Öykü

Yörük

YÖRÜK

(Bahadırhan Dinçaslan’a ithafen…)

“Kepenek altında er yatar” – Türk Atasözü

Bir dağ yolunda tek başınaydı. Havanın kararmasına yakın şehre inen minibüslerden birini yakalamak için dere tepe yürüyüp bu yol başına varmıştı. Yücesi her daim karlı dumanlı dağları ve ovaları gören bir tepebaşında devrilmiş koca bir kütüğün üzerine oturmuş dağların ardından çıkıp gelecek şehre inen minibüsü beklemekteydi. Yabancısı olduğu ve sadece sıkıcı bir anket işi için düşüp geldiği bu yerden bir an önce kurtulmak için can atıyordu.

Daha önce hiç görmediği manzarayı seyrederken dikkatini tepesinde dolaşan siyah bulutlar çekti. Bir saatten fazladır gök gürültüsüyle inleyen ancak yağmur bırakmayan siyah bulutlar… Bir de dağların yücesinden kendisinin olduğu yere yaklaşan keçi sürüsü… Tekelerin ve etraflarında sekip duran oğlakların meleşmeleriyle beraber arkalarından yürüyen beyaz kepenekli bir çobanın hayvanlara seslenmesi kulaklarında çınlıyordu. Keçiler kütüğün civarına yaklaştığı sıra çobanı yakından gördü. Upuzun saçlı (ki yörede kendisinin haricinde uzun saçlı birine rastlamamıştı), seyrek bıyıklı, kısık gözlü ve güneş yanığı tenli, elinde sopasıyla kaygısızca yürüyen kendi halinde görünen bir adamdı.

Çoban keçileri yaydıktan sonra hiçbir şey söylemeden gelip kütüğe oturdu. Bu hareketi oldukça tuhaf gelmişti. Çoban kendisine alay eder gibi bakıp: “Düzden gelir dağdakini sahiplenirsin, oturalı ne kadar oldu da şuncacık kütüğün tepesinde soluklanırım diye kızarsın!” deyiverdi. Çobanın sözlerine şaşırmıştı. Çoban yolun aşağısını göstererek konuşmasını sürdürdü: “Şehre ineceksen aklın varsa aşağı da bekle. Gök gürültülerine bakarsan çok yakında burada olur. Buralarda eğleşip de canını tehlikeye atma.”

Çobanın bu tehditkâr sözleri garibine gitti. “Kurt falan mı var?” diye şaşkınca sordu. “He ya! Kurt sayılır. Ancak en tehlikelisidir, iki ayaklısından!” diye karşılık verdi çoban. Ardından bulutları gösterdi: “Bir nice vakittir gürülder ama rahmet bırakmaz. Bildiğin gök gürültüsü değildir bu. Cengin habercisidir!” Çobanın söylediklerine bir anlam veremiyordu. Torosların göbeğinde gezinen bu keçi çobanı neyin savaşından bahsediyordu? Çoban şehre uzanan yolun aşağısından yaklaşmakta olan ufacık siyah bir gölge gibi görünen otomobili gösterdi. “Aha! Aha yaklaşıyor! Birimizden biri!” Anlayabildiği kadarıyla çobanın söylediklerini kafasında tarttı. “Köy kavgası mı çıkacak?” diye soruverdi. Çoban yine alaylı alaylı bakarak karşılık verdi: “Kavgadır ya! Ama iki insanın değil, iki ölmezin kavgasıdır!”

“Ölmez?”

“Ölemeyen. Gerçi sana niye anlatıyorsam sanki inanacakmışsın gibi.”

Çobanın sözleri ilgisini çekmişti. Belki deliydi belki şehirli birini korkutup eğlenmek için numara yapıyordu. Kalıp anlattığı şeyi dinlemek istedi. Zaten her halükarda şehre giden minibüsü bekleyecekti. Fazladan hikâye dinlemekle yorulmazdı:

“Zaten kavganızı izleyeceğim birazdan. Anlat sen yine de, şimdi inanmazsam kavgada inanırım.”

“He öyle diyorsun. Anlatırım. Nasıl olsa cengimizi görünce benden de fazla inanacaksın. Yol yakınken var yoldan savuş, şehre inen minibüs yine yolda görürse alır seni. Aklın kaldırmaz!”

“Sen anlat yine de. Merak ettim. Bir keçi çobanının kiminle ne kavgası olur ki?”

“Üstümüzde kepenek var diye hor görme bizi beyim! Yörüğüm ben. Ayağımızda çarıkla sırtımızda kepenekle çok devlet kurmuşuz derler. Ben asker verdiğimizi gördüm, her nesilden bölük bölük… Ama ben başkayım. Ölmezlerdenim ben. Okumam yazmam olmadığından zamanını kestiremem ama yine bu yaylalarda geziniyordum. Bir hayli yaşım var…”

“Peki, nasıl oluyor bu? Yani ölmezlerden olman?”

“Bilmem. Böyle doğmuşum demek ki. Perilerden mi cinlerden mi bilmem sebebini. Dünyada vardır birkaç bölük ölmez. İki ölmez karşı karşıya gelince cenk ederler. Kılıçlar konuşur gayrı. Öbürünü öldürüp onun ölmezliğini yağmalamak, kendine almak için.”

“Ölmüyorsanız nasıl öldürebiliyorsunuz birbirinizi?”

“Bize top tüfek işlemez. Ben bir sefer Osmanoğlu Avşarların, Ceritlerin, Barakların, Kürtlerin üzerine asker çektiği vakitlerde Derviş Paşa gâvurunun bölüğüne çattım. Tüfenkle beli kılıçlı mızrak tutar yiğitleri zayi ettiler. Kevgire dönmüştüm o kavgada, Osmanoğlu çerisi savuşup gidende ayağa kalktım yürüdüm hiç vurulmamış gibi.”

Deli saçması şeyler de söylese anlattığı masal gibi hikâye gibi gelmişti. Daha da dinlemek istedi: “O yüzden bıçaklar kılıçlar konuşur dedin demek?”

“Öyle ama o da çoğunlukla kâr etmez. Mesela benim ölmezliğimi öğrenmem gibi. Kalender Çelebi diye bir yiğit çıktı demişlerdi zamanında. Uyduk peşine at sırtında yoldaşlarla. Çobandım, yine keçilerim vardı. Lakin karındaşlarım at binende sürüyü emanet edip savuştuk, Osmanoğlu’yla cenge tutuştuk! Kapısını altın zırhlı çeriler bekler koca koca paşaların askeriyle kavgaya durduk. Kendilerine padişah kulu der başı börklü bir bölük palalarıyla kesip biçti bölüğümüzü. Bir kolum koptu, belimden ikiye böldüler. Sonra baktım yaşıyorum ölmemişim. Dağlara vurdum kendimi, korkuyorum haliyle. Bir gün ölmezliğimi duyup Kalender Çelebi’nin yarenlerine çağırdılar. Beni evliya falan sanmışlar, Osmanoğlu üzerine sürdüler yine. Ölmezliğimi gören askerler korkudan kaçacak delik arıyor! Nam salmışım: “Ölmez Yörük” diye. Tabii bunca lafın sözün yayılması hiç iyi olmadı. Bir gün Osmanoğlu’na bir yiğit iltica edip: “Ölmez Yörük’ü bana bırakın! Ben öldürürüm!” demiş. Kırım’ın Tatarından ancak yaşı bir hayli var, o da ölmez. Cenge tutuştuğumuz sıra: “Çingizoğlu cihanın üstüne asker çektiği vakit ben sağdım!” diye bağırdıydı. Biz bir araya gelir gelmez önce birbirimizi hissettik. Tepemize na böyle kara bulutlar toplandı, gürleyen yıldırımlar şavkıdı! Ben önce ışığını sonra sesini duyardım ya bir ölmezlerin karşılaştığında gördüm hem ses hem oynaşan yıldırımları. Belki bizi ölmez kılan güçtü bilinmez. Neyse cenge tutuştuk bu Tatar ile. Mahvetti beni. Kılıçlarımızdan kıvılcımlar saçılıyordu civarımızda korkudan kimse kalmadı. Tam ölmek üzereydim bir başka ölmez peyda oldu, aldı kellesini! O vakit gördüm o tepedeki yıldırımlar ona çarptı, havaya kalktı. Lakin ölmedi. Ben de ölmez öldürdükçe yaşadım bunu!”

İçinden hem gülüyor hem de çobanın hikâyesine hayret ediyordu. Kendi kendine: “Kesin bir köy kahvesinde İskoçyalı filmini izledi. Ardından hemen kendine hikaye yazdı. Yine de enteresan… Dinlemeli sonuna kadar!” diye düşündü.

Yörük çoban anlatmaya devam ediyordu: “Beni kurtaran adam benim hocam oldu sonradan. Kazarbeg derdi kendine. Tatarın hikâyesini kendi hikâyesini anlattı. Öldürdüğü ölmezleri, ne yapmam gerektiğini, nasıl cenk edileceğini anlattı…”

“İyi de o da ölmezse seni neden kurtardı? Neden seni yetiştirdi?”

“Dedi ki insanın iyisi kötüsü gibi ölmezin de iyisi kötüsü varmış. Şayet dünyada tek ölmez kalır bu da kötü olursa insancıklara zulmedermiş. İşte o yüzden o da ömrü yettiğince dünyayı gezip iyi olduğunu bildiği ölmezleri seçip yetiştirmiş. Benden yaşlıydı. Çerkez imiş. “Hazar Kagan” diye birinin çerisi arasındaymış. Tatarın Memlukun ordusunu görmüş öyle anlattı. Sağ mıdır bilmem… En son ziyareti üzerinden bir hayli vakit geçti…”

“Ne tuhaf…” diye düşündü. “Dağda gezer okuma yazma bilmez çoban benim okulda duyduğum bu şeyleri nereden öğrendi acaba?” Aklına türlü çeşit şüphe düştü. Birisinden duymuş olması en yakın ihtimaldi. Tüm bu ölümsüzler, filmlerden arak sahnelerin başka bir açıklaması olamazdı ya? Bu esnada siyah otomobil tepeye tırmanmaya başlamıştı. Çoban: “Kötüler gel oldu. Kavga vakti erişti!” diye ayağa kalktı. Kepeneğini savurup yere attığı sıra belinden yıldırım yalımı misali bir kılıç çekti, karabulutlar huysuzca homurdandı yer gök inildedi. Yazı işlemeli ve altın saplı kılıcı hayranlıkla seyretti. Aklına bir vakitler okuduğu Yaşar Kemal’in “Binboğalar Destanı”ndaki yörük demircinin dövdüğü kılıç geldi.

Çoban kılıcı incelediğini görünce yanına gidip gösterdi: “Niye bakarsın bilirim. Beylere yaraşır bu kılıç bir çobanda ne gezer dersin. Bey kılıcıdır zaten ama çalmamışım. Kısmetine önüme çıkmıştır yakın zamanda. Ramazanoğlu’nun imiş. Tek başına kıl keçe çadırda yaşayan kocamış bir demirci vermişti. Kılıcı Ramazanoğlu’na vermiş bir avuç toprak verir de bir arada konarlar diye. Ama Ramazanoğlu da mülkleri elden gider olup ağalar, tüccarlar, fabrika sahipleri beyliğine çökende talih kötü olup Ramazanoğlu’nda kılıç kuşanacak yiğit kalmadı diye kabul etmemiş. Oba dağılıp gitmiş, bir kılıcı bir keçe çadırı bir kılıcı kalmıştı ihtiyar demircinin. “Çadır kabrim olacak varsın kılıç uğrun olsun çoban!” dedi. Kullanmak bugüne kısmetmiş.”

Bu yaşananlara bir anlam veremiyordu. Deli saçması hikâyeler anlatan belinde kılıçla gezen bir çoban! Ölümsüzler detayından bahsetmeden anlatsa bile deli derlerdi adama! Yanında kesici bir aletle dolaşan dağ başında yalnız gezen bir adama duyduğu korku da cabası. Çoban kılıcını sallayarak: “Bak hele bak! Cenge susamıştır da ondan böyle savrulur! Dadaloğlu vardı zamanında “Buna kılıç derler yaralar açar, püskürür meydanda al kanlar saçar!” derdi. Yörüğün göçerin destan yazdığı son kılıçlardandır bu!”

O sırada siyah camlı lüks bir otomobil kütüğün yakınlarında durdu. Şoför kapısından aşağıya takım elbiseli, zengin görünüşlü kırklı yaşlarında bir adam indi. Adam elinde bir katana ile inene kadar her şey yolundaydı. Dağ başında eli kılıçlı bir çoban, katanayla dağ başına gelen zengin görünümlü bir adam… Sanki film sahnesi! İyi giyimli adam muzaffer bir edayla katanayı kınından sıyırdıktan kını yere bıraktı. Çobana bakarak söylendi: “Hislerim yanıltmadı. Bulutları da görünce başka bir ölümsüzle savaşırken bulacağımı zannettim. Ama çırağınla beklemiyordum!” Çoban karşılık verdi: “Ne çırağı, yoldan geçen yolcudur.” Adam bulutları gösterdi: “İki ölümsüz bir arada olduğunda toplanır bu! Ben bir saatlik yoldan gördüm. Kılıçsız gelmekle hata etmiş. Senden sonra onun da kafası gidecek!”

Heyecandan nefesi kesildi. Bunca deliliğin gerçek olmasına mı yoksa kendisinin de ölmezlerden oluşuna mı şaşırdı. Kabullenmek istemedi: “Ölümsüzler diye bir şey nasıl gerçek olabilir? Dünyada her gün yeni bir sır keşfediliyorken siz nasıl saklanabiliyorsunuz?” Takım elbiseli adam güldü: “Köroğlu’nu duymadın mı? Hiç ölmediği söylenir değil mi? Romanya köylülerinin geceleri Drakula’nın ölümsüz adamlarla toplantılar yaptığına inanması, kellesinin kesilmediğine kurşun işlemediğine inanılan kabadayılar, kahramanlar… Bizler hep göz önündeydik, siz inanmayı bıraktınız!”

Çoban kılıcını havaya savurup: “Hele hele! Lakırdıya mı geldin? Yekin gâvur yekin!” diye haykırarak adamın üzerine atıldı. Kılıçlar havada buluştuğu an çıkan kıvılcımlara ve metalik sese hayranlık ve korkuyla şahitlik etti. Çobanın hamlelerini savuşturan adam bir anda hamle üstüne hamle yaparak çobanı geriletti. Olduğu yerde bu acayip kavgayı seyrediyordu. Adam gürledi: “Boşuna çırpınma! Bu dünyanın en sağlam kılıcıdır! Milyon dolara mal oldu bana ama değdi!” Çoban alaycı alaycı karşılık verdi: “Hey babam hey! Vaktinde Fransız gavuru bu yana asker çektiğinde de parasına çerisinin bolluğuna güvendi. Ayağında çarığınan kovaladık çarığınan! Laf edeceğine yekin gâvur!” Oturduğu kütüğün üzerinden seyrettiği bu kavga, kılıçlardan çıkan kıvılcımlar, metalik sesler, bulutlardan şavkıyan ve artık yıldırım olmadığını bildiği tuhaf ışıklar, gök gürültüleri… En mühimi ise kendisinin de onlardan biri olması. O yaşa kadar nasıl anlamamıştı? Eh yaşına göre hafif genç gösteriyordu ama ölmezlerden olacağını nereden bilebilirdi? Yolu buralara düşmese nereden bilecekti? Daha da kötüsü kim galip gelirse gelsin ölecek olması değil miydi? Gücünü ele geçirmek için birinden biri kellesini uçuracaktı!

O düşüncelerle boğuşurken kavganın daha da kızıştığını gördü. Çoban da adam da ölmeye niyetli görünmüyordu. Hırsla vuruyorlardı birbirine. Adam haykırdı: “Yenileceksin çoban! Sen de yenileceksin! Sırtını dayadığın bu ağaçlar bu taşlar da kalmayacak!” Çoban adamı ters bir hamleyle geriletti: “Hele! Sen mi yıkacakmışsın buraları! Buralar senden benden ihtiyardır! Seni yıkar bu ağaçlar seni!” Tuhaf bir şekilde içten içe çobanın kazanmasını istiyordu. Karşısındaki adam da ise tanımadığı halde tanıyormuşçasına hissettiği bir korku gizliydi.

Çobanın bir anda kılıcını şimşek gibi savurup adamın kılıcına çarptığında adam dengesini yitirir gibi oldu. Çoban bir başka yandan savurduğu kılıç hamlesiyle adamı devirdi. Adam yere düştüğü halde çevik bir hamleyle kılıcın üçüncü hamlesinden kaçılıp ayağa fırladı. Hırsından bağıra çağıra yüklendi çobana. Katana yıldırım gibi şavkıdı, her şavkıyışında da kıvılcımlar saçarak indi Türkmen kılıcının üzerine. Çoban geriledikçe daha da hırslı vurdu. Çoban zayıf bir hamle yaptıkça o daha da güçlü bir şekilde saldırdı. Kütükte onları seyrederken: “Eyvah! Şimdi yenilecek çoban!” diye düşünüp ürperdi. Adam kılıcını bu sefer öyle bir vurdu ki elindeki katana kıvılcımlarla birlikte parçalara ayrıldı. Adamın gözlerindeki şaşkınlık ve yenilgiyi kabullenememe hırsı kaybolmadan çobanın bir anda adamın boynuna denk gelen kılıç kafasını uçurdu. Adamın kellesi yere düştüğü sıra çoban da yere yıkıldı.

Genç tam izlediği kütükten kalkıp çobanın yanına gideceği sıra çobanın gözlerinin ve ağzının ışıldayarak kılıcıyla beraber havaya kalktığını gördü. Kafasını kestiği adamın cesedi de onunla beraber tepeden inen tuhaf, yıldırıma benzeyen ışınlarla kalktı. En son tepeden yıldırıma benzer bir ışığın daha inerek çobana çarptığını gördü. Ortalık bembeyaz oldu, gözlerini kapattığı halde ışıktan rahatsız oldu.

Işık kaybolduğunda gözlerini açtı. Çobanın hiçbir şey olmamış gibi yere inerek ayakta dikildiğini gördü. Çoban elindeki kılıcı beline geri taktıktan sonra yerdeki adamın ve kellesinin kömürleşmekte olan cesedine baktı. Geride kalan elbise parçalarına bakındı. Sonra kırık katana parçalarını gösterdi: “Ben bu kılıcı daha evvel yine bu yana gelen Tatar suratlı ama sarı benizli bir adamın elinde gördüm. Sağlam sayılır. Neredeyse benim kılıcımı parçalayacaktı ama adamın kılıcı parçalanmıştı. Ben de onu hatırladım. Zaten bu bey ağa takımı hep zenginliğine ihtişamına güvenir. Ben ezildikçe o ezdi. En sonunda kendi eliyle kırdı kılıcı, yoksa kırılmazdı. Biz de zamanında ordulara, beylere na yalın kılıçla kepenekle böyle kafa tuttuk! Ya çamura saplanırlardı ya vura vura kendileri helak olurlardı. Garipliğimizle yendik onları! Aha bu da yenildi…”

Çoban kömür parçalarına tekrar baktı. Sonra arabayı gösterdi gence: “Kullanabilirsen al git yoluna. Ama belki eşi dostu vardır çok görünme ortalıkta bununlayken.” Genç çekine çekine sordu: “Beni öldürmeyecek misin?”

Çoban umursamaz gibi sordu: “Niye?”

“Ben de ölmezmişim ya?”

“Seni öldürecek olsam tepemizdeki bulutlar dağılmaya yüz tutmazdı. Bana bir zararın yok ki öldüreyim? Canımı almaya gelmedikçe sana ilişmem. Artık sen de eline kılıç alır dünyayı mı dolanırsın, benim gibi bekler misin yahut saklanır mısın bilmem… Ben öldürmeye devam edeceğim. Gelenler ve öldürdüklerim gibi. Geliyorlar. Gelecekler. Aha bu yaylara gelecekler hep cenk etmek için! Ben bekleyeceğim dağlarda. Sonuncumuz kalana kadar! Niye dolaşayım ki? Hem şehirde nice saklanırım? Oysa ben bu dağlarda asırlarca canımın çektiğince dolanırım, keçi güderim, çobanlık ederim… ”

Not: 1986 yapımı Highlander filminden esinlenerek yazılmıştır M.B.Y

SON

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Yörük” için 4 Yorum Var

  1. Önemli bir tarihî ve edebî birikimle yazıldığını hissettiren bir öykü olmuş: Yörük kültürü, İskoçyalı filmi, Anadolu tarihi ve Drakula gibi farklı parçaları birbirine bağlaman hoş olmuş, okuyana Toroslar’ın
    havasını hissettiren bir şey çıkmış ortaya. Eline, emeğine sağlık.

Mümin Can için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *