Öykü

Zihnimde Yarattığım Hapishane

Koridorların karanlığı, bana adımı fısıldıyor yalnızca ikimizin duyacağı bir sesle. Ona gitmemi, kollarına kendimi bırakmamı ve bundan sonra uğruna endişeleneceğim hiçbir şeyin kalmayacağını.

Burası benim hapishanem ve koridora bakmam bile yasak, çünkü bir kez bakarsam, beni alacağından eminim. Ve ayaklarımı bile zor uzattığım bu hücreden, yok olmak uğruna bile kaçmak istemiyorum. Yıllarca zihnimin hapishanesinde yaşamaya çalıştım ve gün yüzüne çıkmamakta direnen vahşiliğimi bastırdım, fakat bir gün kendime daha fazla engel olamayınca tüm ipler koptu ve ben de artık yalnızca zihnimin hapishanesinde değil, devletin de biz tehlikeli yaratıklar için hazırladığı bu hücrede hapsedildim.

Soğuk zeminin üzerinde boylu boyuna uzanır ve tüm düşüncelerimden koparken, devletin ne denli yüce bir varlık olduğunu düşünürdüm. Beni öldürmek yerine besliyordu. Evet, demek ki vergiler buna yarıyor. Fakat nasıl beslediği de malum. Üzerime atacak ince bir yorgan, kuru bir ekmek ve güneşten uzak bir hayat. Ben onun yerinde olsam bunu da yapmazdım ya derken buldum kendimi ve sonra kendime kızarak devam ettim “Ne yapardın peki?” Güzel soru “Elektrikli sandalyeye yollardım kendim gibilerini.” Zihnim bana baskın gelerek üste çıktı ve “Senin bir suçun yoktu ki.” dedi tatlı bir tonla “Sen öldürmeseydin de o zaten ölecekti günün birinde.” Fakat onun haklı olmadığını biliyordum, evet bir gün ölecekti ve belki de bu ölüm başkasının ellerinden olacaktı ama, kanı benim parmaklarımı ıslatmıştı ve ben de şimdi demir parmaklıkların arasında her gün onu düşünmek zorunda olduğum bir hayatla onu tekrar ve tekrar içimde yaşatıyordum.

Kimi mi öldürdüm? Bunu yüksek sesli söylemek bile korkunç, onu severdim, hem de çok severdim ve sevgim bir gün kıskançlığa dönüştü, içimdeki güvensizlikse zihnimin kıvrımlarına yerleşerek beni büyük bir ateşin içine attı.

Öldürmek.

İnsan sevdiklerini nasıl öldürebilir sırf onların bir gün kendisini sevmeyeceği fikrini zihnine kazıyarak? Evet, bir kişi de değildi ölen ellerimden. Ellerim, büyük bir aileyi katletmişti ve o büyük aile, ruhları ile birlikte benim bedenime yerleşmişlerdi. Artık beni sevip sevmediklerinden endişe etmiyordum, çünkü benimle birlikte yaşıyorlardı. Bana kızdıklarını hissettiğim anlardaysa, onları susturmak için insanüstü bir çabaya bürünüyordum. Başımı soğuk ve kırık duvarlara saatler boyu vurduğumu bilirim, yalnızca susmalarını isterken çok bayıldığım olmuştur.

Uyandığımdaysa onlar artık içimde büyük bir sessizliğe gömülmüş oluyorlar, yaşamlarında beni sevgisizlikleriyle terbiye eden ve bu korkuyla kendi ölümlerine neden olan ailem, şimdilerde beni öldürmek suretiyle zihnimin içinde çığlıklar atıyor. Oysa onları öldürmek istemedim, hiçbir zaman. Kim kendisine hayat veren ailesinden uzak bir yaşam sürmek ister ki? Hem ben onları çok sevmiştim. Kimsenin sevemeyeceği kadar. Fakat annem, beni sevmeyi gururuna kabullendiremedi. Benden daha çok sevdiği ve her zaman sevmeye devam edeceği kız kardeşim, onun kalbindeki yeri işgal ediyordu. Ne bana ne da babama yer bırakmamıştı o sevgisine muhtaç olduğum kalpte.

Ben de kız kardeşimi severdim, en az annem kadar, fakat annemi de severdim ve kalbim her birine yetecek kadar yüceydi. Ama annem bunu başaramadı, kız kardeşime olan sevgisi büyüdükçe, bizi gözden çıkardı ve nihayetinde beni delirterek boğazlarına sarılmama neden oldu. Annem beni kollarına almış olduğu fotoğraflarda ne kadar da mutluydu, oysa son kez gözlerime bakarken “Senden nefret ediyorum” diye fısıldıyordu bakışlarıyla. Ve o son nefesini verdiğinde, sıkıca sarıldım omuzlarına. Sarıldım ve ağladım, saatlerce ağladım belki de.

Kız kardeşim de gözyaşlarıma eşlik etmeye başladığında beşiğinden, bu kez benden sevgimi çalan bebeğe yöneldim. Kız kardeşimin başında saç yoktu ve ona ‘kel bebek’ dediğimdeyse annemin nefretine uğrardım, ama gerçek buydu ve yeniden dokundum parmaklarımın ucuyla onun saçsız başına. Ben ona dokunduğumda, sanki ciğeri kopuyormuş gibi daha çok ağlardı ama bu kez sustu. Büyük bir suskunluk. Saniyeler sonra anladım suskunluğunun nedenini, ellerim onun da boğazına sarılmıştı sanki alacaklı gibi. Baş parmağımda duran 2 ben, sanki bir yılanın gözleriymiş gibi parıltıyla baktı yüzüme.

“Şimdi,” dedi o yılanın gözleri gözlerimin içine saplanırken, “sıra kimde?” Sıranın kimde olduğu açıktı ve evdeki büyük sessizliğe uyum sağlayarak tüpü ellerimin arasına aldım ve annemin başına gittim. Annem, uzun boylu bir kadın değildi fakat kapladığı yer çoktu, yanına sıkıştırdığım tüpe gülümseyerek baktım ve tüpü sonuna dek açtım, gaz kokusu boğazlarıma değdiğinde ayağa kalktım ve beşiğin içindeki kız kardeşimi kollarımın arasına alarak yeniden anneme döndüm. Annem kız kardeşimi çok severdi ve ben de annemi, bebeği annemin göğsüne yatırırken koltuğun üzerinde yatan babamın ayaklarının ucuna oturdum. Tüp, babamın bir adım ötesinde duruyordu ve babamın ağzından yavaşça çektiğim oksijen maskesine derin bir nefes alarak baktım.

Babam, hasta bir adamdı ve yıllardır yürüyemiyordu. Hayattaki tek varlığı, kemiklerinde bir türlü azalmayan ağrıları olmalıydı çünkü hiçbir zaman bize sevgi göstermemişti. Annemin onu neden sevdiğini bilmiyordum, babamın gençliğinde nasıl bir adam olduğunu da. Fakat annem onu da severdi, kız kardeşimi olduğu gibi.

Babam gözlerini gazın yoğun kokusuyla mı açmıştı yoksa oksijensizlikten mi bunu hiçbir zaman bilemedim, ama onun da gözlerinde benim bu yaptıklarımdan hiç mi hiç şaşırmadığını belli eden bir ifade yakaladım. Yatağında son nefesini ciğerlerine çekebilmek için çırpınırken, daha da soluduğu gaz tüm vücudunu ele geçiriyordu ve elleri titreyerek pijamasının yakasını yakaladı, her nefes alış çabasında daha da yaklaştı sona ve son kez baktığı gözlerim, gülümseyerek baktı ona.

Tek istediğim şeyin sevilmek olduğu şu dünyada, beni sevebilecek birkaç insan tarafından sevgisizliğe mahkûm edilmiştim. Annem, babam ve küçük kız kardeşim. Tüpü parmaklarımın arasına alarak kapının önüne bırakırken tüm gece ayakta kalacağımdan habersizdim ve onları geri getiremeyeceğimden de.

Belki de tüm bunların birer rüya olduğunu düşündüğüm için böylesine kolay bir şekilde canlarına kıyabilmiştim bana sevgisizliği aşılayan sevdiklerimin. Tüm gece, bir an olsun gözlerimi kırpmadan izledim onların cansız bedenlerini.

Babam, her zamanki gibi uyuyor görünüyordu gözlerime. Zaten hep böyle hareketsiz yatardı yatağında, annemin bazı gecelerde yatağından sıçrayarak kalkıp onun yaşayıp yaşamadığını kontrol ettiğini, sonrasında da elini kendi yüreğine götürerek derin nefesler aldığına şahit olmuştum defalarca.

Kız kardeşimi hiç böylesine sessiz görmemiştim, onu kollarıma her aldığımda ya ağlardı ya da nefesi kesilene kadar çığlık atardı, oysa şimdi annemin göğsünün üzerinde dünyasının yıkıldığından habersiz bir meleğin masumiyetiyle yatıyordu. Anneme ve babama kötülük yapmış olsam da ona iyilik yaptığımı düşündüm. Onu, zavallı hayatından kurtarmıştım işte. Her şey daha da kötüleşmeden onu çekip almış, daha huzurlu olacağı bir yerlere yollamıştım.

Derin bir nefes alırken yavaş yavaş doğmakta olan güneşe baktım, pencerenin ardındaki temiz dünya, annemin bir kez bile silmeye tenezzül etmediği penceremizin ardında kirli görünüyordu. Dünyaya baktığım pencerem de böyleydi işte, hep bu kirin ardından izlemiştim insanları ve ailemi. Fakat bundan sonra her şeyin büsbütün farklı olacağına inancım tamdı.

Birkaç saat sonra polisler sanki bu anı bekliyormuş gibi yavaş adımlarla evin içerisine adımlarını attıklarında gülümseyerek baktım yüzlerine, yüzüme sanki bir caninin yüzüne sahipmişim gibi baktıkları gözümden kaçmadı ve ellerini tiksintiyle karışık bir yüz ifadesiyle burunlarına götürdükleri. Oysa ben tüm gece bu cennetin içinde bir an olsun gözlerimi kırpmadan yaşamışken, onlar bir saniye bile tahammül edememişlerdi.

Kelimeleri kulaklarıma değmeden bileklerimi kelepçeleri ile kıstırdılar, kaçamayacak kadar zavallı ve yorgundum, üstelik kaçabileceğim kimim vardı dünyada? Yine de onlara karşı çıkmadan, peşlerine düştüm. Son kez ailemin yüzüne baktığımda, onların üzerlerinin siyah bir kumaşla örtüldüğünü gördüm. Ve bu, onlara son vedamdı.

Şimdi içinde yaşadığım karanlık duvarların arasında yaşıyor ruhları benimle birlikte. Hâlâ beni sevmiyorlar biliyorum, hatta içten içe bana kızgınlar. Fakat ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, benim içimde büyüttüğüm nefretim hepsini yok edecek kadar güçlüydü ve onları, ruhlarıyla birlikte kalbimin derinlerine hapsettim.

Hapsoldum belki de içime hapsettiğim bu nefret, beni de hapsetti. Fakat anılar bir bir gözlerimin önünde tiyatro misali canlanırken, pişmanlığın zerresi akmıyor parmaklarımın ucundan zemine. Ve parmaklarımın ucundan zemine akan kanlar da büyük bir gürültü ile düşmüyor oraya, ağzını açmış beni yok etmeyi bekleyen canavarlar açlıkla indiriyorlar midelerine kanımı. Tamamen ölmemi umduklarını biliyorum, ben de umuyorum bunu. Ama şimdi değil, şimdi olmaz.

* * *

Ayşen, 23 yaşından sonra yatağa bağlı bir hayatla lanetlenmiş oğlunun bakışlarıyla karşılaştığında zoraki bir tebessüm belirdi dudaklarında. Derin bir nefes alırken elindeki tabağa çevirdi bakışlarını ve “İmtihan Dünyası.” diye mırıldandı, gözlerinden süzülen yaş, oğluna yedirmek için hazırladığı mamanın içine dökülmüştü.

Damla Çepel

Damla Çepel 20 yaşında ve Ankara'da yaşayan genç bir yazardır. Henüz basılı bir kitabı olmamasına karşın, çocukluğundan beri kalemi elinden düşürmeyen bu genç yazarın en büyük hayallerinden biri de bir gün tüm dünyasını diğer okurlarla paylaşmak, ilk adımı ise sosyal mecralarda hikayelerini ve kitaplarını paylaşmak.