedil çocuğun arzuladığının ne olduğunu hiç kavrayamadığını sezdi. Bir yandan da onunla aynı fikirde olduğunu düşündü. Geldiği yerde bu konularda konuşmaktan kaçınsa da kadın bazı durumlarda adaletin ölümle sağlanması gerektiğine inananlardı. Nice konuşsalar da ikna olmazdı. “Bu dediklerini her yerde söyleme evlat. Unutma insanlar başkadır herkesin penceresi kendine ve ben cellat değilim deli bir kasabım bu kadar,” dese de kadın, halası bir cellattı çocuğa göre. Bu fikriyatla baştaki endişesi silindi. Solucanın kıvrıldığı dağların eteğine götürdü kadını.

Kimselere geldiğinin haberini vermeyeceklerdi, boş umut aşılamaktan hoşlanmazdı kadın. Şayet solucanı devirebilirse mükâfatını alacaktı elbette. Pusuya yatıp beklediler; toprağın gıcırtıları saat gece yarısını geçtikten hemen sonra başladı. Yerin titrediğini hissetse de aynı anda tüm canlıların boğumlu bir girdapla sarsıldığını sandı kadın.

Hareketlerin ritmini bir kere kavradıktan sonra avını izlemeye koyuldu. Tam ortasından bölecekti yaratığı lakin epey uğraşsa da o noktayı hesaplayamamaktaydı. Mazem iki dağın ortasındaki noktayı işaret etti. Kadın hayvanın kaçıncı halkası olduğunu kestiremese de tamamen o noktaya kitlendiğinde çocuğun haklı olduğunu anladı.

“Aferin evlat! Bekle ve izle,” dedikten sonra var gücüyle koştu, solucan kendi kıpırtısından başka bir şeyi işitmemekteydi. Derken daha evvel kimsenin cesaret edemediği şeyi yaptı ve üzerine atıldı. Hayvan hissetmedi bile gövdesine binen yükü. Baltanın haşin darbelerinin acısıyla kıvranmaya başladığında işin rengi değişti. Mürdedil acımasız kahkahaları eşliğinde en iyi bildiği işi yaptı.

Tüm çırpınmalarına rağmen yapıştı hayvana ve onu ikiye böldü en sonunda. Solucan henüz ölmeden tepinmeleriyle yerin dibini boylamamak için kaçtı hala ve oğlan. Kasabaya vardıklarında taş üstünde taş kalmamıştı. Dev haber salmıştı bunun sorumlusu kim diye. İkili gururla durumu açıkladığında apar topar deve götürülecekleri söylendi.

Kendilerini tütünlere ait bir vagonda buldular. Karga tulumba kondukları vagon korkunç bir hızla hareket etti. İndiklerinde şeref payesine hak kazandıklarına inanan ikili şoka uğradı. Tüm yanılsamalar birbirine geçmiş gibiydi. Düşündükleri, inandıkları ve bekledikleri; onları karşılayan dünyanın ağırlığında ezildi. Devler diyarı olarak geçen bu mesken bir insan kolonisinden başka bir şey değildi.

Mürdedil baştan beri hissettiği ve çözümü kaçmakta bulduğu tutarsızlığı anlamanın huzuruyla histerik gülüşlerini bıraktı etrafa. Durmaksızın “Biliyordum birilerinin işi olduğunu. En başından beri biliyordum!” diyordu, defalarca yankılandı cümleleri. Her yerinden ihtişam akan saraya götürüldüklerinde hâlâ aynı şeyleri zırvalamaktaydı.

Salonun her bir parçasında atalarına ait hayatlar olduğundan habersiz, etrafındaki muhteşem odayı kirletmekten korkarcasına dikilmekteydi Mazem. Olanları anlamaktan alabildiğine uzaktı, safça devi hayal etti ve halasının başarısının yankılarını kurguladı. Elini nereye koyacağını bilmez bir şekilde çırpınırken ilk şokunu dev bildiği kişinin kendisinden dahi kısa, kel bir adam olduğunu görünce yaşadı. “Dev Bey siz misiniz sahi?” dedi alık bir ifadeyle. Halası dirseğini koluna geçirse de değişen bir şey olmadı.

“Ama siz bizi kandırdınız yıllardır. Benden bile küçüksünüz siz neredeyse,” diye yakardı çocuk. Adam hin bir gülüşle yanıtladı çocuğu. “Merceği alayım, hah şöyle bir de şimdi bak bakalım minik,” dedi. Mazem gördüğüne inanamadı. Adam gerçekten de bu merceğin ardında anlatılanlardaki deve dönüşmüştü.

“Bu basit bir illüzyon. Siz bizi kandırdınız efendi!” diye haykırdı bu sefer çocuk. Adamsa aynı duygusuzlukla yanıtladı onu. “Siz beni böyle görürsünüz bense sizi tam tersi. Ufacık bir şeysiniz benim nezdimde. Bakış açısı farkı dedikleri göz boyamaktan daha fazlasını yapabilir neticede. Nitekim halanız bunu yutmadı; her yüz yılda bir birkaç kişi çıkar böyle. Mürdedil Hatun sizi tebrik etmek ve yanıma aldırmak istedim. Elbette tek akrabanız olan Mazem’i de burada koruyacağız,” dedi adam uslanmaz bir tavırla.

Kadın ilk defa şaşkınca baktı adamın suratına. Kurmuş olduğu evrenin büyüsü kendini devleştiren unsurlar ve sınırlardı. Bunu anlamıştı kadın. Devasa tütünler ve birkaç hayvan yeterli gelmişti bunun için. Elbet bu boyut değiştirme işlemini kendilerine de uygulayabilirlerdi. Fakat refah içinde yaşamak varken neden ebat değiştirsinlerdi? İşin büyüsü kaynakları çoğaltmak ve köleleri sağlam kazıklara bağlamaktı.

Eskiden mercek numarasıyla arada görünerek korkuyu salık verirlerdi halka. Üşengeçlik seviyeleri arttığındaysa yeni bir çözüm üretmek zorunda kalmışlardı. Ki benzeri görülmemiş bir atılımdı başardıkları. Diğer beyliklerde de benzer uygulamalar denenmekteydi artık. Halk korkuyu devlerden bilmek yerine devasa solucanı suçluyor ve sığındıkları, mecbur kaldıkları kişiler yine kendileri oluyordu.

Bir taşla epey bir kuş vurmuşlardı; sistemin pek güzel işlediği de ortadaydı. Mazem’in gözlerindeki acı ve hayal kırıklığı bunun en büyük kanıtıydı. Kadın tüm bu detayları değerlendirirken kafasının almadığı mevzuysa başkaydı. Kendisi solucanı öldüren kişiyken neden ödüllendirilmekteydi? Oysa soğukkanlı bir acımasızlıkla bu klanın tüm temellerini yerinden sarsacak bir eylem yapmıştı. Aklı kesmedi ortada dönen işe.

“Elinizdeki asıl kozu öldürdüm resmen, neyin tebrikini alıyorum ben? Bu nasıl bir tutarsızlık haşmetlim,” dedi sinsi tebessümüyle. Aldığı karşılıkla afallama sırası ona geçmişti. Adam bir yandan konuşurken diğer yandan da buz mavisi duvara aktardığı görüntüleri izletmekteydi. Mazem yaşananların hiçbirini gerçekle birleştirememekteydi. Hayatında dinlediği en acıklı masaldı sanki bu. Yanılmaktaydı hem de çok fena…

“Aslında başta sizinle tanışıp sonra da sizleri ömürlük bir sürgüne, yani ölüme yollamaya kararlıydım. Lakin bakın birkaç dakika sonra her şey bambaşka bir yola dönüştü,” dedi adam gıcırtılı sesi ve keyifli gülüşüyle.

Duvardaki ekranda balta darbelerini izledi Mürdedil, çıkardığı işten bir kez daha memnun kaldı. Birkaç kesici hamle konusunda zamanlama hatası yapsa da sonuç ortadaydı. Sonra izledikleri kayıt hızlandı. Kadın gelişmiş teknolojiye az biraz hâkim olduğu için sakince izlemeye devam etse de oğlan hayret içinde kalmıştı.

Yolculuklarında geçen bir tam gün boyunca solucanın kıvranışlarının dinmediğini görünce Mürdedil de şaşırdı. Ardından değişimi gördü; kestiği yerdeki bütünleşen dokuya anlam veremeyerek karşısındaki çakma deve baktı. Adam arsızca sırıtmaktaydı. “Bu nasıl olur?” diye mırıldandı kadın.

Bu sırada etraflarını saran kalabalıkla büyük hol tıklım tıkış dolmuştu. Hepsi bir kutlama edasında elinde kadının resimlerinin olduğu pankartları ve bayrakları sallamaktaydı. “Nasıl başardın bilmiyoruz ama onu öldürmek yerine ikiledin! İki kat panik, mislince sadakat demektir. İşte Tütün Meskeni’nin dirliğini sağlayan kadın, sevgili dostlarım! Tüm alkışlarınız Mürdedil için!” diyerek nutkunu tamamladı.

Oğlan yere oturmuş ağlarken Mürdedil onun sıkışıp kaldığı kaygıların ötesindeydi. Şimdiye kadar baltasının öldüremediği tek bir canlı yoktu oysa. Merceğin ardındakilere kin mi kussun haline mi yansın bilemedi. Halkına eziyet eden canavarı çoğaltmaktan başka bir şey yapmamıştı. Mazem haklıydı bir cellattan farksızdı artık…

Aklına doluveren mısralar eşliğinde baltasını kınından çıkardı. Mazem’e kaçmasını fısıldadı önce. Ardından cinnetin eşiğinde valse başladı, acıyla söylenmesi gereken dizeleri katletmekten gocunmadı. “Cellat uyandı yatağında bir gece. “Tanrım,” dedi. “Bu ne zor bilmece: Öldürdükçe çoğalıyor adamlar. Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”1 Şeytani gülümsemesiyle kasap yanını bıraktı ve harekete geçerken haykırdı.

“Henüz tükenme aşamasına geçemedim! Hak edilen sona varacaksınız; namınızı yedi düvel duyacak elbet benimkini de…” dedikten sonra korunma ihtiyacı gütmeyen sözde devlerin devrini bitirmek gayesiyle saldırdı. Tüm alkışçıların gözleri ve şak şak sesleri eşliğinde kellesini uçurdu Dev Efendi’nin. Kan her yanı kızıla boyarken kaçışmaya başladı diğerleri. Meleyen koyunlardan farksızlardı Mürdedil’in gözünde.

Adamın kellesini merceğe tutarken deli kahkahalarını savurdu. “Bakış açısı farkı dedikleri bu olsa gerek siz bir cinayet görüyorsunuz bense merceğine kafa atan bir derebeyi!” Kafayı merceğe fırlattıktan sonrası kan revan. Mazem bir köşede gözlerken yarattığı celladı, hayallerinin kâbustan farksız olduğunu anlayan bir zavallı o sırada.

Tütün karası elleriyle çırpınmakta; duymamak, görmemek ve konuşmamak üzere sonsuz bir yeminle kutsanmadan evvel başına gelen son iş bu. Mazem sussa da konuşsa da değişmez; asırlarca anlatılacak tiranların hezimeti böyle başladı işte. Korkunun bölünüp çoğalabilme yeteneğinden ve deli bir kasabın cinnetinden doğdu her şey. Fısıltı gazetesine sesli harflerle yeni bir başlık düşüldü: Cellat/Kurtarıcı Hangisi?


1: Ataol Behramoğlu’na ait bir dörtlük.

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Merceğe Kafa Atmak” için 3 Yorum Var

  1. Merhaba Ezgi,
    Kuvvetli cümleler barındıran, iyi bir hikaye olmuş. Sonu ayrıca hoş.
    Görüşürüz diğer seçkilerde :slight_smile:

  2. Merhabalar Gaye,

    Sonu beni biraz kaygılandırmıştı yazım aşamasında. Herkesin kendi adaletini sağladığı bir evren fikrinden dahi tedirgin olurken öyküyü böyle bitirmek hayli yorucu oldu. Ama hoşuna gittiyse ne mutlu bana.

    Kıymetli değerlendirmen için çok teşekkür ederim, tekrar görüşmek dileğiyle :slight_smile:

  3. Merhaba Ezgicim

    Öykülerin bana görünenden daha soyut geliyor hep. Altında çok daha başka şeyler yatıyor gibi… Böylece daha gizemli ve merak uyandırıcı oluyor. Öykünün titizlikle tasarlandığı, üzerinde düşünüldüğü belli. :slight_smile:

    Hayal gücüne, durumları ilginç şekilde bağlamana, karakter tahlilindeki yeteneğine hayranım. Öykü uzun da olsa okutuyor kendini. Mercek detayı ve kasap hala güzel işlenmiş. Masalsı anlatımla da etkiyi artırmışsın. Emeğine sağlık. :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!