Öykü

Pow Wow Ayini ve Savaş Boyası

Tüm ağaçlar ağlıyordu.

İlk defa kesilmeden önce hiçbirine tütün ikram edilmemişti. Ve yine ilk kez kesilen odunlar heba edilmişti. Yok edilenlerin dışında ormanın diğer tüm ağaçları yas içinde, dallarını savurmaktan kıyasıya ağlıyordu. Aymaraların ellerinde olmayan ilk balta gövdelerine saplanmıştı. Kabileyi yok ettikleri yetmezmiş gibi, şimdi de ağaçlar, nehirler ve hayvanlar tehlike altındaydı. Önümüzdeki yaz Yüce Ruh bütün av hayvanlarını getirmeyecekti. Ağaçlar kesildiği için hiçbir kızılderilinin kalbi yaralanmayacaktı. Her birine çoktan ok saplanmıştı. Geri kalan tüm canlılar ve ruhlar hep bir ağızdan bunları konuşuyordu. “Artık yoklar,”, “Sıra sıra, ya da birdenbire hepimiz yok olacağız,” Hep bir ağızdan konuşurlarsa, asıl duymaları gerekeni kaçırırlardı. Öyle de oldu.

Ayak sesleri geliyordu. Çok uzaktan. Belki de çok yukarıdan gelen kanat sesleridir. Ağıtların, hıçkırıkların arasında bilinmedik bir ses. Onlarca istilacı baltalarla ve tırpanlarla, yüzü yere eğilmiş doğayı ağlatırken Bulut yerlilerinden gelen vardı. Aymara Kabilesi’nin lideri Şef Mahko, savaşın onların kabilesine de yaklaştığını anladığında şamanlarından Bulut yerlileri ile irtibata geçmelerini istemişti. Ne diğer kabile liderleri ne Yüce Ruh ne de Ulu Manitu istilalara ve katliamlara engel olamıyordu. “İyi köpek ile kötü köpek kavga edecekse, araya girecek biri mutlaka lazım,” demişti Şef Mahko. Savaş boyu hiç kimse gelmedi.

Bulut yerlileri olup biteni epey yukarıdan takip ediyordu. Aynı şey onların başına gelse, yerli kabilelerden destek alırlar mıydı, diye düşünüp durdular. Yardım isteseler bile, kimse canını tehlikeye atıp bunca yüksekliğe çıkmak zorunda değildi. Ancak ucu onlara da dokunursa böyle bir risk alırlardı. Tıpkı şimdi Bulut yerlilerine olduğu gibi. En büyük bulutun üstüne yerleşmiş damlacıklar, “Ağaçlar! Ağaçlar!” diye tepinerek ağlamaya başladı. Ağladıkça çoğalıyorlardı. Bu, bazen iyi olsa da, yalnızca nüfus sıkıntısı çektiklerinde kullandıkları bir taktikti. Şimdi gereksiz yerli bölünmesine lüzum yoktu. Hasır Çocuk, en büyük damlacık ve bulut lideri, elinin tersiyle yeni damlacıkları dağıttı. Yeryüzünde birisi çoktan, “Biri mi tükürdü?” diye bakınmaya başlamış olmalıydı. Hasır Çocuk, “Ne olmuş ağaçlara,” dedi en sakin tavrıyla, “irtibatımız gayet kuvvetliydi az evvel?” Damlacıklar bu sakinlik karşısında daha da hırçınlaşmış, düşen ağaçları taklit etmeye başlamışlardı. Daha önce aşağıdaki yerlilerin aynı anda bunca ağacı kestiği görülmüş şey değildi, nasıl anlatacaklarını bilemiyorlardı. Hasır Çocuk anlar gibi oldu. Zamanında ısrarcı şamanlara kulak asmadığını düşündü. Pişman olmaya vakti yoktu.

“Bulut yerlilerinin dikkatine!”

“Hazırız Hasır Çocuk.”

Bir yandan bu durumdan zevk alıyordu. Bulut yerlilerinde emir-komuta zinciri ilk defa oluşuyordu.

“Acil durum alarmı! Duyan duymayana anlatsın: Acil durum alarmı!”

Islak fısıldaşmalar yükselmeye başlayınca Hasır Çocuk yeniden araya girdi, sakin tavrı ne yazık ki devam ediyordu:

“Yerli yerlidir damlacıklarım. Ne kadar yüksek yerli, ne kadar alçak yerli olduğunuz fark etmez. Yardımlaşmayı biliniz.”

Lafı bitince arka sıralarda kalıp duymayanlara fısıldanarak tekrar edilmesi için bir süre durup devam ediyordu,

“Şef Mahko’nun namı yıllardır buralara kadar gelmişti. Aymara Kabilesi, sanıyoruz ki, onulmaz biçimde istila edilmiştir. Hiçbirinin ölüsüne, izine rastlanmamıştır. Buradan görebildiğim kadarıyla, karınca sürüsü gibi dağıldılar. Hatta daha ufak görünüyorlardı,” tekrar edilmeyi beklemeden devam etti, “zamanında yardım istemediler, diyemem. Ataları gibi üstesinden gelirler sandım. Alt olduklarını gördüğümde de inanmadım, bir yerden çıkacaklarını ümit ediyorum. Fakat durum değişti.”

Damlacıklar kıpırdanmaya başladı. Hasır Çocuk hiddetlenmeye başlıyordu:

“Ağaçları kesiyorlar! İstilanın ucu bize de dokunacak. Dolaylı olarak katlediliyoruz. Şimdi sizden istediğim, tüm bulutlulara haber vermeniz. Yeryüzü tamamen gözlensin, Şef Mahko ve halkının yeri tespit edilsin. Seçtiğim savaşçı damlacıklarımla, yağmur bulutları hattıyla yanlarına ineceğim.”

Hiddeti tüm damlacıkların iliklerine kadar tesir etmişti. Çok geçmeden Aymara Kabile halkının nereye saklandıkları belirlendi. Tahmin edildiği gibi, Şef Mahko henüz yenilmiş sayılmıyordu. Yalnızca savaş uzamıştı.

* * *

Bir gün tavşan çıkıp giderse, siyah kurt gelir. Başka yolu yok. En kötü ihtimali bile kaçırdıysanız kıyamet borazanı sizin için üflenmiştir. Şef Mahko, iyi köpek ile kötü köpeğin arasına neden kimsenin girmediğini düşünüyordu.

Dağın eteklerinde, mağaranın birinde kederli halkı saklanmış, kayıplarını sayıyordu. Şamanlar hâlâ gece gündüz demeden Yüce Ruh’la ya da Manitu’yla irtibat kurmaya çalışıyorlardı. Henüz keşfettikleri bir yerde hangi irtibatın onları kurtaracağını kestiremeden, Pow Wow ayinini bile düşünmeden. Ansızın uğradıkları saldırı sonucu zar zor kaçabilmiş, çocuklarını öldürülürken izlemek zorunda kalmış Aymara halkı yeniden savaşmak, ortalığı kana bulamak için en ufak bir işaret bekliyorlardı.

Şamanlardan biri, “Şef Mahko,” dedi, sesi kederden mi, heyecandan mı çatallaşmıştı, bilinmiyordu, “gelen var.”

Mahko gözlerini kaldırdığında ortalığı kasıp kavuran bir sıcaklık, ardından gök yarılırcasına başlayan bir yağmurla karşılaştı. Aymara’nın beklediği işaret, elbette gökten düşen biri değildi. Ama bir çocuk düştü.

Hasır kumaşla kaplı bedenin üzerinde çarklar, lambalar, düğmeler, pervaneler olan bir çocuk. İçi pamuktan oluşuyor. Parmak uçları metal. Buraya gelene dek geçtiği yollarda yıldırım ve şimşeklerden zarar gören derisi için yamalar yapmıştı. Gökyüzünden yeryüzüne dek havaya asılı duran, hepimizin göremeyeceği engellere takılmıştı. Palyaçoya benziyordu. İçten içe mutsuz ama gülümsemeye gayret eden yüzü ve giysisine zıt renkte yamalarıyla. Yükseklerdeki soğukta kıpkırmızı kesilmiş burnunu da hesaba katarsak, onun için siyah kurdun çoktan geldiğini kolayca anlayabilirdik.

Mağaranın önüne düşen hasır bedenli ufaklığın üstüne onlarca, belki yüzlerce damlacık indi. Toprak hiçbirini emmedi, damlacıklar kurumaya başlamadı. Kabilenin tamamı sağa sola bıraktıkları silahlarını önlerinde tutarak tehlike hissettiklerinde ne yapıyorlarsa yaptılar. Tüylü başlıkları ve savaş boyalı yüzleriyle karşılarındaki manzaraya anlam vermeye çalışıyordu. Bir gözleri Şef Mahko’daydı.

Pas rengi derili ordusunun başını çeken Şef Mahko’nun tam önüne, bam diye düşmüştü. Lambalarının kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. Bu, ilk kez gören biri için bile tehlikenin habercisi gibi görünüyordu. Sert bir düşüştü, damlacıkları toz altında bıraktı. Birinin elindeki balta korkudan fırlayıp çocuğun karnına saplandı. Uçuşan pamuklardan iyice göz gözü görmez oldu. Aynı anda atılan çığlıklarla Aymaralılar savaşın başladığını sandı. Bitki sapından kuşağına asılı baltasını çeken kendi dillerine özgürlük diye bağırarak etrafa dağılmaya başladı: “ALSOOMEEEE!”

Son pamuk parçası da çocuğun üzerine düştü. Savaş boyalı yüzlerinde zor seçilen her bir göz, çocuğun üzerine saplanmış birer ok gibiydiler. Kıpırdamıyorlar, üstelik can yakıyorlardı. Çocuk, “Eski dünya yerlilerindenim,” dedi. Soluksuz kalmıştı.

En meraklılarından biri yanına gidip elini çocuğun delinmiş karnından içeri daldırdı. Bir avuç pamuk kapıp havaya bıraktı. Altında dönmeye başladı. Baltasını aşağı yukarı sallayarak etrafındakileri savuşturdu. Fırlayan sinek kuşları gibi, tüm kızılderililer kendi etraflarında dönmeye başladılar.

Pow Wow Ayini başlamıştı.

Yerlilerin yanına, eski dünyanın başka bir yerlisi gelirdi de, “Hoş geldin,” dememek olur muydu? Pow Wow da bir çeşit “merhaba yerli, biz dostuz,” deme şekliydi. Şef Mahko olanlara anlam vermeye başladığında şamanlar bile kalçalarını saran bitki sapına bağladıkları yaprakları sallayarak dönmeye başlamışlardı. Mahko için asıl Pow Wow, şamanlardan Juci’nin kalçasıydı.

Kayıpların sayısız olduğu günlerde yeni bir eski dünya yerlisi. Aymara Kabilesi’ne yıllardan beri ilk misafir. Hasır Çocuk, eğlencenin sebebiydi. Aymaralılar müzik aletlerini çadırlarda bıraktıkları için ellerini yumruk yapmış kendilerine vurarak sesler çıkartıp dans beslemeye başladılar. Seslere uydurdukları şarkıları söyleyen diğer yerliler, Hasır Çocuk için mutlu bir ilk intibah yaratıyorlardı. Damlacıklar, yanlarında cüce kalıyor, yine de dansa eşlik ediyorlardı. Pow Wow Ayini, meşe ağacının etrafında büyüyen asmalar gibi kabileye güç katabilirdi. Kanlı bir savaşın ortasında olmasalardı.

İşte yenilgi böyle başladı.

Savaşta umut edilmemesi gerekir. Kızılderili yerlileri hep en kötüsünü düşünüp en iyisi için uğraşmaya alışıklardı. Mahko, başında olduğu kabilenin yaşlısından gencine, Juci’sinden Litonya’sına, herkesin dans edip şarkılar söylediği Pow Wow’a engel olamayacağını biliyordu.

Savaş boyası silinmiş, baltası çoktan bir kenarda unutulmuş, yerden toz kaldıran savaşçılar, sömürgecilerin yaklaşan ayak seslerini duyamazdı.

Gece çökünce ayin sona ermişti. Ayakları su toplamaya başlayan kızılderililer, eski dünya yerlisi Hasır Çocuk ve damlacıklar için uygun bir yer ayarladı. Bir gün erken gelse savaşın ortasına düşecek olan çocuğun patlak göbeğine okkalı bir yama yapıldı. Yeni bir balta yarıncaya dek pamuk fışkırmayacağına eminlerdi. Mahko, gök kapkaranlık oluncaya dek dans edip eğlendiklerini gürültü sona erdikten sonra anladı. “Karga uğursuzluk üfledi,” dedi, “yoksa dün bu savaş bitecekti.” Savaşçı, hissetmemesi gereken ne varsa hissederse sonunda hepsi toplanıp kocaman bir pişmanlık olur, omuzlarına çökerdi. Ona olan da buydu. Juci, “Yarın kazanırız,” dedi, “özgürlüğü.”

Ertesi sabah gün aydınlanınca Hasır Çocuk mağaradan çıktı. Damlacıklar henüz uyanmamıştı. Dünkü karmaşa durulmuştu. Kimse karnından içeri elini sokmuyor, göğsüne yumrukla vurup uzun çığlıklar atmıyordu. Tüm kabile dizilmiş onu bekliyordu. Adımlarını nerede duracağını bilmeden attı. Bir yere kadar yürüdü. Yerlilerden biri baltasına davranınca durdu. Hiçbir hareketi hesaplı değildi. Burada ne yapılır, ne yapılmaz bilmiyordu.

Onun geldiği yerde bulut canavarları, damlacıklar ve çocuklar vardı.

Şef Mahko, “Kanıtla,” dedi Bu kadar bıçak sırtı bir zamanda, “Eski yerlilerdenim,” diyen biri için hemen ayin düzenlemenin pişmanlığı onun omuzlarına çökmüştü.

Gerçek bir kızılderili savaşçısı. Gök, kulağınıza eğilip fısıldamadıkça Mahko’nın ne hissettiğini anlayamazdınız. Az sonra başınızı boynunuzdan ayıracaksa bile, Mahko bunu yapacağını belli etmezdi. “Eğer kanıtlamazsan sömürgeci sayılacaksın.” Sömürgecilerin kabilenin biraz ilerisinde geceden beri pusuda olduğunu bilmediği için rahatça itham edebilirdi.

Mahko, “Seni buraya atmadıklarını nereden bilelim,” dedi, “daha önce senin gibi birini görmedik.” Çocuk metal parmak uçlarını vücudunda hızlıca gezdirmeye başlayınca aynı anda yükselen bir ulumayla baltalar kaldırıldı. Şuralarda bir cep olmalıydı. Geldiği yerde cebine iliştirilmiş bir notta tüm sorular cevaplanmıştı. Niye geldiği, ne yapacakları…

Düşüşün verdiği hasarlar, uçuşan pamuklarla sınırlı değildi. Not cebinden düşmüştü. Kim bilir nereye, diye düşündü. Aklıyla değil ağzıyla düşündüğünü Mahko’nun kızmış sesi anlatıyordu:

“Biz soruyoruz, kim bilir nerede, ha?”

“Akşam ayin, sabah sorgu. Oh! İyi iş.”

Çocuk kaşınıyordu. Batan dikenlerin zehrinden değil. Böyle konuşması ile intihara kalkışmak arasında fark yoktu. Hu çekerek balta sallayan kalabalık, üzerine doğru geliyordu. Çocuk, “Sizin için gönderildim,” dedi, “gökten, bulutlarda yaşayan yerli kabilelerden.” Juci güldü. Alaycı değildi. Sahiden eğlenceli bulmuştu bu çocuğu. Mahko için tehlike çanları artık iki kez çalıyordu. Onun baltası daha hızlı sallanmaya başladı. Çocuk telaşla anlatmaya devam ediyordu:

“Bulut yerlilerindenim. İstila altındaydınız, yeni kurtuldunuz. Canavarla ve damlacıklar… Benimle geldi,” dedi, birkaç damlacık, soyunup gerçek kimliğini açık etmişti, “tahmin edersiniz ki, oradan sizi görmek çok zor değil. Ağaçlar zarar görene dek karışmak istemedik. Artık tehlike kokusu oraya kadar yükseliyor.”

Şef Mahko’nun ikna olmaya başlayıp baltasını biraz indirmesinden güç alan çocuk daha da alevlendi:

“Karaayaklar, Comanche, Siyu… Yok olan son üç kabile. Ben sizinle savaşmak için aşağı bırakıldım. Birlikte kazanacağız!”

Şef Mahko baltasını attı. Juci’nin ağız kenarları yırtılmak üzereydi. Kabilenin geri kalanı Mahko’ya bakıyordu. O kıpırdamadıkça çocuğun akıbeti belli olmayacaktı. Elbette çocuk, “Bizi gerilla diyecekler! Kızılderili gerillalar! Kazanacağız!” diye bağırıp arka cebindeki metal silahı çıkarıp havaya kaldırmasaydı. Herkes savaş baltasını kaldırıp yüksek bir hu narası attılar.

Bir kızılderili savaşında önderinizi değiştirmenizle karşı cepheye geçip kendi cephenize saldırmanız arasında fark yoktu. Az önce savaşın yeni liderinin Hasır Çocuk olarak değişmediğini kim söyleyebilirdi? Şef Mahko baltasını yere atıp arkasını döndü. Juci’nin gülen yüzünü bir saniyede dağıtacak yüz ifadesiyle ona baktı. Elinden tutup mağaraya doğru yürümeye başladı.

Birkaç adım sonra göğsüne saplanan bir okla durduruldu. Eli, Juci’nin elinden kurtuldu.

Mahko, savaşın lideri olmadığı gibi artık kabilenin bir savaşçısı da değildi. Hasır Çocuk’un gökten inerken cebinden düşen not sömürgecilerin eline geçmişti. Aymara Kabilesi’nin bulut yerlileriyle ittifak olacağı bilgisi ikinci saldırıyı yaratmıştı. Sömürgeciler, özgürlük istilasına hâlâ lider bildikleri Mahko’nun göğsünü yararak başlamıştı.

Juci’nin çığlığı tüm yayları ardına kadar gerdi. Kabilenin yüzü boyalı tüm savaşçıları, her yöne sırtlarından çektikleri okları atıyorlardı. Mahko’nun göğsünü ikiye ayıran ok, ormanın derinlerinden, ayakta kalan son büyük ağaçların gövdelerinden atılmıştı. Hasır Çocuk, Juci’yi yere yatırdı. Juci, Sinopa’nın açık kalmış gözlerine bakarak tepesindeki kargaşanın bitmesini bekleyecekti. Hasır Çocuk, savaşı başlatmak için borazana üflemekten daha iyi bir yol biliyordu:

“Kızılderili gerillalar özgürlüğünü istiyor! Bulut yerlileri Aymara’nın yanında!”

Hep bir ağızdan yükselen ulumalar ile baltalı ve oklu kabile atlara binip ormanın içine doğru koşmaya başladı. Bulut yerlileri için baltalar ve oklar ilkel silahlardı. Atlar, sadece bir buluttan ötekine geçmek için yardım ediyordu. Millerce yüksekte yaşayan ütopik kabilenin ileri teknoloji silahlarının yanında şu an olanlar çok basit kalıyordu. Bu nedenle Hasır Çocuk kızılderili savaşını da kendi kurallarına göre başlatmalıydı. Cebinden çıkardığı metal parçasını baş ve işaret parmağı arasında sıkıştırıp salladı. Yere bıraktığında metal parçası çeyrek peniye dönüştü. Atlılara yetişmek için çeyrek peniye atlayıp hızla pedal çevirmeye başladı. Damlacıklar, koca bir su topu olmuş düşmana doğru yuvarlanıyordu. Mahko, bir an için bulutlara baktı. Savaşı izleyen var mıdır acaba, diye düşündü. Sonra Pow Wow Ayini’ni hatırladı. Dans edip dönen, şarkı söyleyen halkını. Yerliler, Mahko’nun intikamı için atları hızlandıracak tokatları attı.

Kızılderili gerillaların Hasır Çocuk ve damlacıklara yetişmesi gerekiyordu. Ortada kaybedilecek bir özgürlük savaşı vardı. Baltalar kaldırıldı:

“ALSOOMEEEE!”

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. Çocukken Ankara’dan İzmir’e taşındık. Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldum. Bundan sonraki hayatımın okuyarak ve yazarak geçmesini umuyorum. Fantastik edebiyat ile hem yazma hem okuma olarak yakından ilgiliyim. Daha önce birkaç internet dergisinde editör ve yazan olarak yer aldım. 2013 senesinden itibaren fanzin dünyası içindeyim. Birçok fanzinde eserlerim yayımlandı. Şimdilerde ise iki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Pow Wow Ayini ve Savaş Boyası” için 2 Yorum Var

  1. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    yazım dilini, temaları işleyişini ve hayal gücünü muhteşem buluyorum. bu öykün de düşüncelerimde haklı olduğumu bir kez daha gösterdi bana. çok keyifli, çok yaratıcı bir öyküydü. “Hasır Çocuk” buluşun ve onu betimleyişin çok iyiydi. kıskanmadım desem yalan olur. öykü bilmiyorum bilinçli bir şekilde mi yaptın ama alegorik bir havası da var. o şekilde okuduğum için iki ayrı tat aldım öykünden.
    çok yeteneklisin yazımda. dilerim bu konuda önüne güzel kapılar açılır.
    kalemine kuvvet.

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Öncelikle yorumlarınızı özlediğimi söylemek istiyorum. Emin olmadığım bir öyküydü. Son zamanlarda hiçbirinden emin olamıyorum.
    Karakterler benim için belli şeyleri temsil ediyordu. Sizin için gizli olan bir yerde ben geziniyor bile olabilirim. :slight_smile:
    Destekleyici ve gülümsetici yorumlar için teşekkür ederim. Bu yoldan ayrılmayacağım, sanırım.
    Birkaç gün sonra seçkinin yeni sayısında görüşmek üzere, sevgiler!

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!