Öykü

Le'(ah) Hanım

Azizim,

Evvela baki selamlarımı sunar, tüm aile eşrafının ve senin sıhhat ve âfiyetiniz hakkında iyi temennilerimi bildiririm. Şu harp belası başımıza sarıldığından beri görüşmelerimiz pek bir azaldı. Lakin sana yazmış olduğum bu mektup, bir hasrete son vermekten ziyade kimselere bahsetmemiş olduğum ve bahsedemeyecek olduğum bir itirafı da içermektedir.

Pek muhterem dostum, mevzu bahis olan meseleyi sana aktarmadan önce bir hususta hafızanı tazelemek isterim. Bilirsin hekimlik mesleğini icra etmeden önce, henüz bu mesleğin ilmine vakıf değilken,  seninle ilk defa o şark görevinde tanışmıştık. Dostluğumuzun henüz yeni yeni filizlendiği bu yıllarda,  Frenk diyarından bir ecnebi hekim ile tanışmıştık. Adını telaffuz edemediğimizden mütevellit Van’lı Halis olarak bahsi geçen bu hekimin bize anlattığı tuhaf hikâyeler bilmem halen hatırında mıdır? Zira bu mektup için pek kıymetli olan bu hikâyelerin kısa bir özetini affına sığınarak sana aktarmak isterim.

Halis Efendi (ruhu şad olsun), küfeyi devirdiğimiz o gecelerden birinde aslen Felemenk olan, Otto Van Pierre isimli bir küfürbazın, iblisle iş birliği yaparak ruhunu satmasından bahsetmişti bize. Türlü ecnebi diyarlarında, Van-Pier,  Vampire  (yani bizim Balkan eşrafında Vanpür) olarak nam salan bu deyyus yaratığın peşinde nasıl koşturduğunu uzun uzun anlatmıştı. Yaşına hürmeten yüzüne gülemediğimiz, ancak arkasından pek de alay ettiğimiz Halis Efendi ziyadesi ile haklıymış!

Sakın sana bu yazdıklarımdan ötürü aklî melekelerimi yitirdiğimi düşünme! Zira sağlım ziyadesiyle yerindedir.

Halis Efendi’nin anlattığına göre bu habis varlık evvela kendi kasabasının helakına sebep olmuş, sonrasında da Frenk diyarı başta olmak üzere pek çok diyarı kasıp kavurmuştur. Bizim Halis Efendi ile tanışmaları da işte bu Frenk şehirlerinden birinde vuku bulan bir olay neticesinde olmuştur. O yıllarda henüz toy bir genç olan Halis Efendi, bu gizemin perdesini aralamış ve bu yaratığı yok etme pahasına türlü olaylara karışmıştır. Yıllarca süren kovalamaca ve pek çetin geçen mücadeleler sonunda iş Erdel’e kadar uzanmış, namdar Transilvanya Kalası’nda bu habis yaratık ve onun üç küfurdar hanımını köşeye sıkıştırmıştır. Halis Efendi tarafından def edilen bu şeytan soyu bir daha ne Erdel ne de Ecnebi diyarlarında asla ve kat’a anılmamıştır.

Ruhu bir kez daha şad olsun, biz o gece kendisinden hikâyeyi böyle işittik, böyle bildik. Meğer bu anlatılanların hakikati var olup, Halis Efendi ne serhoş ne de bir deli avare imiş. Lakin Azizim, işin aslı bize bahsedilenden biraz farklıdır ki ben de bunu bizzat yaşayıp öğrenme şansına nail oldum.

Cenâb-ı Hakk’ın takdiri ile meslek erbabı olup cümle hane dolaştıktan sonra, yolumuz bir zaman Vilâyet-i Diyâr-ı Bekr’e düştü. Ben evvela burada, merkezde,  küçük bir konakta hekimlik yapmakta idim. Gel zaman git zaman bölgede hatırı sayılır, nam-ı anılır bir hekim oldum. Bu nam sayesinde cümle zengin ailenin konağına gittiğim gibi, vali paşa hazretlerinin de lütfuna çoğu kez mazhar oldum.

İşte azizim, günlerden bir gün gece vakti yatağıma çekilmiş, pek hoş bir rüyanın seyrinde iken kapım acı acı çaldı, uykum bölündü. Paşa hazretleri haber salmış, tez beni çağırtmış. Vakit gece yarısını çoktan geçtiğinden, ben bu çağırışın öyle pek de hayra alamet bir iş için olmadığını anladım. Giyinip, kuşanıp tez paşanın konağına vardım. Vardım varmasına ama azizim, daha konağın yolundan, bahçesine, bahçesinden çeşmesine, çeşmesinden kapısına bir gizem bir karanlık! Kör olası uşak ne olduysa söylemez. O söylemedikçe benim şu biçare aklıma, gecenin kör kuytusunda binlerce kara düşünce dolar…

Velhasıl kelam vardık kapısına girdik içeri.  Uşak kapıyı arkadan kapattığı gibi “Paşa makamında, sizi bekliyor” demez mi? Ben evvela bu haneye bir iki ziyarette bulunmuş idim. Bu cihetle paşa hazretlerinin makamına doğru meyillendim. Yahu azizim, bu kör olası uşak arkamdan gelmez, makam kapısı önünde de iki tane zebella asker… Bu iş heç hayra alamet değil, anladım. Lakin elden de bir şey gelmez ki! Mecbur girdik içeri.

Girmez olaydım!

Bilmem şu yazdıklarım dimağına sığar, bir nebze olsun gözünde canlanır mı? Bir köşede paşa hazretleri, masasın yanındaki divana yığılır gibi oturmuş. Gözler cin çarpmış gibi açık. Sanırsın o beyaz sakallar o gece bir kat daha açmış. Fesi kendinden üç ayak ötede, masanın üstünde bir pistol, etrafa bilyeler saçılmış. Zavallının göğsü dev bir körük gibi şişer şişer iner…

Karşısında bir tuhaf adam! Bir iskemleye kurulmuş, öylece oturmakta. Adamın bir bileğinde kalın bir pranga, diğeri boş!  Üstü başı sefil perişan, pantol – göynek perişan! Göyneğin üzerinde bir kızıl leke, aynı leke göl gibi birikmiş, yerde!

Uzun, kapkara saçlar. Saçlarında bir ıslaklık! O kapkara saçlar adamın yüzünü belli belirsiz kapatır. Kapatır kapatmasına ya herifçioğlu başını kaldırınca bir de ne göreyim? Adamın şakak kısmında irice bir delik. O delik ki şu sefil gözlerimin önünde öylece durup durup da bir an da yok olup gitmesin mi? Aklım almaz! Derken bir anda gözlerini gözlerime dikti. Ama ne gözler, ak bir sahan içinde iki simsiyah taş, iki mücevher! Lakin önce kara, sonra kırmızı, kıp kırmızı iki sonsuz ateş parçası. İnsanın ruhunu yakıp kemirir! İçim yanar, dışım buz! Adım atamam, kelam edemem, sanki kâinat olanca ağırlığı ile üzerime çöker. Bayılmışım! Bereket versin paşa yetişip tutmuş beni,  az biraz baygın halde bıraktıktan sonra yüzüme su çarptılar da ayıldım. Beni baygın iken başka bir odaya taşımışlar.  Kendime gelince paşa bana olanları anlattı.

O vakit etraftaki köylülerden sayısız şikâyet alırlarmış. Dağda, olmadık zamanlarda olmadık olaylar yaşanır, sağda solda hayvan leşlerine rastlanırmış. Köylü kısmı, avcısıyla oduncusuyla dağa gidip de iş yapmaya korkar olmuş. Paşa dağa adam salmış. Salmış salmasına ama ne fayda? Ortadan kalem gibi kırılmış koca koca çınarlar, karpuz gibi ikiye yarılmış kayalar, bunlar da yetmezmiş gibi gece vakti ormanda görünüp kaybolan siluetler! Bir garip iş ki, kimse çözememiş. Ta ki o akşam vakti bu yaratık Karac’dağ da dolaşan kolcuların karşısına çıkana kadar.

Velhasıl kelam, yaratık kendiliğinden teslim olmuş kolcuya. Dağdaki bütün olaylardan kendisinin sorumlu olduğunu,  vakaların nasıl vuku bulduğunu açıklamış.

Bu ifrit soyunu o gece prangalayıp paşanın huzuruna çıkarmışlar.  Dağda yaşanan ne varsa, ne yoksa bu defa bir de paşaya anlatmış. Paşa hazretleri başta bu kişinin bir meczup âdemoğlu sanmış. Odadakilere adamın bir deli olduğunu, kolcuların da ziyadesiyle korktuğunu buyurup, salınmasını emredecekken bu zebella yaratık ayaklanıp, prangalarını kırmasın, Paşa’nın yakasına yapışmasın mı?

O vakit odada bulunanlar yaratığın üzerine atlasalar da ne fayda! Cümle erkânı hallaç pamuğu gibi der top edip dağıtmış etrafa!  Paşa hariç kim varsa odadan fırlatıp attığı gibi kilitlemiş kapıları arkalarından. Sonrada hiçbir şey olmamış gibi başlamış tekrar derdini anlatmaya. Bu yaratık meğerse acı çeker, ölmek istermiş. Lakin bunu bir türlü başaramamış. Zira böyle bir küfürbazın canını Rabbin meleği Azrail ilişip de bir türlü almaz imiş. Lanet bu ya ne yapsa ne etse olmaz. Esasen yok oluşa giden tüm yolları bilse de beceremez, her deneyişinde bir an olur, içindeki habislik benliğine çöker, onun kâfir canını kurtarırmış. İşte bu sebepledir ki yardım umarak Paşa’ya derdin demeye, huzura gelmiş.

Meğer Paşa bir yandan yaratığı dinler görünür, bir yandan da gizli gizli pistolünü doldururmuş. Bir anlık boşluktan faydalanarak patlatmış pistolü iblisin kafasında! Hangi Âdem evladı o demir bilyeyi yiyip de başından ayakta durabilir? Yaratık yere devrilmiş. Kafasından oluk oluk kan akmaya başlamış. O vakit Paşa kapıyı açıp, kendini dışarı atıvermiş. Kapı önünde korkuyla bekleyen uşağına hekimi getir diye emretmiş. Kimselere haber verilmeden, hiçbir şey de söylenmeden, ne olursa olsun derhal konağa getirilmemi istemiş.

İşte Azizim, vukuatın büyüğü de tam da bu sıra da gerçekleşmiş. Uşağı konaktan yolladıktan sonra odaya dönmüş ki bir de ne görsün! Az önce sere serpe yerde yatan cesedin yerinde yeller eser! Herifçioğlu ayaklanıp da odadaki iskemlelerden birinin üzerine tünemesin mi? Böylesi işe de Allah’ın hikmeti denmez ya birader. Paşa korkudan ne diyeceğini, ne edeceğini bilememiş. Adamcağızın nutku tutulmuş, beti benzi atmış! Ta ki bu tuhaf mahlûkat yeniden azını açana kadar.

Lakin küfürbazın anlattıkları öyle yenilir yutulur şeyler değil ki. Başına gelen lanetli işi, bu dünyada ne çektiğini, ne cins bir yaratık olduğunu da paşaya bir bir anlatmış.  Paşa dinlemiş, dahası bu yaratığa inanmaya da başlamış inanmasına ama elden ne gelir? İşte durumun ehemmiyetine binaen beni beklemenin, sonrasında bir hal çaresine bakılmasının doğru olacağına karar vermiş.

Azizim, Van Pierre Efendi ile ilk tanışmamız ve sana anlatacağım diğer elem olayların başlangıcı işte o gecedir.

Ayıldığım vakit Paşa beni özel bir odaya taşıtmış idi. Kendisiyle önce özel bir odada baş başa görüştük. Bana bu yaratığın kendisine anlattığı mevzuları açtı. Bilmem inanır mısın, o anlattıkça dimağımda eski günler canlandı. Paşadan ziyade bilhassa Halis Efendiyi dinler gibi oldum. Her ne kadar Halis Efendi’nin tecrübelerine sahip olsak da ben o gece paşaya bunun bahsini açmadım. Paşa için öncelik vilayetin husûl-i saâdet-i hâli olduğundan, bu konuda kendisi tez elden olayı kapatmak istemekteydi.

