Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Pikseller Kitabı

Eski Dünya ‘ya dair verilerin depolandığı Kütüphane benim gözde mekânımdır. Her sabah benzetim merceklerini gözlerime takar takmaz nöronlarımın beni götürdüğü yer orasıdır. Yaşıtlarım vahalardaki açık mavi sularda yüzüp hamaklarda sallanadursun, ben verilerin çölünde yorulmayı tercih ederim.

Kütüphane dediğim yer, esasında kocaman bir bilgisayar kasasının içidir. Kapı olarak deforme olmuş bir veriyolunu kullanırım her zaman. İçeri girdiğimde beni sağda solda yığılmış kablolar ve paslanmış çipler karşılar. Bunları geçmek için gerekli olan bir tırmanma seansının ardından Boşluk diye adlandırdığım yere ulaşırım. Eski Dünya’dan kalma kitaplar, hologramlar, disketler ve radyolar işte buradadır.

Geçen gün yine Boşluk’ta aylak aylak dolanırken anakart tarafındaki bir rafta çok eski olduğu hemen belli olan bir kasaya rast geldim. Kasa derken içinde bulunduğum bilgisayar kasası tarzı bir şeyden bahsetmiyorum. Bu kasa bildiğiniz antika bir ahşap işçiliği ürünüydü. Muhtemelen şu ceviz dedikleri ağaçtan yapılmış olmalıydı. Üzerinde evreni betimlediğini tahmin ettiğim bir takım oyma figürler vardı. Kapağının üzerine küçük ve narin bir kilit iliştirilmişti. Kilidin yılların tesiriyle çürüdüğünü ve parmaklarımın arasında kolayca ufalandığını gördüm. Velhasıl bu gizemli sandığın içini açmak hiç de zor olmadı.

Sandığın içine baktığımda akıl almaz bir renk cümbüşü gözlerimi aldı. Bu çılgın, yanardöner manzaranın sebebinin bir tür kitap olduğunu fark ettim. Kapağında evrenin bütün renkleri saklanıyor gibiydi. Kitabı elime alıp sayfalarını çevirmeye koyuldum. İlk sayfa maviydi ve üzerinde tek bir harf dahi yoktu. Hemen ikinci sayfaya geçtim ama yine bir şey yazmadığını gördüm. Ancak renk değişmişti ve bu kez kırmızı bir sayfa vardı karşımda. Tekrar ilk sayfaya döndüm hayal kırıklığıyla. Biraz önce mavi olduğunu gördüğüm sayfanın renginin bu kez beyaza yakın açık bir renge döndüğünü gördüm.

İçinde bir şey bulamadığım bu ilginç kitabı sandığa bırakıp onun yanında duran kâğıt yığınına göz gezdirdim. Bu kâğıtlar kitabın aksine kalitesiz, saman rengi bir şeydi. Üzerinde birtakım yazılar vardı. Kütüphane’de geçirdiğim yıllarda antik dilleri öğrenmiş olmam sayesinde zar zor okunan yazıların bir kısmını çözdüm ve bunları tek tek evrensel bilgi ağına aktardım. Kâğıtların üzerindeki yazılar çok eski zamanlarda yaşanmış; Graphos, Ariphane ve Akis adında üç adam arasındaki konuşmalardan ibaretti. Bu konuşmaları evrensel bilgi ağı aracılığıyla beyninize yükleyebilirsiniz ama ben yine de burada size bu diyalogları olduğu gibi aktarmak istiyorum. Olur ya bir gün evrensel bilgi ağı çökerse bu kayıt birilerinin eline ulaşır. Bu üç adam arasındaki diyalog aynen şu şekildeydi.

Graphos: “Bildiğimiz bütün kelimeler Pikseller Kitabı’nın anlaşılabilmesi için var olmuştur. Bu konuda hepimiz hemfikiriz sanırım.”

Ariphane: “Ne münasebet! Hemfikir olduğumuzu da nereden çıkardın? Bir kere Pikseller Kitabı’nın üzerinde tek bir kelime dahi yok. Bu durumda evrende var olan kelimelerin, içerisinde anlam ihtiva eden tek bir işaret bulunmayan bu kitabı anlamak için ortaya çıktığını nasıl iddia edebilirsin ki?”

Graphos: “Sevgili Ariphane, Pikseller Kitabı’nın kendisi evrenin tüm anlamını içeren bir işarettir zaten. Kelimeler yoktur sayfalarında ama onun değişken renklerinden sızan manayı dimağımızdaki kelimelerle sezeriz. Kitap’ın kapağındaki binbir rengi görmedin mi ki bu şekilde yaralayıcı konuşabiliyorsun?”

Ariphane: “Elbette gördüm Pikseller Kitabı’nı. Yanardöner kapağını da inceledim, her bakışında başka bir renge bürünen sayfalarını da. Bunlar kitabın yapıldığı nanomalzemenin kuantum boyut etkisi sayesinde kazandığı basit bir özellik sadece. Bu kitap hakkında tek çözemediğim şey, onun yakınlarında olduğumda dünyanın geri kalanını daha renksiz hissetmem. Bu da henüz bilmediğim bir teknolojinin zihnime oynadığı bir oyun olsa gerek.”

Graphos: “İyi ama onun içindeki bilgi olmadan evreni oluşturan her bir pikseli nasıl anlamlandırabilirsin ki?”

Ariphane: “Dostum evren piksellerden oluşmaz. Atomlardan oluşur. Benim kanaatim bu yöndedir.”

Akis: “Konuşmayayım diye sabrettim durdum ama artık dayanamayacağım. Evrenin piksellerden oluşmadığını iddia etmek Oyuncu’ya hakarettir. Elbette ki evren Graphos’un belirttiği gibi piksellerden oluşur. Ama Graphos kardeşim senin de yanıldığın bir nokta var. Şu bahsettiğin renkli kitabın, evrenin piksellerini çözmede bize bir yararı olmaz. Piksellerin ardındaki gerçeği anlamamız için Oyuncu her birimize ayrı birer kitap vermiştir. Ama o bahsettiğin gibi bir kitap değil. Asıl Pikseller Kitabı gözlerimizdir. Gözlerimiz yeter bize. Renkleri değişen o kitabın peşinde sürüklenmeyi bırak sevgili dostum. Bu seni yanlışa götürüyor.”

Ariphane: “Ah! Ben de Oyuncu’nun rahibi neden lafa dalmıyor diye merak ediyordum. Bütün bu parçalanan ve devinen parçacıklar senin şu Oyuncu’nun oyuncakları oluyor sanırım öyle mi?”

Akis: “Var olan her şey oyuncaktır. Var olmayan tek şey ise Oyuncu’dur. Oyuncu var olmadığı için bütün bu oyuncakları piksel piksel tasarlayabilmiştir.”

Graphos: “Tasarlamak için var olman gerekir. Bu durumda Oyuncu var olmalıdır önce. Onun var olmadan var ettiğini iddia etmek için mantığımızı çöpe atmamız gerekir. Oysa Pikseller Kitabı’na içgörüyle bakabilen herkes orada okumuştur ki: “Mantık evren kâşiflerinin bastonudur.” Onu bir kenara bırakamayız.”

Akis: “Zavallı Graphos kendi kendinle çeliştiğinin farkındasın değil mi? Üzerinde tek bir harf dahi olmayan bir kitaptan bir cümle okuyorsun ve aynı zamanda mantığın ne kadar gerekli olduğundan dem vuruyorsun. Mantığı bir kenara bırak dostum. Ariphane için çok geç ama sen Oyuncu’nun düzenini idrak edebilirsin. Ancak öncesinde mantığını çöpe atman şart… Ve o rengi değişip duran Pikseller Kitabı’nı da tabii ki…”

Graphos: “Pikseller Kitabı’na zarar vermek en son yapacağım şey olur. Onun her bir rengini özümsemeden o çok sevdiğin gözlerin sana bir şey anlatmaz.”

Ariphane: “Dostlarım bu tartışmanın bir sonuca ulaşacağı yok. Saatlerce tartışsak dahi sevgili Graphos Pikseller Kitabı’nın peşinden gitmeye devam edecek. Değerli dostum Akis sen de elbette kutsal gördüğün gözlerin aracılığıyla Oyuncu’nun var olmadan var ettiği pikselleri kovalayacaksın. Ben de atomların anlamsız devinimleri karşısında kafa karışıklığı yaşamaktan vazgeçmeyeceğim. Bu yüzden bu tartışmayı burada bırakıp gidiyorum.”

Kâğıtların bundan sonraki kısmı anlaşılmaz haldeydi. Çoğu silinmişti ve silinmeyenler de okunamayacak denli soluktu. Artık sandığı yerine koyup oradan ayrılacakken sandığın alt kısmında bir tür disk olduğunu gördüm. Hemen bu diski alıp çalıştırabileceğim bir yere götürdüm. Diskin içerisinde evrenin yapısına dair bazı anlatımlar vardı. Anlatıcı olarak kocaman gözleri olan zayıf bir yaratık görülüyordu. Anlatının bir yerinde bu garip varlık İmagos adlı bir gezegende rast geldiği ve adının Pikseller Kitabı olduğunu öğrendiği bir nesneden bahsediyordu. Burada bahsi geçen şeyin yine biraz önceki konuşmalardaki gibi şu sandıkta duran renkli kitap olduğuna kuşku yoktu. Yaratık şu cümlelerle anlatıyordu Pikseller Kitabı’nı.

“Bu garip nesne, bir tür virüs programı olarak görev yapıyor. Sanal gerçekliğin içindeki renkleri emerek gerçek dünyanın benzetimi olan bu âlemin inanılırlığını zayıflatıyor. Bu yüzden özel olarak imal edilmiş bir sandık içerisinde saklanması şart.”

Yaratığın sözleri beynimden vurulmuşa çevirdi beni. Sandığın kapağına baktım. Ellerimle açtığım kapağa… Yanardöner kapaklı kitap artık çok daha renkliydi. Etrafıma göz gezdirdiğimde Kütüphane’deki renklerin soluklaştığını fark ettim. Kitap çoktan renkleri çalmaya başlamıştı. O gün giydiğim mavi tişört bile rengini kaybetmeye başlamıştı. Tenimdeki garip hisse bakılırsa vücudum da burada kalırsam renklerine elveda diyecekti. Renksiz bir gölge olarak burada tıkılıp kalmak niyetinde değildim. Hemen gerçek dünyaya dönüp bu sanal virüs hakkında yetkilileri bilgilendirmem gerektiğini düşündüm. Sonra benzetim lenslerini çıkarabileceğim kontrol noktasına doğru koşmaya başladım. Hızlı… Ve daha hızlı…

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Pikseller Kitabı” için 6 Yorum Var

  1. merhaba, öyküye başladığımda “The Giver” filmini anımsadım, ona benzettim biraz. Bilgisayar kasasının içinde bir kasa bulma ve o kasanın içinden de bir kitabın çıkması fikri güzeldi. Kitap, kutsal kitap izlenimi uyandırdı bende. Üç filozof da hoş bir buluş.
    Öyküde çok sık “Pikseller Kitabı” tamlaması geçiyor, bu da yoruyor biraz. Birkaç yerde tamlamanın kendisi yerine zamirini kullanmak daha iyi olur gibi. Hani şöyle: “Pikseller Kitabı’na zarar vermek en son yapacağım şey olur.” yerine “Kitaba zarar vermek…” şeklinde.
    Yine tamlamadan gideceğim ama “Pikseller Kitabı” yerine “Piksel Kitabı” daha doğru gibi. Renkler Kitabı yerine Renk Kitabı demek gibi mesela.
    Hikayenin finali de güzeldi.
    Önümüzdeki seçkide görüşmek üzere.

  2. Bir süre ara verdiğinizi gördüm. Arada oldukça güzel temalar varken dönüş için zor bir konuyu seçmişsiniz. Ben tema üzerinden gittiğim öykümü bir türlü tamamlayamadım. Fakat sizinki gayet oturmuş, tebrikler. Anlamlı ve güzel de bir son eklemişsiniz.

    Elinize sağlık.

    1. Evet dediğiniz gibi birkaç aydır güzel temaları kaçırdım maalesef. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sonraki seçkilerde görüşmek üzere.

  3. Sevgili dostum kalemine sağlık. Zor bir temadan oldukça temiz bir iş çıkmış. Öykü genel olarak güzel fakat sonuna ayrı bayıldım, sıkılmadan okudum, tekrar eline sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *