Öykü

Donmuşgöl’ün Laneti

Soğuk nedir bilenlerin, o olmadan yaşayamanların ve onunla yaşamayı bir aşk ile kabullenenlerin, kar, tipi veyahut fırtına dinlemeden ona tapanların yaşadığı bir köydür Donmuşgöl. Adını hemen yanı başından alır. Güneşe en uzak, uzayın karanlığına ve buzkesen soğuğuna en yakın ülkesinin en büyük gölü oradadır. Donmuşgöl’ün Donmuş gölü.

Köyün sâkinleri soluk vermeye müsaade etmeden yağan karın altında odun kesiyor, kimi kestiği odunları taşıyor, kimi kar kapatmış kapılarının önünü açmak için mücadele veriyordu. Köyün iş tutmaktan vazgeçmiş erkekleri ise İlya’nın Kapısı’nda votka ve şarap içiyorlardı. Henüz akşam bile olmamıştı. Zaten Donmuşgöl’ün sâkinleri gece ve gündüzü çok ayırt edemezlerdi. Çünkü köy günün bir iki saati dışında hep karanlıktı. Öğleni yeni deviren saate aldırmadan, cayır cayır yanan ancak etrafındakilere ısı namına çok bir şey sunamayan ocağın çevresinde içkilerine abanan köylüler, köylerine saatlerce uzak mesafede olan komşu köyden gelen uzak bir akrabalarına bakıyorlardı.

Adamın tek gözü kahverengi bir bezle sargılanmış, sargı sonrası bile kanamasının durmadığından bez yer yer kızıla dönmüştü. Yaranın taze olduğu kan kızıllığının neminden ve bezin çamurundan anlaşılıyordu. Adam köye gelir gelmez güzel tek bir haber getirmediğini dile getirmişti. İlya yorgun akrabalarını hana davet etti ve hemen önüne kendileri için sıcak ama esasen zar zor ılık diyebileceğimiz bir çorba koydu. Adam bir dakikada ılık çorbayı tüketti, votkaya çöreklendi.

“Nedir getirdiğin kötü haberler, Niko? Gözünün hâli ne böyle? Yolda başına bir iş mi geldi?” dedi İlya.

Nikanor ocakta yanan ateşe uzun bir müddet baktı. Sağındaki İvan’a ve solundaki Ruslan ve Maksim’e acır gibi baktı. Ya da içi acır gibi. İvan içinde tarifsiz bir sızı hissetti.

“Yolda değil köyde bir şeyler olmuş, İlya” diye araya girdi İvan. Nikanor sadece başını sallayıp ateşe tekrar ve tekrar baktı. Başını ellerinin arasına aldı.

“Köydeki herkes… köyüm… Alevler içinde kaldı. Be… Ben kaçtım. Çok utanıyorum. Karımı çocuklarımı… tüm akrabalarımı katletti.”

“Kim?” diye bağırdı İlya. “Kim, kimler Niko!?”

Nikanor’un gözünden yaş geldi.

“Kim değil İlya… Ne?” diye hıçkırdı.

İvan bakakaldı. Nikanor Krinoviç tüm çevre köylerin en iyi avcısıdır. Sadece bu havada bir köyden bir köye gidebilmek bile zor iştir ülkelerinde. Şimdi ise o korkusuz avcı. İri ve uzun buz devi Niko köyünden kaçmış bir gözü noksan hâlde diplerinde ağlıyordu.

“Ne, Nikanor? Nedir köyü alevler içinde bırakan? Diğerleri… ne yaptı? Hepsi öldü mü?” diye silkeledi koca Nikanor’u İvan.

“Bilmiyorum, İvan. Sağ kalan olduysa da çoktan ölmüştür.”

“Ne yaptı bunu? Hâlâ söylemiyorsun!?” İlya çıldırmıştı, Ruslan ve Maksim’in dili tutulmuş bakıyorlardı.

“Bir cadı,” diye fısıldadı Nikanor. “Katil bir cadı. Donmuş Göl’ün çevresindeki köylere lanet etmiş, kundaktaki son bebeğe kadar kanımızı emeceğine ant içmiş bir canavar. Yüz yaşında belki… belki de çok daha yaşlı… Kimse bir şey yapamadı. Karşısından duramadık, İvan. O yıkıcı büyüleri evlerimizi uçurdu, pençeleri boğazlarımızı deşti, lanetli uşakları kadınlarımızı çocuklarımızı yedi. Ben… Ben gözümden oldum. Her şeyimi kaybettim ve… korkup kaçtım, İvan. Gözümden kanlı göz yaşları dökerek kaçtım.”

İlya gelip Nikanor’un omzuna dokundu. Ne Maksim, ne de Ruslan konuştu. İvan ayağa kalktı. Hanın küçük penceresine yöneldi. Donmuş Göl’ün öte yakasına baktı. Gerçekten de birkaç gün önce Göl’ün diğer yakasındaki köyden duman yükseliyordu.

* * *

Merevna güzel bir kadındı, üç dünya güzeli çocuğu vardı, doğurgandı. Eşi Andry ormanda odunculuk yapardı. Yaz-kış dinlemezdi. Göl’ün kıyısındaki evini elleriyle yapmıştı Andry. En büyük çocuğu İliev babasına yardım edecek yaşa gelmişti. Kızı Natalia, annesi Merevna’ya yardım eder, elinden geldiğince dördüncü kardeşini yakında doğuracak annesinin yükünü azaltmaya çalışırdı. En küçük Sergey ise hayatını göl, ev ve orman arasında koşturmakla ve annesinin eteğini çekiştirmekle geçirirdi. Annesi ona kızdığı zaman ise köşesine çekilir, oyuncaklarıyla oynardı.

“Sergey! Erkek çocuğusun sen. Bırak o matruşkayı. Kızlar için o!”

“Ama ablam onunla hiç oynamıyor ki, Anne!” derdi Sergey kıkırdayarak.

Marevna’nın mutluluğu insanı kıskandıracak cinstendi. Sevdiği adama, bir sürü güzel çocuğa sahipti. Hep bir gün bozulacak korkusuyla da yaşamaktan kendinizi alamazdı. Andry ise ona hep: “Tanrı bu huzuru hiç bozmayacak. Sen kocana güven, Mari” derdi.

Ancak o gün geldi çattı.

* * *

“Buraya da gelebilir. Gece gündüz nöbet tutun. Kapıları sürgüleyin. Odunlarını kapılardan kaldırın. Çocukları mahzene kapatın. Erkekler silahlansın. Patlar tüfekleri doldurun. Kılıçlarınızı bileyin!” dedi Nikanor. Sesi titriyor hâlâ gözleri doluyordu. “Buraya gelmesi an meselesi!”

“Yüzyıllardır cadılar aramızda yaşarlar. Yaralılarımızı iyileştirir. Hastalarımıza bakar, kısa süren hasatımıza bereket katarlar. Ben hiç ‘kâtil cadı’ diye bir şey duymadım” diye sakinleştirmeye çalıştı İvan.

“Cadı olduğuna eminim diyen oldu mu? Cadı gibi ama güzel değil çirkin ve yaşlı. Tüm köy dirgen, kürek, balta, kılıç ne varsa kulladı ama öldüremedi. Ölümsüz lanet şey! Onunla savaşamayız.”

Dışarıda bir fırtına koptu. Gök karardı, üstüne bir örtü serilmiş gibi, şimşek parçaları göğü ışıdı. Çakmak gibi bir yanıp söndü. Fırtına köyün çevresine, şiddetli rüzgârla birlikte çöktü.

“Geldi! Geldi! Geldiii!!” diye haykırdı Nikanor. Haykırışla ses telleri yırtıldı. İvan, İlya’nın hanının kapısını kırarcasına açtı. Göl’ün üstünde kara dumanlar dans ediyordu. Gök yırtılıyordu. Saçları ağarmış beyaz orman döküyordu tepesindekileri, yerdeki beyaz örtüyü tanrılar üflüyordu. Yer, gök ve evren, uzay ve uzam titriyordu. Gözün zor seçtiği uzak bir noktadan bir karartı yavaş yavaş geliyordu.

İvan çıldırmış gibiydi, sanki beynine çelik oklar saplanıyordu. İçinde bir karanlık büyüdü, büyüdü, büyüdü. Karısına ve çocuğuna koştu. Kapısını kapadı, sürgüleri çekti. Tek patlar tüfeğini sandıktan aldı. Yatağının altındaki çuvaldan bir torba çıkardı ve torbadaki barutu tüfeğe doldurdu. Kılıcını beline taktı, patlamaya hazır tüfeğini çekti. Pencereden dışarı baktı.

Köyde cehennem telaşesi vardı. İlya’nın hanından çıkanlar, ormanda iş tutmakta olanlar, köyün içinde odunlarını taşıyanlar… Herkes elinde olanı atıp evlerine koştu. Erkekler kadınlarını çekiştiriyordu. Nikanor delirmiş gibi bağırıyordu. Sesi gerçekten gırtlağını yırtarak çıkıyordu.

“Cadı! Kaçın! Canını seven kaçsın! Cadı! Kâtil!!!! Kâtiiiiiilll!!!!”

Orman yolunu ağzından bir şey köye doğru kayıyordu âdeta. Gerisinde siyah bir iz bırakıyordu. Uzun kolları, yeri eşeleyen elleri, kısa bacakları, uzun tırnakları, beyaz tek bir nokta olmayan kara gözleri, parçalanmış burnu, yamuk çenesiyle, ıslak zift gibi çamura bulanmış tuniği ve keçeleşmiş bordo saçları, kırış kırış çürümüş yanaklarıyla bir iblisti bu. Peşi sıra uşakları olan dev kan kurtları köye saldırdı.

Yanından geçtiği evleri elinin bir hareketi ile ateşe verdi. Bu buz soğuğunun ve fırtınanın içinde bu nasıl bir nefretin ateşidir, İvan anlamamıştı. Nefes almak zorlaştı. Dışarıda gördüklerini anlatmak için kelime bulamıyordu.

Deşilen karınlar, kavrulan bedenler…

İblis İvan’ın evine süzülüyordu. Yaratığın uzun kollarının ucunda bir kelle vardı… “Niko…” diye iç geçirdi İvan. İblis cadı kelleyi kurtlarından birine fırlattı. Dönüp karısına yalvaran sesi; “Saklanın…” dedi. “Kilere inin!”

Kadın küçük kızını kucağına alıp kilere indi ağlayarak. İvan pencereye tekrar baktığında köyde dumanlar tütüyor, can çıkan bedenlerden inlemeler yükseliyordu. Kara örtü çekilmiş gök, altında soğuk bir cehennem orada duruyordu ancak iblis yoktu. İvan tek patlarıyla dışarıyı dakikalarca gözetledi. İblis gitmişti. Kapısının ardına geçip yere çöktü. Tüfeğini duvara çarptı çökerken ve raflardan yere bir şey düştü aniden. Bu şey yerde döndü ve acıyla ona baktı sanki. Matruşka… Kızı Maria’ya verdiği dededen kalma matruşka. İvan oyuncağı alıp cebine koydu. Ayağa kalktı. Bu iblisi öldürmek zorundaydı. Kızı ve karısı için. Katledilen köylüleri için.

İvan usulca kapısını açtı. Bir anda nefes kesen bir soğuk ayak parmaklarından yukarı hücum etti. İblis yaktığı onlarca evden tüten dumanlar bile donmştu. Uşakları can verirken donup kalan cesetleri yiyordu. Evinin kapısını kapattı İvan, nefes alıryordu hızlı hızlı, içi yanıyor dışı buz kesiyordu. Dönüp Donmuş Göl’e baktı. Üzerinde siyah bir şey yürüyordu.

“Cadı!” dedi İvan.

* * *

Merevna bir öğle vakti yeni doğum yapmış bir kadının odasından çıktı. Ellerini küçük bir tasta yıkayıp bir bezle alnını sildi. Kapıya yöneldi ve peşi sıra doğum yapanın kız kardeşi koştu.

“Teşekkür ederiz, Mari. Senin sayende zor da olsa doğdu yeğenim. Gelmeseydin o sancılar Kuçka’yı öldürürdü,” dedi kız minnetle.

“Rica ederim. Bu otları al. Her gece yatmadan Kuçka’ya içir. İyileşmesi zaman alacak. Hiç yalnız bırakmayın,” dedi Marevna ve dışarı çıktı. Doğum yapanın evine bakıp sihirli sözler söyledi. Küçük bir şişeden çıkardığı özlü iksiri kapıya döktü. Genç teyze yanına tekrar koşup küçücük bir kese verdi. Marevna almamak için dirense de kız kabul ettirdi.

Üç iri adam kapının etrafında dolandı. Marevna ve genç teyzeye baktılar. Öndeki izbandut kılıklı herif yere tükürdü ve ters ters bakıp yürüdü, iki kuyruğu da peşinden.

“Kim onlar?”

“Boş ver, Mari. Orman kaçakçıları bunlar. Cadıları sevmezler. Ancak daha da sevmedikleri şey ise başka ormancılardır…”

Marevna hızla evine döndü.

Akşam yemeği hazır herkes sofradaydı. Minik Sergey, ablası Natalia, ağabeyi İliev, Marevna ve ormandan yeni dönen Andry. Çorbalar dolmuş soğuk bedenleri ısıtmak için karınlara yürürken dışarıdan sesler geldi.

“Andry! Çık dışarı!”

Andry kapıya gitti. “İvanov Rodoviç! Bu saatte kapımda işin ne?”

“O kaltak cadıyı da çağır. Tüm köy şikayetçi. Karın kara büyü yapıyor. Cezasını çekmeli!”

Andry dışarı baktı. “Tüm köy bu mu? Üç kişi, sen de dâhil.”

“Orman işleri artık tamamen bizim. Eğer sen çekilirsen sıkıntı olmaz. Dediğimi yaparsan köyü de sakinleştiririm. Karın ceza almaz,” dedi İvanov.

“Hadi başka kapıya. Orman hepimizin. Karım da kara büyü falan yapmıyor… Çekin gidin kapım…”

“Ben uyardım. Ceza çekecek. Söyle gelsin, köyde mahkemeye çıkacak.”

İki adam eve dalıp Marevna’yı alırlar. Engel olmaya kalkan İliev’e sert bir tokat atarlar. Natalia ağlarken küçük Sergey matruşka ile oynamaya etrafına boş boş bakmaya devam eder.

“Bırakın, adiler! Düzenbazlar!” diye bağırır Andry ve hançerine davranır. İvanov daha hızlı davranır ve balta ile Andry’i oracıkta öldürür. İliev babasının hançerini almak isterken karnına tekme yer. Marevna sihirli sözcükler söylemeye başlarken İvanov kadının karnına bir yumruk atar. İliev canhıraş bir halde kalkıp İvanov’a bir yumruk yapıştırır. Adamın burnu kırılır. Canı yanan İvanov çocuğu babasının hançeriyle deşer. Ardından kızı ve en son elinde oyuncağı ile kalan Sergey’i kolunun altına alır.

“Bu pis velet de, sen de gebereceksin, lanet karı!”

Gözlerinden yaşlar boşalırken kocası ve çocuklarının cansız cesetlerini suya bıraktılar. Sonunda yere çökertip Marevna’nın sırtından kara bir hançer sapladılar. Ruhu çekilirken kendini cehennemin en dibine mâhkum edecek bir lanet okudu, ardından bedeni çocuklarıyla beraber Donmuş Göl’ün dibine çöktü.

Geriye matruşka kaldı. İvanov bu oyuncağı kendisinin ve soyunun yıllarca unutamayacağı günaha tanıklık eden bir hatıra olarak aldı ve torunu İvan’a verdi birgün.

* * *

Donmuş Göl’ün üstünde yavaş yavaş yürüdü. İvan, tek patlar tüfeğini cadıdan bir an bile ayırmadı. Cadı oradaydı ve arkasını dönüktü.

“Lanet olsun sana! Ne istedin bu insanlardan?”

“Adalet…” diye tısladı.

“Böyle adalet olmaz. Gebereceksin!”

Tek patlar patladı. Cadı havada uçup yere yapıştı. İvan karnında kapanması imkansız bir delik gördüğüne emindi. Tüfek işini görmüştü. Onu bir kenara atıp yere çöktü, soğuk da İvan’ın üstüne… Kar yeniden başladı. İvan cadının cansız bedenine baktı, ya da öyle sandı. İvan’ın açtığı koca delikten başka bir şey çıkıyordu. İvan’ın kalbi duracaktı, hatta bir iki saniye gözü karardı. Cadının içinden başka bir cadı çıktı ve İvan’a doğru koştu. Donmak üzere olan ellerini cebine attı ve matruşkayı tuttu. Oyuncak eline yapıştı. Hayır. Kılıcını çekmeliydi. Oyuncağı cebinden çıkardı. Cadı matruşkayı gördü ve durdu. Gözlerinden alevler fırladı. Cadı, İvan’ı yakalayıp nefretle gölün kıyısına geri fırlattı. Birkaç saniye sonra ağzından kanlar dökülen cadı, İvan’ın tepesindeydi.

“Senin kanın… benim katilim..! Kokunuzu alıyorum, aynı koku… Kanındaki sıcaklık da aynı… Ve evim, evimi evin yapmışsın… Bilmeliydim. İvanov Rodoniç”

“Ben İvan’ım, İvanov değil!”

“Soyunun günahı, günahındır!”

Cadı İvan’ın elinde parçalanan matruşkayı aldı. Parçaları elinde severek Göl’ün kıyısına gitti ve buzu tek hamlede kırdı. İvan kılıcını çekmeye çalıştı. Kılıç elinde ışıldarken içinden ruhu çekildi. Karnına saplanan pençeleri gördü. Kanı beyaz örtüyü kanattı. Gölün suyu onu kabul ederken yavaş yavaş dibe çöktü.

Cadı eski evine girdi. Kilerden gelen ağlama seslerini duydu. Kapağı açtı ve Maria ile annesini buldu. Cadı kadını dışarı çıkarıp canını aldı. Küçük matruşka parçalarını Maria’nın cebine koyup onu serbest bıraktı. Cadının içindeki alev sönmüştü. Göl’ün kıyısına gidip İvan’ın karısının cesedini suya bıraktı. Sonra yağan karı uzun izlerken kendi de suya girdi ve ruhu bedeninden çıkıp giderken tek düşündüğü matruşkası ile bir kız çocuğu gibi oynayan minik Sergey’di…

Erdoğan Küçükçelik

1987'de İstanbul'da doğdum. Küçükken harçlıklarımı çocuk dergilerine ve çizgi romanlara yatırdım. Okumak benim için hayal dünyalarına dalıp gerçek dünyanın sıkıcılığından kurtulmak demekti. Sonra, elektriğin kesik olduğu bir gece, Harry Potter ve Felsefe Taşı'nı, tüplü ışığın ve soba alevinin aydınlattığı bir odada okumamla fantastik dünyalara elimi kaptırdım ve bir daha kurtulamadım (istemedim de). Hâlâ çevrem bu yaşta böyle şeyler okunur mu? diye sordukça üzülüyorum ama kendim için değil fantastik okumaktan mahrum kalanlar için...

Donmuşgöl’ün Laneti” için 8 Yorum Var

  1. Selam,
    Bu tür “origin story” içeren çift zamanlı öyküleri severim, bunu da sevdim. Gayet güzel yazılmış. Özellikle Sergey’in tatlılığı ve acı sonu beni etkiledi.

    Cadı bence işi abartmış diye düşünüyorum yine de. Soyu suçlamak da neymiş? :slight_smile:

    Geri bildirim vermek adına; sadece birkaç yerde fiil kipi farklılığı akıcılığı menfi etkilemiş olabilir. Onun dışında keyifle -daha doğrusu dehşetle- okudum

    Elinize sağlık.

  2. Merhabalar
    Korku öykülerini severim. Tasvirler başarılıydı, gözümde canlandı cadının tüm dehşetiyle gelişi, insanları korkuya boğması. Tüm olanların acıklı bir öyküye dayanması da öykünün vuruculuğunu artırmış. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  3. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Erdoğan,

    Senden okumaya alıştığımız sürükleyicilikte, ürkütücü bir öyküydü. Murat’ın da değindiği gibi fill kiplerindeki farklılaşma akıcılığı biraz sekteye uğratmış. Zamanın olsa mutlaka hallederdin onu. Sende görmeye alışık olmadığımız bir durumdu çünkü.

    Cadının kararlarını sorgulamak bana düşmez. Sonra peşime takılır falan uğraşamam, işim gücüm var. :stuck_out_tongue:

    Dehşeti güzel yansıtmışsın. Ben de kapıyı kilitleyip, kapı kolunun altına bir kürek koyup kendimi kilere sakladım. Bu yorumu da oradan yazıyorum. Gelirken bir paket makarna ve yoğurt da getirir misin? Malum cadı beni yiyecek diye çıkamıyorum da. :stuck_out_tongue:

  4. Merhaba Ufuk,
    Yoğurt ve makarna siparişin tamam kapının dibine koydum. Ben birkaç dakika oyalayabilirim cadıyı sonuçta yazara pek saldıramıyor :joy: “Cadı durur yazara dokunmaz. Ne kadar öfkeli olsa da Ufuk’un kapının önünden Erdoğan’ın getirdiği Bim poşetini almasına seyirci kalır.”
    Bu ay istediğim vakti ayıramadım öyküye. Bir giriş yaptım sonra kulakları çınlasın @Osman_Eliuz a yolladım o da güzel devam et dedi. Biraz da fikir verdi gece geç saatte yolladım. O yüzden aceleden hatalar oldu ama yollarken göze almıştım. Okuduğun için teşekkür ederim Gurlino!

  5. Güzel. Gayet güzel… Her şeyden önce sadece profesyonellere, o yüz binlerce kelimesini silen, aslında yazılan her sözcüğün yazılmayan 99 sözcükten güç aldığını bilen yazarların tadı var. Tebrik ederim.