İşin doğrusu her ne kadar bir heyet-i aza oluşturup fikir almak olsa da, Paşa olayların kontrolden çıkabileceğinden korktu. Hali hazırda konakta bulunan ulak ve cümle erkân yaşananlara tanık olmuştu. Kah ifritten, kah galeyana gelecek ahalinin tepkisinden duyduğu korkudan olacak, bir süre beklemeyi dahi pek manasız buldu. Bu konuda hızlı ve makul bir karar almak en doğrusu olacaktı.

Lakin paşa ifritin açıklamalarına da kayıtsız değildi. Böylesi bir gücü, olası bir buhran anında, vilayette zapt-u rapt altına almak mümkün olmazdı. Ayrıca bu ifrit, daha önce defalarca kez ölümü denemiş lakin muvaffak olamamıştı. Böylesi bir varlığı defetmeye gücünün yetmeyeceğini düşünen paşa konuyu Payitahta devretmenin en doğru iş olacağına hükmetti. Kurulacak bir heyet ile ifritin Payitahta gönderilmesine hükmetti. Dahası heyetin başvekili olarak beni tayin ettiğini bildirdi. Ben her ne kadar böyle bir şeyin çok tehlikeli olabileceğini açıklamaya çalışsam, bu hususta tecrübeye sahip olmadığımı beyan etsem de naçizane fikirlerimi dikkate almaya lüzum görmeden konuyu kapattı.

Böylece o gece, kendimi paşa ile birlikte yeniden ifritin yanında buldum. Paşa planından Van Pierre Efendi’ye bahsetti. Yaratık üzerindeki lanetin böylesi bir yolculuk için tehlikeli olabileceğini beyan etse de paşanın çaresizliği konusunda ve payitahtta derdine bir çözüm bulunabileceği umuduyla yolculuğu kabul etti. Biz ifritle oturmuş fikir beyanında bulunurken gün doğmak üzereydi. İşte bu vakit, yaratık konağın kuytu bir köşesine çekilme ihtiyacı hisseti.

Gün ışığının kendisini yok edecek yegâne güç olduğunu bilmekte idim. Vakti zamanında Halis Efendi’de bize gün ışığının bu ifrit üstündeki etkisinden bahsetmiş idi. O gece yaptığımız sohbette, ben bilhassa bu yöntemi neden kullanmadığımızı irdeledim. Lakin ben yaratıktan öğrendim ki bu etki sanılan kadar güçlü değil imiş. Vücut gün ışığını alıp da bir kez tüttü mü, bilinç yerinden gider, yaratığın bedeni tez kendini atacak bir kuytu köşe ararmış. Hali hazırda kendini zincirlemek suretiyle bu yöntemi farklı şekillerde denediğini, ancak kendini yok etmek şöyle dursun birde etrafa verdiği cümle zararı ziyanı bize beyan etti.  O gece gerek Halis Efendi’nin bize aktardığı tecrübelerden, gerekse hiç bilinmeyen nice habis yöntemlerden de bahsetti.

Bu sohbetten sonra anladım ki yaratığı yok etmenin mümkünatı yoktur. Bahsedilen yöntemler içinde bu zamana kadar uygulanan en etkili yöntem yaratığın kalbine bir kazık (bu kazık yek pare gümüş olmalıdır)  saplamaktır ki bu yöntemle yaratık ancak sonsuza kadar uyutulabilmektedir. Maazallah kazık yerinden çıkacak olursa vücut uykusundan uyanırmış.

Bu duruma binaen ifriti burada, bilinen esaslarla yok etmeye çalışmak tehlikeli bulundu.

Tan vakti olduğundan biz yaratık ile birlikte konağın mahzenine çekildik. Burada bir müddet daha istişare ettikten sonra ifritin Payitahta gitmesi hususunda bir fikir birliği ettik. O vakit şehr-i İstanbul pek çok âlime ev sahipliği yapmakta idi. Her ne kadar yaratığa pek makul gelmese de, Paşa oradakilerin, bedeni topyekûn yok etmeden de uğursuz hali def edebilecekleri düşüncesine nail oldu. Bir ihtimal Van Pierre Efendinin ruhu kurtulur, vücudu yeniden bir âdemoğlu olurdu.

Velhasıl kelam, paşa beni vekil tayin ettiğini yineledi. Esasen ben tekrar tekrar karşı çıkacak olsam da fikri değişmedi. Lakin biz ifritin yanından ayrıldıktan sonra beni bir köşeye çekmek suretiyle bana ikinci bir görev vermiştir ki bu görev yolculuk boyunca ifriti gözlemleyerek kayıtlar almaktır. Bu şeytan soyundan alınabilecek tüm dersleri alıp, tecrübeye nail olmak ve ileride benzer bir vaka karşısında bu defa hazırlıksız yakalanmamak gibi bir ulvi görev de bana nasip görülmüş oldu.

Yaratık mahzende dinlene dursun bizde tez elden hazırlıklara başladık. Paşa bu görev için benimle birlikte ulağını ve gece odada bulunan iki korumasını da görevli kıldı. Bu üç kişi yaratıktan sille tokat dayak yemiş olduklarından, görev tebliğ edilince her ne kadar solukları kesilmiş, isteksiz bir hale bürünmüş olsalar da paşaya karşı çıkamadılar.

Paşa heyeti kurduktan sonra padişah hazretlerine aktarılacak mektubu kaleme alırken bende yolculuk için gerekli hazırlıkları yapmaya başladım. Yolculuk için en önemli sorun bu ifriti gündüzün ışığından saklamak idi ki bunun için sağlamından bir tabut edinme hali ihtiyaç doğdu. Bereket versin, vilayette sayısız gayrimüslim bulunduğundan bu sorunu vakit kaybetmeden çözebildik. Lakin tabutun sağlamlığı büyük önem arz etmekte olup, her ihtimale karşı içini iki kat katrana bulamaç ettirip iyisinden bir kumaş ile kaplattım. Paşa, padişah hazretlerine yazdığı mektup dışında, birde seyahatimiz sırası karşılaşabileceğimiz engeller için iki ayrı beyanat hazırladı. Güya biz paşanın kerimelerinin akrabası olarak yola çıkacak ve kerimenin vefat etmiş olan peder beyini, son arzusu olmasından mütevellit Payitahta götürüp orada defnedecektik. Peder bey ateşli bir hastalıktan zayi olduğundan tabutun açılmaması münasip olup, ayrıca bir hekim, yani bendeniz, bu hususta yetkili kılınmıştır şeklinde bir beyanat yazıp bunu da bana verdi. Son olarak, her ihtimale karşı kullanmak için Otto Van Pierre adına Devlet-i Aliyye-i kafa tezkiresi düzenleyip bana verdi. Lakin kendisi uykuda olup danışılamadığı için aslen Karac’dağlı olarak kaydedilip, Osman adı kendisine verildi.

Böylece tüm hazırlıklarımızı tamamlayarak kendimizi Anadolu’nun yollarına vurduk. Yolumuz Diyâr-ı Bekr’den Payitahta tam yirmi yedi gün tuttu. Bu sefer sırasında, ifritin beslenmesi için ormana salınması hariç hiçbir hadise vuku bulmadı. Esasen o da bir hadise sayılmaz ya ormandan gelen seslerin ve sabaha karşı ihtiyaç gidermek hasıl olunca karşıma çıkan telef olmuş bir geyiğin görüntüsünü saymazsak! Lakin şunu bilmende fayda vardır. Bu ifrit gün aşırı kan ile beslenmek durumundadır. Bu ihtiyaç dâhilinde gereğinden fazla mahrum kalırsa bize aksetmiş olduğu buhran hali baş gösterir ki gözü kararmış bir halde çevresinde ne var ne yoksa tüketir. Uzun yıllar önce insan bedeninden faydalanmaya tövbe etmiş ve bu hususta azami gayret göstermiş olduğundan, pek şaşılacak bir hadisedir, genellikle at, deve, katır gibi hayvanları sömürmektedir. Her ne kadar açlığı tam manasıyla bastırılamamış olsa da yeni ölmüş sahipsiz insan bedenleri de kendisi için bir gıda olmuştur. Biraz garip gelecek olsa da,  şark diyarında sıklıkla uygulanan sülük tedavisi de kullandığı yöntemlerden biridir. Zira seyahatimiz sırasında özel olarak bu hayvanın tedarik edilmesini istemiş, beni ve uşağı geçtiğimiz kasabalarda hekim hekim dolaşıp, çömlek çömlek sülük toplamaya zorunlu kılmıştır. Bilmem bu yaratıkları akşam vakti leblebi yer gibi ağzına attığını söylemem, midende ne gibi bir tesir yaratacaktır?

Seyahatim sırasında bu yaratıktan öğrendiğim bu ve buna benzer türlü karanlık sırlar ekseriyetle bir deftere aktarılmıştır ki bu defter bugün halen paşanın evlatlarınca muhafaza edilmektedir.

Yolculuğun benim için pek ağır geçtiğini belirtmek durumundayım. Zira yüklenmiş olduğum ikinci vazife beni, gündüz seyahat etmek kadar gece de ifrit ile türlü sohbetlere zorunlu kılmıştır ki, uykusuzluktan perişan oldum birader! Mektubum ekseriyetle uzun olduğundan burada sana yol boyu kendisi ile ne konuştuğumuzu ve ne türden bir ahbaplık kurduğumuzu aktarmayı uygun görmedim.

Lakin yolculuğumuz sırasında yaşadığım, fevkalade enteresan bir olayı bilmeni isterim. Zira bir gece vakti Osman Efendi ile yaptığımız bir sohbet sırasında onun geçmişini biraz hadsizce sorgulama cüretini gösterdim. Bu ifrit bana o gece küfür sayılacak bir öneride bulundu. Allah affetsin, merakıma yenilip kabul ettim. Bunun üzerine yaratık bir bakraç suya parmağından kestiği bir damlacık kanını içmem için damlattı.

Suyun tadı, pek bir nahoş idi.

Ben suyu içince Osman Efendi elleri ile başımı kavradı. Yaptığım işin hayırsızlığından utandım o sıra… Başım sanırsın bir kızıl elma avuçlarında. Gözleri gözlerime kenetledi. İşte o vakit bir hülyaya daldım!

Bir hülya ki birader! Alev alev bir mahşer yeri, bir kâbus! Sayısız diyar ve mekân, türlü sıfatlar gözlerimin önünden geçer. Bir vakit bizim Halis efendiyi gördüm, elinde kurulu bir arbalet kafasında Frenk işi kara bir şapka. Ne mekânı anlarım ne zamanı. Lakin bir anda olaylar beliriverdi zihnimde. Sonra her şey yeniden gözlere dönüştü. Ama ne göz! Bir kadın gözü ki sorma! Gözler gözlerimden uzaklaşırken, bir ahu dilber belirdi karşımda!

Meğer bu sefil yaratık benim de o esnada hayalimde beliren bir dilberin aşkı ile yanıp tutuşurmuş. Başına ne iş geldiyse bu aşk vesilesiyle olmuş. Bir hatun ki daha o anda ismi dimağımda canlanıverdi, Leah! Bu isim ki aynı zamanda Yakup peygamberin karısı olup, İbrani memleketlerinde Şimon, Levi ve Yehuda soylarının anası olup pek derin bir mana taşır. Sadece bir güzel dilber mi gördüm sanırsın? İşte her şeyin başı mezarda gördüğü ve bir buse almak vesilesiyle laneti kaptığı bu Leah Hanımdır.

Bu vücut yıllardır, belki de yüzyıllardır ömründe bir kere gördüğü bu kadının aşkını taşırmış. Yıllarca her yerde ondan bir iz aradıysa da muvaffak olamamış.  O kısa saadet gecesinden sonra bir daha hiçbir yerde Leah’ın izine rastlamamış.

Bu adam meğer bir ifrit şeytandan öte imiş azizim! Şeytanlığı tanıdık, tıpa tıp bizim Halis Efendi’nin dillendirdiği… Lakin bir farkla! Bu fukaranın içinde bir ruh vardır ki hem de ne ruh. Lanet bu ruhu saran kalın, kara bir perdedir… Ruh, bedeni her ne kadar iyilik için kullanmak istese de lanetin gölgesinde ve bir ızdırabın pençesinde çaresizce berduş olur.

Cesetler gördüm azizim, cesetler! Lakin hiç birinin sebebi bu fukara değil, bir bela ki yapışmış herifin yakasına bırakmaz. Nereye gitse, ne etse eylese bir uğursuzluk pelerini sarar üzerini!

Dahası bak hele ne var, şu bizim Halis Efendi… Sürekli kovalar kovalar yakasına yapışır fukaranın. Türlü defa paçayı zor kurtarmış bu herifçioğlundan.  Hele o Erdel’de hastalığın pençesinde kıvranan üç yavrucak yok mu, ah bir göreydin benim gözlerimle! Üç genç, körpecik kız! Meğerse aileleri kendisine yalvarınca, kendi lanetini sırf o kızlar ölmesin diye üzerlerinde kullanmış. Lakin sonrasında kızlar dönüşüp kendisine benzeyince, kızların iştahlarını bir türlü zapt altına alamamış.

Bu kadarla da değil azizim. Ben bizim diyarları, burada başına gelenleri de gördüm. Trakya’da başına olanları, oradan kaçıp şarka varışını bir dağda yalnız başına, hayvanlar gibi mağaralarda yaşayışını gördüm. Sonra yine bir adam gördüm. Bir kadın da gördüm ama bunlar pek bir farklı idi. Bizden idi. Onlara da yardım etti. Kendi gibi olmasın sevenler kavuşsun diye… Lakin işin sonu bir koyu ihanet azizim. Bir ihanet ki yaktı kavurdu bizim yaratığı! Her şeyi gördüm azizim! Gördüm ama ne olur ne olmaz, bana bunları gösteren, sonunu da gösterir dedim, Hakkı Teâlâ’ya şükredip,  hayra yorup kendimi tuttum. Ne defterlere yazdım bunları, ne de senden öte birine konuştum.

İşin aslı astarı budur azizim. Ben o gece bu yaratığın öyle kolay kolay huzur bulamayacağını anladım ve haline pek bir acıdım. Acıdım acımasına ya elden ne gelir! İnanır mısın yol boyu bazı vakitler o uğursuz tabutun içinden defalarca Leah, Leah diye inleyişini işittim. Meğer bu aşk illetinin ızdırabı sadece insan denen mahlûkata özgü olmayıp kendini bu ifritte de gösterirmiş. Zavallıcık, gündüz vakti o dar tabutun içinde yitirdiği yarının arkasından ağlar durur O her inlediğinde de şu fukaranın tüyleri de diken diken olur! Bu hanımın ve her türlü aşk illetinin gazabından, Cenab-ı Hakka sığınırım…

İşte böyle azizim. O anlattı ben dinledim, gün geceyi devirdi, az gittik uz gittik, böyle böyle derken bilmem hangi vakta vardık Payitahta

Meğer bizim paşa önce davranıp, yolda başımıza bir iş gelirse diye her ihtimale karşı Sultana bir ulak yollamış. Bu ulak sebebiyledir ki biz daha şehrin surlarından içeri girer girmez, sarayın adamlarınca tanındık ve tez elden saraya, huzura alındık.

Aman azizim, bir huzur ki sorma gitsin. Bir tarafta kadı hazretleri, bir tarafta askeri şura… Vezirler, elçiler, türlü vasıfta beyler, âlimler hep bizi bekler imiş… En başta da Zıllullahi Fi’lard Padişah efendimiz ve Şeyhülislam hazretleri!

Bereket versin vardığımızda gündüz vaktiydi de bizim Van Pierre efendiyi mahzene aldılar. Yoksa böylesi bir heyetin bir arada bulunması öyle bir tedbirsizlik ki, Allah esirgesin bir buhran anında asırlık Devlet-i Aliyye,  Osman Efendi’nin bir pençesinde son bulur.

Her ne kadar biz bir mektup ile Padişah efendimizin huzuruna vardık ise de kendisi zaten konuya vakıf idi. Gün boyu o ve beraberindekiler bize olanı biteni tekrar tekrar aksettirdi. Adaletten şaşmayan ve doğruluğuyla nam yapmış Sultanımız, Şuray-ı Devletin’de önerisi ile meseleyi bir de akşam vakti Van Pierre’den dinlemek istedi. Her ne kadar dinen caiz olmasa ve erkan karşı çıksa da ikram olarak bir kap taze at kanını da hazırlatıldı.

Ben evvela bu heyet ile yapılan görüşmelerden bir umuda kapılıp tüm bilgimi kendilerine ve sultanımıza aktardıysam da, içimi bir kuşku kapladı. Zira bütün ihtimallere karşı bu sefilin üzerindeki lanetin bir şekilde kendini yeniden göstereceğini hissettim.

O gece oluşturulan mecliste Padişah’ın huzuruna Van Pierre Efendi getirilmiş ve kendisine sultanın hediyesi sunulmuştur. Van Pierre’de sultanımıza şükranlarını sunmuştur. Herkesin gözü önünde gerçekleşen bu hoş hadise ile lanetin etkisini göstermeye başlaması pek çabuk olmuştur. Belirtmek isterim ki azizim sanıyorum paylaştığım kandamlasından mütevellit, olaylara biraz daha farklı bakabilme yetisi kazanmış bulunmaktayım. Zira bu yaratığın lanetine bir son verme amacıyla tasarlanan bu toplantının amacından sapacağını, Şeyhülislam ile göz göze geldiğim ilk dakikada anlamış bulundum. O vakit divan üyeleri pek anlamış olmasalar da, yahut anlayıp da anlamamazdan gelseler de, Sultanımız ile Şeyhülislam’ın arasında bir açıklık vardır. Bu açıklık sadece o geceye has olmayıp, kendileri evvela pek çok hususta ayrı düşmüşlerdir. Bu cihetle birbirlerinden hoşlanmamakta ve işlerine yarayabilecek her türlü vakayı birbirlerini zor duruma düşürmek için kullanmaktadırlar. Bu konuda daha ağır basan taraf şüphesiz ki haşmetli sultanımızdır. İşte bahsettiğim lanetin etkisi o gece sultanımızın zihninde vuku bulmuştur.

Sultanımız bu sefil yaratığın sonunun getirilmesi, ebedi istirahate kavuşması için her türlü yetkiyi Şeyhülislama bizzat emretmiştir. Halkın hayati tehlikesi göz önüne alınarak, Van Pierre Efendi’nin Yedikule zindanlarına hapis olunmasını, lakin kendisine kötü davranılmaması ve soruna bir çözüm bulununcaya kadar beslenmesi konusunda azami itinanın gösterilmesi emr olunmuştur. Gel gör ki azizim, padişah sözlerini bir şarta bağlamıştır. Bu şart ki gerek Van Pierre efendiyi gerek Şeyhülislamı mahveden bir zulümdür! Van Pierre Efendi, bir küfürbazdır. Bu küfür sebebi iledir ki Cenab-ı Hakkın gazabına uğramış, hem kendisi hem de ümmet için bunca sıkıntıya sebep olmuştur. Derdi çok, dermanı yoktur! Buna mütevellit, Şeyhülislam gibi yetenekli bir din bilginin yok olmadan önce Van Pierre Efendiye Kelime-i şehâdet getirtmesi pek bir makbuldür!

Ah azizim! Bu hükümdür ki tüm bedenimi sarsar! Zira daha o dakikada cennet ile cehennem arasında gidip gidip geldim. Bu öylesi büyük bir söz idi ki içinde hem lütuf hem lanetin etkisi vardı! Zira böylesi bir yaratığın dudaklarından Allah kelamı çıkması imkânsız idi. Laneti, bedenin buna izin vermeyecek olmasından kaynaklıydı. Lütfu, yani lanetin ortadan kalkışı ise bu yaratığın Allah kelamı edebilmesindeydi!

Karar padişah efendimizin dudaklarından dökülünce, Şeyhülislam hariç heyettekiler pek bir memnun oldular. Lakin Şeyhülislam Padişahın kendisine oynadığı bu oyuna çok bozuldu. Bu yaratığa şehadet getirtemez ise makamının tehlikeye gireceğini dahası cümle âlemin kendisinin inancından kuşkulanacağını anladı. Böylece derin bir keder hali içerisinde Osman Efendi’yi de yanına katarak huzurdan ayrıldı.

Huzura çıktığım o gece, bana da bir kese altın ve cins bir at reva görüldükten sonra, Sultanımızın Diyar-ı Bekir Valisine bizzat hediye ettiği bir gümüş kama ile saraydan uğurlandım. O gün, onca ahbaplığımıza rağmen Van Pierre nam-ı diğer Osman Efendi’ye doğru düzgün veda edememenin hüznü içerisinde yola koyuldum.

Günler sonra vilayete varıp sultanımızın hediyesini paşaya sundum. Başa gelen olayları aktarıp, bir de şu bana hazırlattığı defteri kendisine teslim ettim. Başarımdan mütevellit Paşa hazretlerinin de teşekkürlerine nail olup, birkaç top kumaş ve bazı hediyeler ile ödüllendirildim. Sonrası mı, sonrası hekimlik mesleğimin icap ettiği işlere dönüşümdür sanırsın değil mi dostum? Ne fayda…

Başlangıçta üç beş ay kadar öyle oldu tabi… Lakin bir yokluk ve burukluk hissi gün geçtikçe içimi kapladı. Bir de şu ahu! Evet, aziz dostum, bir akşamım yoktur ki bu biçarenin rüyalarına o Leah denen ahu ilişmesin. Sanki her gece Osman Efendi benmişçesine bir görüye kavuşurum ki bu kadını uzun uzun süzerim. Süzerim de tam ona elimi uzatıp dokunacağım vakit, tan gelir, ben sanki bir sırat köprüsünden aşağı düşüveririm.

Azizim bu rüyalar böyle böyle bir kaç ay kadar sürdü. Sonrasında ise üzerime daha da tuhaf bir hal çöktü. Payitahttan döneli yedi ay kadar olmuştu ki bir Cuma vakti namaz sonrası kalbime bir ağrı saplandı! Öyle bir ağrı ki dayanılır gibi değil. Ertesi hafta bir Cuma vakti yeniden… Sonraki Cuma bir ağrı daha… Bir ay olmadan neredeyse her öğlen bu ağrıları çeker oldum. Öyle bir yürek sıkışması, öyle bir buhran ki işimi layıkıyla yapamaz oldum. Gece rüya, Cuma vakti sancı derken birde buna gün içinde belir belirsiz bir ateşlenme ve nöbet hali eklendi. Fakat nasıl bir his, nasıl bir zulüm sana anlatamam. Sanırsın bedenim ateşlerde yanmakta. Vakitli vakitsiz birden bir titreme geliyor, önce yanıyor sonra da terliyorum birader! Bir acı birden bire bedenimin bir köşesine saplanıveriyor. Bu durum tekerrür eder bir hal alınca endişelendim. Bu illet için türlü belgeleri, defterlerimi taradım lakin hiçbir şey bulamadım. Bulamadım ama zaten bulacağıma da inanmadım. Zira bu durumun pek de öyle dünyevi bir şey olmadığına kanaat getirdim.

Her ne halde isem bu halin sebebi Osman Efendi ile ilgiliydi.

Bu hal ve vaziyet tam iki yıl  sürdü. Ta ki günlerden bir gün kapım çalınıp da gece vakti yine uykumdan uyandırılıncaya kadar! Bir ulak ki yorgun, bir ulak ki günlerce at sürmüş, geceyi gündüze katmış, Payitahttan gelmekte… Bir mektup getirmiş bana Şeyhülislam’dan. Mektupta Şeyhülislam’ın emri ile İstanbul’a çağrıldığım, tez zamanda gelmem gerektiği yazmakta!

Bu sözleri okuyup da nasıl rahat ederim birader? Aldı beni bir endişe. Van Pierre efendiye veda ettikten iki yıl sonra yine atladık küheylana düştük hasta halimizle yollara. Az gittik, uz gittik vardık Payitahta! Lakin bu defa yolumuz saraydan geçmedi azizim. Burada bir takım adamlarca karşılandıktan sonra beni Boğazkesen hisarına götürdüler. Şeyhülislam hazretleri ile görüşme şansına burada nail oldum. Meğer Osman Efendi biz şehri terk ettikten birkaç ay sonra buraya nakledilmiş. Nakledilmiş edilmesine de bu hisar yerinde görmüş olduğum hal ve vaziyetin bende bir kuşku uyandırdığını da belirtiyim. Zira etraf pek bir tekinsiz, buradaki asker ve ahalide de pek bir suratsız idi.

Beni çağırtan Şeyhülislam değil, bizzat Osman Efendi imiş. Osman Efendi’nin halen hayatta olduğunu böylece öğrendiğim. Laneti kaldırmanın yolunu yine kendisinin keşfettiğini, lakin Cenab-ı Hakkın takdirine nail olmadan önce son bir kez arzusunun yerine getirilmesini istediğini öğrendim. İki yıldır bu yaratık yüzünden sarayın gözünde küçük düşmüş olan Şeyhülislam da olsun da nasıl olursa olsun diyerek bu isteğin yerine getirmesini kabul etmiş.

Velhasıl kelam beni hisarın kuzeyinde büyükçe kulelerinden birinin içine götürdüler. Bir dizi kilitli kapı önümüzde açıldıktan sonra ışık olmayan karanlık bir odaya girdim. Bir müddet burada beklemem söylendi. Oda da yer alan iskemlelerden birine ilişip, büyük bir heyecan hali içerisinde beklemeye koyuldum. Derken az evvel içeri girdiğim kapı tekrar açıldı ve iki nöbetçinin sille tokadı eşliğinde bir cisim içeri atıldı ki aman Yarabbi!

Yere düşen şey bir kuru ceset! Bir müddet yerde yattıktan sonra güçlükle doğrulup oturduğu yerden gözlerini bana dikti. Yıllardır görmediğim o iki göz üzerime düşer düşmez tanıdım. Bu bizim Osman Efendi! Lakin bir farkla. Bu karşımda duran beden artık onun olamayacak kadar dermansız ve çirkin idi! O siyah saçlar, o güçlü kollar o canlı ten gitmiş yerine bir kuru iskelet üstü, deri kaplama kalmış…  Böylesi bir çirkin görüntüye, hele ki o çürük kokuya dayanmak ve akabinde teessür etmemek mümkün mü? Zira biz bu insanlara bir zebella ifrit bırakıp gitmiş idik. Döndüğümüzde ifritlerin elinde bir çürük ceset bulmuşuz ki vay haline… Zannımca fukarayı yok etmeye hacet kalmamış!

İşte dostum güçlükle de olsa, yılardır çektiğini Osman Efendi bana aktardı. Meğer bizden sonra birkaç ay kadar, zannımca bu süre beş altı ay kadardır, Şeyhülislam ile Osman Efendi bir nihai çözüm için gece gündüz çalışmışlar. Lakin bir müddet sonra Osman Efendi’nin arzusunu yerine getirmektense Sultan’ın arzusunu yerine getirmek ağır basmış. Zira Şeyhülislamın saraydaki itibarına iyice gölge düşmüş. Ahali kendisinin imanını sorgular olmuş. Osman Efendi ne yapar eder, türlü yollar dener olmaz. Dili dönmez, bir türlü Allah kelamı edemez, kelime-i şehadet getiremez. Şeyhülislam gün geçtikçe gözden düşer, sinirlenir yine de olmaz! Gün gelmiş artık canına yeten din adamı, Osman Efendi’ye bilenmiş. Dört bir yandan toplattığı işkenceciler ile Osman Efendiyi hisarda özel olarak yaptırdığı bir kuleye yerleştirmiş. İçindeki şeytan dışarı çıksın da Osman Efendi kelam eylesin diye zavallının üzerinde türlü kötülükler denemiş. O gün bana öyle şeyler anlattı ki aklın almaz azizi! Meğer ölüp gitmek bazen ne büyük lütuf imiş…

Şeyhülislam ve işkencecileri bu sefil yaratık üzerinde yapmadıklarını bırakmamışlar. Ama bunlardan ikisi feci halde korkunçtur! Öyle ki ben içine düştüğüm sıkıntının her ne hikmetse bu durumdan kaynaklandığını anladım.

Yapılan işkencelerin en kötüsü bir kazığı ifritin göğsüne çakmaktır. İşte bu bir demir kazıktır ki her Cuma vakti yaratığın göğsüne vura vura saplanmaktadır. Kazık saplanınca çıkarılıp, tekrar vurulmaktadır.  Zaten düzgün beslenemediğinden bir çare düşmüş bedeni, bu sebepledir ki sol yanına kan oturmuş ve çürümüş bir halde karşımda bulunmaktadır. Üstelik iyi beslenmek bir yana dursun, dellenmesin deyi mundar domuz ve sıçan kanı içmeye mecbur kılınan Osman Efendi’nin durumu gün geçtikçe kötüleşmektedir. Lakin ölemediği için büyük acılar çekmektedir.

Bu kadar mı sanırsın azizim! Bir kuledir ki inşa ettikleri en üst katında kalır bizim fukara! Kulenin her yanı sıkı sıkıya tuğla ile kapalı lakin en tepesinde eğimli birkaç deliği vardır. Gün ağarmaya yakın işkenceden alınan ve uyusun diye bu odaya zincirlenen Osman Efendi bir parça teselli bulup, uyumuş mudur dersin?  Ne fayda… O delikler sebebiyledir ki gün doğdu mu ışıl kulenin tepesinden içeri girer ve bir şerit halinde hücrenin bir köşesine düşer. Günün doğduğu saatten battığı vakte kadar içeride bir tam tur atan ışık huzmesi, her ne köşede yatarsa yatsın mutlak suretle günde bir kere yaratığın vücudunu bulur ve kavurur. Onca şey yetmez gibi birde dört biryandan dağlanmıştır zavallıcık! Çektiği acıyı hafifletmek için her gün bir başka tarafından kıvrılır ki güneş, üst üste etini yakmasın. Lakin ne fayda…

Osman Efendi bunları anlattıkça tüylerim dikeldi. Canıma bir korku ilişti. Lakin ben çektiğim sıkıntının (belki de bir damlacık kanını paylaşmaktan mütevellit) bu yaratığı hissetmekten kaynaklandığını anladım. Dahası başımın nasıl bir belada olduğunu da anladım. Beni buraya getirtir, bu gariple görüştürürler, görüştürürler de sağ bırakırlar mı hiç? Bilmezler mi Payitahta gidip ortalığı ayağa kaldıracağı mı? Elbet bilirler! Lakin beni çağıran Şeyhülislam değil Osman Efendi ki elbet o da bu durumu az çok tahmin edebilir…

Bana başına gelenleri anlatınca, ruhaniyetimi sezmiş olacak ki korkmamamı söyledi. Lakin yıllar süren işkencesinde ben onun hülyalarını görür iken o da benim hülyalarımı paylaşır, tecrübelerime nail olur imiş. İşte yıllardır süren bu arayışta nihayetinde Sultanımızın da etmiş olduğu kelamda sırra vakıf olmuş. Şayet Osman Efendi Allah kelamı ederse aradığı huzura kavuşabilirmiş. Ancak bu kelamı dudaklarla değil de kalemle gerçekleştireceği ve bunu bir sesin kendi benliğindenmiş gibi okuyabileceği bir hal içerisinde lanet ortadan kalkarmış.

İşte dostum, bu sebeple öyle bir işti ki Osman Efendi’nin tasarladığı, giderayak kendini de beni de, ona bunca zulmü reva gören Şeyhülislamı da kurtardı.

Bu iş ne mi?

Evvela iki top kâğıt, bir de kalem ile hokka istetti. İki adet kâğıttan birine bir vakit bir şeyler yazıp kuruyunca katladı ve bir zarfa koyup mumla mühürlemek suretiyle bana uzattı. Bu kâğıdı her şey sona erene kadar açmamam için bana yemin ettirdi. İkinci kâğıdın ise boş bir kısmına imza attı. Akabinde Şeyhülislam’a Sultan’ın huzuruna çıkmak istediğimizi söyledik. Öyle bir kelime-i Şehadet getirecektik ki yalnız Şeyhülislam’ın itibarını kurtarmakla kalmayacak, cümle âleme ibretlik olsun diye bunu bir vesika ile ebedi kılacaktık. Şeyhülislamın itibarı zaten yerle yeksan idi. Bu işin sonu ne olacak göremese de (ki benim de gördüğüm söylenemezdi) teklifi kabul ederek saraya haber yolladı. Bir vakit sonra saraydan beklenen cevap geldi ve gecenin bir vakti Osman Efendi ile bir kez daha huzura çıktık.

Huzuruna varınca sultan, Osman Efendi’nin halini görünce şaşırsa da, bu halin Şeyhülislam’ın kendisine verilen işi başarmış olmasından kaynaklandığını anladı ve ses etmedi. Bir salon adam yine toplanmış ki bu defa korku duymadım. Zira Osman Efendi’nin değil yakıp yıkmaya ayakta durmaya takati kalmamış.

Divan da çıt çıkmaz. Yalnız dışarda yağan yağmur ve düşen bir yıldırımın uğultusu duyulur. İşte dem bu demdir. Sultanımızın tok ve gür sesi, ikinci bir yıldırım olarak salonu doldurur! Osman Efendi o vakit yanında getirdiği boş, üzerinde yalnızca bir imza olan kâğıdı açar ve padişaha uzatır. Padişah bu kâğıtta ne olduğunu görür lakin ne olduğunu anlayamaz. Bunun üzerine Osman Efendi yanına beni çağırır. Divanda bulunanlardan da bir hokka ve bir kalem istettirir.

Osman Efendi tarafından mürekkebe daldırılan kalem bana uzatılır. Son bir göz temasının ardından Osman Efendi benden yazmamı ister. Neyi yazayım diye sorardım lakin birader öylesi bir an ki ne yazacağım daha o söylemeden kelime zihnimde oluşur ve Kelime-i Şehadet ellerimden kağıda dökülür. Bir anda koca padişah oturduğu yerden doğrulur ve o dâhil divanda bulunan tüm gözler kelimey-i şehadet yazılı kâğıda tanık olur. Osman Efendi bu defa yüzüme bakmaz. Lakin iki eliyle sıkı sıkıya elimi kavrayıp, huzur içinde bir ifâ-yı şükran eyledikten sonra, okumamı buyurur.

Bizzat Osman efendinin imzaladığı sözler, onunla bir damlacık kanı taşıyan bu bedence lisana gelince eller çözülür, gökler durur. Bir sessizlik, bir hiçlik ki kah içimi kah koca salonu doldurur. Osman Efendi Allah kelamının bitmesi ile incecik bir toz olur ve külleri etrafa savrulur. Sonradan duydum ki saray ahalisi etrafa saçılan tozdan pek bir korktuğundan tam üç ay divanın kapısı kapatılarak içeri kimseler alınmamış.

İşte dostum bütün olayın aslı astarı budur.

O geceden sonra Şeyhülislam namını kurtarmış, bende canı bağışlanmış olarak azat edildim. Yeniden vilayete dönüp, ağrısız sızısız ve de rüyasız mutlu bir ömür sürdürdüm. İş ki artık yaşlanıp canıma bir kez daha ölüm korkusu düşünce sana bu sırrımı açmak istedim. Bu sırrımla birlikte sana bir de kâğıt gönderirim. Evet, bu kâğıt ki Osman Efendinin evvelce benim için yazıp, yok olunca açmamı istediği kâğıttır. Kendisi vücudu yok olurken ibretlik öyküsünü anlattığı bir anı kalsın istemiş olacak ki bu hoş satırları bana yazmış. Lakin ben, hekimlik mesleği kadar, saz sanatını da başarıyla icra eden senden bu hususta yardım ummaktayım.

Aziz dostum şu dizeleri öyle bir name ile donat ki Ecnebi diyarlarda Vampür diye anılıp, bu topraklarda hayata gözlerini yuman Osman Efendi’nin ruhu şad olsun!

Le’(ah) Hanım

Ben de gidem Pay-ı Taht’a
Bilmem ki hangi vakta
Paşaya derdim diyem
Belki derdime baka

Aslım Karac’ Dağlıyam
Yâr yitirdim ağlıyam
Derdim çok dermanım yok
Dört bir yandan dağlıyam

Le’(ah)  Hanım ha hanımey
Sormisen heç hanımey
Göğsüme vura vura
Çürüttü(m) sol yanımey 

Erce Emekli

1987 yılında Ankara’da bankacı bir anne ve mühendis bir babanın oğlu olarak doğdum. Çocukluk dönemimde köy enstitüleri mezunu, eğitmen bir anneanne ve müfettiş bir dede tarafından yetiştirildim. Genellikle ortaokul yıllarına kadar 90 yılların televizyon kültürü ile büyüdüm. Ortaokul yıllarında Türkçe dersi öğretmenimin zorunlu olarak olarak yaptığı okuma derslerinde J.R.R. Tolkien’in eserleriyle tanıştım. O zamandan itibaren de fantastik kurgu kitapları hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Bu kitapları daha sonra bilim kurgu, korku ve tarih kitapları takip etti. Özellikle J.R.R. Tolkien ve H.P. Lovecraft’ı akıl hocalarım olarak görüyorum ve hayallerimibu iki güzel insana borçluyum.

Öne Çıkan Yorumlar

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar