Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Titreyen Bir Gölge

“Ah, siz de kimsiniz?”

Sessizliği bozan kuru ot hışırtılarından başka duyulmak istenen ses şöyle dedi;

“Ben olduğum kişiyim.”

“Efendim?”

Sessizliği bozan hanımefendinin sesine karşılık ses bulmasından doğan mutlulukla

“Efendim? Tekrar eder misiniz?”

“Ben benim HANFENDİ”

“…”

Sessizliğin bozulması belki de bu kadar hoş değildir. Öyle ki gecenin bu yarısı , göz gözü göremezken hele.

“…”

“Peki, ben buradan çıkmaya çalışıyorum öyleyse.”

“Oldu”

Sessizliğin tadı bazen daha güzelmiş, özellikle sadece kuru otlarla bozuluyorsa.

Öyle soğuk bir nefesti ki karşısındakinin buhar gölgeli sesi

“Oldu HANFENDİ” diye tekrarladı çarpık ağzıyla.

Tamamen gölge olmasının dışında anormalliği sesindeki bozukluk değildi, hafif hafif sallanıveriyordu olduğu yerde.

Hanfendi hanfendi deyip durduğu hanımefendi çoktan korkuluklu kapıyı bulup, gıcırdatarak çıktı mezarlıktan, koşar adım, belli ki bu salınıveren gölgeden korkmuştu, gölge sırıtır gibi oldu bu duruma, sanki keyiflendi.

“oyyyy” diye nefes koyuverdi şimdi de buhardan oluşmuş gibi dikilen gölge. “Bu kadının burda ne işi var beaa” diyerek daha da koyuverdi içindeki cılız nefesini.

Biz iki kişiydik bu olanları izlerken tabi. Çok önemli olaylar olacağını hiç düşünemedik. Biz öyle düşünemez seyrederken gölge oturuverdi bir mezar taşının kenarına. Cebi olabilecek yere elini sokup göğsünden kalbini söktü. Ya da biz öyle görmüş olacağız ki kafasına diktiği bir şişeye dönüştü.

Hiçbirimiz o hanfendi denilen hanımefendi gibi olamadık. En çok şaşırdığımız da, şu mezar bekçisi her gün ölülerin kaçmasını engeller gibi dururken, bir gece yeni ölmüş bir gelini kendi elleriyle azat ediverdi. Bizden bu kadar korkmadığını bilseydik, etlerimiz çürümeden, idmanımız yerindeyken kaçmaya davranırdık.

Her gece iç çekerken biz işte böyle, ve o gece dışarıda dul bir genç adam katledildikten sonra diğer her gece gölge dediğimiz karaltı titrer oldu, daha fazla içer oldu, hatta gözlerini seçer olduk kocaman pörtlemiş, tavşan gibi bakan oraya buraya. Ve bir gün titreye titreye, çok içerekten bir de, aramıza katıldı olduğu yerde. Hiç yabancılık çekmedik kendisine.

“Merhaba” dedik. O bize şaşkın şaşkın baktı sadece.

Titreyen Bir Gölge” için 6 Yorum Var

  1. Erdal eline sağlık. Epey kısa olduğundan ötürü okumak için kendime ilk senin öykünü seçtim. Bu kadar kısa bir hikayeden kurgu beklemek yanlış olur ama ben tam olarak ne anlatmak istediğini anlayamadım.

    Anlatım dilin şık ama sanırım biraz fazla kapalı. En azından benim yorumum bu.
    Umarım yeni öykülerini de okuma fırsatımız olur.

    1. Teşekkür ederim. Anlatım dilimi de beğenmen çok güzel. Anlatmak istediğim konudan çok hisleri ön plana çıkardım fakat asıl ön plana çıkarmamı istediğiniz şey açıklık ve netlik olmuş. Fakat inatçı olmayacacağım bu konuda, anlatım dilini koruyarak “açık” olmaya çalışacağım yazılar yazacağım.

  2. bir önceki öyküden sonra aynı şeyleri söylemek istemiyordum ama dekadans’ın yorumunu görünce yine de söylemek zorunda hissettim kendimi. Ve birçok kişi aynı görüşteyse kendinizi bir kontrol etmeniz gerekiyor sanırım.

    Öncelikle “ses” kelimesini fazla kullanmanız kötü bir etki bırakmış. Onun haricinde ucu açık bir öykü gibi olmuş, farklı kişiler farklı anlamlar çıkarabilir, hatta birçok kişi bir anlam çıkaramayacaktır.

    Sizin tarzınız budur belki ama kendi düşüncelerinizi tam olarak ifade edemediğiniz sürece fikirlerinizin bir anlamı olmayacaktır değil mi? Yine de ellerinize sağlık.

    1. Evet, kendimi kontrol etmem gerekiyor sanırsam. “Ses” kelimesi konusunda da haklısınız, bir düzenleme ile üstesinden gelinebilirdi.

      Özellikle “inatçı” “dediğim dedik” “at gözlüklü” ve “mualif rolü kesen” sıfatlarından uzaklaşmak için sözlerimi cımbızla seçiyorum. En azından bu sıfatları taşıyor olsam da, hitabetime yansımadığı takdirde bana karşı daha çok empati yapılabileceğini seziyorum.

      Düşüncelerin ifade edilemediği sürece bir anlamının olmayacağına katılmıyorum öncelikle. Her düşüncenin bir anlamı olabilir, fakat anlaşılacağı anı, kişiyi ve yeri bekler. Verebileceğim örnekler “narsist”liğimin derecesini artıracağından orada duruyorum. Ben bu konuda çok romantik ve sürrealist düşünüyor olabilirim. Konuyu şu an ayaklarımızın bastığı yere çevirirsek, zaten kendimi iyi bir yazar olarak görmediğimden, eleştirilmem kaçınılmaz, bir süre sonra “offf şimdi bunu kim okuyacak” yorumlarını almaya başlayacağım da öngörülebilir. Kendimi düzeltmeli miyim? Ağır okumalara açık insanlara yazsam çok daha iyi olur belki, belki de yerine ve zamanına göre yazmalıyım. Evet, evet, zaten resimde de savunduğum bir düşünce var, tek bir karakteri benimseyeceğimize bir sürü tarzımız olsun, bu düşüncem kendi yazıma da aktarılsın. Bir oyuncu gibi. Bu daha az karakteristik olabilir belki ama kimileri belli bir karakteri dramda daha çok sever, kimileri komedide.

      Lafı uzattım, kalitelimi artırma girişimlerimde formata göre hareket etme adı altında kendi bilincimi kandırıp, farklı tarzlarıma ödün vereceğim.

      Anlaşılır yazılar yazan biri çıkartacağım içimden. Ve bunu yaparken umarım şizofrenik sancılar çekmem 😉

  3. Dekadans ve M.K Immortal’a katılmakla beraber en çok dikkatimi çeken şeyi izninizle belirtmek isterim Erdal Bey. Beni de öykünüzde “Hanfendi, hanımefendi” kelimesinin çok sık geçmesi rahatsız etti.

    Güzel bir düşünceyle yazılmış kısa bir öyküydü, açıkçası beğendim. Bir önceki öykünüzle kıyaslayacak olursak, çok daha açık bir dille yazmışsınız ve çok daha güzel olmuş bence, elinize ve kaleminize sağlık.

    ” Cebi olabilecek yere elini sokup göğsünden kalbini söktü. Ya da biz öyle görmüş olacağız ki kafasına diktiği bir şişeye dönüştü.” özellikle bunu çok sevdim.

    Bu konuda bir dahaki öykülerinizde daha dikkatli olduğunuz taktirde ortaya herkesin anlayacağı ve seveceği bir öykü çıkacağı kesin..

    Tebrikler..

    1. Öncelikle teşekkürler. Sonrasında fırça atmaya başlayabilirim yeniden.

      Nasıl olur da sen bana rahatsız etti diyebilirsin? Nasıl olur da onlara katılıyorsun….

      Şaka şaka.

      “Hanfendi hanfendi deyip durduğum hanımefendi” kasıtlı olarak hanfendi ve hanımefendi oluyor, tekrarlanıyor, ve bu sizi rahatsız etmiş anlaşılan. Daha az kasıtlı şeyler yapsam daha çok seveceksiniz belli ki. Ama Charles Dickens ve Hasan Ali Toptaş’ın ikilemelerine deli oluyorum, çok cezbediyor bunlar beni. Neyse dikkat ederek bir şeyler deneyeceğim, biraz da tribünlere oynayalım 🙂

      Bir önceki öyküm çok daha kapalıydı, kendisinden de kapalıydı, o da bu gibi kısaydı hatta, arkadaşın eleştirisiyle biraz daha açmaya çalışmış, tekrarlar artmıştı. Bazen hiç eleştirilere kulak asmasam mı dediğim oluyor. Olay akışını fantastikten ne kadar uzaklaştırsam o kadar az beğeniliyor, demek ki fantastik yazılarda olaylardan çok düşünce ve hislere yoğunlaşmamak gerekiyor, ya da bunu olay akışında verecek şekilde yazmak gerekiyor. Bu çıkarım kendi çıkarımım değil elbet, eleştirilerden süzdüğüm bir çıkarım.

      Bu da sana gelsin, eski günlerdeki hoşsohbetimizin hatrına. Yine anlaşılmaz fantastik bir şey, ama bu daha beteri çünkü şiire daha yakın.

      “ZÜLFİKAR

      salınıverdim de geldim ey zülfikar, ey derbederliğin kesici kamışsılığıyla kanamış kadri büyük varlık. salınıverdim de geldim.

      ademiz bilir misin ey zülfikar? ademiz biz. her bedende kutsal ateş, her ıslak sakatatta ölümsüz ruhtan bir nefes. biz ademiz bilir misin?

      zülfi fidan gibi sen de salınır mısın? kapanır mısın ayaklarının dibine. yan yatıp eğreti kalır mısın öyle, kala kalıp. salınır mısın acizler gibi?

      ak ağaç kara bulutun altında bilir misin ? yağmurunu tadar mısın dilinle, ahtapotlaşıp emer misin kucaklayıp teninle yağmuru ve çamuru? ak ve kara alt alta.

      bilmez misin kendini keser? dönüp gelip de çentik açar vücudunda insanın kendi zikri. fikirlerimizi sen tek taraflı demir mi sanırsın ey kör gözlü zülfikar? ademiz biz adem.

      kutsal ateşten yanmışız da öyle kurumuş bu çamur bedenlerimiz. kimimiz kırılmışız, çok pişmişiz anlayacağın. kapaklanır mısın sen de bizim komşu ekrem amca gibi? yooo, çatlaklarını sıva sen eriyik bakırla, lakin kurumuş çamur bizim bedenlerimiz.

      sarılıverdim de geldim ey zülfikar, saf metalinin kesici soğukluğuyla kanattığı bedenimle sarılırverdim de geldim ulvi zülfikar.

      kaldı geriye kurumuş çatlak bir bedende kesikler açılmış ten, çatlaklarından sızan kanla beslenen beyin ve geriye sen kaldın bir tek zülfikar sen.”

      Resimli hali de burada:

      https://www.facebook.com/notes/erdal-gencer/z%C3%BClfikar/305891255492

Erdal GENCER için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *