Öykü

Sakırtlak Han’ın Kıyameti

Diyar-ı Rum’un gölgesiz bozkırlarında kötü güne yoldaş, iyi güne sırdaş akça itimle yaşar idim. Kimsenin kimseden sorulmadığı, gökteki Ay’ın her hâle şahit olduğu ve yeri gelince şahitlik ettiği, kara gecelerin her mekândan kara, aydınlık gecelerin her mekândan aydınlık sürdüğü bu topraklarda seyreden hayatım, gayesiz başların fikreylediklerinde başını ağrıktıran türden değil idi. Köyün kenarında kalan alacuğumda sakin ve kula minnetsiz yek Allah’a minnet eyleyerek süren günlerim bile birbirini kovalama gayretinden neredeyse yoksun idi. Hâl o ola ki hangisinin hangisini kovaladığı bir yere kadar benim de gönlümün çilesi değil idi. Ne gayem ne minnetim ne çilem var idi.

Gecelerden bir gece, göğsüne ‘sen başkasın’ demeden gönülleri sığdırmış, rengini Akdeniz’in akından, Karadeniz’in karasından ve altında yaşayan her yiğit öldüğünde gözyaşı daha da koyulaşan anaların göz suyunun lacivertinden almış, göğün ağdık gözlerimle gördüğüm katı, tövbeler tövbesi Allah buyurmuş da İsrafil sura üflemiş gibi ortadan ikiye yarıldı. Ben diyeyim arz-ı semadan yüzlerce melaike kovuldu siz deyin diğer keferenin tanrısı yerle hemhâl oldu. Ne olduysa oldu, benim delibozuk akça itim bile korkudan bi’ hâl oldu. O an duaya başladım. Ey Allah’ım bu bükrü kulun, kimsesiz evladına merhamet eyle. Yerimi yuvamı Ali’ye komşu, Muhammed’e yoldaş et. Ey kıyametlerin en büyüğünün getiricisi, ey ahiret gününün tek sahibi, ey merhametliler merhametlisi yüce Allah’ım. Yeri gelmiş Sogay Han’ın ala kızlarına meyletmiş, yeri gelmiş Bengü’nün memelerine sulanmış, yeri gelmiş köy reisi Semir’in tavuklarından çalıp bukağıma koymuş olabilirim. Bazen Rum’un tarlasını ağulamış, Güneş yaktı sel uçurdu deyip hanelerde yangın yakmış olabilirim. Gelen tüccarı ağlakta kıstırıp ‘bre evliyaullahtanım’ deyip malın almış olabilirim. Ama yine de onlara minnetsiz sana minnetli yaşadım. Yanı başımda duran bu asıgsız itin aşkına bu günlerin en karası, vakitlerin en belalısını bana ve itime kolay kıl Allah’ım! Olur ya bazısı Gök Tengri der sana, o da olur Allah’ım. Eğer Gök Tengri isen o yoldan affeyle. Sen ki peygamberi Burak’ına bindirip 7 göğün tepesine çıkaran, sen ki Musa’ya Kızıldeniz’i yardıran, sen ki İsa’nın affedici babası, 7 denizin Poseidon’unun mızrağını veren, ‘gök yarıldı başına devrildi, bu yer ortasında ağırşak oldun da kaldın’ deme bana Huuuuuu Allahul aliyyül azimm…. diye yalvarıyordum ki alacuğumun kapusundan ecinni tipli, edepsizlerin en edepsizi, ben diyeyim üç kulağı var sen de altı, ben diyeyim on ayağı var sen de kırk beş, tövbe bismillah iki mahluk girdi. Gözleri kocaman Konya eriği gibi bana bakan ecinniler konuşmaya başladı.

– 13. yüzyıl Anadolusu’ndayız. Ahh daha farklı hayal etmiştim!

– Öfff nasıl hayal etmiştin ki? Gelişmemiş, saçmasapan bir bozkır işte. Bi’ de bu salağa çattık. Biz içeri girmeden evvel ettiği duaları duydum. Köyün delisi mi, hırsızı mı ya da ikisi birden mi anlamadım.

– Neyse ne. Yargılama hakkımız yok, biliyorsun. Konuşturalım şunu.

İki ecinni bana yaklaşırken tövbe bismillah bütün kanım içimden çekildi de toprak anaya azık oldu sandım. Ellerim başta, başım yaşta, gören gözlerin delileneceği, görmeyenlerin bin pişman olacağı bu hadise başıma gelmeseydi n’olurdu? Görmediğime bin pişman olur muydum bana kimse anlatmayınca bu ecinni baskınını? Olmaz idim. Duymadığıma da pişman olmaz idim. Sakin başıma bin yıl yetecek dert açtım. Dertsiz başım, can yoldaşım, ömrümün kayısı içi, somunumun hamuru, akça itim de yanımda ürkmüş yatmakta idi. Ecinnilerden saçı sarı, götü kara olan yanıma geldi. Tövbe bismillah konuşmaya başladı. Diğer kızıl kafalı, armut gözlü hergele de armudunun çekirdeğini yüzüme yüzüme tükürecekmiş gibi bakıyor idi.

– Selamunaleyküm adaş. De bakayım kimsin, kimlerdensin?

– Aleykümselam. Ben… Ben evliyaullahtanım ey cemaat!

– Demek evliyaullahtansın. Adın nedir de bakayım ulu eren?

– Adım yedi kalenin duacısı, yedi kralın ve bil’umum sultanın savcısı, Diyar-ı Rum’u tek nefesiyle ipe dizdirebilmesiyle nam salan, anadan dedesi Kültigin soyundan, anadan babası İskender ehlinden olan; Allah’ın zatını, ‘Muhammed’den sonra seni severim’ diye övündürdüğü, akça itimin babası, şimdi de sizin hizmetkarınız olan bir garip Sakırtlak Han’ım.

Saçı sarı götü kara, diğerinden daha iyice olan ecinni konuşmaya başladı.

– Demek Sakırtlak Han’sın. İyi. De bakalım bize hele. Buralarda Dede Korkut diye biri yaşarmış. Bilir misin o er kişiyi?

Bu ecinni, Dede Korkut deyince anladım ki kıyamet bana yazılmamış, bir tarihe yazılmış ama okuyacak olan ben değil imişim. İçimin dağlarında yarıklar açtıran, dağlarımın semiz kurtlarını koptuğu gibi semirten bu kenef kokulu, porsuk yüzlü, pis vakit kıyamet değil imiş. Başımdan atamadığım evvel hadisenin tekrarı imiş. Dilim bir daha doğruya varmasın ki bu anın kıyamet olmadığını anladığımda bu saçı sarı, götü kara ecinni karı bile bana Bengü gibi göründü. İçim ılıdı da seyretmeye yeltendim. İnsan bu, kıyametin yek düşüncesinde ecinniye bile yanaşıyor. Ters gitmeyeyim, çarpılıp da el içine çıkamam diye içimin ılıklığını veriverdim bir anda.

– Ey güzeller güzeli, ak gerdanı ana sütü gibi, sarı başı gökte duran yangın topunun nuruna benzeyen, kara götü hasat edip kara çaldığım zeytinimden de kara, koca gözü Dirse Han’ın hatununa beş basan, bacıyan-ı ruma yiğit olasıca, alemlerin ecinni karısı, ben ben olmuşum da Dedem Korkut’u bilmemişim öyle mi? Elbet bilirim. Sor diyeyim necidir, kimlerdendir. Ama sor bi’ de güzel sesin kulağımın ince sazı olsun, hoşlansın gönül bağım.

Sözümü bitirmemiştim ki kenef suratlı, armut ağızlı ecinni herif sözümü yardı.

– Ne dedi bu yemin ederim hiçbir şey anlamadım. Bak ben sana diyeyim bu sırtlan kılıklı adam Dede Korkut’u falan bilemez. Şuna baksana. Konuşmalara bak bi’, ne idüğü belirsiz hıyar.

Sarı, daha iyice olan ecinni karı sıçradı.

– Buraya senin mızmızlanmalarını dinlemeye gelmedim çok sevgili 36- 42. Buraya on dördüncü hikâyeyi bulmaya geldim. Ayrıca ben senin komutanınım ve sen benim sözlerimi dinlemek zorundasın. Bu bir emirdir!

Kökü kuruyasıca kenef ecinni söylendi.

– Emredersiniz 26- 45. Sadece biraz gerginim. Hem bu tuhaf kıyafetin içinde nasıl gergin olmayayım? Neymiş efendim zaman değiştirince var olmayan bir oksijeni soluyamazmışız da, yanımıza bu devasa tüpleri almak ve bizi uzaylıya benzeten bu elbiseyi giymek zorundaymışız da. Neyse işte. Tamam.

– Bir kere daha konuşursan seni rapor ederim.

Ecinnilerin bu, ağzını böğrünü bazen anlamadığım, cehennemden gelen konuşmaları ortada sefer ederken, sarı ecinni bana yaklaştı da yaklaştı. Büyük kıyametin olmayışına sevinmiş idim elbet lakin küçük kıyamet vakti miydi diye dertlenmeye başladım.

– Tamam. Kimdir bu Dede Korkut? Nerede bulabiliriz onu? Götür bizi yanına ulu eren.

– Yok öyle olmaz.

– Ya nasıl olur?

– Dedem Korkut benim atamdır. Hatta çok sevgili dedemdir. Sen de 200 yaşında, ben diyeyim 300 yaşında. Dedem diye diyemem sanılır ama kendi Nuh’un eşeğinin soyundandır. Püüüüü ömrüne dümbelek çalınasıca, göçtü de gitti. Babam gibi bir cengâver nasıl doğmuş o soysuzdan anlamam, bilmem. Hiç unutmam günlerden bir gün köyün azgın itleri uluduğunda, kara kaşlı müezzin ezana durduğunda, Yeşilırmak’la Kızılırmak tersten aktığında, yağız atlar kişnemeyi bırakıp yola geldiğinde, beşikteki bebe yaşına varmadan ana dediğinde, te böyle sizinki gibi Akdeniz’in levendinin gemisine benzer bir Allah yapımı devanası alet geldi oturdu köyümüzün ortasına. Etrafında allı morlu yıldızlar. Sen de, hilal kendi ışığından vermiş armağan, ben diyeyim hilali söndürmüş de çalıp almış nurunu ondan o gavurlar.

Diyordum ki, bu kez sütü ağulanasıca karı kesti lafımı. Berikine danışmaya başladı.

– Nasıl yani? Anlamadım? 36- 42, benim düşündüğümü sen de düşünüyor musun?

– Emin değilim komutanım 26- 45. Ama anlatılan bu teknoloji tam da onların gerizekâlı gemisinin teknolojisi. Bilmeliydik! Nefret ediyorum Dünya’nın prosedüründen. Yok Zaman Bakanlığı’ndan izin alınmalıymış da, yok bayram tatiliymiş de, yok milletler arası barış günüymüş de. Al işte adamlar gelmiş almış Dede Korkut’u.

An oldu, anladım ki bunlar beni anlamadı.

– Yooook öyle değil ey ecinnilerin nur yüzlü sarı karısı.

– Ya nasıl? Ey yüce eren sen ne dersin? Almadılar mı Dede Korkut’u?

– He ya aldılar, gittiler dedemi. Ama Dedem Korkut onların soyundan imiş. Kendi istedi gitmek. Soydaşları geldi aldı dedemi.

Armut suratlı aklı evvel ecinni herif söylendi durdu.

– Ne?

– Yaaa öyle. Dedim ya Nuh’un eşeğinin soyundan soyu. Allah verdi de babaannem ondan evvel göçmüş idi uçmağa. Görmedi kör gözü dedemin ne olduğunu. Bu ecinninin gök hırsızı cin aleti indi gökten. Aynı böyle kıyamet sandım ama bu kez gündüz gözüyle. Hiç unutmam genç gözüm aldı hepsini içine. Dedem çıktı bu aletin tepesine. O alete yüklenip gitmeden insan suretiyle, insan diliyle ‘Sakırtlak’a verdim son sözümü. Hoş olasınız vakit varken.’ dedi ve gitti.

Sarı ecinni karı konuştu.

– Yani 14. hikayesini mi?

Cifr ilminden nasibini almış olacak ki ne dediğini ara ara anlayamadığım armut suratlı ecinni herif bağırdı öbürüne.

– Yemin ederim sen delisin komutanım 26- 45! Biz burada Dede Korkut’un bir ihtimal Soyboy gezegeninden olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz ama yok hâlâ neymiş 14. hikayeymiş.

Sarı karı celallendi.

– Bi’ sus 36- 42. Anladık onu herhâlde. Ee anlat Sakırtlak Han. Nasıl gitti, ne anlattı giderken Dede Korkut?

– Dedem Korkut Ata, o sabah erkenden kalktı. Bana çocuk gözümün çekemeyeceği merak gamlarını yükleyen o kâğıtları bıraktı. Alın bakın te burada.

Babamdan kalan yün hurcuma götürdüm ecinnileri. Dedem Korkut’un kâğıtlarını uzattım. Sarı ecinni kâğıtlara uzun uzun baktı.

– Ben yazı nedir bilmediğimden anlamadım ne der Oğuzların Korkut Ata’sı. Ondandır ya anlamamak gam yükledi bana. O günden beridir de buralarda adı evliyaullahtan diye anılır. Ama ben bilirim ki Nuh’un eşeğindendir onun soyu. Eğer evliyaullahtan olsa çok sevdiği torununu, cengaverler cengaveri hanların, beylerin yazgısına özendiği oğlunu buralarda bırakır da ecinnilere kaçar mıydı? Kaçmazdı. Eşek işte.

Sarı ecinni yüzüme bön bön baktı.

– Tamam. Anladım. Sağ ol Sakırtlak Han. Gidelim 36- 42.

– Durun hele. Ben huruf bilmem. Bana deyin de gidin. Ne yazıyor kâğıtlarda?

Sarı ecinniyle kızıl kafalı armut suratlı ecinni bana baktı. Sarı ecinni okumaya başladı Dedem Korkut’un dediklerini.

“Dünyanın gecesinde göğsüm delindi al bastı

Hanlar, hacılar yoldan geçti burayı yine de sel bastı

Gönül gözüm açıldı da gördüm diyarımın bin yıl sonraki hâlini

İçim kurudu, gönül sazım çalındı, beyaz kaftanım nicoldu

Anlatacak öyküm varsa da demem.

*

Soy soylasın boy boylasın dediydim

Ötesini gördüm de pişman oldum

Tarumar, derbeder perişan oldum

Bilmek derdi şu hanlarda yok imiş

Ezel görmek Korkut Ata’ya yük imiş

Çağırdım da geldiler

Tez oldu.

*

Torunum Sakırtlak, oğlum Yıldız Han

Hepsi bir rüyaymış, hepsi hayal, bir var an!

Anın birliği kula yük imiş

Allah’ın kulu hepsi bir imiş

Kaldıramadım yükünü

Çağırdım geldiler tez oldu.”


Kelime listesi:

Adaş: Dost, arkadaş

Ağdık: İşe yaramaz, kusurlu.

Ağırşak: El değirmeninde iki taş arasına konan tahta, demir.

Ağlak: Issız, tenha.

Ağrık: Sancılı.

Alacuk: Kıl çadır, göçebe çadırı.

Asıg: Fayda.

Bükrü: Kambur.

Bukak: Kursak.

Cifr ilmi: Farklı metotlarla geleceği bilmek üzere yapılan ilim.

Sakırtlak: Bir çeşit kene. Anadolu’da keneye sakırtlak da denir.

Dedem Korkut Türkü Önerisi: Musa Eroğlu- Dedem Korkut

Merve Aydın

Ben Merve Aydın. Önce Kandilli Kız Lisesi’nde yatılı okuyup sonra Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdikten sonra şimdi de Yeditepe Üniversitesi’nde Tarih yüksek lisansı yapıyorum. Bir kalem ve kağıdın ne işe yaradığını öğrendiğim andan beri yazıyor, yazıyorum. İflah olmaz bir Potterhead olduğumu belirtmem gerekiyor çünkü şu biyografide Hogwarts’ın da olmasını çok isterdim. Ha bir de Hogwarts’ta okurken okulu korumak için piertotum locomotor büyüsünü yapmak. Marquez ve Le Guin’in de kutsallarım arasında olduğunu belirtmek isterim.

Sakırtlak Han’ın Kıyameti” için 23 Yorum Var

  1. Merveciğim?
    Oldukça iyiydi. Dede Korkut ile 14. öyküyü arayan zaman yolcularını ve Sakırtlak Han’ın eski Türkçesini keyifle okudum. Finali Korkut Ata’nın yapması ayrı bir lezzetteydi.
    Sayende kaybolmuş bir öyküye değdim. İyi ki varsın, hep yaz.
    Sevgilerimle…

  2. gizemade dedi ki: dedi ki:

    Enfes. Espri anlayışının,eski Türkçe’nin, modern ayrıntıların harika harmanlanışı diye tanımlıyorum yeni hikayeni Merve. Çok güldüm ve zaman zaman gözlerimi daha çok açarak okudum. Çok başarılı,hep yaz,koşa koşa okuruz biz okurların olarak ! Kalemine,yaratıcılığına sağlık <3

  3. Selam Merve. :blush: Çok samimi bir öykü olmuş bu, senden okuduğum en iyisi olmuş diyebilirim. Esprili ve temaya güzel yaklaşan bir öykü olmuş. Kalemine sağlık. Görüşmek üzere… :pray:

  4. Açıkçası hayatımda hiç böyle yerlere bir şey yazmadım.Yanlış olursa mazur görün.Buraya da twitterdan geldim.Yani hikayeyi twitterda gördüm.Yorum yapmak istiyorum umarım ki doğru yere yazıyorumdur.Öyküyü beğendim.Ömrüm boyunca şiar edindiğim birşey varsa o da İhsan Oktay Anar kitaplarını tekraren okumak.Onun gibi yazmak için herşeyimi verirdim.Gördüm ki şimdi burda onun gibi yazan birisi daha var.Hikayein altında özgeçmişiniz var.Gördüm ki tarihçisiniz.Bir kere daha özendim.Yazarlık kursları var.Oralara gittim.Orda öğrenilmiyor böyle şeyler.Allah size yetenek vermiş.Bunu daima kullanın.Dedim ya hem İhsan Oktay gibi bilginiz var hem de komiksiniz.İlerde Puslu Kıtalar Atlası gibi birşey daha çıkarsa onu siz yazabilirsiniz.Çünkü bu yetenek Allah vergisi.Yabancıların gifted dediği birşey.Umuyorum ki doğru yere yazıyorumdur.Sizin adınızı yazdım.Az ilerde sizi dünyaca ünlü bir yazar olaarak göreceğiz.Bu da kahinlik olsun.

  5. Ne diyeceğimi, nasıl cevap vereceğimi bilemediğim bir yorumla karşı karşıyayım. Bugüne kadar aldığım en muazzam ama bir o kadar da sırtıma yük yükleyen bir yorum oldu bu. Böyle övgülere mazhar olabildiğim için çok mutluyum. Özellikle bırakın İhsan Oktay Anar’a benzetilmeyi adımın onunla aynı paragrafta geçmesi bile inanılmaz onur verici. Yeteneğime yaptığınız övgüler için de teşekkür ederim. Siz de yazın, yazmaya devam edin. Kimden ne çıkacağı hiç belli olmaz. Yeniden yeniden çokça teşekkür ederim. Kehanetinize de amin diyelim :slight_smile: