Öykü

Yaban ile Yabancı

Kadın yüksek otların arasından adamı izliyordu. Adam derenin kıyısında, sırtı kadına dönük, çömelmiş, bir şeyler yapıyordu. Görüntüsüne bakılırsa bir yabancı. Bu yörelerde kullanılan yakasız gömlekten giymişti, ama altındaki pantolon geleneksel, ham bezden, bol pantolon değil, kalın ve koyu renk kumaştan, dar bir pantolondu. Gömleğin eteklerini pantolonun üzerine salmıştı, ama yerlilerin aksine kuşak takmamıştı. Kadın saklandığı yerden daha fazlasını göremiyordu.

Yabancı ya da yerli, herkese karşı ihtiyatlıydı zaten. Ama bir yabancının yanında yabancı şeyler olurdu, kullanabileceği nesneler. Silahlar. Kadın bir hırsız değildi, kendini bir hırsız olarak görmüyordu, ama bilirsiniz. Bulduğunuz sizindir.

Yabancının, yakına bağladığı atı hafifçe kişnedi. Kadını sezmişti. İri bir doru aygır. Güzel hayvan. Kadın atı takdirle süzdü. Hayır, diye karar verdi, bir gezginin atını almak fazla acımasız olurdu. O yalnızca kendisinde olmayan şeyleri istiyordu. Örneğin… şu, atın eyerine bağlanmış iri kılıç. Kösele kını oymalarla süslenmişti. Bir bakmaya değerdi.

At yine kişnedi ve adam dikkat kesildi. Kaybedecek zaman yoktu. Kadın otların arasından fırladı, adamla arasındaki kısa mesafeyi koşarak aştı ve tek bir akıcı hareketle adamı omzundan yakaladı, sırt üstü devirdi, karnına oturdu ve kolunu boğazına dayadı.

Sırt üstü kıstırılmış, nefes nefese kalmış adam çevresine bakınmaya, neler olduğunu kavramaya çalıştı. Ama nefes borusuna dayanmış olan kol hareketlerini engelliyordu. Kadının tehditkâr bir hırlamayla gösterdiği keskin hançer de öyle.

“Sakin ol, sakin ol, güzelim,” diye hırıldadı adam.

Kadın sakin olmaktan anlamazdı. Adamın dilini de bilmiyordu. Zaten insanlarla oturup gevezelik yapma alışkanlığında değildi. Ani bir hareketle adamın gömleğinin yakasını kavradı, hançeri boğazına tuttu ve ayağa kalkmasını işaret etti.

“Buralarda bütün kadınlar bu kadar güzel ve oynaksa, daha uzağa gitmesem de olurmuş,” diye homurdandı adam, güçlükle ayağa kalkarak.

Kalkmayı başardığı zaman yüz yüze durdular ve birbirlerini süzdüler.

Adam karşısında kısa boylu, uzun kestane saçları beline kadar gelen, ince yapılı bir kadın gördü. Üzerinde kahverengi, yumuşak, deri pantolon, yakasız beyaz gömlek, yumuşak çizmeler vardı. Belindeki deri kemer ve üzerine asılmış hançer kını kıyafeti tamamlıyordu.

“O hançer senin için biraz büyük değil mi, tatlım?” diye mırıldandı yabancı.

Kadının karşısında gördüğü adam ise uzun boylu ve iri yapılıydı, açık kahverengi saçları ve yumuşak gözleri vardı. Beyaz teni güneşten kararmış görünüyordu. Ama kadının asıl dikkatini çeken, karnına bastırdığı elin üzerine kapanmak istermiş gibi görünmesi ve elinin altında, gömleğin kirli beyaz kumaşını kırmızıya boyayan ıslak lekeydi.

Kadın bakışlarını merakla kandan adamın yüzüne çevirdi.

“Yara,” dedi adam yerel dilde. Bildiği kelimeler arasında arandı. “Rehber, vur, ben… ah, neydi o sözcük,” diye ekledi kendi dilinde. “Benim, para, hırsız. Yardım?”

Kadın rehberinin saldırısına uğramış, ondan yardım isteyen adama baktı. Adamın yumuşak bakışlarında bedensel acının yansıması vardı. Yerel bir rehber ona emanet edilmiş birini yaralıyor, parasını alıyor, güvene ihanet ediyor. Adam rehberi hangi köyden bulmuştu acaba?

Çabuk çabuk konuşarak sorusunu sordu.

“Ah… hayır… ben anlamadı,” dedi adam, kesik kesik konuşarak ve elini kaldırarak. “Şimdi, bana izin verirsen,” diye devam etti kendi dilinde. “Birazcık oturmam lazım. Küçük gösterin yaramın açılmasına sebep oldu, korkarım.”

Kadını sakinleştirmek için avucunu kaldırmaya devam ederek, yavaşça yakındaki kayaya kadar geriledi ve inleyerek çöktü. Bir süre, becerebildiğince derin nefesler alarak oturdu. Kadın yerinden kıpırdamadan onu izliyordu.

Sonunda, adam başını kaldırıp ona bakabilecek kadar kendine geldiğinde, kadın hançerini kınına soktu, adama yaklaşıp yanında çömeldi ve gömleğini çekiştirerek yarayı görmek istediğini anlattı.

“Senin için çıkarırdım gömleği, güzel yüzlü, ama hareket edince canım yanıyor.” Ama yine de isteneni yaptı. Homurdanarak kanlı elini yaranın üzerinden çekti ve kadının gömleği biraz yukarı sıyırarak yarayı incelemesine izin verdi.

Bir giysiden yırtılmış görünen bir parça kumaş yaraya yapışmış, kanla sırılsıklam olmuştu ve kenarları pıhtılaşan kanla kararmıştı. Kadın bezi çekip yaradan kopardı ve adam inledi. Kadın yaraya baktı. Sığ bir yara değildi. Tedavi görmesini gerektirecek kadar derindi. Görünüşüne bakılırsa, yeniydi. Gömleğin yırtık olmaması, pantolonun kemerinin bile kan lekeli olmasına rağmen gömlekteki lekenin o kadar geniş olmaması, adamın yarayı saklamak için gömlek değiştirdiğini anlatıyordu. Akıllıca; yalnız başına yolculuk yapan yaralı bir adam haydutlar için kolay avdı. Güçlü görünmek lazımdı.

Ama yaranın yeni olması iyi, diye düşündü kadın. Yarayı dikip, işlemesini engelleyebilirdi.

Adamın acılı ifadesine baktı, sonra kalktı ve atını getirmeye gitti.

“Hey, nereye gidiyorsun?” diye inledi adam. “Beni burada yalnız bırakmayacaksın, değil mi?”

Komik adam, diye düşündü kadın. Bu kadar acı çekiyor, bunca kan kaybetmiş, ama hâlâ konuşmakta ısrar ediyor. Yabancı işte. Ne zaman çenelerini kapatacaklarını asla bilmiyorlar.

Birkaç dakika sonra kendi aygırını çekerek geri döndü. Büyük, kır donlu bir attı. Atını adamın atının yanına bağladı ve atlar hıhlayarak selamlaşırken, kadın heybesinde iğneyle, bir makara iplik buldu ve adamın yanına gitti.

“Ah hayır,” dedi adam, kadının elindekileri görünce. “Beni öyle dikemezsin.”

Kadın onu duymazdan geldi ve iğneye iplik geçirdi.

“Yani, gerçekten gerekli mi? Daha kötü yaralandığım olmuştu, ama iyileştim işte. Baygın bile değilim! Eyvah, sen ciddisin. En azından yapmadan önce kafama vurup bayıltsaydın!”

Kadına ona öyle bir bakış fırlattı ki, adam, gerekirse onun kafasına vurup bayıltacağını hissetti ve sesini kıstı.

Kadın adama bakarken, önce yarayı temizlemesinin daha iyi olup olmayacağını düşünüyordu. Eyerde sabun, yakında akan bir dere vardı. Yeterli olmalıydı. Adamın yarasının üzerine işeyemezdi herhalde, değil mi?

Adam bir parmağını kaldırdı ve yerinde doğruldu. “Dur! Bekle! Güzel, sert içkim var. En azından yarayı temizleyelim, olmaz mı?”

Kadın onun atına gitmesini, heybelerini karıştırmasını ve bir matara çıkarmasını izledi. Ah. Sert içkisi vardı, demek. Erkek işte. İçkisiz hiçbir yere gitmiyorlardı

Adam ne kadar içkisi kaldığını görmek için matarayı sallar, yarısını kafaya diker, sıvı ağzını yaktığında yüzünü buruştururken kadın eğlentiyle onu izledi. Sonra adam içkinin kalanını, yarayı, iğneyi ve ipliği temizlemesi için kadına uzattı.

Kadın adamın yarasını dikerken daha fazla sızlanma ve inleme bekliyordu. İşi bittiği zaman adam terli, bitkin yüzünü ona çevirdi ve kadın o yüzde minnet gördü.

“Teşekkür ederim,” dedi adam kendi dilinde. “O şekilde yola devam etmeye çalışmak aptalcaydı, biliyorum. Kafam yerinde değildi, sanırım.”

***

Akşam çabuk çöktü. Kadın adamı yalnız bırakmamaya karar vermişti. Oldukları yerde, dere kenarında kamp kurdu. Kadın fazla düşünmeden yabancının karnını doyurdu, rahat uyuması için yer hazırladı, üstünü örttü. Biraz ötede, kendisi için hazırladığı yere uzanırken, tuhaf, diye düşünüyordu. Genç bir kızken, kendi evinde görevi olan işlerdi bunlar. O işleri yaptığı zamanın üzerinden seneler geçmiş olmasına rağmen, alışkanlıkları geri dönmüştü.

Kadın ay ışığı altında, uyuyan adamın siluetine bakarken eski yaşamı ve şimdiki yaşamı hakkında düşündü. Daha önce, yapmaya hiç cesaret edemediği bir karşılaştırma. Şimdi, kafasına imgeler ve düşünceler doluyor, onu tercihler hakkında düşünmeye zorluyordu.

Karman çorman anılar, düşünceler arasında uykuya daldı.

Koşuyordu. Bildiği kırlardaydı, köstebek tümseklerinin üzerinden atlıyor, çalıları yarıp geçiyor, derelere dalıyordu ve koşuyordu. Yakalanmaması gerekiyordu.

Onu takip edenlerin zalim olduğunu biliyordu ve kendisi gencecik bir kızdı. Onun kaçmasına izin vermezlerdi ve bunu bilerek kaçıyordu. Onların ellerinden, onun ellerinden korkuyordu, iri ve kıllıydılar ve köyde her gittiği yerde karşısına çıkan sarı dişli sırıtıştan, aç gözlerden öteden beri nefret etmişti, onunla her göz göze geldiğinde kendi tenini tırmaladığını hissettiği kara sakaldan nefret etmişti. Onun olmayacaktı. Bu yüzden kaçıyordu.

Babası deliye dönecekti. Yakalanırsa onu dövecek, sonra attığı dayak biter bitmez gidip yine ona, beye verecekti, çünkü onu ona vermeye söz vermişlerdi ve bir erkek verdiği sözü yerine getirirdi, özellikle de fakirse ve söz verdiği kişi bütün bu yörelerin beyiyse. Bunu biliyordu. Ama kaçıyordu.

Yumuşak ellerin yumuşak dokunuşunu tanımıştı, bir ağacın dibinde onları hissetmişti. Taze yanaklarında yeni terlemiş bıyıkların öpücüğünü hissetmişti ve gecenin karanlığında onlara karşılık vermişti. Kendi gençliğine yaslanan genç bir bedeni hissetmişti ve o hisse ait olmayı her şeyden çok istemişti. Ama bunu babasına söylediğinde dayak atmışlar, onu ahıra kapatmışlardı. Ekmeksiz ve susuz, yalnızca bir parça ip ve bir emirle. Ya kime söz verildiysen ona gidersin, ya da ipi seçersin. Öyle ya da böyle, şeref temizlenmeli. Nasıl ilmek atılır biliyordu. O kapıdan içeri girerken o ilmeği atmaya kararlıydı, ama o kadar gençti, o kadar korkuyordu ki! Ve ümit ettiğini kendi kendine bile itiraf edemediği mucize bir türlü gelmemişti. Ve o kadar yaşamla doluydu ve yaşam öyle vaatlerle doluydu ki, zihni ilmekten sonra gelecek karanlıktan ya da beyin yatağından sonra gelecek karanlıktan ürkmüştü ve bu yüzden, ahırın arka tarafında çok fazla kış görmüş, çürümeye yüz tutmuş birkaç tahta bulduğunda, titrek elleri kanayana kadar onları tırmalayıp, çekiştirip, kırmayı başardığında, kaçmıştı.

Köpek havlamaları geliyordu. Şafak ya da alacakaranlıktı, hangisi bilmiyordu ve havlamaların tepenin ardındaki bir köyden mi geldiğini, yoksa kendi hayal gücünün ürünü mü olduğundan emin değildi, çünkü korkudan öyle kendini kaybetmişti ki nerede olduğunu, ne olduğunu bilmiyordu. Öfkeli adamların bağırışını duydu, havlamalar yaklaştı ve onların dişlerinden, adamların gazabından korkarak hızlandı, kulaklarındaki kan öyle gürültüyle çağlıyordu ki kendi düşüncelerini bile duyamıyordu. Dikenler bez pantolonunu yırttı, dallar gömleğini çekip yakasını açtı, taşların paraladığı ayaklarının bıraktığı kanlı izleri neredeyse hissedebiliyordu ve kaçtı.

Öfkeli bağırışlar şimdi hemen arkasındaydı, köpekler topuklarını dişlemek üzereydi, ciğerleri zorlanmaktan yanıyordu, dizleri boşanmak üzereydi ve o koşuyordu, kaçacaktı, onları geride bırakabilirdi, o… bir ok uğuldayarak karanlığı yardı… gece miydi, yoksa gözleri mi kararmıştı? Kız dikenli çalıların arasına yuvarlandı ve bir acı yumağı halinde onların bağrında yattı, gizlendi. Ve düşün içinde, düşlerde hep olduğu gibi, bildi. Genç aşkını öldürmüşlerdi. Onunla bir olduğunu öğrenmişlerdi. Şerefi temizlemek için bir kişinin daha ölmesi gerekiyordu.

Kız, tenine batan binlerce dikene, lime lime olmuş bedenine, kavrulan ciğerlerine, kasılmış, düğüm düğüm olmuş kaslarına aldırmadan yattı ve havlamaların, bağırışların yaklaşmasını dinledi. İleride ırmağın çağıltısı geliyordu ve bir an kendini onun içinde hayal etti, soğuk, kandan temizlenmiş, günahtan arınmış, suyla bir, su olmuş… ve son kalan mesafeyi de koşar, kayalardan, uçurumdan aşağı atlarsa hiç kirlenmemiş gibi temiz olacağını, kara diken sakalların ona asla ulaşamayacağını hissetti, ama tükenmişti, kıpırdayacak gücü yoktu, çünkü gücünü vurmuşlardı, öldürmüşlerdi, artık yoktu, bundan sonra koşmanın ne anlamı vardı? Bu yüzden kaçmadı.

Orada, yerinde kalma kararlılığıyla yatarken havlamalar bağırışlardan daha yakına geldi ve kız o istemese de nabzının hızlandığını, köpeklerin vahşi ağızları gözlerinin önüne geldiğinde ayaklarının seğirmeye başladığını hissetti, ama orada kalacaktı, orada kalmak istiyordu, köpek yemi olacaktı, orada kalmak zorundaydı, çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktu, ama ilk köpek hırlayarak üzerine atıldığında kız haykırdı ve ayakları, ondan izin beklemeden, onu kaldırdı ve kız kapanan çenelerden kaçtı, ciğerlerini patlatırcasına feryat ederek kayalardan atladı, bir okun uğuldayarak geçtiğini kafatasını sıyırdığını hissetti ve başka oklar başının üzerinde uğuldarken o düştü, düştü, düştü…

***

Nefesi kesilerek doğrulup oturdu. Terden sırılsıklam olmuştu ve düşten kalan imgeler gözlerinin önünde oynaşıyordu, seneler geçtikçe daha seyrek gördüğü, ama tamamen kaybolmayan aynı düş. Ay ışığı ile aydınlanmış bir gece, köpek dişleri, kanlar içinde bir genç, açık, buz gibi soğuk sulara düşme imgeleri ve hatıraları kafasının içinde karman çorman birbirine karışmıştı ve kadın kaçarak geçirdiği senelerin korkusunu iliklerinde hissediyordu. Teri gece havasında buz kesmişti ve kadın titremesini engellemeye çalıştı.

Düşlerinden biraz daha sıyrıldığı zaman birinin ona sarılmış olduğunu hissetti. İlk önce, yerde otururken ona destek olan kolları. Sonra bir insan bedeninin sıcaklığını fark etti ve iyi hissetti. Diğer kişinin, nefesleriyle yükselip alçalan göğsü. Bu şekilde kucaklanmak, teselli edilmek öylesine doğaldı, ama aynı zamanda öylesine uzak bir anıydı ki.

Gerçek hayata dönmeye gönülsüz, başını o omza dayadı. Yanağında yumuşak bir kumaşın ve yumuşak tenin, alnında tıraşı geçmiş sakalların yumuşak dokunuşu vardı. Kâbusun uyandırdığı duygular hâlâ kafasında canlıydı ve düşündeki kara sakalın hayali dokunuşu ile bu, yumuşak sakalın dokunuşu arasındaki farka şaştı.

Yalnızlığın acısını dindiren bu sıcaklığa sokuldu ve gözlerini kapattı. Kolların kavrayışının, onu memnunlukla kabul edermiş gibi sıkılaştığını hissetti.

Bir insanın doğal kokusunu hissetti ve biraz önce sakinleşmeye başlayan nabzının bir kez daha, tamamen farklı sebeplerden hızlandığını hissetti ve gözleri aniden açıldı, gerçek hayat zihnini doldurdu, ona böylesine teselli veren bedeni içgüdüyle dirsekledi ve ayağa fırladı.

Dikilerek, içinde, var olduğunun bile farkında olmadığı böylesine yabancı duygular uyandıran bu varlığa, bu kişiye, bu… erkeğe baktı.

O itince adam dengesini yitirmiş, toprağa oturakalmıştı. Solgun ay ışığı altında onun şaşkınlığını, yüzündeki merak ve endişe ifadesini görebiliyordu.

“Of,” dedi adam, biraz gecikmeli olarak. “Nereyi dirseklediğine dikkat et, küçükhanım. Daha birkaç saat önce orayı kendin dikmiştin.”

Kadın sözcükleri bilmiyordu. Ama adamın sesi sanki ona, çok uzun zamandır kimsenin sormadığı sorular soruyordu. “Sen iyi misin?” diye soruyordu yüzü. “Yardım edebilir miyim?” diye soruyordu yumuşak sesi.

Kadın boğazında bir yumru hissetti ve korktu. Bu adamın içinde uyandırdığı zayıflıktan korktu. Hafifçe geriledi.

Adam, kadının onun anlayamadığını hatırlayarak, yerel dilde sözcükler buldu. “Sen… yara… ben.”

Kadının sözcükleri kavraması bir an aldı. Sonra içi rahatlama duygusuyla doldu, çünkü adam onun için endişelenerek, onun zayıflığını teşhir etmemişti. Aynı sebepten, içinde bir acılık da vardı.

O acılık kadını öfkelendirdi. O acılık içinde kabardı ve kadın bağırdı.

“Bir daha bana öyle dokunma!”

“Nasıl dokunma?” diye merak etti bir parçası ve öfkesi daha da kabardı.

“Sakin ol, bakalım,” diye seslendi adam onun uzaklaşan sırtına. “Gecenin bir yarısı kâbuslarına giren ben değilim herhalde.”

Kadının eşyalarını toplamasını, eyerine bağlamasını ve gitmeye hazırlanmasını izledi. O da, yarası yüzünden dikkatle ve yavaşça, aynısını yaptı, çünkü başka seçeneği yoktu. Şafak sökmek üzereydi ve bu deli kadının ne yaptığını bildiğini umuyordu.

***

Bir sonraki köye doğru yol alıyorlardı. Kadın yükünü orada silkelemeyi düşünüyordu. Orada bir sürü insan vardı, adama bakarlardı, şifadan anlayan birileri bulunurdu, değil mi? Bu yörelerde, bir yabancı için daha iyisini bulamazdı.

Şimdi, adamın önünde at sürer, nal seslerini, adamın zaman zaman mırıldanmasını ve inlemesini dinlerken, düşünceleri gece gördüğü düşe ve adamın kollarında uyanmasına gidiyordu. Ne kadar sıcak, ne kadar güven verici bir duyguydu. Bunca sene sonra yalnız olmamak…

Adamdan gelen bir homurtu düşüncelerini kesintiye uğrattı. Yabancının atı tökezlemiş, adamın oturduğu yerde sarsılmasına sebep olmuştu.

Yabancı ona yetişerek bir şeyler sordu, ama kadın anlamadı. Onu anlamaya çalışmak yerine süzmekteydi. Adamın elini kaldırıp gözlerini gölgelemesini, uzaklara bakmasını izledi. Adam, incelemesi bitince, yerel dilde, “Su. Gölge,” dedi.

Kadın dönüp araziyi inceledi. Alçak tepelerin arasından gördüğü yoğun ağaçlığın arasında derince bir çay aktığını biliyordu.

Kadın su tulumunu çıkarıp adama uzattı. Adam çabuk yorulmuştu, yüzü kızarmıştı, ama sıcağa rağmen fazla terlemiş görünmüyordu. Kötü bir işaret.

“Tepenin arkasında mola veririz,” dedi adama, o su tulumunu alırken. “Biraz daha dayan.” Atını yanaştırdı ve elini uzatıp adamın alnını kontrol etti. Ateşi vardı. Yara işlemeye başlamış olmalıydı.

Adam su tulumunu kaldırdı ve ılık suyu yudumlarken yüzünü buruşturdu. Kadın tulumu geri aldı, biraz içti ve geri kalanı adamın başından aşağı boca etti. Çayda doldururdu nasıl olsa.

Atlarını yeşilliğe doğru mahmuzladılar ve kadın kendi duygularını inceleme işine geri döndü. Korku, kaçma dürtüsü, açlık, soğuk, sıcak dışında hiçbir şey hissetmeden geçen yıllar. Yabanda, bir yabani hayvan gibi, kaçarak, kovalanarak geçen yıllar.

Adamın atının sırtında çökmüş, oturmasını izlerken bir anda, onu köyün içine kadar götüremeyeceğini hatırladı. Oraya yalnız başına gidebilecek kadar iyi olduğunu umdu. Ama nasıl anlatacaktı ona. Senelerdir onu avlamaya çalıştıklarını. Kafatasında, saçlarının altında, okun bıraktığı beyaz yara izini. Beyin kinini ve onun kellesine ödül koyduğunu. Onu görecekleri yerde öldüreceklerini. Ama öldürmeden önce, öldürmekten beter yapacaklarını.

“Kadın…” dedi adam, yerel dilde. Kadın dönünce devam etti. “Gölge. Dur.” Ardından, bir yakarıya çok benzeyen sözler sıraladı.

Kadın yavaşladı ve onun yetişmesini bekledi. Adamın gözlerinde acı vardı ve oturduğu yerde sallanıyordu. Kadın dönüp yeşilliğe baktı. Birkaç dakika sonra orada olacaklardı. Atını adamınkinin hızına uydurdu ve düşecek gibi olması durumunda uzanabilmek için yakında kaldı. Çaya kadar idare etmesi lazımdı.

Çayın çevresi yeşil ve gölgelikti. Kırların kızgın sıcağından sonra, cennet gibi geliyordu. Çay, üzerine sarkan söğütlerin arasında, taşların üzerinde şıkırdayarak akıyordu. Suyu dağlardan geliyordu ve buz gibiydi.

Kadın adamı sağ salim atından indirip, bir ağacın dibindeki gölgeye yerleştirdiğinde, kendisi de bitkin düşmüştü. Güneş sırtını kavurmuştu ve tek istediği serinlemek ve dinlenmekti.

Atları suya yakın dallara bağlar, eyerlerini indirirken, bu işe neden bulaştığını merak ediyordu.

Dönüp adama baktı ve, “Kılıcı için,” diye yalan söyledi kendi kendine. Yardımı karşılığında adamın kılıcını alacaktı, öyle karar vermişti. Silaha ihtiyacı vardı.

Ama adamın sıcaktan kızarmış yüzünü, kendinden geçmek üzereymiş gibi ifadesini incelerken o kadar emin olamıyordu.

İşini bitirdi. Su tulumunu çayın serin suyundan doldurdu ve yabancıya götürdü. Adam gözlerini zar zor açarak birkaç yudum içti. Hiç iyi görünmüyordu.

“Kalk bakalım,” dedi kadın. Adamı çekiştirerek yaslandığı yerden kaldırdı ve oturttu. “Biraz serinlemen lazım. Bayılırsan seni taşıyamam. Burada bırakırsam seni ben öldürdüm sanırlar. Buralarda olan her şeyi benden biliyorlar.”

Adamın anlamadığını biliyordu, ama konuşmak iyi geliyordu.

“Kaldır bakalım kollarını. Seni biraz temizleyelim. Leş gibi kokmuşsun. Biliyorum ben bu kokuyu. Can korkusunun kokusu bu. Ölümle burun buruna geldiğinde böyle terlersin. Kendimden biliyorum. Öleceğim sanmıştım. Birkaç kere. Ölümün kokusu. Yıkanıp o kokuyu atman lazım ki, iyi olasın. Zaten başını da serinletmeli…”

Yabancının başından aşağı biraz su döktü. Adam gözlerini araladı.

“Gördün mü?” diye devam etti kadın. Alışıyordu konuşmaya. Kaç senedir konuşmamıştı kimseyle. Uzaktan tehditler fırlatmak, tehditlere yanıt vermek dışında.

“Doğru düzgün yıkanabilsen iyiydi. Onu da iyileşince yaparsın artık.”

Yabancının göğsüne, omuzlarına biraz su döktü. Yüzünü yıkadı. Başını tekrar ıslattı. Adam şimdi tamamen ayılmış, onu izliyordu.

Kadın adamın yarasını gösterdi. “Yaranı temizlemek gerek. Yakmak da lazım, ama ateş yakana, demir kızdırana kadar köye varırız zaten. Ama seni köyün yakınında bırakmam lazım. Ben yaklaşamam.”

Adam onun çabuk çabuk konuşmasından hiçbir şey anlamamış, bakıyordu.

“Yaranı diyorum,” dedi kadın, parmağını yaraya uzatarak. Adam irkilerek parmaktan uzaklaştı.

“Temizlemek lazım,” diye devam etti kadın, su tulumunu kaldırarak. Adam başını iki yana salladı.

“Canın isterse. Seni yıkamaya bayılıyordum sanki.”

Tulumu ve adamın gömleğini alarak doğruldu. “En azından eceli gelmiş keçi gibi kokmanı engelleyebilirim.”

“Keçi?” dedi adam. Bildiği sözcüklerdendi.

Kadın suya dönecekken durdu. “Evet. Keçi.” Gömleği koklayacakmış gibi burnuna yaklaştırdı, sonra yüzünü buruşturarak uzaklaştırdı. “Keçi gibi kokuyorsun.”

Adamın yorgun yüzü hafif bir sırıtışla aydınlandı. “Ah! Keçi! Ben!”

Kadın gömleği çayın başında küçücük kalmış sabun parçasıyla köpürtür, çitilerken, bunu neden yaptığını düşündü yine. Ama yanıtı beğenmediği için düşünceyi kafasından uzaklaştırdı. Gömleği durulayıp, kuruması için bir kayanın üzerine serdi. Dönüp yabancıya baktı.

Adam başını yaslamış, gözlerini yine yummuştu.

Kadın bunu görünce çayın biraz yukarısına, birkaç söğüdün otların arasından suya sarktığı yere gitti. Biraz serinlemek ve temizlenmek ona da iyi gelecekti.

Güvenli olduğundan emin olmak için adamın yattığı yere son bir kez baktı ve soyundu. Sabunu elinde, yavaşça suya girerken, adamın bakışlarını sırtında hayal etti ve gülümsedi. Su serin ve berraktı. Dibi iri, yuvarlak taşlarla kaplıydı. Su beline gelene kadar ilerledi, sonra kendini suya bıraktı.

O sırada yabancı başını kaldırmış, çevrede kadını arıyordu. Söğüt dallarının arasında hareket sezdi ve kadının çıplak sırtının suya daldığını gördü. Sonra kadın bir adım daha attı ve görünmez oldu. Adam gülümseyerek başını arkasına yasladı ve gözlerini yumdu.

***

Tekrar yola koyulduklarında güneş inmeye başlamıştı ve ikisi de biraz daha dinç hissediyordu.

Kadının çenesi düşmüştü.

“Köye yaklaşamam, çünkü beni vururlar. Buradaki herkes bana düşman, çünkü beye varmadım ve kaçtım. Beni avlıyorlar. Peşime düşenlerden birini öldürdüm, bir sürüsünü de yaraladım. İntikam alacaklar benden. Ama bir türlü yakalayamıyorlar.

“Kaç sene oldu? Üç. Üç koca sene. Kaçtığımda gencecik kızdım. Şimdi nine gibi oldum.” Kadın güldü.

O konuştukça, adam anlarmış gibi dönüp dönüp ona bakıyordu.

Kadın dönüp ona baktı. “Hiç anlamıyorsun, değil mi? Buralarda kimse anlamıyor. Ama belki dilimi bilsen sen anlardın, hı?”

Adam soru tınısını duydu. Başını iki yana sallayarak kırık bir aksanla yanıt verdi. “Ben anlamadı.”

Kadın acı acı güldü. Bir süre sessizlik içinde at sürdüler. “Neden gitmedim ki buralardan?” dedi sonra. “Başka yer bilmiyorum da ondan. Dağda bayırda başımın çaresine bakabiliyorum. Başka diyarlarda ne yapacağımı bilemem.”

Bir sessizlik daha oldu. “Senin geldiğin yer. Güzel bir memleket mi acaba? Orada kimse bizim beyi tanımaz… Ben seni götürürüm, biliyor musun? Zaten yaralısın, tek başına yolculuk yapamazsın. Seni köye bırakırım. Yaranı temizlerler, bakarlar. Sonra da köyün dışında buluşuruz. Sen bana kendi memleketini gösterirsin, ben de buradan gitmiş olurum, hı?”

Adam omuzlarını kaldırdı.

Kadın gülümseyerek önüne döndü. Üç senedir korkudan ve karanlıktan başka bir şey hissetmemişti. Şimdi içinde aydınlık bir şeyler açılıyordu. Sıcak bir şey. Umut gibi.

***

Uzakta köy göründüğünde güneş alçak tepelerin arkasında kaybolmuş, kırları gölgesiz bir maviliğe boyamıştı. Gün boyunca güneş altında pişmek kadını da bitkin düşürmüştü. Yabancı atının üzerinde sallanıyordu.

Köye bir tepe kala, kadın atları durdurdu. “Kendin gideceksin buradan sonrasını,” dedi adama.

Adam baygın gözlerle baktı ona.

Kadın eliyle köyü gösterdi. “Az kaldı zaten. Seni bu halde görünce, şifacı kimse, ona götürürler seni. Sen bir an önce iyi olmaya bak. Ben buralarda yolunu gözlerim.”

Adam önce köye, sonra yine ona baktı. Kadın yine işaret etti. “Git!” dedi kısaca. Uzanıp yabancının atının sağrısına bir şaplak attı. Atı yerinde sıçrayarak birkaç adım atınca, adam savruldu, devrilecekmiş gibi oldu, zar zor dengesini kurdu ve dönüp, çaresiz gözlerle kadına baktı. “Yardım et,” diye mırıldandı.

Kadın da çaresiz hissediyordu. Yabancı her an eyerden yere düşebilirmiş gibi görünüyordu. Düşerse boynunu kırabilirdi. Kırmasa bile burada kimse onu görmez, kurda kuşa yem olurdu. Ama kadın bu tepeyi aşmaktan korkuyordu.

“Git!” dedi yine.

“Yardım et,” diye nefes verdi adam. Gözleri kayıyordu artık.

Kadın bir an duraksadı. Sonra kararını verdi. Atını mahmuzladı ve adama yaklaştı, atının başlığını tuttu, kendinden geçecek gibi olursa kolundan tutabileceği kadar yakınında at sürmeye başladı.

“Birkaç dakika,” dedi ona. “Seni köyün kıyısına kadar götürürüm. Biri seni görür görmez de döner kaçarım. Tamam mı? Sen orada iyi olmaya bak.”

Köyde, el ayak ortalıktan çekilmişti. Hava kararıyordu.

Kadın atları köyün en dışındaki evden bir taş atımı uzaklıkta durdurdu. Atından aşağı atladı ve adamın inmesine yardım etti. Düşmemesi için kolunun altına girdi.

Evlerin pencereleri aydınlıktı ve kadın korkuyordu. Kaçtığından beri bir köye bu kadar yaklaşmamıştı.

Adamın ağırlığı gittikçe üzerine çöküyordu.

“Hey!” diye bağırdı kadın. “Kimse yok mu? Yaralı bir yolcu var burada! Tanrı misafiri, konaklayacak yer arıyor!”

En yakındaki evin penceresinde biri belirdi, dışarıya baktı, sonra kayboldu.

Kadın ürküntüyle adamı bırakmaya çalıştı. Kaçması gerekiyordu. Ama adam ayaklarının üzerinde zor duruyordu, kadını bırakmak istemedi, kavradı. “Yardım et,” dedi yakarıyla.

Kadın onun kollarından sıyrılamadan evin kapısı açıldı birkaç kişi dışarı döküldü. Önde iri yarı iki adam ve arkada, evin kadınları, çocukları.

“Adam yaralı,” dedi kadın, kendini adamın kollarından kurtarmaya çalışarak. “Bakılması lazım.”

Yabancı yeni gelenleri görünce onlara döndü ve kolunu biraz gevşetti. Kadın ondan uzaklaşarak, dönüp kaçmaya hazırlandı.

“Yolda buldum,” diye açıkladı, ses çıkarmadan bakan adamlara. “Rehberi vurmuş, soyup kaçmış. Kendisi anlatır.”

“Bu o,” dedi adamlardan biri, kaba sesle. “Yaban.” Yanıt beklemeden, kadının karanlıkta daha önce fark etmediği yayını kaldırdı.

Yayı yabancı da gördü. Elini kaldırdı. Ezberlediği sözleri tekrarladı. “Hayır. Ben dost. Barış.”

Kadın, donakalmış olan kaslarını hareket etmeye zorladı. Bir adım geriledi. Boğazı sıkışmış, nefes almasını engelliyordu. Bir adım daha… Köylü başka uyarı vermeden rahat bir hareketle yayı kaldırdı, kirişi çekti ve oku bıraktı.

Kadın tek ses çıkarmadan geriye devrildi.

Yabancı şaşkın şaşkın dönüp ona baktı. “Hayır!” Sendeleyerek onun düştüğü yere gitti ve yanına çöktü. “Hayır.” Soru dolu bakışlarla köylülere döndü.

Kadını vuran adam onlara duyduğu ilgiyi yitirmişti bile. Diğer adama döndü. “Yarın beye haber yolla. Kadının işi bitti.” Dönüp yerde yatan kadına baktı ve yere tükürdü. “Kaltak.”


Niran Elçi

Yaban ile Yabancı” için 5 Yorum Var

  1. yanlış mı görüyorum? bu gerçekten niran elçi mi??? cidden enfes fakat bir o kadar sonu hüzünlü ve sanki çabuk bitmiş bir hikaye okudum! keşke çok çok daha fazlası olsaydı. öncelikle niran elçi’yi bu değerli öyküsü için kutluyor ve niran elçi’den sonunda bana bir öykü okutturma şansı verdiği içinde kayıp rıhtım’a teşekkür ediyorum…

  2. Adam ve kadın. İsimleri yok ama haklarında baya birşey öğrendik. Hikayeye bayıldım özellikle de rüya kısmına. Neden bilmiyorum. Oldukça sürükleyici buldum hikayeyi ve betimlemelerinizde çevirmenliğini yaptığınız kitaplardan esinlendinizi sanıyorum.

    Sonuç olarak hüzünlü, tadı damağınızda kalan başarılı bir eserdi. Teşekkür ediyorum bizle bu hikayenizi paylaştığınız için

  3. Betimlemeriniz hoş,hikaye akıcı konu yeterince hüzünlü.Okuması zevk veren bir hikayeydi tebrik ve teşekkür ediyorum.Fakat sonunda biraz hayal kırıklığına uğradım,fazla kısa ve ‘keskin’ olmuş.Hikaye temel olarak uzatılabilecek bir hikaye.

    Tekrar teşekküre ediyorum bunu bizlerle paylaştığınız için.

  4. Hikaye gerçekten hüzünlendirici bir hikayeydi. Keşke biraz daha uzun olsaydı diyor insan. Enfes bir haikayeydi.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *