Öykü

Tumbar Mezarlığı

Bir gece ay homurdanırken çorak Eira’nın karanlığının tepesinde, esen rüzgârın şiddetiyle yıldızlar bile sallanıyordu. Köyün en dışında, yine köyün en fakiri Mard’ın evi; minik bir harabeydi. Küçük köy mezarlığının yanındaki bu izbe yer, köylülerin müsadesiyle Mard’a bırakılmıştı. O da buna karşılık köyünde vefat edenler için mezar kazıyordu. Yerleştikten kısa zaman sonra ise ilk kazdığı mezar karısınınki olmuştu. Bu acının ardından yıllardır mezar bekçiliği yapıyor ve iki çocuğuna bakmaya çalışıyordu.

Yarı yıkık duvarın dibinde tahta divanın üzerinde iki çocuğu ile uyuyordu, Mard. Oğlu Barad küçük kardeşinin mışıl mışıl uyumasından, minik burun deliklerinden çıkan masum fısıltıdan rahatsız olmayı esen rüzgâra tercih ediyordu. Rüzgârın uğultusu barakayı kurt uluması gibi dolduruyordu. Odanın ortasındaki kırık masa ile eski sandalye titriyordu. Mard hışımla yatakta doğruldu. Çocuklarını rahatsız etmekten sakınarak kalktı, barakanın tahta penceresine yöneldi. Dışarı baktı, mezarlığı seyretti. Mezarlığın ortasında uzun, bakır sakallı, kızıl gözlü birisi ona bakıyordu. Mard gözünü ovuşturup tekrar baktı. Adam bir anda odanın içinde belirdi. Bir el kalbini ve bir el de midesini sıkmıştı sanki, kızıl gözler ruhunun içinde ev sahibiymişçesine gezdi. Mard’ın gözleri karardı.

* * *

“Bu yokluk, sıkıntılar yetti artık. Çocuklarımı doyuramıyorum. Karnımı doyuramıyorum! Sebep bu anladın mı?” dedi Mard sinirle.

“Anlıyorum. Kim böyle yaşamak ister ki? Ama dediğin şey çok tehlikeli bence,” dedi ve devam etti Parton. Eira köyünde, köyün beyi Aza’nın yardımcısıydı Parton. Mard ve ailesine de tek değer veren ise yine oydu ancak, zaten ülkenin en yoksul köylerinden olan Eira’nın en tepesindeki adamlar bile yoksul sayılabilecek kimselerdi. Köy kasvet kokardı. Ahalisi de köy yakınlarındaki virane Tumbar Kalesi’nin yıkıntılarından taşan sıkkınlık, eskilik ve korkunçluğu iliklerine kadar hisseder ama bir lanet gibi de ona bağlı yaşarlardı.

“Tumbar’ın hazine odası! Bak! Yaşlı mezarlardan birinin içinde buldum. Birçok el yazması vardı. Çoğu okunmuyordu ama bu yazmada harita var eminim. Altında da yazılar var. Bak, Parton!”

Parton masanın üzerine bırak gibisinden bir hareket yaptı. Kendi elini değmek istemiyordu.

“Bak! Şurası, işte Tumbar. Şuradan giden çizgi de doğruca mezarlığın arka ucuna gidiyor. Haritayı çizen işaretlemiş. Tam orada da sandık gibi bir şey çizmiş. İşte orada ya bir hazine var, ya da içi kıymetli şeyler dolu bir sandık…”

Parton gözlerini devirdi. “Tumbar lanetlidir. Mezar da keza öyle… Böyle çılgınca bir plan yapacaksan beni kesinlikle sayma.”

“Lanetli falan değil sadece yaşlı, eski bir yer. Benim evim orada. Çocuklarım orada yaşıyor. Eğer üzerimdeki yokluk lanetinden kurtulacaksam, Tumbar’ın lanetine razıyım. Sen bana sadece kazma, kürek, bir çift de ayakkabı ayarla.” Durdu. “Ha, bir de fener lazım…”

Parton Mard için Aza’nın ahırından bu aletleri arakladı. Mard, yırtık ayakkabılar ile bu işi halledemeyeceği için de kendi eski çarığını verdi, ha bir de fener tabii ki.

Mard, gündüz gözü, mezar çevresini araştırdı. Eski mezarlardan aşağı doğu yönüne doğru adımladı. Mezarlığın etrafını didik didik etti. Bir şey bulamadı. Haritayı çıkardı, göğe kaldırıp şifre gibi bir şey aradı umutsuzca. Ama umutsuzca da olsa, bir anda oradaki kabaca yapılmış kale çiziminin girişinden kıvrılan parıltılar gördü.

“Giriş kaleden…” diye fısıldadı.

Kale mezarlığa çok uzak değildi. Mezardan aşağıya eski, sağlam ama emanet çarıklarıyla tozu dumana katarak indi. Kalenin ön tarafından yüzyıllar evvel bir akarsu geçerdi ve üzerinden de kısa bir taşköprü, akarsu artık kuru bir toprak parçası, köprü ise paramparça olmuş taş kalıntılarıydı. Mard taşların arasından geçip devasa kalaslardan yapılmış kale kapısının önüne vardı. Kapıların ortasından açılmış oyuğun içinden geçti. Kuru otlar kaplamış yaşlı geniş kalenin avlusunda yavaşça ilerledi. Önünden iki kocaman kertenkele geçince Mard ürperdi. Biraz durup etrafı inceledi. Kalenin içine giren dev kapı kapalıydı. Kapıyı omuzladı, tekmeledi ama açılmadı. Yanına aldığı kazma ile defalarca vurdu. İşe yaramadı, civarı arandı. Kapının ilerisinden sol tarafta aşağı inen bir yol gördü. Hemen oraya seğirtip yolun sonundaki çürük kapıyı kazma ile yıktı. Hızlı adımlarla uzun odada ilerdi. Odanın sonunda aşağı doğru bir rampa vardı. Rampanın sonunda kalenin gövdesindeki duvarda bir parçalanmış taşlardan küçük bir oyuk. Kalenin içi görülüyordu. Tavanda açılmış ufak tefek çatlaklardan ışıklar süzülüyordu içeri.

Anlaşılan o ki daha evvel de birçok maceracı Tumbar’a girmeye çalışmıştı. Ancak onlarca yıldır köylünün dilinde dolaşan sözler kalenin giriş ve üst katı dışında içerde pek bir şey gören ya da bulan olmamıştı.

Bu oyuk da başka bir maceracının açtığı bir oyuktu.

İçeride toz ve örümcek ağı içinde kalmış masalar, tahta sandalyeler, altın bakır ve gümüşten yapılmış tas, tabak, tencere ve bunlara benzer şeyler. Anlaşılan burası kale mutfağıydı eskiden. Dakikalar boyunca koca mutfağı talan etti. Bir anda koca bir ocağın içinden bir açıklık gördü. Aşağıdan yukarı kötü bir koku geliyordu. Ancak içinde bir ses oraya inmesini söyledi. İndi.

En az dört metre yüksekti düştüğü yer ve artık birkaç küçük sızma dışında ışık yoktu. Yine de feneri yakmak için erken olduğunu düşündü.

Bir başka oda taramasından sonra yarım adamlık bir kapı buldu ve kapı yarı açıktı. Bu kapıyı geçtikten sonra kafasında kalenin hangi yönünde olduğunu hesapladı ve şuanda evinin ve eski mezarlığının tam zıt yönünde olduğunu anladı. Bu sebepten bulunduğu yerden daha iç yönlere ilerlemeliydi. Haritaya bir kez daha bakmak istedi. Fenerini çıkarıp içindeki koca mumu, cebindeki çakmaktaşını çıkarıp yaktı. Harita hiçbir şey göstermiyordu. Çizimden anladığı kadarıyla bekçisi olduğu mezarlığın yönünü hesap edip doğaçlama yoluna devam etti.

Kısa kapılı odadan sonra düz devam edip birkaç odayı daha geçti. Kale o kadar sessizdi ki Mard sadece fenerin aydınlatamadığı karanlıktan ve kendi çıkardığı seslerden korkuyordu.

Girdiği altıncı oda; içerdeki havadan ve adımlarının çıkardığı sesten anladığı kadarıyla, yüksek tavanlı oval bir odaydı. Ürkek adımlarla yürüdü ve odanın ortasında kısa bir sütun ve sütunun üzerinde silindir bir cam kabı gördü. Mard hiçbir şey göremiyordu. Feneri cam kabın içine bıraktı. Kap tüm odayı aydınlattı. Her yan aydınlandı ama ortada, ne odaya girdiği ne de buradan geçeceği başka bir oda için başka bir kapı ya da geçiş vardı…

Dakikalarca odada arandı durdu, duvarları yokladı, yerlerde bir şey aradı, kapıyı açmak ya da oradan çıkıp yoluna devam etmek için. Çıkış yoktu, giriş de yoktu. Sadece ortada bir sütun ve bomboş duvarlar…

Fenerindeki mum yarıya gelmişti ve bu sebepten kalkıp karanlıkta kalmak pahasına mum söndürdü. Zifiri karanlığa gömüldü. Çok uzun bir vakit geçtiği kesindi. Ancak ne kadar olduğunu bilmiyordu. Bir zaman sonra gözleri karanlığa alıştı, etrafını kontrol ede ede ilerlemek istedi. Sütunun olduğu yere yavaş yavaş süründü. Buz gibi sütunu karanlıkta buldu. Ağır ağır ayağa kalktı. Usulca ardına döndü. Aynı anda karanlıkta bez parçası gibi bir şekil hızla geçti. Elleri üşümeye, yüreği soğumaya başladı. Vücudunda bir şey gezmeye başladı, yumuşak ve soğuk bir şey, adını koyamadığı, ruhunu emen bir şey…

Damarlarının içinde akan bir şeyler hissetti, adını koyamadığı, önce uzuvlarında ardından tüm vücudunda… İçindeki şey tüm vücudunu gezdikten sonra beyninde toplantı, kalbine indi. Canı yerinden çıkacak gibi olacakken, birden o his yok oldu. Oda da aydınlanmıştı ve karşısında kemerli, altından parıl parıl bir kapı ortaya çıkıverdi. Sanki kapı büyülüydü. Hemen kapıyı açtı ve upuzun bir koridordan geçti.

Koridor sıcacıktı. Odalar odaları takip etti, nereye gittiğini bilmiyordu. Kaleye girmeden evvel, alt odalardan bir iksini ve arka bahçe gibi bir yerden geçip evinin yakınındaki mezarın gizli bir kısmına ulaşacağını sanıyordu ama görünen o ki, yanılmıştı ve nereye çıkacağını bilmiyordu.

Ve sonunda yokuş aşağı iner gibi dakikalarca yürüdükten sonra başka bir odaya ulaştı, pis bir koku geldi burnuna. Bu küçük oda leş kokuyordu. Bin yıllar kokuyordu. Çürümüş toprak, ölmüş gökyüzü, erimiş tahta ve kirlenmiş gümüş kokuyordu ve yukarıdan geliyordu. Yukarıya da önünde duran merdivenle çıkabilecekti.

Çıktı ve koku da yok oldu. Çünkü bir gülistana çıkmıştı. Kale içinde dolanırken bir anda on beş adımlık bir merdivenden sonra çiçeklerle bezeli, alabildiğine uzayıp giden yemyeşil bir yerdi burası. Gece olmuştu ve ay gökyüzünün uzak bir köşesine asılmıştı ancak ışığı uğursuz ve umutsuzdu.

Zaman, gece tarafından yutulmuş ölüydü âdeta. Her şey çok güzel görünüyordu. Adımları onu dört bir yanda dolaştırdı, hazineyi arandı ve ona dair bir şey görmedi. Sonunda harita aklına geldi. Haritayı bu kez ay ışığına tuttu. Sol yana doğru uzayıp giden bir çizgiden başka bir şey yoktu. Gündüz gözü gördüğü her şey silinmiş ya da yok olup gitmişti. Çizgi yönünde gitti, belki de bir kilometre yürüdü. Sonunda kaya gibi sert bir yel esti.

Karşısında mor bir göğün altında, yassı bir tepenin eteklerine kurulu bir mezarlık çıktı karşısına. Yüzlerce taş mezar gri toprağın üzerinde, çıplak kalmış ölü ağaçların çevrelediği taş mezarlar… Ve:

Tepenin üzerinde bir şey vardı…

Uzaktan hiçbir şeydi…

Ayakları onu, o şeye götürüyordu…

Taş mezarların arasında yürüdü… Mezarların yanlarında kılıçlar, zırh parçaları fakat hepsi çürümüştü.

Mezarlar üzerinde eski yazılar… bunlardan hiçbir şey anlamıyordu Mard.

Şey artık daha da yakındı, yaklaştıkça yüzü ve vücudu belirginleşiyordu.

Sağında bir mezarın önünde bir sıra değerli taş gördü. Elini uzattı, taşlar alev alev kaynıyordu. Elini çekti. Yürümeye devam etti ancak birkaç adım sonra Tepedeki burnunun dibinde bitti. Nefesi kesildi anında… Gözbebekleri alev aldı. Uzun kahverengi bakır sakalları, uzun uzun elleri ve bacakları vardı, Tepedeki’nin. Boydan bir entari giymiş, koyu kızıl gözlerini bir an olsun ayırmadan Mard’a bakıyordu.

“Tumbar Mezarlığı’nda bir ölümlü demek?”

Ağzını açtı. Koca bir hiçlik ağzından çıkıp mor göğe karıştı.

“Ben Tunar Al’aini Tumbar,” dedi “Tumbar’ın kurucusu… Şuanda ölmeyen topraklardasın. Ben fani ömrümde dünyanın, şimdi de bu ölmeyen toprağın kralıyım. Senin gibi aciz, hasta, borçlu, yalnız, güçsüz kimselere güç olurum, dost olurum, dayanak olurum, varlık ve zenginlik olurum… bana ‘devadağıtan’ da derler”

Mard alabildiği tek harflik nefes ile “Ben…” diyebildi.

“İsteğin nedir? Dileğini söyle, ufak bir masraf ile yerine getireyim!” dedi Tunar Al’aini. Ancak karşıdan ses gelmedi. Mard’ın ayakları yerden kesildi. Yükseldi mor göğe. Mezar tedirgindi, mezar taşları duygulanıyordu. İçinden ‘sonsuz zenginlik’ diye geçirdi. Kendini değerli taşlar, altın paralar dolu bir hazine odasında hayal etti.

“Masrafı kabul ediyorum de, kabul olsun!” diye bağırdı Al’aini. “Masrafı kabul ediyorum de…”

“Masr… rafı kabul edi… ediyorum…” diye fısıldadı. Bir anda yeşil bir zemine bastı çıplak ayaklarını. Hafif yokuş bir düzlikte, her yanı meyve ağaçları ile dolu, binbir çeşit çiceğin olduğu bir bahçedeydi. Derin bir nefes aldı. Ötede bahçe duvarının diğer ucunda bir sandık gördü. Sandık altın sarısıydı, üzerinde gümüş ve elmas işlemeler vardı. Koşarak sandığın yanına gitti. Hışımla kapağı kaldırdı. İçinde altı bilezikler, kolyeler, kol kelepçesi, taçlar ve altından ne yapılabilirse, neredeyse her şey vardı. Altınlar sıcacıktı, kaynıyordu âdeta, alnından fokurdayan terler döküldü. İçini yangın gibi bir huzur kaplamıştı, evet bir huzur ama lanetli bir huzurdu bu. Gözleri uykuya daldı.

* * *

Hışımla yattığı yerde doğruldu. Kan ter içindeydi. Çocuklarından sakınarak kalktı yerinden. Pencereden dışarıyı Tumbar Mezarlığı’nı seyretti bir an. Sonra aniden mezarın ortasında, bakır sakallı, kızıl gözlü bir adam gördü. Gözlerini ovuşturdu, adam aniden burnunun dibinde belirdi. Kalbi sıkıştı ve midesi parçalanacak gibi oldu. Ağrı kalbine yürüdü. Sakallı adam kulağına buz gibi nefesiyle konuştu: “Masraflar alındı.”

Mard bir anda yere çöktü. Evin tahta zeminine kan kustu. Dört ayak üstündeydi, doğrulmaya çalıştı. Ayağa kalktı, adam gitmişti. Elini yatağa attı. Çarşaf diye çocuklara sardığı bez parçası sırılsıklamdı. Bezi kaldırdı. Tüm yatak gölüne dönmüştü. Çocukları gitmişti… Mard feryâd etti. Küçük evinde gözünde yaşlarla, vura döke çocuklarını aradı… Feryat figan dönerken bir küçük sandığa takıldı ayağı. Ağır ağır sandığı açtı. İçinde haritası ve yanında iki küçük yamuk yumuk altın parçası vardı. Gözlerinden kanlı yaşlar döke döke sandığı yerden yere çaldı.

Tumbar Mezarlığı’nın yukarılarında Tunar Al’aini, iki elinde iki küçük çocuk ruhu ile Ölmeyen Toprağa gitti.

Aynı gece, Al’aini’nin oyununa gelen Mard, Tumbar Kalesi’nden aşağı attı kendini…

Tumbar Mezarlığı” için 17 Yorum Var

  1. Merhaba Osman, bu kadar öykü içinde sondaydı öyküm, yorumu görünce muhtemelen Osman yazmıştır dedim yanıltmadın. Güzel yorumun için teşekkür ederim. 2 ay bayağı sıkıntılı geçti. Öyküm yine yetismeyecekti biraz zorladım son saniyelerde gönderdim. Sona doğru hatalarım oldukça var ama bu ayı da boş geçirmek üzecekti beni.
    Senin öykünü de hayranlıkla okudum yorumumu yazacağım. Görüşmek üzere :slight_smile:

  2. Merhabalar
    Öykü samimi ve akıcıydı. @Osman_Eliuz un bahsettiği gibi güzel cümlelerle süslenmişti. Detaylar da kurgunun gücünü artırmış. Final kısmı benim açımdan tahmin edilebilir (karakter masrafı kabul ettiği andan itibaren) olsa da etkileyiciydi. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  3. İyi ki katılmışsın, iyi ki yetişmiş.

    Oğlu Barad küçük kardeşinin mışıl mışıl uyumasından, minik burun deliklerinden çıkan masum fısıltıdan rahatsız olmayı esen rüzgâra tercih ediyordu.

    Başlangıçta bu resmi anımsattı bana öykün: mutluluğun resmi. Bazen göremiyoruz ama, sanki gözümüze kurum dökülmüş.

  4. Şiirsel anlatımı pek sevmem fakat bu öyküde samimiyet unsurunu oluşturan nokta bu sanırım, okurken pek öyle rahatsız etmedi beni, dozunda kullanmışsınız. Başlangıçtan sona kadar hikaye kendi içine çekiyor okuyucuyu, sonu pek bir beğendim, daha kasvetli ve karanlık öykülerde buluşmak üzere.

  5. Umut dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Erdoğan :smiley:

    Çok güzel bir öykü çıkarmışsın ortaya. Atmosferi, anlatımı, betimlemeleri beğendim. Fazla bir şey söylemeye gerek görmüyorum.

    Kalemine sağlık :smiley: