Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kefensizler Mezarlığı

“Umarım yıllar sonra kefensiz, cansız ve çıplak bir ölü yığını hâline geldiğimde dahi hakkınızdaki bu düşüncelerim aynı kalır… Ve yine umarım, o hâlde sizlere bir zararım olmaz… Umarım…”

17.06.1971

Sevgili Dostum Tarık,

Neredeyse bir yıldır hâlini hatrını soramadığımdan dolayı bana kızgın olabilirsin. Ancak bu hayatta en değer verdiğim arkadaşım olduğunu söylememe gerek yoktur herhalde… Son dönemdeki yoğun çalışmalarımın bu durumu değiştirmesine izin vermemek için yazıyorum sana bu mektubu.

Tarık, biliyor musun, seninle en son buluşmamızda anlatmış olduğum hayalimi gerçekleştirebildiğime inanıyorum.

Ben şu anda, Urfa’nın Harran ilçesinin küçük bir kasabasındayım. Evet, benim çılgın olduğumu düşünebilirsin ama dostum sen de iyi bilirsin ki her astronom biraz çılgındır! Eğer bu konuda kendini soyutlamaya çalışıyorsan, hata yapıyorsun derim…

Hem de tek geldim buralara… Eşim Nurgül ve dolaylı olarak da oğlum Gökhan ile kızım Oya, benimle buralara gelmek istemediler. Daha doğrusu Nurgül gelmek istemedi. Aslında okulu yeni tatile giren dokuz yaşındaki oğlum Gökhan gelmeyi çok istemişti. Ancak Nurgül gelmek istemeyince çocukları da annelerinden ayırmayayım diye düşündüm.

Biliyor musun, galiba Gökhan da tıpkı bizim gibi astronom olacak. Çünkü dokuz yaşındaki bir çocuğa göre astronomiye oldukça ilgisi var keratanın… Eh, tabii bunda benim de payım yok değildir herhalde. Yani senin benim gibi çılgınlar gelecekte de olacak, merak etme…

En son görüşmemizde sana buralara gelmek isteme nedenimi söylemiştim hatırlarsan.

İlki; teleskopumla birlikte Urfa’nın bu eşsiz gökyüzü nimetlerinden faydalanabilmek… İkincisi ise; Urfa’nın Harran ilçesindeki o tarihî rasathaneyi bir de gözlerimle görebilmek…

Daha bir hafta önce gelmiş olduğum bu peygamberler şehrinde bu iki hedefimi de gerçekleştirdim diyebilirim.

Buralarda geceleri gökyüzü tek kelime ile harika oluyor dostum. Sanki biz astronomlar için özel olarak rezerve edilmiş bir gökyüzü… Bu gökyüzünün nimetlerinden daha da çok faydalanabileceğimi düşünüyorum.

Kendi gözlerimle görmeyi hayal ettiğim tarihî rasathaneyi gördüm; ancak buranın artık kullanılabilir olmadığını işitince, hayallerimin arasına bir hayal daha ekledim: O tarihî rasathaneye girebilmek ve orada doya doya gözlem yapabilmek… Biliyorum, seninle üniversitedeyken bölüm bahçesinde kurmuş olduğumuz hayaller kadar etkileyici değil fakat bu hayal de hiç fena sayılmaz.

İnanabiliyor musun, 1220 yıllık rasathanenin 744-750 yılları arasında, Emevîler tarafından yapıldığı tahmin ediliyormuş. Fâtımîler, Eyyubiler, Emevîler, Abbasiler, Selçuklular gibi büyük medeniyetlerin boy göstermiş olduğu bu topraklarda, böyle bir rasathanenin bulunuyor olması onu daha da değerli kılıyor…

Bu rasathaneyle aynı yıllarda kurulduğu tahmin edilen ve rasathaneye oldukça yakın olan tarihî Ulu Cami de buralarda. Her yağmur yağışında -ben bir haftadan beri yağmur yağdığını görmedim- Harran’ı gül kokusu sararmış. Ve bunun nedeni de Ulu Caminin harcında bulunan gülsuyuymuş. O nedenden dolayı, her ne kadar işime gelmeyecek de olsa buralara yağmur yağmasını çok istiyorum.

İşte dostum, ben Güneş yılını 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak ölçmüş ve çalışması yıllar sonra Johannes Kepler, Tycho Brahe gibi ünlü bilim insanları üzerinde büyük etki yaratmış olan El-Battani ve Sabit İbn Kurra’nın 800’lü yıllarda yaşamış oldukları topraklarda nefes alıyorum. Bu matematik, fizik ve astronomi bilim insanlarının sahip oldukları bilim anlayışlarını, onların yüzyıllarca önce yaşamış oldukları bu topraklarda kendime bulaştırmaya çalışıyorum. Umarım bu konuda yeterli bir başarı elde edebilirim.

Kaldığım yere gelince… Sana da daha önce söylemiş olduğum, büyük dedemden kalan iki katlı müstakil bir evde kalıyorum. Dostum, evi görmelisin… Çevresinde eski bir mezarlıktan başka hiçbir şey olmayan, eski püskü virane bir konut… Evet, söylediklerim gerçek. Evin çevresinde bırak başka bir evi, bir insanoğlunu dahi göremezsin. Sanki tüm kasaba halkı bu virane evi yalnızlığa mahkûm etmiş.

İşin komik yanı bu evde kalan insanı “deli” yerine koyuyorlar anladığım kadarıyla… Üstelik benim sahip olduğum meslek de onların bu düşüncelerinin üzerine bal kaymak olmuştur herhalde… İki gün önce, kasaba halkından orta yaşlı bir adam bana ne iş yaptığımı sorduğunda, ona “astronom” olduğumu söyledim. Bana tıpkı bir uzaylıymışım gibi bakan adam, kısa bir süre sonra beklediğim soruyu yöneltti: “O ne ola ki?” Ona Türkçe anlamıyla “gök bilimci” olduğumu ve kâinattaki yıldızları, Ay’ı, Güneş’i ve Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenleri gözlemlediğimi söyleyince adamın gözündeki merakın daha da arttığını hissettim. Keza, biraz sonra sormuş olduğu soruyla da hissiyatımı haksız çıkartmayacaktı zaten.

“O zaman sen bir tür astronot ya da uzaylı mı oluyorsun?”

Evet, kardeşim, işte ben aynı zamanda böyle gülünç durumlarla da karşılaşıyorum bu topraklarda… Ama benim inancım sonsuz. Gün gelecek, “astronomi, astronom” gibi kelimeler de tıpkı “tıp, doktor” ya da “hukuk, avukat” kavramları gibi bilindik olacak. Belki bu şimdi olmayacak… Hatta belki de biz o günleri göremeyeceğiz. Ama torunlarımız ya da torunlarımızın torunları görecek, inanıyorum.

Velhasıl o günden sonra kasabada benim lakabım “deli uzaylı”ya çıktı. “Deli” sıfatını az önce de vurguladığım gibi, kalmış olduğum evden dolayı koymuş olmalılar. Diyeceksin ki evin ne kabahati var… Aslında halkın çekindiği nokta, benim şu anda kalmış olduğum bu virane ev değil. Evin yakınındaki tarihî mezarlık… “Kefensizler Mezarlığı” olarak adlandırılan bu mezarlık benim evin ikinci katından, akşam bakılmak suretiyle görünüyor. Kardeşim, sakın sana latife ettiğimi düşünme…

Gerçekten bu mezarlık gündüz, güneş ışığında bakıldığında fark edilmiyor. Hatta gündüz mezarlığın yanına gittiğinde mezarlık yerine sadece ot ve çalı görüyorsun. Ancak aynı ot ve çalıya hava karardıktan sonra bak, işte o zaman tarihî mezarlık tıpkı bir assolist gibi beliriveriyor karşında.

Tıpkı… Tıpkı yıldızlar gibi… Hani nasıl ki güneş ışığından dolayı ay ve yıldızlar gündüzleri görünmüyorsa, sanki bu mezarlık da aynı sebeple görünmez oluyor. Bu nedenden dolayı “Kefensizler Mezarlığı” olarak adlandırılan bu mezarlığa, ben bir astronom olarak, “Samanyolu Mezarlığı” ismini koydum: Mezarlığın tamamı Samanyolu, mezarlıkta yatan her bir ölü ise yıldız…

Bir de buralarda, bu mezarlıkla ilgili bir rivayet dolaşıyor. Sözde bu mezarlığa bir kefen gömüldüğünde kefeni gömen kişinin o zamandan sonra hayattaki her dileği gerçek oluyormuş. Biliyorum, biz bilim insanlarının böyle batıl inançlara inanması çok mantıksız hatta çok gülünç görünebilir. Ancak kardeşim, akşamları oldukça ihtişamlı bir görünüme sahip olan bu mezarlık, insana istediği her şeyi verebilecek gibi duruyor. Bunu ancak orayı gördüğünde hissedebiliyorsun…

Bu konuya ayrı bir açıdan bakarsak, “Kefensizler Mezarlığı” olarak adlandırılan ancak benim “Samanyolu Mezarlığı” olarak isimlendirdiğim bu tarihî mezarlığın lanetli olduğuna inananlar da var… Bu düşünce bana her ne kadar ürkütücü geliyor olsa da ilk söylemiş olduğum rivayet kulağa daha tatlı geliyor, öyle değil mi? Tüm dileklerini gerçekleştirebilme arzusu… Zaten bir insanoğlu bu nedenden dolayı yaşamıyor mu dostum? Biz seninle, kurduğumuz hayallerimizden dolayı sahip olduğumuz bu mesleği edinmedik mi?

Şunu hiçbir zaman unutma kardeşim; hayatta hiçbir gayesi kalmamış olan insanın durumu, biraz sonra otopsiye girmeyi bekleyen bir cesedin durumundan farksızdır.

Düşünsene; şu anda toz toprak içerisinde oturmuş olduğum ve her an yıkılma tehlikesi olan bu virane evin bir anda bir villaya dönüştüğünü… Ya da o 1220 yıllık tarihî rasathaneyi sadece dışarıdan kuru kuru görmek yerine, orada güneşin batımından doğuşuna kadar buradaki muhteşem gökyüzünü gözlemlemek… Yıllarca buralarda yaşam sürmüş olan El-Battani ve Sabit İbn Kurra gibi bilim insanlarının nasiplenmiş olduğu bu rasathaneden, neredeyse bin küsur yıl sonra faydalanabilmek ve başarılı çalışmalara imza atabilmek… Ve bunun gibi daha birçok şey…

Hem biliyor musun, geçen hafta buraya ilk geldiğim gün, toz toprak içerisindeki bu evi biraz düzenlemeye çalışırken kömürlükte kimin koyduğunu tahmin edemediğim birkaç tane kefen gördüm. Önce biraz ürktüm, ancak sonra bu durumu normal karşılamaya çalıştım. Sonuçta görmüş olduğum şey bir canavar değil, sadece bir tür elbise… Ölülere giydirilen bir tür kıyafet… İşte ondan sonra, nasıl ki bir mağazada kılık kıyafet gördüğümde korkmuyorsam, kefenden de korkmamın yersiz olacağını düşündüm. Hani derler ya, her şeyin bir sebebi vardır diye… Kömürlükteki o birkaç kefenin, şimdi neden orada olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Ne dersin, ha, evden birkaç tane kefen eksilse herhalde bu virane ev başıma yıkılmaz, haksız mıyım? Sonuçta, kefenler yabancı bir yere de gitmeyecek…

Onları bir nevi komşumun bahçesine gömeceğim diyebilirim. Hem bak, böylelikle mezarlığın adı bundan sonra “Kefensizler Mezarlığı” değil, benim söylemiş olduğum gibi “Samanyolu Mezarlığı” adını alacaktır. Şaka bir yana, biz bilim insanları hayalperest olmayacağız da kim olacak, söylesene bana. Biz hayallerimizi gerçekleştireceğiz ki diğer mesleklerin mensubu insanlar bizim bulduğumuz gerçekleri kullanarak daha gerçekçi düşünebilsinler. Bizim hayalperestliğimizden doğan gerçekleri…

Ben bu kefen konusunu denemeye değer diyorum. Hem zaten ne kaybedeceğim ki…

Neyse dostum, benim sana anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Umarım, bu yazdıklarımı okurken sıkılmazsın. Çünkü ben sana bu mektubu sen sıkılasın diye değil, eğlenesin diye yazıyorum. Eğer fırsatım olursa -ki olabileceğini sanıyorum- sana mektup yazmaya devam edeceğim. Senin de hayallerle kaplanmış o güzel mektuplarını bekliyorum.

Çocuklarını benim için öp olur mu? Kendine çok iyi bak kardeşim…

YILDIRIM AKARSU

 

 

* * *

 

 

10.07.1971

Değerli Dostum Tarık,

Mektubuna daha yeni ulaşabildiğim için sana ancak yazabiliyorum. Kusuruma bakma kardeşim. Bulunduğum yerden ötürü, mektubunun bu kadar geç ulaşması normal bir durum sayılabilir. Senin de bu durumu anlayışla karşılayacağını tahmin ediyorum. Ya da en azından şimdiye kadar hiçbir nedenden ötürü bana darılmamış olan senin, bu nedenden dolayı bana kırılacağını düşünmüyorum…

Her ne kadar senden hayallerle kaplı bir mektup almış olmasam da bozuk ancak bir o kadar da okunaklı yazına baktıkça seni ne kadar çok özlediğimi anladım.

Benim hakkımdaki görüşlerinin değişmemiş olmasına sevindim. Hâlâ beni “çılgın ötesi” olarak görüyor olman, hem senin hem de benim değişmediğimizin en gerçekçi kanıtıdır herhalde… Bu geçtiğimiz bir aylık zaman zarfı içerisinde başıma çok ilginç bulduğum şeyler geldi. Açıkçası bunları seninle paylaşmayı kendime bir borç biliyorum… Sana en son mektubumu yazdığımın ertesi günü, söylediğim gibi, kömürlükteki o kefenlerden birisini alıp “Kefensizler Mezarlığı” adı verilen mezarlığa gömdüm. Tabii ki bu söylediğimi gecenin bir körü yapmak zorunda kaldım. Bunun iki sebebi vardı… Birincisi; her ne kadar evin çevresinde benden başka bir canlı olmasa da herhangi bir kişinin beni o şekilde görme ihtimalini ortadan kaldırmak isteyişim… İkincisi ise; sana daha önce de söylediğim gibi, “Kefensizler Mezarlığı” adı verilen mezarlığın gündüz güneş ışıkları altında görünmez oluşudur, her ne kadar bu söylediğim saçma gibi gelse de…

İnanır mısın, ben yaşamım boyunca içimin bu denli büyük bir korkuyla kaplandığını hatırlamıyorum. Onlarca hatta belki de yüzlerce ölünün arasına girip onları örten toprağın altına kefen gömmek… Ben, gerçekten de senin söylediğin gibi “çılgın ötesi” bir insanım galiba… Yaptıklarımı düşününce bunu daha iyi anlıyorum… Hayatımda belki de ilk kez ölümün soğuk yüzüyle karşılaştım diyebilirim. Bilirsin ki Urfa’da hava oldukça sıcak olur. Hele de yaz aylarında… İşte dostum, ben o kuru sıcağa rağmen bu maceramı gerçekleştirirken iliğime kadar donduğumu hissettim. Ölüm korkusu beni adeta birkaç çocuk tarafından yapılmış, şekilsiz bir kardan adama çevirmişti… Oradaki mezarlıkların dağınık ve düzensiz oluşu insanı daha da ürkütüyor. Neredeyse hiçbir ölünün mezar taşı yok diyebilirim sana. Sadece onlarca, belki de yüzlerce, bir insan boyutu ebadında tümsekler…

Kefeni toprağa gömerken arkamdan çıkan bir ölünün; “Hey, ne yapıyorsun birader?” diyebileceğini aklımdan geçirdim. Oysaki ölülerin canlılara göre çok daha masum ve sessiz olduklarını biliyordum. Ancak bu mezarlık, insana tüm bildiklerini de unutturuyor kardeşim.

Ama söylediğim gibi, bu korku dolu anlara rağmen kefeni o tarihî mezarlığa kazasız belasız, gömebildim.

Bir süre sonra eve gelince de yaptığım şeyin ne kadar saçma ve beyhude olduğunu düşündüm. Hem de bir bilim insanının yapmaması gereken çocukça bir iş olduğunu… Hatta zamanla bu düşünce boyutu ilerleyerek pişmanlığa dönüştü diyebilirim. Ancak zamanı geri getiremiyoruz dostum… Çünkü biz insanlar çok iyi biliyoruz ki yaşanmış ve bitmiş olan zaman, en az o “Kefensiz Mezarlığı”nda yatan ölüler kadar cansız…

Ve dostum, o kâbus dolu günün ardından bir iki gün geçmişti ki yaşamımda bazı şeylerin değişmeye başladığını hissettim. Sanki… Sanki o günden sonra her şey benim istediğim gibi gitmeye başladı…

Hani o gördüğüm tarihî rasathane vardı ya, ben o rasathanenin içerisine girebildim hatta gözlem bile yaptım. Düşünebiliyor musun, yıllarca kullanılmamış hâlde olan rasathane, sanki yenilenmiş ve gençleşmiş gibi bana hizmet etti… Rasathaneye girdiğimde içerisinde biri güneş teleskopu olmak üzere, birkaç tane daha teleskopla karşılaştım. Sanki benim orada gözlem yapmamı isteyen özel tasarımlı teleskoplarla…

Ve ben de bunu fırsat bilerek, tıpkı planladığım gibi, güneşin batımından doğumuna kadar gözlem yaptım kardeşim. Hâlâ da arada sırada gidip gözlemimi yapıyorum ve de kimse bana karışamıyor, sanki rasathane bana tahsis edilmiş gibi… Bilmiyorum, belki bana inanmayacak olabilirsin. Ancak ben eğer delirmeye başlamıyorsam, bil ki sana yaşadıklarımı anlatıyorum. Artık inanmak ya da inanmamak sana kalmış dostum…

İşte, seninle yaşadığım bu gerçekleşmesi imkânsız gibi görünen ancak yaşanmış olan anımı paylaşmak için bu satırları yazıyorum.

Ancak güneş batmak üzere ve ben, bana özel olarak tahsis edilmiş olan rasathaneme gidip sabaha kadar gözlem yapmak istiyorum.

Kendine çok iyi bakmayı unutma, olur mu?

YILDIRIM AKARSU

 

 

* * *

 

 

24.07.1971

Sevgili Dostum Tarık,

Şu son birkaç haftadır, başıma öyle şeyler geldi ki senin mektubunun gelmesini beklemeden bu mektubu yazmak istedim. Bilmiyorum, belki sana en son gönderdiğim mektup henüz eline ulaşmamış da olabilir. Eğer en son mektubuma ulaşmışsan ve yazdıklarıma inanmadıysan, muhtemelen şimdi anlatacağım şeylere hiç inanmayacaksındır. Ama yine de anlatacağım. Çünkü eğer bunu yapmazsam şu anda içimde dolaşan kıvılcımlar bir anda söndürülmesi zor olan bir yangına dönüşecek…

Sana en son anlattığım, yenilenmiş ve düzenlenmiş olan rasathanede gözlemlerime devam etmekteyim. Yaptığım gerek güneş gerekse de gece gözlemleriyle günümün neredeyse tamamını burada geçirir oldum. Yani kardeşim, şu anda tam hayal ettiğim gibi bir yaşam sürüyorum buralarda. Başında “dırdır” eden bir patronun olmadığı, sadece kendin ve insanlık için çalıştığın, özgürlük kokan bir iş ortamı… İnsanoğlu başka ne ister ki?

Sana anlatacağım şey aslında bu değildi… Ben bir insanın hayal edip isteyeceği bir şeyden çok daha fazlasını elde ettim. Hani sana, şu anda oturmuş olduğum, eski püskü virane evden bahsetmiştim ya… İşte o virane ev artık yok… Şu anda o virane evin olduğu yerde üç katlı, oldukça lüks ve konforlu bir villa bulunuyor. Tıpkı hayal ettiğim gibi…

Ne olur dostum, benim buralarda kafayı yediğimi düşünme. Bunu ilk zamanlar ben de çok düşündüm. Rasathaneye giderken harabe içerisinde olan virane ev, rasathaneden dönerken bir villaya dönüşmüş oluyor… Sana anlattıklarımı çok küçük bir çocuğa anlatsam, o dahi bunları ancak bir masal niyetine dinleyebilir.

Biliyorum, anlattıklarım mantığa ve doğa kurallarına aykırı… Ancak kardeşim, ben sana bu mektubu, şu anda oldukça yeni görünen çalışma masasında, sıcacık Türk kahvesini yudumlayarak ve de daha önce bende olmayan, antika bir gramofondan kulaklarıma doğru yükselen bir Türk sanat müziği eseri eşliğinde yazıyorum. Yani demek istediğim şu; hadi, ben delirdim ama benimle birlikte gözlerim, kulaklarım ve her şeyden önemlisi, beynim de mi delirdi? Yeni olan her şeye dokunuyor ve onlara saatlerce bakıyorum. Hatta bilmem inanır mısın, arada bir acaba hayal mi görüyorum diye kendimi tokatlıyorum bile… Ancak her şey yine aynı gözüküyor dostum.

Tabii ki ne anlatırsam anlatayım bana inanmayacaksın. Hatta belki de gerçekten delirdiğimi düşüneceksin. Aslında haklı da sayılırsın. Başka birisi gelip bana bu tip şeyler anlatsa ben de ona pek sağlıklı gözüyle bakamam. Onun hakkında da söyleyeceğim tek bir şey olabilir: “Tımarhanelerin kontenjanına bir kişi daha eklendi…”

Ama dostum benim sana anlattıklarım, tıpkı senle ben gibi gerçek… Bunu bil… Sırf delirdiğimi düşünmesinler diye aileme mektup yazamıyorum. Çünkü biliyorum ki elime kâğıtla kalemi aldığımda dayanamayıp bu yaşadıklarımı yazacağım. İşte bundan dolayı da yaşadığım bu ilginç şeyleri eşime değil, sana anlatıyorum. Kusuruma bakma artık…

Kısacası benim burada keyfim oldukça yerinde… Hem de yaşamımda hiç olmadığı kadar… Ancak şu son dönemde evin içerisinde nereden geldiğini kestiremediğim sesler duymaya başladım. Ayak ve buzdolabından da soğuk haykırış sesleri… Geceleri beni korkudan tir tir titreten bu sesler, umarım düşündüğüm kişilerden gelmiyordur. Umarım…

Büyük ihtimalle ben sana yazmaya devam edeceğim dostum… Şimdilik hoşça kal… Şimdilik…

YILDIRIM AKARSU

 

 

* * *

 

 

07.08.1971

Dostum Tarık,

Senden uzun zamandan beridir mektup alamamamın nedeni, artık benim delirdiğimi düşünüp mektup yazmamandan mı, yoksa sana göndermiş olduğum mektupların kim oldukları kestirilemeyen bir takım esrarengiz güçler tarafından engellenmesinden mi kaynaklanıyor, bilemedim. Ancak bildiğim bir tek şey varsa, o da her ne olursa olsun, benim sana mektup yazmaya devam edeceğimdir. Emin ol, bu durum bir insanın kendi kendisiyle konuşmasından çok daha iyi bir durumdur. Yazmış olduğum bu mektuplar, süslü bir deftere günü gününe yazılmış olan bir günlükten çok farklı olmasa da…

Dostum, burada geçen günlerim “oldukça huzurlu geçiyor” diyebilirim. Ancak tabii ki sadece gündüzleri… Geceleri artık benim için bir kâbus olmaya başladı. Sana en son mektubumda yazmış olduğum o tuhaf sesler şiddetini artırdı sanki. Ve galiba bu seslerin kimlere ait olduğunu artık biliyorum. Bu seslerin, bahçedeki bir kedi ya da kömürlükteki bir fareden gelmiş olması için Allah’a dua ettim hep. Ancak ne bir kediye ne de bir fareye aitler…

Bu sesler “onlar”a ait dostum… “Kefensizler Mezarlığı” adı verilen mezarlıkta yatan, “Kefensiz Ölüler”e ait…

Bundan üç dört gün önce, benim villanın en üst katından “Kefensizler Mezarlığı”na bakmıştım. Bu seslerin yayıldığını düşündüğüm kaynağa doğru… Karşımda görmüş olduklarım, o kadar gerçek dışı duruyordu ki o anda, rüyayla gerçek arasındaki ince çizgi üzerinde durduğumu hissettim. Ama gördüklerim gerçekti kardeşim. Bunu ne ben yalanlayabilirim ne de gözlerim…

Mezarlığın olduğu tarafta yüzlerce çıplak ölü beden vardı. Hepsi sanki birer satranç taşı gibi dikilmiş ve cansız ancak bir o kadar da sinsi gözlerle beni süzmekteydiler… Uzaktan bakıldığında tıpkı asker gibi birbiriyle uyumlu olacak şekilde düzenli olarak sıraya girmiş olan cansız ve çıplak bedenler, vücut yönlerini bana ve benim evime doğru yöneltmişlerdi. Hepsi bir ağızdan bir şeyler mırıldanmaya çalışıyorlardı kalın ve boğuk sesleriyle… Anladığım kadarıyla; “Sen de bizdensin ve bizden olacaksın.” diyorlardı. Ama söylediğim gibi dostum, yanlış da anlamış olabilirim. Çünkü ölülerin çıkardıkları ses, oldukça çirkin, anlaşılmaz ve de ürkütücü geliyordu.

Bu sahneyi gördükten sonra, ellerim ve ayaklarım titrer şekilde kendimi yatağa atmıştım. Ancak gerek o günü gerekse de genel olarak, o gece görmüş olduğum, tenleri ölüm beyazıyla kaplanmış olan sayısız cansız bedeni unutamadım ve unutamıyorum. Gözümü kapattığımda o, üzerinde hiçbir şey olmayan ölülerden birinin yanımda biteceğini düşünüyorum her an. Yanımda biteceğini ve “Sen de bizdensin ve bizden olacaksın.” diyeceğini.

Galiba oraya artık neden “Kefensizler Mezarlığı” dendiğini tahmin edebiliyorum. Üstünde o kadar çok çıplak vücudu taşıyan mezarlığa, başka türden bir isim verilemezdi herhalde… Hani ben sana daha önceki mektuplarımdan birinde, bu mezarlığı sadece geceleri göründüğünden dolayı Samanyolu’na, mezarlığın içindeki her bir ölüyü ise yıldıza benzettiğimi yazmıştım, hatırlıyor musun? Bu düşüncemde hâlâ ısrarlıyım dostum. Ancak tek bir farkla… Tamam, bu ölüler de yıldızlara benziyorlar, ancak ölü yıldızlara… Bilirsin, yıldızlar yaşam döngülerinin sonuna, ortalama on milyar yaşlarına geldiklerinde dış katmanlarını gaz şeklinde salarak veya süpernova patlamaları ile ölürler. Tabii ki ben burada yatan ölülerin kaç yaşlarında ve nasıl öldüklerini bilemem. Ama benim bildiğim bir şey varsa, o da bu ölülerin tıpkı ölü yıldızlar gibi oluşudur. Antik çağlarda yaşamış olan Babilliler, gökte kâinattaki insan sayısı kadar yıldız olduğunu düşünmüşler ve buna paralel olarak da her bir insanın gökyüzünde bir yıldızının olduğuna inanmışlardır. Yani her bir insanın ölümünde, gözlenmekte olan bir yıldız bir anda görünmez olacak…

İnanır mısın, Urfa yıldız bakımından oldukça temiz ve zengin bir gökyüzüne sahip olmasına rağmen bu “Kefensizler Mezarlığı”nın tam tepesinde bulunan gök kubbesi üzerinde sayılı denebilecek kadar az yıldız görülebiliyor. Mesela, “kıl dönmesi” olmuş, kirli sakallı bir surat düşün. Sakalı oldukça gür olan bir suratın, kıl dönmesinin olduğu küçük bir bölgesi, sakal miktarı yönünden diğer yerlere nazaran fakir görünecektir. Biliyorum, vermiş olduğum bu örnek sana gülünç hatta belki de saçma gelecek. Ama buradan gözlemlediğim gökyüzünün, tabiri caizse fotoğrafı da aynen öyle dostum. Sanki mezarlığın üst kısmında bulunan gökyüzü, genel gökyüzünün hastalanmış bölgesi gibi duruyor. “Kıl dönmesi” olmuş bölgesi… Belki de mezarlığın üzerinde bulunan gök kubbesi, mezarlıktaki ölüleri yansıtıyordur, ha, ne dersin? Mezarlıktaki ölülerin sayısı arttıkça yıldızları görünmez olan bir gök kubbesi…

Biliyor musun kardeşim, ne düşünüyorum? Artık sadece birkaç tane yıldızı parlayan bu gök kubbesi üzerindeki, o parlayan yıldızlardan birisi de benimdir belki, olamaz mı? Belki de o parlayan yıldız, daha önce ölmüş ve etkisini yitirmiş olan diğer yıldızlar gibi olmamak için direniyordur… İşte ben de o yıldız gibi direneceğim kardeşim… En azından bir süre daha nefes alabilmek için direneceğim…

YILDIRIM AKARSU

 

 

* * *

 

 

25.08.1971

Dostum Tarık,

Artık kesinkes emin oldum ki sana yollamış olduğum mektuplara ulaşamıyorsun. Tam tahmin ettiğim gibi, sana gönderdiğim mektuplar “esrarengiz güçler” tarafından engelleniyor. Ve bunu engelleyen “esrarengiz güçler”in kimliklerinden de kesinkes eminim artık. Sana daha önce de söylemiş olduğum “Kefensizler Mezarlığı”nda yatan “Kefensiz Ölüler…” Sana mektuplarımda, bu mezarlığın ve içerisindeki çıplak bedenlerin gizli yönlerini yazdığımdan ve de onlar ilerleyen yıllarda bu mektupların başka ellere geçip çoğalabileceğini düşündüklerinden, yazmış olduğum mektupların sana ulaşmasına mani oluyorlar. Bunu nasıl yapıyorlar, emin ol bilmiyorum dostum… Ancak böylesi doğaüstü özelliklere sahip olan bu yaratıkların, böyle küçük bir şeyi yapabilmelerinin “imkânsızlık abidesi” gibi görünmeyeceği de aşikâr…

Onların bu güçleri karşısında artık benim de direncim kırılmaya başladı. Hatta daha gerçekçi olursam, bende direnç falan kalmadı kardeşim. Sanırsam, bu hayat tarzı beni sıkmaya başladı. Aslında buralardan kopup evime, karıma ve çocuklarıma gidebilmeyi o kadar çok isterdim ki… Ancak bu düşüncemin, artık seninle okul yıllarında kurmuş olduğumuz o saf ve temiz hayallerden bir farkı yok… Gerçekleşemeyeceğini bildiğimiz, ancak yaşamımızı onları gerçekleştirmek için sürdüğümüz hayaller… Çünkü dostum, ben artık buralara, bu topraklara aidim…

O çok özlediğim eski püskü virane evimin kömürlüğünden aldığım kefeni “Kefensizler Mezarlığı”na gömdüğümden beri durum böyle… Yani anlayacağın, her şey o batıl inanca körü körüne bağlanmamla başladı. Sonra gün geldi o batıl inanç benim evim, rasathanem, kısacası tüm yaşamım hâline dönüştü. Tıpkı küçük bir tümör gibi önce vücudumun küçük bir yerinde baş gösterdi ve sonra tüm vücudumu, zehirli bir sarmaşık gibi sardı.

Belki de sana anlatmış olduğum rasathane olayı ve bir anda virane evin kendisini yenilemesiyle oluşmuş villa, “Kefensizler Mezarlığı”nın benim için hazırlamış olduğu birer görsel oyunlardır. Beni etkileyebilmek; gözümü kör, kulaklarımı sağır ve beynimi paslanmış bir demire dönüştürebilmek için hazırlanmış bir tiyatro sahnesi… Senarist, “Kefensiz Ölüler”, yönetmen ise “Kefensizler Mezarlığı…”

Bu nedenden ötürü de gözlerim kör olduğu için, şu anda kalmış olduğum virane evi üç katlı bir villa gibi görüyorum. Kullanılmasına hâlâ izin verilmediğine emin olduğum rasathanede, gece ve gündüz gözlem yapabiliyorum körleşmiş gözlerimle… Ya da kendimi o şekilde kandırıyorum. Yani ben şu anda “hayal” dünyasında yaşıyorum dostum. İçerisinde benden ve “Kefensizler Mezarlığı”ndan başka kimsenin bulunmadığı bir “hayal dünyası…” İşte artık ben bu “hayal dünyası”ndan kurtulmak istiyorum. Şu anda gıyaben tanımış olduğum, kimliği belli olmayan o yüzlerce kefensiz vücudu daha yakından tanımak istiyorum.

“Sen de bizdensin ve bizden olacaksın.” Evet, dostum… Ben galiba onlara istediklerini vereceğim. Söylediğim gibi, ben bu topraklara aidim… O kefeni o topraklara gömdüğümden beri…

Bunları sana anlattığımdan dolayı, yazdığım bu mektup da ulaşmayacaktır… Hoş, zaten yazmış olduğum, diğer insanlara “deli saçması” olarak görünecek bu mektuplarımın sana da ulaşmasını istemiyorum galiba. Sana ve dolayısıyla diğer insanlara… Ama ilk ve son defa, eşime ve çocuklarıma bir mektup yazacağım. Ait olduğum yere gitmeden önce bunu yapmak, benim belki de en önemli vazifemdir, biliyorum.

Eşime ve çocuklarıma yazacağım mektubun onlara ulaşmasını istediğimden dolayı, mektupta başımdan geçenlerin hiçbirisini anlatmamaya çalışacağım… Zor olacağını biliyorum ama en azından deneyeceğim.

Evet, kardeşim, bu yazdığım sana gönderilmemiş son mektubum olacaktır… Yaşam içinde üzerimde geçen tüm haklarını helal et dostum, olur mu?

YILDIRIM AKARSU

 

 

* * *

 

 

02.09.1971

Yıldız Gözlüm,

Size yazacağım bu ilk mektubun, aynı zamanda son mektup olması, emin ol beni derinden yaralıyor. Ancak bu mektubu yazmasam içimden birçok şeyler kopup gidecek, biliyorum. Eminim, şu anda neden böyle şeyler yazdığımı okurken anlayamayacaksın. Ama ben sana bu mektubu, benim mektuplarımı anlayasın diye değil, beni merak etmemen için yazıyorum.

Hani sen buralara benimle birlikte, havaların sıcaklıklarını bahane ederek gelmek istememiştin, hatırlıyor musun? Emin ol, aşkım, sen bu kararını vererek belki de hayatının en doğru seçimini yaptın. Bunu yıllar ilerledikçe çok daha iyi anlayacağını düşünüyorum. Seni ve çocuklarımı çok özlememe rağmen yanınıza gelemeyeceğim. Ne olur beni affet… Ben artık buralara, bu topraklara aidim. Ve hep de öyle olacağım… Seni ve çocuklarımı deliler gibi seviyor olsam dahi… Umarım içimdeki bu sevgi, ait olduğum yere gittikten sonra da devam eder. Senin çocuklarımıza hem annelik hem de babalık yapabileceğinden hiç şüphem yok. Çünkü sen çok güçlü bir kadınsın ve ben seninle bu yüzden evlendim.

Ancak Nurgül, senden bir ricam olacak… Belki de yaşamımda senden isteyeceğim son rica… Ne olur, beni aramak için buralara gelmeyin. Zaten senin buraları pek sevemediğini tahmin ediyorum. Ve lütfen, bu tahminimi yersiz çıkartma. Gökhan ile Oya’ya da buralardan sakın bahsetme. Çünkü ikisi de artık bir şeyleri kavrayabilecek yaşlara geldiler.

Bunların haricinde; çocuklarımız, ilgili oldukları alanlarda meslek sahibi olsunlar. Tıpkı benim gibi… Ancak benim kadar “hayalperest” ve “gözü kara” da olmasınlar. Çünkü her “hayalperestlik” macerası mutlu sonla bitmiyor. Buna artık kesinkes emin oldum.

Umarım yıllar sonra kefensiz, cansız ve çıplak bir ölü yığını hâline geldiğimde dahi hakkınızdaki bu düşüncelerim aynı kalır… Ve yine umarım, o hâlde sizlere bir zararım olmaz… Umarım…

Kendine ve çocuklarımıza çok iyi bak, olur mu? Ben sizi önce Allah’a, sonra yine size emanet ediyorum. Ve seni çok seviyorum aşkım… Tıpkı ilk tanıştığımız günkü gibi…

YILDIRIM AKARSU

 

* * *

Yıldırım AKARSU, “Kefensizler Mezarlığı” ile ilgili gizemli olayları, yazmış olduğu mektuplarının en yakın arkadaşına ulaşmadığını düşünmekte bir yere kadar haklı sayılırdı. Haklı sayılırdı, çünkü arkadaşı yazmış olduğu mektuplardan mezarlığın bu gizli yanları ile ilgili şeyleri okuyamayacaktı. Ancak bir yandan da haksız sayılırdı, çünkü göndermiş olduğu mektuplar, aslında “gönderilmemiş mektuplar” değillerdi… “Gönderilmiş yazısız mektuplar” idi… Yani Yıldırım’ın arkadaşı Tarık’ın ilk mektup haricinde, almış olduğu diğer mektuplar boş ve temiz kâğıt yapraklarından oluşmaktaydı. “Esrarengiz güçler” tarafından silinmiş olan boş ve temiz kâğıtlar…

* * *

Tarih 5 Eylül 1971’i gösteriyordu… “Kefensizler Mezarlığı” adı verilen mezarlığın tepesinde, insanlara göz kırpan o birkaç yıldızdan birisi daha gözden kaybolmuştu. Bu durumun, “Kefensizler Mezarlığı”na bir tane daha kefensiz bedenin üye oluşuyla bir ilgisi var mıydı; işte bu, hep bir soru işareti olarak kalacaktı…

 

 

* * *

 

 

15 yıl sonra, Urfa’nın Harran ilçesinden, Ankara’ya gönderilen bir mektup…

 

 

 

20.06.1986

Yıldız Gözlüm,

Sana karşı yıllarca İstanbul ve Ankara’da atan bu yürek, şu anda Urfa şehrinin Harran ilçesinin küçük bir kasabasında atıyor.

Daha iki gün önce gelmiş olduğum bu şehirde ilk yaptığım şeylerden birisi sana bu mektubu yazmaktır sevgilim. Biliyorum, belki de buralara gelmiş olmam, bir “çılgınlık” göstergesi olabilir. Özellikle de annem için… Ama yine konuştuğumuz gibi, benim buralara geldiğimi ikimizden başka kimse bilmeyecek, tamam mı aşkım? Ben sizin yanınıza gelene kadar, annem benim iş görüşmesi için İzmir’e gittiğimi ve oralarda bir müddet tatil yaptığımı düşünecek. Bunları düşünecek ve içi biraz da olsa rahat edecek…

Ama sana daha önce anlattığım gibi, ben bu sır perdesini ortadan kaldırmadan rahat edemeyeceğim. Yıllar önce esrarengiz bir şekilde, bize ve Tarık amcaya göndermiş olduğu birer mektup sonrası ortadan kaybolmuş ve aylarca yapılan çalışmalara rağmen, hiçbir izine rastlanılamamış olan babamın başından geçen sır dolu olaylar… Üstelik babam Tarık amcama, içerisinde hiçbir yazı olmayan dört beş tane daha mektup göndermiş. Düşünebiliyor musun, dört beş tane yazısız mektup…

Açıkçası ben babama ne olduysa, buralarda olduğuna inanıyorum sevgilim. Bu topraklarda… Babamın gerek anneme gerekse de Tarık amcama gönderdiği “yazılı” mektuplarda anlatmış olduğu yerlerin, şu anda bizzat içerisindeyim. Buradaki, neredeyse 1230 yıllık tarihî rasathaneyi gezmek istememe rağmen, tıpkı babama olduğu gibi, bana da izin verilmedi. Böyle bir tarihî rasathanenin bunca yıldır yenilenmeden kaderine bırakılışı, gerçekten insanın içini sızlatıyor.

Eve gelince… Ev yine babamın anlattığı gibi, içler acısı bir durumda… Sanki Orta Çağ’dan günümüze kadar ulaşabilmiş, iki katlı virane bir ev… İçerisi toz topraktan ve gereksiz bir sürü araç gereçten geçilmiyor. Umarım evlendiğimizde bizim de evimiz bu şekilde olmaz. Yoksa çocuklarımızı bol sayıda fare ve börtü böcek ile birlikte büyütmek zorunda kalırız. Sonrasında çocuklarımızın psikolojilerini düşünemiyorum… Böcek ve fareleri kardeş olarak gören çocuklar…

Şaka bir yana, burada durum bu şekilde sevgilim. Burada bir de antika bir gramofon gözüme çarptı. Babamın böyle bir gramofona sahip olmadığından adım gibi eminim. Muhtemelen büyük dedemden kalmış olabileceğini düşünüyorum. Zaten şu anda iyice tozlanmış olan bu hâliyle, hiç albenisi olmayan bir elektronik cihaz görünümünde… Onun yerine bir telefon olsaydı -tabii ki bu söylediğimin bir hayal olduğunu biliyorum- seninle yazışarak değil, konuşarak haberleşirdik. Ancak benim şu anda bulunmuş olduğum konum, bu durumun hayalden de öte, imkânsız olduğunu gösteriyor anladığım kadarıyla…

Ama sonuçta hayal etmek de güzel bir şey değil mi? Mesela seninle evlenip, sana benzeyen iki çocuğumuzun olabileceğini hayal etmek…

Umarım baban evlenmemize uzay mühendisi olduğumdan dolayı karşı çıkmaz ve böylelikle de benim bu güzel hayallerim, gerçekleşebilmek için umut beslemeye devam edebilirler. Umarım…

Biliyor musun, şaka bir yana buradaki insanlar bana sanki uzay mühendisi değilmişim de “uzaylıymışım” gibi bakıyorlar. Bunu benimle konuşmalarından ve bakışlarından çok iyi anladığımı düşünüyorum. Aslında onlara ODTÜ gibi bir üniversitenin “uzay mühendisliği” bölümünü bitirdiğimi ve bu bölümün ülkedeki ilk öğrencilerinden birisi olduğumu söyledim. Ancak buna rağmen, onların ne “ODTÜ” ne de “uzay mühendisliği” kavramlarından pek bir şey anladıklarını sanıyorum. En azından bana anlamamış gibi baktıkları kesin…

O tuhaf bakışların nedeni kaldığım yerden de kaynaklanıyor galiba… Anlayamıyorum, bu kadar insan neden kendisine bile hayrı olmayan eski bir mezarlıkla virane bir evden bu denli uzaklaşmaya çalışır… Hatta tam tersi, tamam belki ilk zamanlarda buralar ürkütücü görünüyor olabilir; ancak biraz alışınca insan buraların etkileyici bir yer olduğunu dahi düşünmeye başlıyor. Mesela o tarihî mezarlık… “Kefensizler Mezarlığı…” Biliyor musun, gerçekten de babamın Tarık amcaya gönderdiği mektupta yazmış olduğu, bu mezarlığın sadece geceleri göründüğü iddiası galiba doğru. Tıpkı ay ve yıldızlar gibi, güneş ışığı altında gözlenemeyen bir mezarlık… Sırf bu düşünce dahi, insanın buralara bağlanmasına yeter de artar bile, öyle değil mi aşkım?

Ama merak etme, buralara pek de bağlanmaya niyetim yok… Çünkü biliyorsun ki benim kalbimle aklımın yarısı Ankara’da, seninle beraber nefes alıyor ve dolaşıyor.

İşte bu nedenden dolayı da buralarda dolaşan ilginç bir rivayet oldukça hoşuma gitti. Babamın da mektubunda Tarık amcama anlatmış olduğu rivayet…

Bu “Kefensizler Mezarlığı”na bir kefen gömdüğün zaman yaşamın boyunca her dileğin gerçekleşiyormuş. Biliyorum, benim gibi dört beş sene üniversite sıralarında dirsek çürütmüş bir kişi için böyle bir batıl inançtan bahsetmek oldukça ayıp sayılabilir. Ancak sevgilim, “babamın başına ne geldiğinin sırrını çözebilme” ve tabii ki “seninle evlenebilme” dileklerimi gerçekleştirebilmek için böyle bir şey yapmak bana çok da bir şey kaybettirmez, haksız mıyım? Sonuçta, şimdiye kadar toprağa gömülmüş olan bir kefenin kimseye zararı olduğunu sanmıyorum. Çünkü şuna inanıyorum ki; dünyadaki en masum ve zararsız varlıklar ölülerdir.

Biraz sonra bu yazdıklarımı bulunduğum şehirden, başkentimiz olan Ankara’ya, yani sana göndereceğim. Ama şunu hiçbir zaman unutma sevgilim; sen sadece ülkemizin başkentinde değil, aynı zamanda benim gönlümün de başkentindesin. Ve hep de öyle kalacaksın…

Sonsuza dek…

Seni çok seviyorum sevgilim…

GÖKHAN AKARSU

Kefensizler Mezarlığı” için 2 Yorum Var

  1. Okurken hiç sıkılmadım. Hikaye hemen içine alıyor. Kaleminize sağlık. Yoksa bu güzel öyküyü nasıl okuyacaktık. Rasathanenin tarihi hakkındaki bilgiler ve bazı bilim adamları hakkındakiler hikayeye gerçeklik katmış. Verdiğiniz örnekleride unutmamalı. Başarılı bir yazar olma yolunda emin adımlarla ilerliyorsunuz. Gerçekten olgun yazıyorsunuz ve imla hatalarınız yok denecek kadar az.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *