Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sultan’ı Kurtarmak

(“Harekât-ı Put” adlı hikayenin devamıdır.)

(Hikayede bahsi geçen istihbaratla ilgili teknik bilgilerin o dönemle bir ilgisi yoktur, kurgu amaçlı olarak 20.yy’a ait bazı teknikler o dönemde varmış gibi gösterilmiştir. Hangi bilgilerin kurgu hangilerinin gerçek olduğu yüzeysel bir tarih araştırmasıyla anlaşılabilmektedir. M.B.Y)

SULTAN’I KURTARMAK

(Halen Miladi 1213 Şubat / Hicri 609)

(Sultan İzeddin Keykavus, halen Engürü’de kardeşi Alaaddin Keykubad’ı Kuşatmakta)

(Rum Selçuklu Devleti, Anadolu bozkırları, Engürü)

Sultan İzeddin’in bizzat verdiği bir emirle, Konya’dan gelen beridçilerin nezaretindeki çocuk yaşta gulamların, devletten dahi gizli tutulan başarılarından ötürü (bkz. Harekât-ı Put) hem silah taşımalarına hem de ata binmelerine izin vermişti. Süryani Gabriel’e bu altı gulamı ileride berid teşkilatında vazife görecek şekilde eğitmesini emrettiğinden, çocuklar adeta berid binası olarak kullanılan iki katlı eski Bizans gözlem kulesine kapanmışlar, gecelere dek istihbari konularda ilk etapta bilgiye dayalı eğitime tabi tutulmuşlardı. Celaleddin Zahid’in, Malik Aba’nın, Behram’ın, Ehirmen diye lakap taktıkları Selman’ın, Uzun Muhiddin ve Kızıl Mesud’un günleri, geceleri Gabriel ve Hasan Çelebi’nin anlattıklarıyla geçmekteydi. Bir müddet sonra hocalığını gördüklerinden Gabriel’e “daye” (Selçuklu teşkilatı nezdinde hocalığına nispetle) namı ile hitap eder olmuşlar ondan istihbarat zanaatının türlü inceliklerini öğrenmektelerdi.

Bir şehre yahut bölgeye nasıl sızılır, nasıl saklanılır, nasıl kimlik değiştirilir, nereler “güvenli ribat” olarak belirlenir, nasıl haberleşilir ve irtibat kurulur gibi genel bilgilerin yanı sıra bir insan neresinden vurulursa sakat kalır yahut öldürülür, nasıl zehir hazırlanır gibisinden daha gizli bilgiler de öğrenmektelerdi. Bilhassa Daye Gabriel: “Bizim orada zehirli akrep, yılan çoktur!” diyerek çocuklara bunların şekillerini ve şayet zehirlenmişlerse nasıl kurtulacaklarını dâhil anlatmaktaydı. Çocuklardan Selman’ın daha önceden çocuk yaşına rağmen Haşhaşiler içerisinden yetişmiş olması ve Behram’ın babadan dededen beridçi olması daha çabuk öğrenmelerine yardımcı oluyordu zira öğrendiklerini onlar vasıtasıyla tekrar ediyorlardı. Normalde yaşlarının verdiği güdülerle tez küsüp tez barışan bir yapıları varken erken yaşta böyle bir sorumluluk almaları, bir amaca güdülenmeleri onları yaşça büyük hareket etmeye sevk ediyor, içlerinden çekişmek gelse bilse birbirlerini koruyup kollamaları gerektiğini düşünüyorlardı. Birlikte geziyorlardı, birlikte gülüp eğleniyorlardı. Ancak o dönemlerde çocuktan şehzade bile yetiştirilmek adet olduğundan bu çocukların sırtına bu denli ağır bir vazifenin yüklenmesini kimse yadırgamıyordu. Onlar bile kabullenmişlerdi. Ders aralarında çıkıp oynamak yerine öğrendikleri şeyleri tatbik ediyorlardı. Gizlice sultanın askerlerinin çadırlarına sızıyorlar, çırak yahut seyis rollerini oynuyorlar, kendi öğrendikleri kaşıntı otları ve müshil ilaçlarını denk getirdikleri kişilere uyguluyorlar, sonra yaptıklarına bakarak gülüp eğleniyorlardı, farklı şekillerde de olsa çocukluklarını yaşıyorlardı.

Onların bu kabiliyetleri sanki bu meslek için dünyaya gelmişler intibaını uyandırıyordu. Kısa sürede eğitimlerinde bu denli mesafe kat etmeleri üzerine Daye Gabriel ve Hasan Çelebi onları daha ağır eğitimlere tabi tutmaya başlamışlardı. Ancak bu sefer de çocukların aralarında, çocukça: “Ben daha iyi bilirim!” düşüncesi hâsıl olmuş, birbirlerinden ayrı iş yapmaya kalkışarak eğitimlerini kesintiye uğratmışlardı. Daye Gabriel ile Hasan Çelebi de onların rehavetinden ötürü: “Nasıl olsa yine barışırlar…” diyerek kendi haber işlerine dönmüşler, çocukları ise derslerden ziyade ufak haberleşme işleri için kullanmaya başlamışlardı. Berid Teşkilatı’nın tamamı Konya’dan oraya gelmediğinden halen tüm yük Gabriel ile Hasan Çelebi’nin omuzlarındaydı, bu yüzden getir götür işlerinde çocukları kullanıyorlardı. Sorumluluk vererek erkenden meslekte pişmelerini sağlamak ve teşkilattan başka görevli ahzetmeye gerek duymadan bu ufak işleri halletmek için böyle bir uygulamaya gitmişlerdi. Yaptıkları da sadece betig ve haber taşımak olduğundan pek de ciddi sayılmazlardı ancak her şeyi oyun gibi gördüklerinden onlar bunu gereğinden fazla ciddiye alarak yapıyorlar, sanki çok önemli sırları taşıyormuşçasına hareket ediyorlardı.

Kuşatma tüm şiddetiyle sürmekteyken, saldırıların birkaç günlüğüne nedensizce durduğu hatta mancınıkların bile işlemediği bir gün, kuzeybatı yönünden şehre alınan tuhaf bir at arabasının esrarını ilk başta kimse anlayamamıştı. O civardaki askerler, “Bir at arabası yiyecek girse ne girmese ne?” diyerek olay ta Beridçiler’e dek böyle aksettirmişler, onlar da mühim bir şey olamayacağına kanaat getirip işin ardını çok da kurcalamamışlardı. Ta ki Sultan İzeddin Keykavus’un şaibeli bir şekilde kaybolmasına dek…

Her sabah olduğu gibi günlük haberleri Sultan’a iletmek üzere hazırlanan Daye Gabriel ile Baykuş Hasan Çelebi, candarlar tarafından ivedilikle çağrılınca telaşla Sultan’ın çadırına seğirttiklerinde, işler için erken kalkmış Celaleddin ve arkadaşları da hasbelkader onları görmüşlerdi. Birbirleriyle bir müddetten beridir küs olan çocuklar, casus olmayan birinin bile anlayabileceği telaşlı hallerinden şüpheye düşerek onlara görünmeden peşlerinden seğirtmişler, birbirlerinin toplu yürümesi ilk kez gözlerine batmamıştı. Normalde olsa birbirleriyle itişmeye başlayıp: “Ne peşimden geliyorsun?” diyeceklerken, şimdi ustalarının esrarlı hallerini merak ederek, çürüme ortak olur gibi ses seda etmeden onları takibe koyulmuşlardı.

Sultan’ın çadırına giren Gabriel ile Baykuş Hasan, sekiz candarı, emir-i candar tarafından azarlanırken bulmuştu. Celaleddin, Behram, Selman, Mesud, Muhiddin ve Malik de çadırın bir diğer ucuna girip, aralıktan konuşmalara kulak vermişlerdi:

“Bakın buradan ölünüz çıkar! Konuşun! Sultan nereye gitti? Yine cüce diyen olursa, odunla yola getirmesini de bilirim!”

Malik Aba, hayretle sordu: “Lan Sultan yine mi kaçırıldı yoksa?”

Selman: “Mağaraya hapsettiğimiz cin olmasın?”

Behram: “Tekrar put yapıp mağaraya tılsımladık ya?”

Celaleddin: “Anlarız şimdi.”

Gabriel, etrafa bakındıktan sonra şaşkınlıkla: “Burada ne oldu? Sultan nerede?” diye sordu. “Hem cüce meselesi nedir?”

Emir-i candar, öfkeli bakışlarını candarların üzerinden ayırmadan: “Sabahın köründe bana geldiler Sultan kaçırıldı diye. Rüya mı gördünüz diye bir geldim Sultan kayıp! Sordum, güya Sultan’ı bir cüce kaçırmış?”

Baykuş Hasan: “Nasıl cüce?” diye sordu. “Bildiğimiz sarayda soytarılık eder cüce falan mı?”

Candarlardan biri, emir-i candardan söz söylemek için izin aldıktan sonra, korku ve hayretle anlatmaya başladı: “Sabah karşı çadırda peyda oldu. Üzerinde kırmızılı yeşilli alacalı bulacalı esvaplar, suratı yamuk yumuk, çarpık bakışlı bir şey. Biz korktuk dua mua okuyup Sultan’ın etrafında çember oluşturana dek bir sıçrayışta Sultan’ın tepesine atladı, bir anda gözden yittiler!”

Selman arkadaşlarına fısıldadı: “Kesin cin! Gerçek cin!”

Malik: “Mağradakinin akrabasıdır belki. İntikam mevzusu…”

Ötekiler, Malik’in suratına ters ters bakınca cümlesinin sonunu getirmeyip çadırın içine kulak verdi. Baykuş Hasan müstehzi bir ifadeyle: “Yanlış mı duydum? Cüce mi dediniz az önce? Sultan’ın tepesine çöreklenip kaybolan bir cüce?”

Emir-i candar: “Sordum, şarap marap içmemişler. Ayık kafaya neyi nasıl gördüler ben de anlayamadım?”

Daye Gabriel: “Durumun saçma göründüğünün farkındayım. Ama bakınca Sultan çadırdan ayrılmadığına göre, eh burada candarların da şahitlik ettiğine göre Sultan kaçırılmış durumda.”

Baykuş Hasan: “Yine mi? Bak bu sefer hiç put mut yıktırmadım söyleyeyim!”

Süryani Gabriel: “Emin değilim. Şimdi, emir-i candar dâhil burada kalacak çadırdan kimse çıkmayacak, kimse girmeyecek. Kimse bilmeyecek kaçırılmayı, bazı emirler gidip Şehzade Alaaddin’e biat edebilir. Baykuş Çelebi, sen de burada kalasın. İşi ben tek başıma halledeceğim!”

Baykuş Hasan: “Dur nereye! Sultan’ın akıbeti belli değil ki?”

Süryani Gabriel: “Öldürülmediğine göre sağ olduğu aşikâr. Ben onu bulup gelirim! Sen ne bunları çıkar, ne dışarıdan birini içeriye sok!”

Gabriel, çadırdan dışarı çıkmaz Engürü Kalesi tarafına baktıktan sonra, Berid’in olduğu çadıra doğru koşar adım ilerledi. Celaleddin ve arkadaşları, çadırın arkasına doğru bir nefeste koşturup gizlendiler. Celaleddin diğerlerine dönerek: “Bize ihtiyaçları var!” dedi. “Daye Gabriel tek başına nasıl bulacak Sultan’ı?”

Malik: “Deli deli konuşma! Sultan’ın nerede olduğunu biliyor muyuz?”

Celaleddin: “Ustanın bakışını görmedin mi? Büyücü müyücü tutmuştur karşıdakiler sultanı kaçırtmak için, çok belli.”

Behram: “İyi de bu kadar zamandır neden yapmadı… Şimdi anladım galiba. Dün hani bir tane araba sokmuşlardır şehre, batı tarafından. Üstü kapalı bir araba.”

Celaleddin, Behram’a muzaffer bir edayla bakıp: “İçinde büyücüyü taşıyorlardı kesin!”

Malik Aba: “Tamam da bize ne? Berid miyiz asker miyiz? Gulam olsak bile üzerimize vazife olan bir şey değil. Daye Gabriel kurtarıp gelir.”

Celaleddin: “Saçma sapan kavgalarınız yüzünden dersler aksadı. Yeniden göze girmemiz için bulunmaz fırsat. Hem bir kere kurtarmıştık Sultan’ı, yine kurtarırız.”

Malik Aba müstehzi bir ifadeyle kaleyi göstererek: “Sakın bana kaleye sızıp Sultan’ı kurtaracağımızı söyleme?” diye sorduktan sonra Celaleddin’in yüzündeki kinayeyi görüp: “Sultan’ı kurtarmaya gittiğimizde ne yapacağımızı biliyorduk. Şimdi değil. Elimizi kolumuz sallayarak kaleye nasıl gireceğiz?”

Celaleddin Zahid, belinde duran kısa formda yapılmış ucu eğik kılıcını çekip toprağa bir çizgi çekerek: “İçinizde ses etmeyenler de vardır. Ben derim ki yeni yetişsek de böyle bir fırsat bir daha ele geçmez. Sultan’ı kurtarırsak kendimizi ispat ederiz. Daye Gabriel, Hasan Çelebi hep gurur duyarlar! Çizginin bu yanından kalan benimle midir?”

Behram: “Celaleddin’in hakkı vardır. Zaten bir sürü şey öğrendik, tatbik etmekten neden korkalım?”

Ehirmen Selman şişinerek: “Çocuğuz, ufağız diye korkarsanız hiç çekinmeyin. Evelallah ben kendimden yaşça büyüklerle de güreş tutardım. Bir şey olursa tozlarını havaya savururum!”

Malik Aba uzaklaşırken söylendi: “Sizin yaptığınız iş akıl kârı değildir. Ben hiçbir şeye karışmam. Ne haliniz varsa görün!” Uzun Muhiddin de hiçbir şey söylemeden onun peşinden uzaklaştı. Mesud çizginin tam ortasında dikildi kaldı: “Ben de gelirim ama ardınızı idare edecek, sizi burada kollayacak biri lazımdır. Daye Gabriel kızmasa muhakkak Baykuş Hasan Çelebi kızar.” Celaleddin kafasını sallayarak fikrini tasdiklediğini belirtti. Ardından ordugâhın çadırları arasına karışıp gözden yittiler. Böylece ileride Beridçiler yahut “Üç Zebaniler” diye anılacak bu meşhur kimselerin ilk kez bir arada icraat göstermesi bu şekilde vuku bulmuştu.

Üçlü, ordugâhtan aşağı doğru inerken, ustalarından öğrendikleri şekilde gerçekleştirecekleri harekâtın planını ayaküstü bir şekilde gerçekleştirmekteydi. Ehirmen Selman: “Şehre girip çıkmak nâmümkün görünse de kuzeyde olması lazım bir uğrun kapısı var. Bezirganların ulaklarının kullandığı bir yer. Oradan gireriz.”

Celaleddin: “Şehre girdik diyelim. Nasıl insanların arasına karışıp gözden yiteceğiz? Ufak yer, bizim yabancı olduğumuzu anlarlar…”

Behram, biraz düşündükten sonra şehirdeki ufak manastırın çatısının göründüğü yeri gösterdi: “Manastır varsa, her gece tepesinde kandil de yanmaktaysa Hristiyan cemaati de vardır. Hristiyan kılığına girersek bizim gâvur olduğumuzu düşünüp çok deşelemezler. Savaş hali diye mahallelerinden çıkmazlar zannederim!”

Selman: “Gavur olduğumuzu nasıl anlayacaklar?”

Celaleddin: “Kolay! Ecriyân-ı Hor’un (Frenk Paralı Askerler) çadırlarında fazladan papaz urbası falan vardır.”

Üçlü, gök demir zırha bürünmüş Frenk askerlerine görünmeden çadırlarına dek varıp üzerlerine uyan Hristiyan esvaplarını giydikten sonra ordugâhtan ayrılıp şehrin kuzeyine doğru koşar adım bir yürüyüş tutturdular. Surlardan gören olmasın diye tepelerin ardından yürüyerek şehrin kuzey tarafındaki uğrun kapısına vardılar. Demir kapıyı yumruklarında arkasından tok bir ses gürledi: “Savuşun bre, harp vardır!” Celaleddin, tam ne söyleyeceğini düşünecekken, Behram daha önceden gördüğü bir Hristiyan’ın konuşmasını taklit etti: “Yalniz ve gens Hristiyanlariz! İsa Efendimizin kullariyiz! İzeddin elinde bunaldik medet, Sultan Alaaddin’i dileriz! Kayseri’de pek iyili gordük, ona kul olmaya geldik!” Bir süre hiçbir ses çıkmadıysa da uğrun kapısı sıradan bir muhafız tarafından açılarak Celaleddin’in takımının şehre girmesine müsaade edildi.

Behram: “Eğer Kayseri demesem bizi almazlardı. Sultan İzzeddin’e yenilen Melik Alaaddin’in Kayseri’de bozguna uğrayan ordusundaki Rumlardan zannetti bizi.”

Celaleddin: “Sen lisan bilmekle kalmamışsın, duyduğunu da taklit edersin. Ömrün uzun olsun! Şimdi sultanın götürüldüğü yeri bulmak için yüksekçe bir yere çıkıp şehre tepeden bakmamız iktiza eder.”

Selman: “Camii olmaz. Hristiyan kılığı var üstümüzde, dikkat çekeriz.”

Celaleddin: “Madem öyle çıkalım o manastırın tepesine, tam kenardadır. Şuradan bir yerden merdiven de uydururuz.”

Manastırın olduğu Hristiyan mahallesine yönelen genç beridçiler, o esnada hisara dayalı duran bir uzun merdiveni kaşla göz arasında kaparak manastırın dibine geldiler. Çatısına dayadıkları merdivene tırmanacakları esnada manastırdan çıkan bir zangocun: “Kimsiniz? Dama niye çikarisiniz?” diye bağırması üzere oldukları yerde mıhlanıp kaldılar. Behram kendini toparlayıp: “Bizler gens Hristiyanlariz. Hristos rizasi isin manastirin damini yoklardık tamire lüzum var midir diye?” Zangoç gözlerini silerek kiliseye geri dönerken: “Efendimiz hepinizden razi olsun. Gesen manzinik güllesi değdi, bir Hristiyan çikip bakmadi… Sağ olun, var olun…” Zangoç, kapıda kaybolur kaybolmaz çatıya çıkarak Engürü’yü seyre koyuldular.

Behram: “En fazla asker İç Kale duvarlarında, bir de şu köşkün bahçesinde. Sultan ya birinde ya ötekinde.”

Selman: “Şaşırtma olabilir. Belki evlerden birine saklayıp kasten askersiz bırakıp beridi aldatmaya çalıştılar?”

Celaleddin: “Koca sultanı ecinniyle şeytanla kaçıran, tedbirin böylesine lüzum görmez. Köşkün mahzeninde de olabilir, İç Kale’nin zindanında da.”

Selman: “Berid usulüne göre iş görüyorlarsa zindandadır. Daye öyle öğretti, mühim adam tuttuysan emin yerde tutacaksın diye.”

Behram: “Çok tehlikeli. Ötekinde değilse öbüründe. Yakalanmak da var işin içinde. Üstelik iç kale tarafına geçemeyiz ki etrafı asker kaynıyor…”

Selman: “Tepelerden aşıp girmek bile kar etmez. Geceleri hep kandil yakarlar, görürler bizi.”

Celaleddin, şehrin diğer kısımlarına göz gezdirip bir zayıf nokta ararken gözüne bir burcun tepesinde arrade (kale mancınığı olup daha ufağı, kuşatmacılara karşı) nöbeti tutan üç asker çarptı. Onları işaret ederek: “Şu çerilerin kılığına büründük mü sıyrılır geçeriz aralarından.”

Behram: “Bende mayıştırma terkibi de var, yüzlerine üfürdük mü uyur kalırlar! Geçenlerde öyle nöbetçinin birine yaptık ya…”

Selman: “Kılığına bürünsek de kapıdan geçerken bizi fark etmezler mi? Dikkatlerini çekecek bir şey lazım. İnsanlar eğleşirken sıyrılır geçeriz.”

Celaleddin müstehzi bir sırıtma ile: “Benim aklımda şahane bir hile var! Evvela şu çerilerin kılığına bürünelim. Behram, sen o tozu hazır tut. Aşağıya in de zangoç efendiden üç çanak şarap iste.”

Selman: “Hayda! Şarap nereden çıktı şimdi? Suyla falan karışınca tesiri olmaz ki onun?”

Celaleddin: “Öyle yapmayacağız zaten. Hadi iş başına!”

Behram, zangoçtan tepsi üstünde üç tas şarap aldıktan sonra, üçlü arrade bekleyen üç askerin olduğu burca doğru seğirtti. Burcun merdivenlerine çıkarken yukarıya seslenmeleri üzerine üç asker tavan deliğinden kafalarını uzatarak onlara bakındı:

“Burada ne ararsınız? Yasaktır, inin geri!”

Behram yine taklit meziyetini döktürmekteydi: “Beyimu, o kadar vakit beklersiniz, bizi muhafaza edersiniz. Boğazimizdan gesmedi size de getirdik!”

Sizi şehirde hiç gördüğümü hatırlamıyorum. Nasıl girdiniz?”

“Manastirda kaliriz. Muhasara sebebile pek disarida gezinmeyiz…”

“Konya Sultanı İzeddin şehri çevirdi çevireli şarap kıtlığı vardır nicedir, siz nereden buldunuz?”

“Bilmezsiniz vre manastir, bezirgân evleri hep sarap doludur? Uğrun kapisindan sokarlar her biseyi.”

Celaleddin, Behram’ın kulağına fısıldadı: “Aferin Behram, hem adamları halledeceğiz. Hem de sonrası için askerle kent halkı arasına nifak soktun. Asabiye Harbi diye ben buna derim!”

Askerlerden burcun tepesinden inip yanlarına geldiklerinde, bir diğeri olmazlandı: “Subaşı görürse canımıza okur. Sarhoş olmayalım?”

Behram: “Ohi vre, ne olazak tek testiden. Hem bunun baharati de vardir lezzet katar!” diyerek tek eliyle tepsiyi alttan tutarak uzatırken, diğer eliyle de bir deri parçası üzerinde duran safran rengi toz yığınını uzattı.

“Şaraba baharat katarlar mı?”

“Bu baskadir bir koklayin nasil güzeldir?” diyen Behram, askerlerin toz yığınına yaklaşmasıyla bir anda suratlarına üfleyip geri çekildi. Askerler bir müddet aksırıp tıksırıp sağa sola yalpaladıktan sonra yere yıkıldı. Askerleri soyup, ellerini ayaklarını bağlayıp burcun bir köşesine bıraktıktan sonra cebelerine silahlarına büründüler. Celaleddin, tepedeki arradeyi gösterdi: “Arrade kulanmasını bilen var mıdır?”

Selman: “Alamut’ta öğretmişlerdi bize.”

“Ateş terkibi de oluyor mu bunlarda?”

“Rumlarınki kadar olmaz ama mancınık gülleleri gibi neft yahut yağ dolu şişeleri yakıp atarsan olur. Birkaç hücumda bizimkileri yaktıklarına göre az sayıda da olsa vardır demek ki?”

“Güzel! Eğer öyleyse arradeyi hazır edip gizlice kalenin orta tarafındaki evlere savur!”

Behram: “Kaleye girmek için ahaliye zeval vermemiz iyi olur mu?”

“Ulan şehri zaten kuşatmışız, aylardır mancınıklarla dövüyoruz, hücum ediyoruz. Ahaliye zeval verip vermemesi mi kalmış? Yangın diğerlerine de sıçrarsa millet söndürme telaşesiyle uğraşırken biz de iç kaleye kolayca gireriz!”

Selman çömelerek arradenin yanına çıkarak güllelerin durduğu yığına bakındı. Büyükçe bir yeşil şişe bulup kapağını koklayıp neft kokusunu alınca, kurullu arradedeki gülleyi indirip yerine bu şişeyi bıraktı. Çakmak taşı ile şişenin kapağındaki fitili tutuşturmadan evvel arradeyi güç bela şehre doğru çevirdi. Sırt sırta duran birkaç evi gözüne kestirip hesabını tutturduğuna kanaat getirince fitili tutuşturup arradenin çarkını serbest bıraktı. Havada taklalar atarak fırlayıp giden yeşil şişe gürültüyle evlerden birinin çatısına çarpar çarpmaz alev almasına ve kısa sürede diğer çatılara da sıçramak üzere olmasına şahit oldu.

Selman aşağıya inip: “İş tamamdır!” deyince burcun kapısına inerek beklediler. Ahali ve askerler yangına doğru koştururken, üçlü burcun içinden çıkıp İç Kale’ye doğru yöneldiler. Kafalarını öne eğerek yanlarından geçip giden ahaliye, askerlere çarpa çarpa İç Kale’nin kapısından geçip taştan binaya yaklaştılar. Binanın arkasına dolandıklarında demirden parmaklıklara sahip, Selman’ın ancak sığabileceği büyüklükte bir dehliz deliğine denk geldiler. Gün ışığının vurduğu bu yerde karanlığı güç bela seçebildiklerinden içeriye eğilip beyhude yere bakındılar. Bir anda karanlıktan fırlayan bir yüz her birinin korkuyla geriye sıçramasına neden oldu. Parmaklıklar ardından kendilerine uzanan surat Daye Gabriel’den başkasına ait değildi.

Celaleddin: “Daye, senin ne işin vardır orada?”

Daye Gabriel: “Ben de aynısını size soracaktım? Nasıl geldiğiniz umurumda değil ne arıyorsunuz burada? Kendinizi mi öldürteceksiniz?”

Celaleddin: “Daye ben bir tek kuzgundan ürkerim bilirsin, onun da nedenini bilmem. Sultan’ın kullarıyız niye ölümden korkalım?”

Behram: “Biz sultanı kurtarmaya geldik. Geçen sefer yaptığımız gibi işte…”

Daye Gabriel: “Buradan çıkabilirsem şayet sizi benim elimden kim kurtaracak acaba? Sultanı kurtarmak size mi kaldı? Çabuk girdiğiniz gibi çıkıp gidin. Kaçın!”

Karanlıklardan bir yüz daha uzanınca Sultan İzeddin olduğunu görüp saygıyla ürperdiler. Sultan: “Sadakatinizden ve cesaretinizden şüphem yok. Ama burada fazla durup hayatınızı tehlikeye atmayın.”

Celaleddin: “Sultanım şehre uğrun kapısından girdik. Küçük sayılmayacak bir yangın çıkardık, askerler meşguldür. Sizi çıkarmadan bir yere gitmeyiz. Emredin Melik Alaaddin’i dahi tutup getirelim!”

Karanlığın içinden tanımadıkları ancak Sultan İzeddin Keykavus’u andıran bir siluet peyda oldu: “Beni hattı zatında yakaladılar.”

Celaleddin: “Anladığım kadarıyla Melik Alaaddin de zindanda. Bu ne iştir, ne beladır? Biz de seninle aynı zamanda çıktık ordugâhtan daye, sen buraya nasıl düştün?”

Daye Gabriel: “Uğrun kapısından şehre giren bir beridçi sizi gördüm. Zira en sıkı yoklanan yerdir oralar. Şansa geçmişsiniz. Ben duvardan tırmanıp girdim içeriye. Buraya da girdim. Acayip bir cüce peyda olup beni etkisiz hale getirdi, buraya tıktılar. Hemen önce oldu hatta. Bir müddet sonra siz geldiniz zaten.”

Sultan Alaaddin: “Bir adam bana haber yollamıştı. Muhasaradan kurtaracağını söyleyen bir sihirbazmış, bana bu kadar akçe ver sana hizmet edeyim diye. Mecbur çağırttım. Görünmeden bir demirden kafes ile çıkıp geldi. Frenk ama bizim lisanı iyi bilir. Yaveri vardı Türk. Adam hem akçeleri aldı hem de beni zapt edip buraya kapattı. Bilinmeyen bir lisanda konuşan bir cini var kafeste, o yaptı. Sonra İzzeddin’i kapıp getirdi.”

Sultan: “Sultan İzeddin!”

Melik Alaaddin: “Her neyse…”

Celaleddin: “Daye, Selman burada kalsın. Parmaklıkları yerinden oynata oynata söker.”

O esnada karanlığın içinden bir siluet daha belirdi: “O parmaklıkları sökmek kabil değildir.”

Sultan Alaaddin: “Sâdeddin Köpek. Hem nakkaş hem mimardır. Kuşatmadan evvel kalede işimi görür diye hizmetime almıştım. Parmaklıklarına kadar o elden geçirdi.”

Sâdeddin Köpek: “Tek tek demir parmaklık olsa sökün götürün. Ancak bunlar demir çerçeveye raptedilmiştir, çerçeveyi taştan zor sökersiniz.”

Selman: “Ben zorlar sökerim evelallah.”

Celaledin: “Biz de Behram’la tepeye çıkıp şu cine bir bakalım. Öldürmeye gayret edeceğiz.”

Daye Gabriel: “Ben size adam öldürmeyi de öğrettim ama bu adam değildir. Benim yapamadığım işi siz nasıl yapacaksınız?”

Celaleddin: “Önceki putu nasıl devirdiysek…”

Selman yere çöküp parmaklıklarla boğuşurken, Celaleddin ile Behram da taştan binaya ustalarının öğrettiği gibi çıkıntılarından tutuna tutuna tırmanarak bir pencereden geçip girdiler. Görünürde hiç asker olmasa da temkini elden bırakmadan odalara baka baka yürüyüp geçtiler. Oldukça süslü bir odada, bir döşekte tek başına uyumakta olan fakir görünümlü bir adam görünce: “Büyücü bu olmasın?” diyerek hançerlerini sıyırıp adamın tepesine çöktüler. Adam çırpınmaya bile fırsat bulamadan: “Ne isterseniz yaparım?” diye karşılık verince Celaleddin odanın kapısını kapatıp adamın boğazına hançerini bastırarak sordu:

“Bu büyücü nerededir? Ne yapar? Kimdir?”

“Büyücü? Ha! Faolan! O büyücü değil ki, cin yapıyor her şeyi. Ben de kölesiyim, arabasını sürerim, yükünü taşırım bir günahım, suçum yoktur…”

Büyücü değilse cini nasıl zapt etmiş?”

“Kendi memleketine mahsus bir cinmiş. Eyri mi Eğri mi öyle bir memleketten. Yeşil cin diyorlarmış bunlara. Leb Rakun mu ne öyle bir adı var. ayakkabı yaparlarmış, gökkuşağı diplerinde hazineleri olurmuş. Bir şekilde yakalamış bunu, üç dilek hakkı varmış. O da kurnazlık edip: “Benim kölem olup ne dilersem yapacaksın!” diye dilemiş. Cini kafeste, örtü altında tutuyor. Cüce gibi bir şey. Cüceden bir şey dileyince cücenin ruhu sıyrılıp gösterdiği insana musallat oluyor, kaçırıyor… Böyle böyle tüm kralları kaçırıp dünyayı kendisine kul yapacakmış.”

“Yani cin kendi başına hareket edemiyor? Güzel…”

Behram: “Gidip büyücünün gırtlağını kesmeye kalksak cini çağırabilir. Ama cinin gırtlağını kesersek büyücü nafile yere diler artık! Neredeler.”

Faolan yemek yiyor şimdi ama cin odasında, kafeste.”

Celaleddin adamı bayıltıp elini ayağını bağladıktan sonra Behram ile odadan çıktı. Büyükçe bir selamlığa girdiklerinde bir köşede insan boyuna yakın, üstü kadife örtüyle örtülü kafesi gördüler. İçinden kuş zırıltısıyla köpek hırıltısının karışımı acayip bir sesle, anlayamadıkları bir lisanda konuşma sesleri geliyordu. Temkinli adımlarla yaklaşıp hançerlerinin yerine kılıçlarını çektiler. Örtüyü az biraz sıyırdıkları esnada içeriye Faolan’ın girip kendi lisanında bir şeyler bağırıp çağırdığını işittiler. Behram, Celaleddin’e adeta haykırdı: “İndir örtüyü sapla kılıcı!”

Celalettin, kadife örtüyü çeker çekmez cüce suretli cinle göz göze geldi. Kılıcını saplamak isterken bir an duraksadı. Zihninde sanki: “Üç ve dile…” kelimeleri çınladı. O kısacık anda sanki dünya durmuş, zaman akmaz olmuştu. Celalettin yutkunarak sanki kurtuluş çaresini anlamış gibi konuştu: “Selman’ın bileği bükülmesin. Behram sanatında ilerlesin, âleme korku salsın… Ben… Ben de kuzgundan artık hiç korkmayayım!” Cüce cinin suratında o an muzip bir sırıtma belirdi ancak dalga geçmekten çok gülünç bir hale gülümsüyor gibiydi. O anda kafesten kayboldu. Faolan, beyhude yere çırpınıp bağırıyordu ama ne o yeşil cin ortalıkta görünüyordu ne de isteği yerine geliyordu. Celaleddin, Faolan’ın gırtlağına kılıcının ucunu dayamaya hamle etti, ancak Faolan belinde asılı duran bir Frenk kılıcını çekip hamlesini karşıladı. Birkaç hamle ile Celaleddin’i geriletti ancak Celaleddin kılıcını sıyıran Behram’a bağırıp: “Sen karışma!” dedikten sonra çala kılıç Faolan’ı geriletmeye muktedir oldu. Faolan, kılıcı iki eliyle kavrayıp saplayacağı sıra içgüdüsel bir şekilde yana kaydıktan sonra, Faolan’ın savunmasız kalan ensesine kılıcıyla vuruverdi. Faolan kanlar içinde yere yıkılırken, Behram’a emretti: “Git Sultan’ı çıkar, Selman’ı da al gel!”

Behram, selamlıktan çıkacağı sırada: “Lüzum kalmadı!” diye bir ses salonda çınladı. Sultan İzeddin, Melik Alaaddin, Daye Gabriel, Sâdeddin Köpek ve Selman’ın selamlığa girdiğini gördüler. Sâdeddin Köpek, Selman’ı gösterdi: “Delikanlı maşallah zindan demirini söküp çıkardı, yetmezmiş gibi bir de zindanın kapısını söktü!” Celaleddin, yerde yatan Faolan’ı gösterdi: “Biz de hem cini, hem de büyücüyü hallettik!”

Daye Gabriel: “Sadece onu değil barışı da hallettiniz…”

Celaleddin: “Nasıl yani?”

Melik Alaaddin: “Siz sadece sultanı değil. Veliahtı da kurtarmış oldunuz.” İzzeddin’e manalı manalı baktı: “Kimin ne zaman tahta çıkacağı belli olmaz ya, şayet talihim dönerse bu iyiliğinizi unutmam. Kardeşimle anlaştık. Ben Kayseri’ye gideceğim tekrar, Minşar kalesine. Sıramı bekleyeceğim.”

Sâdeddin Köpek: “Ben de iyiliğinizi unutamam. Böyle bir zeka ve cesaret, hem bilek gücü,” burada Behram’a bakarak: “Hem de beridçilik sahasında böylesine maharet ve hasımlarına korku salma kimsede bulunmaz. Bu devletin sırtı yere gelmez. Kıymetinizi bilecek birileri elbette çıkar…”

Sultan İzzeddin, Celaleddin’e sordu: “Ötekileriniz nerede?”

Celaleddin utana sıkıla: “Muhiddin ile Malik gelmediler. Onlara korktu diyemem zira dayemizin kızmasından çekindiler. Bir tek Kızıl Mesud gelmek istedi ama ordugâhtan kayboluşumuzu idare etmek için geride kaldı.”

Sultan İzzeddin, Daye Gabriel’e döndü: “Bir bunlar, bir de dedikleri arkadaşlarını gayri berid’e dâhil edesin. Ötekiler gulamhanede kalsınlar. Has adamların gibi yetiştiresin Gabriel Usta!”

SON

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *