Öykü

Kuşluk Vakti

Pırıl pırıl bir yaz sabahına merhaba diyordu Ege kokan Cunda Adası’nın keyiflerine düşkün sakinleri. Bulutların bile güzel havanın tadını çıkartmak için tatile gittiği, masmavi bir gökyüzüne açmışlardı gözlerini.

Aynı sabah, restorasyon geçirip Rahmi Koç Müzesi’ne dönüşen Taksiyarhis Kilisesi’ne bakan çift katlı tarihi Rum evlerinin birinde heyecanlı bir koşuşturmaca yaşanıyordu. Evde kahvaltı faslı kapatılıp, günün geri kalanında ne yapılacağının kararlaştırılmasına geçilmişti. Plaja gidilmesi yönünde karar çıkması için sanki ortada bir oylama varmış gibi iki kolunu birden heyecanla havaya kaldırıp “Denize gidelim, denize gidelim lütfeeeen!” diye bağıran Umut, dedesi Osman Bey’den haklı bir fırça yemişti. Alt dudağını büzüp, begonvil ve nergis çiçekleri ile çevrelenmiş balkondaki salıncağa kendini bırakmış, gözlerini yere değemeyen ayaklarına kilitledikten sonra kollarını göğsünde bağlamış ve usul usul sallanırken evdeki herkese küstüğünü ilan etmişti.

Neticede, (Biricik torunlarının üzülmesine dayanamayan anneannesi Neriman Hanım ve dedesi Osman Bey öyle uygun görmüşlerdi.) maaile Ayvalık’ın incecik kumları ve tertemiz sahili ile ünlü Sarımsaklı Plajı’na gidilmesine karar verilmişti. Denize gidileceğini duyar duymaz büyük bir sevinçle yerinden fırlayan Umut, evin ahşap dar rıhtlı döner merdivenlerini hızla çıkmış, kendisini ikinci kattaki duvarları turkuaz mavisine boyanmış odasına atmış ve hazırlanmaya başlamıştı.

* * *

“Babaaaaa! Kamyonumu aldın mı?”

“Aldım oğlum, bagajda.”

“Peki ya kürek ve kovamı?”

“Evet, onları da aldım,” diyerek oğlunun içini rahatlatan Metin, o sırada plaj çantasını kontrol etmekte olan eşi Suzan’a döndü, “Bu çocuk ne zaman eşyalarına sahip çıkmayı öğrenecek?” diye sordu.

Suzan’ın iğneleyici yanıtı, Metin’e sorusunun cevabını çok uzakta aramaması gerektiğini hatırlatıyordu: “Önce sen öğren, sonra çocuğa laf et hayatım. Daha dün, ‘Gözlüğüm nerede, mavi parmak arası terliğimi bulamıyorum, beyaz Star Wars tişörtümü gören oldu mu?’ diye dört dönen kimdi?”

Metin bu tartışmanın kendisine yarar sağlamayacağını fark edip ani bir manevra yaptı. “Hadi çıkalım, geç kalıyoruz, kuşluk vaktini geçmeden orada olmamız lazım,” diyerek konuyu başka yöne çevirdi.

“Kuşluk vakti ne demek baba?” diye soran Umut’un sesi duyuldu üst kattan. Boyu kadar plaj çantasını çıkardığı gürültüye bakmadan yerde sürüklüyor ve merdivenlerden aşağı indirmeye çalışıyordu. Turuncu kolluklarını takmış, sarı deniz gözlüğünü kafasına geçirmiş ve üzerinde küçük köpekbalıkları resmedilmiş deniz şortunu çoktan giymişti. Sokak kapısını açtığı gibi suya atlayacakmış gibi bir hali vardı.

“Oğlum dikkat etsene!” diye bağırdı Suzan ve Metin aynı anda, oğullarının kendi kadar çanta ile merdivenlerden inmeye çalışmasını dehşetle izliyorlardı.

“Bırakın düşsün, aklı başına gelir böylece,” dedi Osman Bey, merdivenlere doğru yaklaşırken. Ardından, oyuncaklar yüzünden oldukça ağırlaşmış olan çantayı torununun elinden aldı. Oğlan minnet ve sevgi dolu bir gülümseme ile teşekkür etti dedesine.

“Tamam mıyız?” diye sordu Neriman Hanım odasından çıkarken, sorusu herkeseydi.

“Evet anne, hadi siz babamla geçin arabaya,” diye yanıtladı Suzan ve sahilde yeriz diye düşünerek dolaptan çıkarttığı tüysüz şeftalileri çantasına yerleştirdi. “Biz de arkanızdan hemen geliyoruz.”

Osman Bey ve Neriman Hanım sırayla evden çıktılar ve otomobile doğru ilerlediler. Metin, Umut’tan arabaya binmeden önce kolluklarını çıkarmasını ve bagaja koymasını istedi. Az sonra “Ama baba…” ile başlayacak olan mızmızlanmanın önünü kesmek için plaja gittiklerinde takmasına yardım edeceğine dair söz vermeyi de ihmal etmedi. Gönülsüzce babasının talimatını yerine getiren Umut, ardından arabanın arka koltuğuna attı kendini.

Son olarak Metin ve Suzan’ın evin kapısını kilitleyip araçtaki yerlerini almalarının ardından Sarımsaklı Plajı için yola koyulmalarına başka bir engel kalmamıştı. Metin, aynaları kontrol etti ve manevra yapmak için direksiyona sarıldı. Tam o anda, arka koltuktan öne doğru uzanan Umut evden çıkarken cevabını alamadığı soruyu bir kez daha sordu babasına:

“Kuşluk vakti ne demek baba?”

“Oğlum bir rahat dur Allah’ını seversen.”

* * *

Umut denize girmeyi hep sevmişti. Daha bebekken elleri ve ayakları suya sokulduğunda sevinçten çığlıklar atıp, gülücükler saçmıştı etrafına. Büyüyünce de suyla haşır neşir olmayı hiç bırakmamıştı. Hatta, gökyüzünde güneşi gördüğü her gün “Hadi Cunda’ya gidelim,” diye annesinin ve babasının başlarının etini yemiş, yazlığa geldiklerinde denize yaklaşmanın verdiği mutluluktan zümrüt yeşili gözleri parlar olmuştu.

Dolayısıyla, o gün sahile doğru yola çıktıklarında, Umut’un aklında olabildiğince hızlı bir şekilde kendini denize atmaktan başka hiçbir düşünce belirmemişti.

Cunda ile Sarımsaklı Plajı arası, sahil şeridini takip eden yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktu. Yavaş yavaş gökyüzünde yükselen yaz güneşi Ege kıyılarını ısıtmaya başlamıştı. Metin camını biraz aralamış ve ılık rüzgârın arabayı temiz havayla doldurmasına izin vermişti. Fonda, radyodan yayılan o yazın popüler şarkıları vardı. Neriman Hanım, leopar desenli, kemikli güneş gözlüğünü takmış dışarıyı seyrediyordu. Osman Bey sağ kolu ile kapı üzerindeki askıya tutunuyor, gözleri bir yolda, bir Metin’in yüzünde, bir de aracın hız göstergesi arasında gidip geliyordu. Her şey iyiydi ama Suzan sessizdi. Bir-iki gündür fazla sessizdi hatta. Metin görmüştü eşindeki donukluğu fakat üzerine gitmemeyi tercih etmişti. Bakalım bunun arkasından ne çıkacak, diye geçirmişti aklından.

Etrafı saran tuhaf sessizliği sonlandıran Umut’un ön koltukların başlarını tutarak kafasını ileri doğru uzatması oldu. Dedesine dönerek, “Dede beni omzuna alacak mısın?” diye sordu heyecanla.

“Deniz dalgalı olmazsa alırım.”

“Of dede ya! Ama dalgalıyken daha eğlenceli oluyor.”

“Oğlum sık boğaz etmesene dedeni. Dalga olmazsa alırım dedi ya!” Metin, oğlunun kendisi yerine dedesinin omzuna çıkmak istemesine alınmıştı. Halbuki önce kendisine sormalı, olumsuz yanıt alırsa dedesinde şansını denemeliydi. Amma velakin Umut doğrudan dedesini görmüş ve babasını oyun dışı bırakmıştı. Metin bozulmuştu bu duruma. Ama oğlunu da gayet iyi tanıyordu, bal gibi bilinçli yapmıştı bu hareketi. Kuşluk vaktinin anlamını söylemediği için babasından intikam alıyordu aklı sıra bacak kadar çocuk. Hangi ara akıllanmıştı bu oğlan böyle?

Metin, dört asırdır akıl sır erdirilemeyen gizemi çözmüş bir profesörün sahip olabileceğine eş değer özgüvenle, oğlu ile göz göze geldi:

“Kuşluk vaktinin anlamını söyleyeyim mi sana oğlum?”

Umut kendini gerisin geri attı ve sırtını koltuğa dayadı. Başını anneannesine çevirdi ve “İstemez, anneannem bana anlattı sen söylemeyince,” diye yanıtladı babasına.

İşte bunu beklemiyordu Metin… Ummadığı yerden gelen sağ kroşe nakavt etmişti onu. Biraz aşağıda tuttuğu kollarının üzerinden sol çenesine füze gibi inen yumruk nedeniyle arabayı sağa çekip, herkesi aşağı indirip kendini Akdeniz sahillerine vurma isteği doğmuştu içinde. Antalya falezlerine çıkıp, boşluğa doğru okkalı bir küfür edip geri dönecekti, hepsi buydu alt tarafı… Elbette böyle bir davranışta bulunmayacaktı. Ama bir an için aklında beliriveren düşünce bile keyif vermişti doğrusu. Lakin, hayal gücünün gözlerinin önüne getirdiği birkaç puslu fotoğraf ile yetinecekti Metin, Sarımsaklı Plajı’na doğru ilerleyen arabanın direksiyonuna daha sıkı sarılırken.

“Neymiş peki kuşluk vakti?” diye sordu Metin, oğlunun yeni öğrendiği bilgiyi doğru kaydedip kaydetmediğini kontrol etmek istiyordu.

Umut kollarını göğsünde bağladı ve bilmiş bir eda ile yanıt verdi babasına:

“İlk uçan insan olan Hezârfan Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nden kuş gibi süzüldüğü vakte, kuşluk vakti denir.”

* * *

“Gün bugündür aziz kardeşim. Gazamız mübarek olsun,” dedi Hezârfen Ahmet Çelebi, kardeşi Lagâri Hasan Çelebi’ye. Aylardır uğraştıkları, gayrimüslim âlimlerin çalışmalarından uyarladıkları kuş kanadına benzeyen ekipman ile Galata Kulesi’nin tepesinden atlayacak ve velev ki hesapları tutar, her şey yolunda gider ise, Anadolu Yakası’nda Doğancılar taraflarına inecekti Hezârfen. Çok şey bilen unvanını boşa almamıştı zat-ı muhterem. Bunu da hakkıyla yapar idi evelallah.

“Akıl alır şey değil,” demişti ulemanın önde gelenleri Hezârfen’in çılgın projesini duyunca. Konu padişaha kadar götürülmüş, eğer şans eseri ölmez hayatta kalır ise Hezârfen’in bir kese altın ile uzak bir vilayete sürgüne gönderilmesini emretmişti Sultan IV. Murad. “Münasip bir yer bulun ve sürün bu çılgın adamı,” diye buyurmuştu.

Atlayışın gerçekleşeceği günün sabahında, Hezârfen kardeşi ile kucaklaşmış ve ekipmanlarını son kez kontrol etmek üzere sahanlığa çıkmıştı. En az Hezârfen’in uçma merakı kadar Lagâri’nin de gökyüzünde yükselme merakı vardı. Söz vermişlerdi birbirlerine; eğer Hezârfen’ın uçuşu başarılı olursa, bu çalışmalara bir süre ara verip Lagâri’nin üzerinde kafa yorduğu, içine giren insanı metrelerce yükseğe fırlatacak bir fişek sistemi üzerine kafa patlatacaklardı. “Bulutlara değip, havasını koklayıp geleceğim birader,” demişti Lagâri, aklındaki fikri kardeşine hevesle anlatırken.

Ünlü seyyah Evliya Çelebi, Hezârfen’in uçuşunu çıplak gözle izlemek için Galata’daki yerini almış, katibine verdiği talimatla yaşananları anbean not ettirmişti. Bu müstesna olayı şöyle kaleme almıştı Seyahatname isimli eserinde:

“Gün doğumu gerçekleşmiş, güneşin bir mızrak boyuna gelmesine az bir vakit kala, eskilerin kuşluk vakti dediği zamanda Hezârfen Ahmet Çelebi Galata Kulesi’nin tepesinde belirmişti. Devasa bir kuşun kanatlarına benzeyen tuhaf mekanizması ile, doğaya, ilme meydan okumaya kalkacaktı muhterem. Etrafı saran ahali, bu adamın deli mi yoksa fani dünya için fazla mı akıllı olduğunu çözememiş, şaşkınlıkla gözlerini kulenin tepesine dikmiş, heyecanla olacakları seyre dalmıştı. İnsanoğlunun doğasına inat, bir kuş gibi uçuşuna şahit olmayı beklemişlerdi Hezârfen’in.”

* * *

Metin endişelerinde haklıydı. Plaja ulaşıp arabayı park ettiklerinde sahildeki en güzel yerlerin çoktan kapıldığını görmüşlerdi. Anlaşılan bulutsuz gökyüzünü fırsat bilen herkes erken saatlerden itibaren plaja akın etmişti.

Arabanın durması ile annesinin üzerinden sıçrayıp kendini dışarı atan Umut, kumsala doğru koşmaya başlamıştı. Osman Bey, çocuğun denize girme arzusu ile acele etmesine ses etmemeyi tercih etmişti. Çünkü sahilden yükselen kahkahalar, tuz kokulu denizin getirdiği nemli havayla karışıp Osman Bey’in ciğerlerini bir gençlik enerjisiyle doldurmuştu. Kendi çocukluğunun kokusu gelmişti burnunun ucuna. Fethiye’de geçirdikleri günler, babasının ona balık tutmayı öğrettiği küçük sal belirmişti gözlerinin önünde. Yıllar ne çabuk geçmişti…

Tam deniz havası gerçekten, diye geçirmişti içinden Neriman Hanım, Umut’un ardından ağır adımlarla ilerlerken.

Metin, Suzan ve Osman Bey bagajda istiflenmiş katlanır plaj sandalyelerini, evden getirdikleri atıştırmalıkları, su şişelerini, havluları ve Umut’un oyuncaklarını bölüşüp, oğlanın ardından giden Neriman Hanım’ın peşine takılmışlardı.

* * *

Eşine “Annen niye çocuğa öyle yalan yanlış bilgiler veriyor ki?” diye sordu Metin, Neriman Hanım’ın kuşluk vakti ile ilgili torununa söylediklerini kastederek. Anneannesi ve dedesinin Umut ile birlikte denize girmesini fırsat bilip içini kemiren sıkıntısını paylaşıvermişti. O sırada, Suzan elindeki meyve bıçağı ile tüysüz şeftali kesmekteydi. Cevap vermeden önce kestiği ilk parçayı Metin’e uzattı.

“Efendim?”

“Annen diyorum, neden oğlana öyle hikayeler anlatıyor? Şimdi kurar da kurar kafasında bizimki… Uçan adamlar, kuş kanatlı, fil kulaklı hayvanlar…” dedi Metin. Ardından, dalgınlığı ve düşünceli hali artık yüzünden okunan eşine çekinerek sordu: “Sen iyi misin?”

“Evet iyiyim.”

“Bir şey mi var canını sıkan?”

“Of Metin, asıl sen böyle soru yağmuruna tutunca canım sıkılıyor.”

“Bana mı kızdın?”

“Bak hala…”

“İyi peki, madem bir şey yok…” Metin oturmakta olduğu şezlonga uzanıp güneş gözlüklerinin üstünden bakışlarını Umut’a çevirdi. Oğlan, suyun içinde diz çökmüş olan dedesinin omzuna çıkmış anneannesine su sıçratıyordu. Dünyada bir çocuğun mutluluğundan daha güzel bir sahne olamaz, hele bir de o çocuk kendi çocuğunsa… dedi Metin içinden. Hemen sonra, Suzan’ın uzattığı şeftaliyi tek seferde ağzına attı, tekrar eşine döndü ve “Bir şey var senin bana söylemediğin…” dedi kısık bir sesle. Sesi öyle bir çıkmıştı ki, sanki vahşi hayvanlarla dolu bir ormandaki yırtıcıları ürkütmemek için çabalıyordu.

Bir an için, kıyıya vuran dalga sesleri dışındaki tüm sesler kesilmişti Metin ve Suzan için. Herkes gitmiş, bir tek onlar kalmıştı ıssız kumsalda.

Suzan o an kendini daha fazla tutamayacağını anlamıştı. Farkında olmadan omuzlarını düşürdü ve çatlak çıkan bir sesle “Metin…ben…” diyerek sözlerine başladı. Biricik eşi cümlesini tamamladığında, Metin ne cevap vereceğini bilemiyordu. Donup kalmıştı.

* * *

“Yazıyor musun evladım?”

“Evet efendim,” diye yanıtladı Evliya Çelebi’nin gittiği hiçbir yerde yanından ayırmadığı kâtibi. Az önce tanık olduklarının etkisini atamamıştı üzerinden genç adam.

“En son nerede kaldın?” diye sordu seyyah, duygusuzdu.

“Hezârfen gerinip büyük bir adım attı ve kendini Galata Kulesi’nden boşluğa doğru bıraktı…”

“Güzel. Şöyle devam et şimdi: Sonra, binlerce İstanbullunun gözlerinin önünde süzülmeye başladı. Ve hatta, lodostan üflenen beklenmedik rüzgâr ile biraz daha yükseldi. Uçuyordu vesselam. Bir âdemoğlu, kuş olmuş uçuyordu. Bir süre sonra Boğazı aşıp Üsküdar Doğancılar’da yere indi. Sevgi gösterileri ile karşılandı ayak bastığı yerde. Amma velakin ne kadar büyük bir iş başarmış olsa da, Sultan’ın buyruğu kesindi. Cezayir’e sürüldüğü haberini tebliğ ettiler daha kutlamalar bitmeden. O günden sonra bu büyük ilim adamından, bu dehadan ne haber olan oldu, ne de akıbetini duyan…”

“İyi de efendim…” dedi genç adam, başını usulca kaldırıp ünlü gezgine baktı kafası karışmış bir halde. “Bu doğru değil ki…”

“Sen dediğimi yaz kâtip, gerisine karışma. Hezârfen gibi cesur bir adam, böyle tanına gelecek nesiller tarafından.”

“Emredersiniz efendim.”

* * *

Umut saçlarından dökülen su damlaları ve ayaklarını kaplamış ıslak kum taneleri ile annesinin yanına geldi ve heyecan içinde, “Anne! Anne! Su çok güzel… dedem beni omzuna aldı gördün mü? Kocaman bir balık gördüm bir de…” diye konuştu.

“Aferin benim oğluma,” diye yanıtladı Suzan, sonra da ayağa kalkıp oğlunu kurulamaya başladı.

“Metin iyi misin evladım?” diye sordu Neriman Hanım damadının yanına yaklaşırken. Metin’in yüzü karmakarışık duygular barındırıyordu.

Bir an için Suzan ile Metin göz göze geldiler. Neriman Hanım ikilinin tuhaf bakışmalarını fark edip bu sefer kızına döndü ve endişeli gözlerle, “Neler oluyor kızım?” diye sordu.

Osman Bey’in de şemsiyenin altına girmesi ile tüm aile tekrar bir araya gelmişti.

“Su çok güzel, kaçırmayın,” dedi Osman Bey ortamı çepeçevre sarmış gerginlikten bihaber kurulanırken.

“Anne ben hamileyim…” çıktı Suzan’ın ağzından bir anda, yandaki büfeden yükselen patates kızartması kokuları ve istekaya çarpan bilardo topu sesleri arasından.

Kimsenin tepki vermesine fırsat vermeden Umut atladı lafa, bir kaşı kalkık, şemsiyenin altındaki poşette bulduğu şeftaliyi ağzını şapırdatarak yerken:

“Hamile ne demek anne?”

Duygu sarmalından sıyrılıp sevince yelken açmakta olan Metin aldı sözü, bir kez daha baba olacağını öğrenmenin verdiği haklı gurur yüreğine yansımıştı:

“Hadi bakalım, kim cevap vermek ister bu soruya? Anne?”

Neriman Hanım şaşkınlıkla açılmış ağzını iki eliyle kapatmıştı. Sonrasında ise, mutlulukla kızına sarıldı ve gözyaşlarının yanaklarından dökülmesine izin verdi…

Onlar kuşluk vaktinde Sarımsaklı Plajı’nın altın kumsalında ailelerine katılacak yeni bireyin mutluluğunu yaşarken, Hezârfen sonsuzluğa doğru kanat çırpmaya devam ediyordu.

Ufuk Yasin Yurtbil

Hikaye anlatıcısı, okur-yazar-inceler, sinemasever, birincilik ödüllü amatör bir öykü yazarı, hayatı dolu dolu yaşamaya hevesli, öğrenmeye aç bir ruh. Meslekten inşaat mühendisi, doğuştan hayalperest, bir tutam bilimkurgu/fantastik kurmaca. Hepsi ve daha fazlası www.duslerdengercege.com adresindeki blogunda…

Kuşluk Vakti” için 10 Yorum Var

  1. Doğal, samimi bir öykü olmuş. Ben de iki olayın arasındaki bağlantıyı biraz zayıf buldum ama dediğiniz gibi böylesi daha doğrudur sanırım. Öyküyü okurken sanki gezilerini anlatan birinin günlüğünü okuyor gibi hissettim. O anı yaşıyoruz sanki. Evliya Çelebi ile ilgili detay farklı bir bakış açısı katmış hikayeye. Son olarak Suzan’ ın gizemli halinden kötü bir haber çıkacak sandım ama tam tersi oldu. Mutlu bir olay karşısında neden durgundu acaba? :slight_smile:

  2. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Öykümü okuyup yorumlarınızı belirttiğiniz için teşekkür ederim.

    İki hikaye arasındaki bağlantı bir üstteki yorumda da belirttiğim gibi geçiş amacıyla kullanılan bir enokdottan ibaret. Eğer o bağlantı çok kuvvetli yapılırsa Cunda ve Sarımsaklı’da yaşananlar geri planda kalabilirdi. Ağırlığın bir tarafta kalması benim için önemliydi çünkü öykünün duygu yükünü orası çekiyordu.

    Sanki oradaymış gibi hissetmenize sevindim. Benim öykülerimde önem verdiğim bir husustur. :slight_smile:

    Suzan’ın ve ailesinin son dönem yaşadıkları hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Belki ekonomik olarak zor bir dönemden geçiyorlar ve çocuk düşünmüyorlardı. Suzan ikinci çocuğu yapmama konusunda çok kararlı kalmış, çocuk haberini kendi kabullenmeden kimseyle paylaşamamayı seçmiş de olabilir. Ya da belki de uzun zamandır uğraşıyorlardı ikinci çocuk için ve Suzan’ın içinde bir korku vardı. Onu yenmesi gerekiyordu. Bu şekilde uzatılabilir ihtimaller… Çocuk sahibi olmak insanda daha önce hissetmediği duygu karşamaları yaratıyor. Acayip bir his. :slight_smile:

  3. Umut dedi ki: dedi ki:

    Selam Ufuk. :slight_smile:

    Öncelikle öykünü beğendiğimi söyleyeyim. Doğallık ve samimiyet çok güzel akmış öyküde. Özellikle baba ve çocuk arasındaki iletişim çok güzeldi. İki farklı zaman ve olay ile ilgili ‘Kuşluk Vakti’ bağlantısını kurmuş olman gayet güzeldi. Okurken bağlantıyı bununla kurmuş olduğunu tahmin ettim ve beğendim . Güzel bir noktaydı.

    Fakat ister istemez ben de farklı bir beklentiye girmedim dersem yalan olur. Hikaye ilerledikçe daha fazlasını bekledim. Belki Hazerfen ile ilgili tek bir bölüm olsaydı, kısaca bir değinilip geçilseydi bu algı oluşmazdı kanaatindeyim. Tabi benimki bir fikir sadece. Öykülerindeki samimiyeti seviyorum. Ellerine yüreğine sağlık. Görüşmek üzere :slight_smile:

  4. Merhabalar.

    Okuyucunun öldüğünü düşündüğü ama aslında hiç yere konmamış bir Hazarfen… Harika düşünülmüş bir son, bu sona gelene dek ince ince işlenmiş bir kurgu. Tabii bu benim düşünmeyi tercih ettiğim son.

    Bağlantının biraz zayıf kaldığı söylenmiş genel olarak. Bir yandan katılıyorum, diğer yandan katılmıyorum. İki ayrı öykü bence bir birine ustaca kenetlenmiş. Bazen öykü sadece öyküdür. Kesin kurallar biçmek kaleme ket vurur sanki. Ayrı ayrı işlenmiş olması, öykülerin tam olarak kesişmemesi benim daha çok hoşuma gitti.

    Öykünün samimiliği, doğallığı, gerçekliği de ayrı konu tabii.

    Ellerine, kalemine sağlık.

  5. Selam,
    Herkes gibi ben de aile hikayesini son derece samimi, sıcak ve gerçek buldum. Tasvirler ve detaylar insanı o ailenin yanına yerleştirip orada bırakıyordu. Umut çok tatlıydı. Dede ve neneyi de çok gerçek buldum.

    Suzan ve Metin ise pek benim tarzım insanlar değildi galiba. Suzan gereğinden fazla gergindi, hamilelik haberine yüklediği anlam bile insana “Bu ne gıcık bir insan dedirtiyor.” Metin öte yandan fazla alıngan geldi bana, gerçi kız tarafının içinde kaldığını düşündüğü için olabilir bunda da bir gerçeklik payı var. Bu iki karaktere dair söylediklerim sadece fikri paylaşımı bir eksi değiller. Onlar böyle karakterler sonuçta, sadece ben onları arkadaş edinmezdim o kadar.

    Hezarfen bağlantısını ben de pek tutmadım. Ama Evliya Çelebi’nin hareketi gerçekten de bir karakter katmış esere.

    Geçtiğimiz ay da yine bir genç aile resmi çizmiştin ve o da çok başarılıydı. Bu işi biliyorsun.

    Görüşmek dileğiyle…