Öykü

Kuş Adamın Gözyaşları

Saatler sıkıntıyla ilerliyordu o akşam. İntihar kokusu, vebayla karışık çökmüştü küflü odaya. Şehrin seslerini dinlemek istemiyordu yatağa mahkum kadın, pencereler kapalıydı ama perdeleri açık.

Merdiven boşluğundan yükselen asimetrik bir yürüyüşün seslerini duydu neden sonra. Gelmişti sevgilisi. Oflayarak girdi içeri. Pelerinini ve maskesini çıkarıp bir köşede sakladı. Pastan, balçıktan, tuğladan ve vebadan örülen bir dünyanın kapkara doktoruna dair her şeyi örtbas edip, koridora geçti sonra.

Kuş Adam yatağa mahkum sevgilisini görmek için, odanın kapısını açınca, ani bir kararsızlıkla gözlerini pencereye kaçırdı kadın. Gözgöze gelmek istemiyordu onunla. Kuş Adam bazı şeyleri anlamasa biraz daha iyi ve daha acısız olurdu, her şey aniden olup bitmeliydi ya, aşkını ona belli etmenin hiçbir kıymeti yoktu. Başka kozmik diyarlar vardı nasıl olsa, üç boyutun ötesinde, sayısız, kaotik ve isimsiz… orada yaşardı ne yaşayacaksa.

Adam yatağın ucuna kadar geldi her şeyden habersiz. Bir şeyler söylemek istedi. Yüzündeki kirli alacakaranlık titredi ama sessiz kaldı ve ikisi de bir süre için bu sessizliği dinledi. Neden sonra,

“Nasılsın?” diye sordu. Zorlama ve iğne gibi incecik bir alay vardı sesinde. Bu ses, ikna etmişti artık kadını. Kıymeti yoktu aşkın, yaşamın ve bağlandığı yatağın. Biraz daha üzüldü, fakat bu olağan hüznünün içine akan bambaşka, ikna edici bir hüzündü.

“Her zamanki gibisin anlaşılan,” diye söylendi doktor hiçbir cevap alamayınca.

Duyarsız bir kütle gibi kalktı ayağa. Arkasını dönüp, kadına bakmaya zahmet bile etmedi. Kapıyı nazikçe kapatıp koridoru geçti ve lavaboya yöneldi. Sevgilisinin yaşadığı tüm o duygusal karmaşadan habersizdi ve bu ağlamaklı halini, ağrılarının kaprisine mal etmişti.

Fakat gölgeli ve rutubetli darlıktan geçerken tesadüf ettiği isimsiz bir gölge zihnindeki onca tilkiyi, kalbinde sıkışan bir ağrıyla birlikte salıverdi. Aniden bastıran histerik bir dalga boğazından tırmanıp ses tellerini okşadı doktorun,

“Benimle mutlu değil misin?” diye seslendi içeri. Bu birdenbire yükselen anlamsız öfkesine yanıt gelmedi bu sefer. Kayıtsızlık, neredeyse hoşnutsuzluk… yok; hayır, neredeyse değil, tamamen hoşnutsuzlukla dolu bir kayıtsızlık, tüm eve sinivermişti şimdi.

“Hastalığın benim suçum değil. Buraya kıstırılmamız da. Gidecek bir yerimiz yok!” diye çıkıştı Kuş Adam için için yanan öfkeli bir arzuyla, neden böyle olduğunu bilmese de hayvani bir öfkeyle dolmuştu şimdi tüm mantığı, “bu hayatı seçen sensin! Hiçbir yere gidemeyiz. Bu şehre kıstırıldın; kıstırıldık. Bu şehre, bu sokağa… bu eve… bedenlerimize. Yani benden çok bir şey bekleme, anlıyor musun? Sadece ağrılarını dindirebilirim.”

Hiçbir cevap yoktu.

Sövüp saymayı yarıda bıraktı bu yüzden. Eskiden bu ani öfke patlamaları, içeriden yükselen hıçkırıklarla dolu histerik gözyaşlarıyla yanıt bulurdu ama bu sefer, tek bir damla bile dökmemişti kız.

Musluğu açıp, paslı suyun gitmesini beklerken, bir anda içindeki öfkenin yatıştığını, kalbinin kıyılarında çok büyük bir pişmanlığın kanadığını hisetti. “Özür dilerim,” diye seslendi. Fakat sessizlik, pas kadar rahatsız ediciydi. Su pastan arınıp berraklaşırken, elindeki kanı yıkadı ve daha sonra lavaboda pas birikintileriyle birlikte gelen yosunlara karışan kanı temizleyip, ellerini kurulayarak içeri geçti. Yaraları havayla temas ettikçe yanıyordu.

ANKU’nun gece bölükleri, devriye için gidiyordu ve ev nal tak taklarına karışan buharlı makinelerin ezici sesiyle titriyordu şimdi. Uzaklardan, saat kulesi vuruyor, megafonlar kötü haberleri haykırıyordu. Uzaklarda bir vampir belirmişti yeniden.

Fakat vampir uzaktaydı, huzurlu sahiller, parıl parıl yazlar, hoş kokulu meyveler ve tatlı renkler ne kadar uzaktaysa. Korkmaya gerek yoktu, ANKU vardı nasıl olsa hâlâ. Hoş. ANKU’ya da ne kadar güvenebilirdi ki insan

Düşünceleri, tekrardan kendine döndüğü sırada pişman hissediyor olduğunu farketti. O anlamsız öfkenin bıraktığı toksik yanıklar, hep pişmanlığı getirirdi zaten. Bir an için, göğsünde gözyaşıyla dolu kapkara bir fırtına kopuverdi ama bunu bastırıp koridora geçti tekrar.

Koridorun sonundaki kapıyı nazikçe araladı yine. Ani ve sebepsiz bir kuşku damladı içine odaya girerken. Damla büyüyüp dağılırken, hüznü ve pişmanlığı beraberinde getirdi fakat adam, içinde şekillenen karanlık fresklerin anlamlarını çözemedi bir türlü. Kutsal ormanlara, harabelere ve meleklerin ağlaştığı gölgelere yürüyen kayıtsız ve lanetli bir ruh gibiydi.

Sevgilisini bir önceki hallerine kıyasla pek bir umursamaz buldu. O kadar umursamaz ki, ancak ölüm bu kadar umursamaz olabilirdi. Dehşetli bir idrak anı savrula savrula gelip çöktü zihinine böylece Kuş Adam’ın. Yoksa çok uzun zamandır gerçekleşmesinden korktuğu son, vuku mu bulmuştu?

Dünya paramparça oldu o an. Giderek ufaldı. O kadar ufaldı ki bir kalp çarpıntısı, bulanık şekiller, korku, umut ve pişmanlık kadar kaldı. Sonra kızın üstüne kapandı dünya ve giderek genişledi orada. Kokularla doldu. Hastalık, ölüm fakat huzur dolu kokular. Bu kadar uzun süre dayanması bile bir mucizeydi, bu hastalıklı hayata, ağrılara, eriyip paramparça olan eklemlere ve zalim yatağına.

Adam hırıltılı nefeslerin arasında haykırdı sevgilisinin ismini. Sonra titreyen ellerinin içine aldı kadının yüzünü. Acının ve acizliğin hatlarıyla kırpılmış o incecik ve küçücük yüz, şimdi huzurlu bir intiharın rahatlığıyla küle bulanmış gibiydi. Gözleri ardına dek açık, dudakları son bir dua için kasılmış.

Elinde bir şırınga vardı ve bembeyaz kolunda çatlayan damarlar… sanatçı, sanatı, malzemesi.

Sessizlik geldi. Öyle böyle değil. Uzaydaki kadar kasvetli ve soğuk bir  sessizlik. Ancak ölüm bu kadar sessiz olabilirdi. Ölümün öldüğü yerler bu kadar sessiz olabilirdi ya da boğazları sıkan kahredici pişmanlıklar, son pişmanlıklar, sonsuz pişmanlıklar, haykırışlar, sonu hiç gelmeyen bulanık yollar. Ama fayda etmedi hiçbiri. Kız ölmüştü. Sessiz bir intihar ve vebalı şehir, bir çığlığı daha hapsetti paslı duvarların gölgesinde.

* * *

Kuş Adam sevgilisinin cesedini sabahleyin ANKU’ya teslim etmişti. Onca zamanın buruk aşkından tamamen arınmış, sıfatsız bir özne gibi, hiçbir hatırayı çağrıştırmayacak bir pişmanlık yığınıydı artık o. Onu da şehir dışındaki bataklığa atacaklardı. Bataklığın Altındaki Tanrıya bir mum daha yakılacaktı. Sonra çürüyen dünyanın altında ölülerin likörü parlayacaktı.

Kuş Adam üzgün hissedemiyordu, yas tutamıyordu, hiçbir şey yok gibiydi, yürüdüğü sokaklar bir kukla tiyatrosuydu sanki. Tüm gününü Eylülün kederli ısısıyla dolu sokaklarda geçirmişti. Nihayet anlamıştı işte, üstünde bir kuşun kılığı varken hiçbir şey hissetmiyordu. Sadece görev için varolan makinevari bir kayıtsızlığa erişiyordu böylece.

Ölümün her zamankinden daha olası olduğu günlerde, kayıtsızlık yeni bir yaşam biçimi değil midir? Fakat Kuş Adamınki bastırılmışlığın yükselttiği bilinçdışı bir duyarsızlıktı. Olan olmuştu her nasılsa. Gerçekliğin akışına doğru haykıran bir şeyler onu bekliyordu hasta kapılarının arkasında.

Önce kendisi bile anlam veremedi buna. Maça Kız çekmek gibi, elindeki As’ın kararması gibi, yeniden onu gördü birdenbire. Ya da gördüğünü sandı. Ama hayır. Hakikatti o. Peki neden böyle bir günü seçmişti ki? Alışılageldik duruşuyla, bir beşiğin üstüne tünemiş, gözlerinde yüz yıllık bir delilik, affedilmemiş hüzünlerin karanlığıyla bakıyordu. Tüyleri ürpermişti Kuş Adam’ın. Tüm bu bulanık fare cik cikleri, hıyarcıklar ve bakterilerin sarıp kuşattığı paramparça dünyadaki en gerçek ama aynı zamanda en sahte şey, neden böyle bir günü seçmişti.

“Neden?” diye soramadı Kuş Adam ve bir bebeğin daha canını alıp gitti gölge. Kadın sessizce hıçkırdı. Kuş Adam evden dışarı çıktı.

Bakır paralar, veba ve sonu gelmez sefaletin ardından artık hiçbir beklentiyi barındırmayan evine döndü deliliğin köşelerinden sızıp. Ertesi sabah diriltmek için Kuş Adamı salonun bir dehlizinde öldürdü sonra.

Üstünde Kuş Adam olmadan gerçek varlığı, acının ağırlığıyla hücum etmişti üstüne ve her şey nasıl da boştu şimdi evde, bir şeyler doluyken bile, aslında tümden boştu zaten.

Sevgilisinin intiharını, o şırıngayı ve şırınganın içindeki sıvıyı bu gün yeniden gördüğü hayaletin bir marifeti olarak kabul etti. Ellerini başının arasına alıp düşünmeye koyuldu. Hatta ısrarla reddettiği o eski alışkanlığını, tütünü, sanki eski bir dostun ihtiyatlı ellerini sıkar gibi, kavradı, sardı, yaktı ve içine çekti.

Kuru tütün, ilhamla birlikte geldi.

Sevgilisi, bir üst-bilincin emriyle kıymıştı canına. Bu böyle olmalıydı, başka nasıl olabilirdi ki? Hastalıklı sayıklamalarında aradığı o ‘öteki-kozmik-diyarların’ belirsizliğine doğru uçmuştu. Ona bu emri ulaştıran da, hiç şüphesiz ‘gölgedeki cadı’ olmalıydı. Şırıngayı da, o tutuşturmuştu eline kadının.

Zavallı, diye iç çekti, zavallıyım.

Sevgilisi, tanımı olmayan garip, hatta neredeyse histerik bir hastalığın esiriydi yaşarken. Kadının hiçbir yeri tutmuyordu ama ne garip iştir ki eklemlerinde dayanılmaz ağrılar hisettiğini bağırıp çağırıyor, içinde şeytanlar kıvranırmış gibi ağlayıp, çığlık atıyordu. Sonra amorf şekillere varıncaya değin kasılıyor, insan aklının varamayacağı korkuların bir tezahürüne dönüşüyordu.

Kuş Adam, hatıraları, acısı, gerçek kişiliği ve gölgelerdeki doktorun fırtınası içinde tütünü içmiş, sonra neredeyse huzurlu sayılabilecek bir rahatlığa varmıştı. Bu rahatlık, ilhamın karara dönüşmesine vesile oldu birden.

Dışarı, üst-bilincin elçisi olan o ‘elçi-cadıyı’ aramaya çıktı. Basit bir arayış olacak, diye düşündü. Pireler tarafından ısırılmış farelerin kan sıçratarak öldüğü sokaklarda, bir ışık aramak gibi titrek ayazın altında.

Sokaktan dönerken duvarlarda ANKU’nun propaganda posterlerini gördü. İhtişamlı harflerle “ANKU sizin için en ideal kararı verir,” yazıyordu.

Bir başka poster, “ANKU’ya güvenin!” diyordu.

Bir diğeri, “ANKU sizi seviyor!”

ANKU insanlar için, neredeyse yeni bir tapınım boyutuna ulaşan oldukça güçlü bir organizasyondu. Fakat kaosun içinde birbirine giren bir insan güruhunu yeniden düzenlemeyi başaran uzman bir terziler grubundan ibarettiler sadece. Bir an için Kuş Adam, “herkes kendi hayatını kendisi yaratır ve yaşatır,” sözünü söylemiş olduğu için nefret etti kendinden. Böyle düşünmesini bile ANKU sağlıyordu… düşünceleri bile kendisine ait değildi ki. Pek çok hayatı yeniden şekillendiriyorlardı. Bir gün önce bakır ustası olan bir adam, sabah uyandığında bir veba doktoru ya da fare avcısı olabilirdi. Kuş Adam’ın payına düşen şey de buydu, bir doktor ünvanı. Daha fazlasını ya da azını düşünmemişti hiç.

Düşünceleri ANKU’nun vebalı şehirlerdeki ve art topraklardaki faaliyetlerinden, kendi varlığına doğru uzandı sonra. Çocukluğunu hatırlamıyor olduğunu farketti, gençliği sönük hatıralardan arta kalan ne varsa o kadardı. Sonra çok daha dehşetli bir ürpertiyle düğümlendi boğazı. Ya Kuş Adam diye bildiği şey, yani o güne kadar bildiği tüm şeylerin toplamı olan öz benliği de bir ilüzyonsa?

Sendelledi. İlk kez ANKU’dan bu kadar şüphe ve nefret duyuyormuş gibi hisetti kendini fakat artık açıktaydı. Parıltılı ışıkların aktığı kalabalık bir caddede. Sanki düşünceleri dışarıya taşıyormuş gibi herkesten sakındı kendini.

Artık neredeyse neyi aradığını, neden sokaklarda olduğunu ve dört bir yanından yükselen iniltili gürültünün taşıdığı anlamları bile unutmuş bir haldeyken o gölge buldu onu. Alışılageldik duruşuyla, ıssız bir sokağın hıyarcıklı karanlığında açılan bir aydınlatma direğinin ışığındaydı gölge.

“Kuş Adam!” diye seslendi alay ederek, “kanatlarını ne zaman kaybettin.”

Adam cevap veremeden saniyelik bir devinim oldu dünyada. Sanki hayata ucundan baktığı bir ayna, bükülerek tüm algılarını eğdi ve her şey yanıverdi zalim ışıklarla. İdrak da böyle patlayıverdi Kuş Adam’ın aklında, onu buraya getiren kendi iradesi değildi ki… ANKU’nun kurgusuydu işte.

“Ne istiyorsun benden?” dedi yine de. Konuştuğu şey gölgedeki cadı değil, adeta ANKU’nun iradesiydi. Düşmüş, kaybetmiş ve isyan eden bir günahkârın yakarışları gibi soluk soluğa yığıldı taşlı yolda. Vebayı kokladı, kızıl bir alacakaranlığın doldurduğu geceye baktı.

“Ne istiyorsun!” diye yineledi sancılar artarken dünyanın kaotik girdabında.

“Cevap bendeyken bile, hiç göremedin Kuş Adam,” diye güldü ses. Dünya giderek ışıklı bir burkulmanın içinde dönmeye başladı.

“Ne istiyorsun benden!”

“Bul o cesedi… sevgilin seni özlemiştir.”

“Sevgilimin cesedini çoktan ayrıştırmış olmalılar.”

“Hayır!”

“Bulamam, bunu benden isteme… onu son kez görmeye dayanamam, üstelik o halde.”

“Yapacaksın Kuş Adam. Şu vebalı dünyanın kader anahtarı önüne düşüverdi. Cevaplar bendeyken göremedin, şimdi tam önündeler artık.”

“Nereye gitmeliyim…”

“Dosdoğru bataklığa git ve tepedeki kabuğa bak.”

* * *

O tuhaf gece, Kuş Adam’ı taşlı yolda ruhsuz bir rüyanın içinde bırakmıştı dümdüz. Uyandığında bitli bir köpek işiyordu tahtadan binanın hastalıklı duvarına. Tüm karanlık şırıl şırıl akan sidiğin sesiyle birlikte karışıp da giderken, evine doğru yola koyuldu Kuş Adam. Ürperiyordu içi. Kupkuru ve soğuk bir ürpertiydi bu. Tehlikenin tam beşiğinde soluk alıp verdiğini biliyordu. Yine de girdi evine korkusuzca. Evi ve evinin rutubetli kokusu, içindeki soğuk burulmalara merhem oldu biraz neyseki.

Ertesi sabahın akşamına kadar uyudu. Sonra gece boyunca plan yaptı. En sonunda bataklık civarında eski bir dostunun ANKU İmha Birliklerinde görev aldığını hatırladı. İletişime geçti onunla ve ‘tepedeki kabuğun’ içinde buluşmak için sözleştiler.

Öğlen saatleriydi buluştukları sırada. Okaliptüs ve makiler çürüyen dünyaya hüzünlü bir koku saçıyordu. ANKU birlikleri ceset imha ve ayrıştırma göreviyle meşguldü. Kuş Adam, nedense buradaki gürültüyü yadırgamıştı ilk başta. Şehrin gürültülü ve acı dolu solukları burada yoktu. Derin bir sessizliğin içine düşmüş gibi hisetti kendini ya da hep içten içe arzu ettiği hiçliğin kıyısındaymış gibi. ANKU görevlilerinin yarattığı gürültü buralarda hayatın olağan sesleri haline dönüşmüştü. Yutkunan, kusan toprağın ve dönüşen dünyanın iç çekişleriyle doluydu her yer. Fakat tepedeki o köşk, dünyaya sızan vebalı olağanlıktan da, bu sızıntının sebep olduğu seslerden de uzak gibiydi tamamen.

Burada hayat ne el çekmiş, ne de büsbütün tüm bencilliğiyle yapışıp kalmıştı fakat durmuştu tamamen. Terkedilmiş evlerin kendine has bir kokusu olur hani. Hatıraların kırıntıları, çürük ve hastalıklı bir kederle sarkar duvarlardan. İşte bu evde, o koku daha farklıydı, daha baskın bir ufunet halindeydi. Yaşamın her an tekrar tüm olağanlığıyla başlayabileceğine dair ekşi bir beklenti gibi ve kırık pencerelerden içeri dolan esintilerin ufunetiyle düşen terkedilmişlik maskesi.

Bu köşk iki eski dostun karşılaşmasını sahneliyordu şimdi. İçine yeşil bir kristalin yerleştirildiği üç-gözlü-filtre-maskesi, elemanın suratında buruk bir küfrün alameti gibiydi. Tüm kimliğini, geçmişini ve hatıralarını sömürüp kabuklaştıran vahşi bir parazit yapışmıştı sanki suratına. Fakat Kuş Adam onu tanıyordu. Uzun yazlar boyunca şehrin kiremit çatıları üstünde yaptıkları garip eğlenceler, sahildeki bir takım kovalamacalar ve sabahın yorgun turkuazıyla ışıldayan gündoğumlarına kadar içip içip sızmalardan hatırlıyordu onu; nasıl unutabilir ki insan aynı kuyudan çıktığı dostunu, aynı pençeyi tadan, hayatın aynı açılarından medet uman.

Fakat maskeli onu tanımıyordu artık. Tanıyorsa bile, erozyona uğramış olmalıydı hatıraları. Giydiği filtreli kumaş, onu Hagotos’da keşfedilen duvar resimlerindeki göklerden-inen-gizemli-gözlemcilere benzetmişti, sadece bir resim kadar anlamlıydı şimdi.

“Beni tanıyorsun,” diye konuştu Kuş Adam, sesi köşkün harap duvarlarında inledi, “ikimizin de isimleri vardı bir zamanlar, ikimizin de umutları, hayallerimiz… beni tanıyorsun.”

“Hatırlıyorum,” diye iç çekti maskeli ve doğrulup göle doğru bakan bir açıya doğru yürüdü. Duvarlardan patlayıp çıkan, salkım saçak uzanan dikenböğürtlenleri hışırdadı. Beton duvara karalanmış küfürler parladı. Tanrı Bizi Unutarak Öldü. Tanrım Bizi Affet. Tanrım Bizi Cesedinin Küllerinden Koru.

Duvarları dökülmüş, pervazları erimiş ve artık bir zamanlar sahip olduğu o hoş estetiğini crack bağımlılığının toksik hatlarında yitirmiş gibi, devreleri pencerelerde vuku bulan hüzünlü bir rüzgar cereyan etti köşkün içinde. Sonra öğlen sıcağı, yüzlerce ölüyü öğüren bataklığın saldığı o pes ufunetle çöktü her yere.

Maskeli, pencereden dışarı bakıyordu. Sırtını verdiği şey küfürlerle karalanmış bir duvar; bahtsızlığının toplamıydı. Önündeki manzarada ise daha pek çok maskeli, mekanizmanın bir parçasına karışıyordu. Cesetleri bataklığa dönüşen göle fırlatıyor, sonra kaba saba kamyonlarla İmha-Dönüşüm Fabrikalarına doğru yola çıkıyorlardı.

“ANKU size ne yaptı?” diye sordu Kuş Adam. Sesi hayatın olağanlıklarla dolu mekanizmasından çok öte bir yerde, durgun bir zamansızlığın içinde yankılanmıştı sanki.

“Mecbur bıraktı,” dedi maskeli duygusuzca.

“Neye?”

“Buna. Bu maskelere.”

Arkasını döndü. Pencereden uzaklaştı birkaç adım. Kuş Adam, filtreli camlardan, maskelinin için için yanan bir yeşillikle parlayan delikli gözlerine bakıyordu. “Beynini yıkamışlar,” dedi.

“Hayır. Sadece yalnız ve çaresizdim.”

“Şehre dönebilirsin. Buradan kaçabilirsin. Her şey bitmiş değil. Doktorlar’ın arasında tanıdıklarım var… sana iyi bir hayat ayarlayabilirim.”

“Şehir…” diye söylendi maskeli. Bir an için tüm düşünceleri ve varlığı zamansız bir rüzgarın huşusu içinde sökülerek uzaklara taşındı, orada optik ilüzyonların kayganlaştırdığı amorf bir diyarda hatıralara boğuldu sonra, “gidemem,” dedi kararsız bir ifadeyle, “ANKU çok zalim ama ANKU’ya ihtiyacım var.”

“Kendini buna mecbur bırakan sensin.”

“Hayır. Beni buna mecbur bırakan hayat.”

“Herkes hayatını, kendisi yaratır ve yaşar.”

“Saçmalık… saçma! Kendi hayatını, kendin yarat ve yaşa o zaman… burada işin ne? Bana işkence etmek mi? Şehre dön eski dostum. ANKU çok zalim.”

“ANKU’nun bölgelerinde işim bitti artık. Fakat unutma… senin kim olduğunu bilen ve hatırlayan bir dostun var.”

“ANKU’nun ne yaptığını bilmiyorsun ki… yaşadığın hayat senin değil.”

Sessizlik, öğlen sıcağını taşıyan bir esintinin içindeki ufunetle gelip yerleşmişti köşke. Dikenlerin, ağaçların ve tüm ovanın kederli hışırtısı, sessizliğin rengine dönüşmüştü. Bu renk tüm tonlarıyla yaprak yaprak düşerken köşkün içine, Kuş Adam’ın sesi çatırdadı ani bir kararsızlık gibi,

“Buraya bir cesedi aramaya geldim.”

Maskeli ucube bir kahkaha attı, “bir ceset ha? Yüzlerce ceset var burada. Bizim gibi onlar da isimsiz.”

“Sevgilimin cesedini arıyorum…”

“Ne yapacaksın onunla.”

“İntihar etti. Koluna bir şırınga basarak. Yatalaktı oysaki… şırıngayı ve onu öldüren sıvıyı nereden buldu?”

Maskeli bir anda duruldu. Alaycılığı tamamen dağılıp, ciddi bir şeye karışarak sesindeki karanlık ifadede gösterdi kendini, “intihar edenlerin cesetlerini burada gömmüyoruz,” dedi. Bir günahı ima eder gibi konuşmuştu, sanki korkuyordu.

“O nerede?”

“Bilmiyorum,” dedi maskeli. Lateks üniformasının içindeki anatomisi, yalancılığın tüm kıvranışlarını sergiliyordu Kuş Adam’a. Bir dost, ifade ettiği tüm anlamlardan soyunmuş, sıradan insanın olağan adiliğiyle sırıtıyordu işte. Kuş Adam’ın gözyaşları ne ifade ediyordu ki şimdi bu maskeli yalancıya.

Hiçbir şey demedi Kuş Adam. Arkasını döndü, beton duvarları eriyen ve dikenlerle kaplanmış koridora doğru yürürken, “buradan daha da kuzeyde, Üç Başlı Yılan’da bir mezarlığa bak,” dedi maskeli.

Birkaç saniye için durdu orada. İçi acı bir düşüncenin, gerçekliğe sızmasıyla kanıyordu çünkü. Bir dostu daha artık kaybettiğini idrak etmişti. Teşekkür bile etmedi ona bu bilgi için, öylesine anlamsız bir ifadeyle yürüyüp gitti.

Çok geçmeden zincirli bir motorun pat patları duyuldu ve bu vahşi mekanizmanın sesi, bir yılan gibi kıvrılarak uzaklara karışıp gitti. Sonra sessizlik, tekrar geri geldi hayatın olağan bıkkınlığıyla.

* * *

Bataklıktan başlayıp Üç Başlı Yılan’a giden yol, tamamen terkedilmişti. Nedense Kuş Adam beşeriyet denen yapışkan ve etli mefhumun bakteriyel bir tufan tarafından buradan silinip atılmasına karşı günahkâr bir zevk duydu. Doğa yalnız başına, yalın tutkuları ve dehşetleriyle bir girdap gibi çarkediyordu şimdi.

Doğadan türeyip enfeksiyonlu bir başkalaşım geçiren insanlar ise ya kangrenli mezarlara diri diri girmiş ya da Şehre doğru bir umut için kaçmıştı. Geride, doğanın yutması için terkedilmiş pek çok irili ufaklı köy bırakmışlardı. Öyle aşağılık bir şekilde dağılmıştı ki insanlıktan artakalanlar araziye, mizantropi şarap kadar tatlı bir yangın gibi geldi.

Ceviz ağaçları, akasyalar, koruluklar ve tepecikler araziye bambaşka bir hüzün katıyordu gece çökerken. Fakat akşam, kızıl bir kontrast ile gelmezdi dünyaya buralarda. Kuş Adam şaşırdı. Hiç duymadığı, alışkın olmadığı sesler ve renklerle karşılaşıyordu uzaklaştıkça şehirden.

Kuş Adam rüzgarı yararak kasabaya yaklaşırken, ufka bulanmış mor gecenin talihsiz çığrışlarını hisetti ürperen kalbinde. Sonra puslu belirsizliğin içinde gösterdi kendini Üç Başlı Yılan Sanki uçurumların üstüne kurulmuştu. Beşeriyetin doğayı kesip biçmesi, en günahkâr mühendisliği, yeryüzünden, topraktan kaçan ve arşın belirsiz mucizelerine tırmanmak için çırpınan insanlığın talihsiz draması.

Bambaşka bir gezegen görmüşçesine heyecanlandı Kuş Adam kulelerin üstüne kurulmuş bu kasabayı görünce uzaklarda. Rengi bile farklıydı, o yönden esen rüzgarın taşıdığı anlamlar ve kokular bile. Vampir-korkusu-moru derlerdi bu renge. İnsanı boğan, fakat asimetrilere karşı saygı duymaya çağıran. Yükselen kanatlardan korkutan ama karanlıkta parlayan dişlere doğru çekim yaratan.

Vampir korkusu, kıyametin yaklaştığına dair bir inanç ile birlikte tekrardan uyanmıştı hastalıklı tabutlardan. Açılmış pek çok mezarı, direklere asılmış pek çok cesedin titreyen kollarını görünce anladı Kuş Adam… öylesine hastalıklı ve lanetli bir yere gelmişti ki, artık geri dönemezdi. Girdiği yol, kapkara orkideler gibi açan yüzlerce mezar ve mezar taşıyla kuşatılmış bir haldeydi. İsimler, çürüyenler, ölümden sonra yaşama dair bir kıyamet kehaneti ve karanlık bir pornografinin içinden geçip gitti. Artık kasaba, tenekeden varlığıyla birlikte büyüyordu kasvetli.

Zincirli motorun sesini duyan düzinelerce yarasa havalandı vampir moruna bulanmış geceye. Burada fareler değildi vebayı yayan; yarasalardı, tüm bu karanlık erotizme dair saf imgelerdi hepsi.

Kasabaya girdiği zaman, onu içinde seslerin yankılandığı bir tenhalık karşıladı. Gölgeler bile sakin, tenekeden kuleler dingindi.

Kuş Adam, hastalığın yarattığı onca korkunç yara, onca korkunç ölüm görmesine rağmen bu bozuk aynalardan inşa edilen dünyanın sarsıntılı yalnızlığı içinde ufaldığını hisetti korkuyla. Motorunu durdurup, koşarak gitmek istedi ve kaybolmak fakat motor sanki kendine ait bir bilince sahipmiş gibi devam etti kasabanın içinden geçen yoluna.

Bir süre boyunca dünya, birbirini tekrar eden bir imgeler furyasına dönüşüverdi. Tenekeden kuleler, bu kulelerin ucunda büyüyen evler, tapınaklar, binalar ve sonra parıl parlayan melek idolleri. Yarasaları uzak tutsun diye sinyal yayan antenler, duaların yazıldığı parşömenler ve terkedilmişlik.

Sonra motor, aynalardan birini paramparça etmiş gibi imgelerin sırası değişmeye başladı. Gölgeli aralıklardan gösterdi kendini aynanın kırıkları. Orada burada sırıtan vebanın çarpıttığı meczup suratları gördü Kuş Adam. Hepsi dans eder gibi ağır ağır sallanıyor, kasabanın içinden geçen ve uçurum gibi yükselen kulelerin gölgesinde küçülen Kuş Adam’ın motoruna doğru sırıtıyordu. Kimisi tükürüyordu, kimisi kürediyordu, kimisi Kuş Adam’ın rüzgarda uçuşan pelerinini yakalamak istiyordu. Kimisi ilaç arıyordu fakat doktor durmadan yoluna devam etti… nihayet tüm Üç Başlı Yılan kasabasının koca bir mezarlık olduğunu idrak edinceye kadar.

* * *

Motor zangır zangırdı artık. Durmak büyük bir acı, erişilmesi feci zahmetlere sebep olacak bir zirve gibiydi. Aşağı doğru meyleden bir zirve. Her şeyin sonunu getirecek büyük bir düşüş. Yol, karanlığın içinde kendini yaratmıştı Kuş Adam için fakat maddi dünyada işler sarpa sarıyordu.

Kuş Adam transa geçmişçesine bu mor karanlığın içinde, varlığını eritip rüzgara katmaya çalışan hıza dönüşüp adeta kütlesini kaybetmiş, geride korkuları, endişeleri ve bilinçsiz karanlığı kalmıştı. Ve tabii zombi soytarılar peşindeydi. Motorun durması ya da beklenmedik bir arıza, Kuş Adamı da bu soytarı kitlesine katmaya yeterdi.

Arasıra çevresine bakınca, hızın etkisiyle  eriyip giden şekillerin içinde tuhaf bir anlam elde etti Kuş Adam. Artık veba buradan tamamen silinmişti. Geride kalan tek şey delilikti sadece. Dans eden deli zombiler vardı etrafta… o kadar. Fakat o kadar acılı bir danstı ki bu, adeta Kuş Adam’ın motoru gibi, durduğu sırada feci bir şeyin düşüşünü tecrübe edineceklerdi.

Veba öldürebildiğini öldürmüştü, insanlık denen lekeden kazıyabildiğini kazıyıp almıştı ve geride kalanları çeşitli lanetlere mahkum etmişti işte böyle. Üç Başlı Yılandakiler, dans deliliğine kapılmıştı.

Her sınıftan, her renkten, her miletten yüzlerce zombi dans ederek peşinde koşuyordu Kuş Adam’ın. Kimisi bir ilaç için, kimisi bir nazar için yakarıyordu, kimisi küfrediyordu, kimisi ağlıyordu.

Neden sonra bir tekdüzelik halinde akıp giden dünyada aniden farklı bir şey çarptı gözüne Kuş Adam’ın. Bambaşka bir kuleydi bu. Ucunda ev yoktu. Onu, diğer kulelere bağlayan hiçbir köprü yoktu… adeta tutsak prenseslere yakışır türden beyaz bir mermerle inşa edilmişti. Gümüş çerçeveli pencereleri kapalıydı ve bir hayaletin oradan geçer gibi olduğunu gördü. Hafifçe yavaşladı. Rüzgarlar dindi ve kulenin kapısı açıktı şimdi.

Ani bir fikir, bu kaçışı ve sonu kayıtsızlığa doğru yuvarlanan yolu bitirdi. Motorun zincirli düzeneğini aniden frene taktı Kuş Adam. Korkunç bir ısı açığa çıktı böylece. Isı sese dönüştü ve sonra toz bulutuna. Durmuştu motor, tüm dünya durmuşçasına. Arkadaki soytarı zombiler, korktukları vampir ve vebalı ölümün çaresi doktormuşçasına insan ötesi bir hırsla koşuyordu bu sırada. Fakat toz bulutu ürkütmüş olmalıydı onları. Kuş Adam epey bir vakit kazandı böylece. Kuleye doğru koştu ve o hayaleti ikinci kez görür gibi oldu mermerin üstünde.

Kapıdan geçip de kulenin boşluğuna vardığı sırada, bir deja vu huzursuzluğu yerleşti içine. Rutubet, gölgeler ve ağır döküm demir kapı ona tanıdık bir şeyleri çağrıştırmıştı. Fakat bu çağrışım üzerine kafa yoracak zamanı yoktu. Hızlıca kapattı kapıyı ve dışarıda bıraktı zombi soytarıları.

Dünya şimdi vampir moru gecenin içinde dans eden zombilerin deliliğine bulanmıştı. Kuş Adam’ın girdiği kule, dünyanın dışında kalan bambaşka bir uzaydı. Korkunç bir şeyi de idrak etti böylece Kuş Adam bu uzayın içinde, kendi kendini tutsak etmişti. Fakat bu tutsaklık, sonu belirsizliğe ve muhtemelen hiçliğe giden bir yoldan daha tatlı gözüktü. Derin derin soludu kulenin içindeki tozlu havayı ve yukarıdan bir yerden sızan ışığın etkisi altında merdivenleri çıkmaya başladı.

Varlığının kadınsılaştığını ve malum masalların karanlığında yatan o bedbaht prenseslere dönüştüğünü hisetti. Sonra karanlıkta tesadüf ettiği bir şeyler, bu hislerin gülünçlüğüyle çarptı Kuş Adam’ın içini.

Sahiden şu çürük mermer merdivenler ve gölgelerdeki rutubet çok tanıdık geliyordu doktora. Fakat bu tanıdıklığın sebebini çıkaramıyordu bir türlü. Duvarları okşadıkça, tozu çektikçe içine, her şey bulanıverdi aniden. Zamana dair şizofrenik bir sezgi karmaşası oturdu aklına.

Hayalet üçüncü kez gösterdi kendini. Bu sefer alaycı ve oyunbaz değil, algıların en yüzeydeki pütür pütür olmuş katmanında yüzen telaşlı bir yansımaydı. Korkmadı Kuş Adam. Asimetrilere karşı duyduğu gizemli hayranlığın etkisiyle tekrar tekrar aradı onu ve hayaletin uçup gittiği yerde, kulenin içinde hiçbir hava akımı olmamasına rağmen açılıp kapanan bir kapı gördü. Korkunç bir şeyi de böyle anladı işte; aslında kule, kendi eviydi.

Evin içine girdiği sırada, bir rüyaya has o lüsid hissi yakaladı aniden… şu Üç Başlı Yılan, aslında Şehrin ta kendisiydi zaten! Bataklıktan daha kuzeyi yoktu ki. Bataklıktan daha kuzeyde, hiçbir şeyin olmadığı yabani bir ülke vardı sadece! Çember çizmişti Kuş Adam, zaman onu alıp bambaşka bir diyara getirmişti.

Belki yirmi yıl ileri gitmişti zamanda, Üç Başlı Yılan denen bu yer, yani doktorun yaşadığı o pas kızılı şehir, vebalı bir vampirin yükselişiyle demek ki bu hale gelmişti.

Sarsılmış, allak bullak olmuş bir halde evine girdi. En dehşetli korkularıyla karşılaşacaktı belki, en tatlı anılarını yeniden görecekti. Nitekim geçmiş zamanın hatıraları parıl parıldı. Hayalet son bir kez kendini göstererek, o hatıraların içindeki bir resme büründü. Tatlı, kıvrımlı ve zayıf bir kıvırcık kız oluverdi. Aşkla, saf ve masum bir mutlulukla bakıyordu. Hamile olduğunu söyledi.

Kuş Adam’ın içi buruldu aniden. Meğer bunca zamandır tam önünde olan onca şeyi görememişti bir türlü. Belirli aralıklarla kendini gösteren o hayalet, meğer sevgilisiymiş.

Sonra zamanın kayıp izleri, vebalı şehrin sarsıldığı günleri yarattı rutubetli morluğun içinde. Kanalizasyonlarda yaşayan pireler fareleri ısırmaya başladı, farelerin gözleri kızardı ve ayazın içine tırmanıp saldırmaya başladılar hastalığın etkisiyle. İlk fare sürüleri bir ritüel düzenlermişçesine meydanlarda, depolarda, evlerde ölmeye başladı. Sonra Kuş Adam’ın sevgilisi hastalandı. Çocuk düştü. Hayalet hatıraların içine sızarak acıyı getirdi beraberinde, çöken bir kadını ve hüznünü.

Kadın, yatağa bağlandı sonra. Veba ona uğramamıştı ama histerik bir hastalığa yakalanmıştı. Hayalet o yatağa kilitli kaldı. Her gün biraz daha değişti kadın, her gün biraz daha kaybetti mutluluğunu. En son, mutluluk diye bir şey kalmadı ve hayalet kurtuleverdi yataktaki zincirden. Artık bir anlamı yoktu bu aşağılık yaşamı sürdürmenin. Kendini ‘daha iyi bir şey için’ feda edebilirdi. Yatakta bıraktığı kadın ruhsuz ve özgürdü. Öldürüverdi kendini bilinçsiz bir mekanizma sayesinde. Mutluluğu, doğuramadığı çocuğu ve aşkıyla bambaşka bir kozmik diyarda varoldu yansıması. Bilinçsizce, bir gölge tiyatrosu gibi yaşayıp gidecekti orada ta ki ışık tamamen sönene kadar.

Hayalet ise bu kozmik diyara karışıp da kendini kandıramazdı… mutluluğunu kaybetse bile, sevgisinin son damlasını onun için harcamalıydı; Kuş Adam’ı bu çemberden kurtarmalıydı.

Şimdi Kuş Adam baş döndüren bir hızda etrafında çarkeden zamanın tüm ayrıntılarını daha sindirememişken Üç Başlı Yılan’ı bu hale getiren felaketi gördü. Hayalet tüm hatıralardan sıyrılıp renkleri de kendisiyle beraber aldı ve “vampirin ismi ANKU!” diye fısıldadı.

* * *

Saatler sıkıntıyla ilerliyordu o akşam. İntihar kokusu, vebayla karışık çökmüştü küflü odaya. Şehrin seslerini dinlemek istemiyordu yatağa mahkum kadın, pencereler kapalıydı ama perdeleri açık.

Merdiven boşluğundan yükselen asimetrik bir yürüyüşün seslerini duydu neden sonra. Gelmişti sevgilisi. Oflayarak girdi içeri. Pelerinini ve maskesini çıkarıp bir köşede sakladı. Pastan, balçıktan, tuğladan ve vebadan örülen bir dünyanın kapkara doktoruna dair her şeyi örtbas edip, koridora geçti sonra.

Kuş Adam koridorda yürürken, dışarıdan megafon sesleri yükseliyordu. “Eskilerin en kudretli vampiri kuzeyde tekrar uyanmış!..”

Tahtadan, balçıktan ve hastalıktan örülü bu gölge anatomisi içinde aniden vebanın, vampirle bir alakası olduğunu ve vampiri dirilten şeyin ANKU olması gerektiğini çözüverdi.

Bu sezgisel veri, artık Kuş Adam’ın iradesini geri getirmişti. Fakat hastalıklı bir şekilde kararsızdı. Aynı zamanda, artık dünyadaki en tehlikeli insan olduğundan habersizdi.

ANKU’nun ne olduğunu biliyordu… otoriteyi tanımıştı. Herkesi kesip biçen ve insanların kolektif bilinçaltında yatan arketiplerden bir kıyamet ören. Vebayı onlar getirmişti, vampiri onlar yükseltmişti. Belki de ‘onlar’ diye bir şey yoktu bile. ANKU insanın kavrayamayacağı bir ‘üst-irade’nin yarattığı korkunç bir yalandı?

Kuş Adam düşüncelerini bir kenara bırakıp zamanın akışını değiştirebilecek güce sahip olduğunu farketti. Fakat hâlâ daha acele etmesi gerekliydi.

Sevgilisinin ruhu bedenini terketmek üzere olmalıydı şimdi. Birazdan, yatakta intihar için kurulu bir bomba gibi bekleyen bal mumundan bir ceset bırakacaktı. Bu trajediyi durdurmaya gitti hızla.

Dünyayı kurtarmaya ilk olarak, sevgilisinden başlayacaktı.

Bu sırada zamanın kayıp köşelerinden birinde, bir kulede can veren öte-benliğinin acısı, anlamsız bir bulantı halinde vurmuştu midesine.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Kuş Adamın Gözyaşları” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Evvela seçkiye hoş geldiniz.
    Öykünüzün önce ismi dikkatimi çekti. “Birdman” , “Birdy” , “Kuşlar (A.H.)”, “Alcatraz Kuşçusu” filmlerini çok seven ben, merakla başladım öyküye. Ne ki çok fazla yazım yanlışı vardı öyküde ve bu dikkatli okuru biraz rahatsız ediyor. Onun haricinde anlatım çok fazla çağrışıma dayalı. Öykünün biraz kısalıp biraz sadeleşmeye ihtiyacı var gibi. Bu şekliyle pek akıcı değil.
    Nasıl desem elinizde bolca malzeme var ve siz hepsini öyküye katmışsınız sanki. Eleme işleminden geçirmemişsiniz oysa öykü yazdıklarımız kadar eksilttiklerimizle öykü olur. Öykünüzü yazdıktan sonra kaç kere okudunuz bilmiyorum ama birkaç okumaya daha ihtiyacı var fikrimce.
    Kaleminize sağlık.

    1. Merhabalar,
      Öncelikle vakit ayırdığınız için teşekkürler. Öykü yazdıklarımız kadar, eksilttiklerimizle öykü olur, sözü bana rehberlik etmeye yetti aslında. Yorumunuz için teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *