Öykü

Düş Kapanında Bir Fil

“Kapat gözlerini… Ve şimdi bir ‘fil’ olduğunu düşün. Yıllarca çimenden öteye geçemedin. Ziyânı yok, şimdi bu düş kapanında bir filsin. Hayâl et; artık ezen sensin, bırak o zavallıcık bakışlarını. Şimdi senin sıran…Önce derin bir nefes al. Hah tamam, aynen öyle…  Yavaş yavaş ver nefesini. Güzel…

Artık bir filsin. Hükümran sensin diğer türler arasında. Ama biliyorsun ki tek fil sen değilsin. Seçim sırası: Kendi türünle mi savaşacaksın, çimenleri mi ezeceksin? Çimenleri ezmek cazip geldi, değil mi? Başını salladığına göre öyle olmalı. Evet, kimse zoru seçmez zaten. Zamanında kendinle aynı seviyede gördüğün herkes çimen; etrafın çimenlik… Hadi durma ez onları. Ayağını kaldırıp yere indirmen yeter. Düşünme ve harekete geç.

Evet, canımızı sıkan kim varsa ezdik hepsini. Bitti, geçti. Hiç pişmanlık duymamalısın. Onlar gereksizdi çünkü mukavemet edecek güçleri yoktu. Şimdi gelelim kendi türüne, diğer fillerle hesaplaşmaya. Anlayacağın üzere onları ezemezsin. Aynı boyda, aynı cüssede ve aynı kuvvettesiniz. Böyle bir durumda bir fil ne yapmalı?”

Uzun bir düdük sesi… Hafif bir sıçrayış, belki çekirgenin dizi hizasında. Öyle dalmışım ki ‘fil’ olmaya, kendi türümle başa çıkabilmenin yollarını aradım birkaç dakikada. Bulduğum cevapsa savaşmaktı. Silahın ne olursa; barut kokmayan ve kansız; belki zekâyla. Kalbimi ve beynimi teraziye koyduğumda baskın çıkan hep aynı kefe… Keşke diğeri olsaydı, o zaman gitmezdi. Eminim gitmezdi. O, beyin göçü yaptığını iddia etse bile ikimiz de biliyorduk ki kalbi göçüyordu buralardan; bu ülkeden, bu şehirden ve benden.

“Beyin ve Kalbin Çekişmeli Savaşı” konulu bir konferans için aylar öncesinden rezervasyonumu yaptırmıştım. Konuşmacı fizyoloji dalında doçent, ülke sınırları içinde oldukça popüler, hitabeti güçlü bir isimdi. Kendim de lisans eğitimimi tamamlamış, uzmanlık sınavına hazırlanan bir pratisyen hekim olarak, anlattıklarını beğendiğim ve imkânım el verdikçe konferanslarını kaçırmamaya çalıştığım bu ismin, her konuşmasında yaptığı üzere düş kapanlarına dalmayı çok seviyordum. Terapinin sıkılaştırılmış hali olan bu transvarî oyunlar, beynime iyi geliyordu. Ucu açık bırakılan bu oyunlarda konuşmacının düdüğüyle gözlerimizi kapar, aynı düdüğün ikinci kez çalışıyla da gözlerimizi açardık. İki düdük arası takribî on dakikaydı. Bugünkü konuşmada ‘fil’dik hepimiz. Geçen yıl ‘yılkıya ayrılan at’olmuştuk. Ah ne gündü ama! Sezen de vardı yanımda. Elimi sıkı sıkı tutmuştu düş kapanı sırasında. İkinci düdükle gözlerimizi açtığımız sırada, yanağından çenesine süzülen yaşları görmüştüm. Ağlamıştı ama görmemi istemediğinden olsa gerek zaten toplu olan saçlarını tekrar toplama bahanesiyle tokasını çıkarmış; saçlarını toplarken elinin sırtıyla hızlıca yaşlarını silmişti. Bana dönüp baksaydı onu sevdiğimi söyleyecektim; bakmadı. O zaman anladım; bir kere aklına gitmeyi koymuşsan ne yılkı atı ne sevgilinin terleyen avuçları tutabiliyordu seni.

İkinci düdük çaldı ve açtım gözümü tüm salonla birlikte. Bu kez ellerim boştu. Kalbim kuş kadar yorgun; beynim sınava hazırlanmaktan, kalın ciltli kitaplardan, insan anatomisinden ve beyin sapının muhteşem köprü dizaynından bitap düşmüştü. Salondaki herkes –azınlığı eliyorum- tahminimce ve kuvvetle muhtemel, düş kapanından benim aldığım zevki alıyordu. Fil olmuştuk ve düş kapanında sorulan soruya şimdi cevap verecektik; elbette cevabı hazır olanlar yapacaktı bunu. Konuşmacı sorusuna cevap vermek isteyen birilerini aradığında salonda pek çok el havaya kalktı. Topluluk önünde konuşmayı hiç beceremediğim için el kaldırmadım oysa benim de bir cevabım vardı. Şu kekemelik olmasa… Ağzıma taş doldurup konuşmayı denemiştim o filozofa öykünüp. Onda işe yarayan şey, bende yaramadı. Önemli olan istikrardı belki. Hem benimki sürekli bir kekemelik değil, sadece çok heyecanlandığımda önce harfleri, sonra kelimeleri yutuyorum. Konuşmayı hemen kesmezsem de tekrara başlıyorum. Bu ortamda söz istemeyi göze alamazdım. Bekledim birinin cevap vermesini. Ve biri söz aldı; tam yanımda oturuyordu kendisi. Aşağı yukarı benim söylemek istediklerimi kekelemeyen bir dille ifade etmişti. İki kişiyle bir genellemeye varılamazdı elbette ama adamın cevabından sonra cevap vermeye kalkan eller yarı yarıya azalmıştı. Demek ki çoğunluğun dili olmuştu yanımdaki. Sonra bir başkası kalktı, “Ben” dedi “asla savaş yanlısı değilim. Niçin bir fil, bir başka file üstünlük sağlamak zorunda? Eşit şartlarda yaşamak neden mümkün olmasın?“ Adam, gayet güzel saçmalıyordu. Eşit şartlarda yaşamak dediği aynı sefalete ortak olmak değil mi? Kalsın dedim içimden. Yine beynim konuşuyordu. Terazimde ağır gelen taraf, ceviz kostümü giymiş bir et yığını. Latince adıyla Cerebrum. Sezen’in dilediği gibi olsaydı –beyni değil de kalbi seçseydim- her şey daha mı iyi olurdu, beraber mutlu olur muyduk, hiçbir fikrim yok. Beyni seçmiş şu halimle şimdi mutlu muyum peki? Sezen, onunla Kanada’ya gitmemi istedi; ben burada benimle kalmasını… Sezen, dünya vatandaşı olmaya hazırdı; ben ülkemin sınırlarını aşamadım. Ve yine Sezen, evliliğin aşkı öldürmeyeceğine inandı ve yine ben, evlilik akdinin aşkın asıl katili olduğuna… Benim bağlılık sorunlarım vardı muhtemel; onunsa Kanada’ya tek gidişlik uçak bileti kesinkes.

“Filler” dedi konuşmacı “henüz daha yavruyken kalın bir zincirle bacaklarından direğe bağlanır. İlk zamanlar yavru fil kaçmak için epey uğraşır ama baktı ki kaçamıyor, bir müddet sonra bunu kabullenir. İşte, bu aşamadan sonra ayağındaki zincir çözülür yavru filin. Yerine ince bir halatla kısacık bir çubuğa bağlanır. Filin artık kaçması çok kolaydır ama fil, kaçmaya teşebbüs etmez bile. Çünkü kurtulamayacağına inanır. Sonrasındaysa halat da olmaz çubuk da. Özgürlük duygusu çoktan bitmiştir onun için.”

Ne acıklı bir hikâye. Daha önce bir yerlerde duymuş olmalıyım. Ezen filden ezilen file ne çabuk geçtik. Hangisi olacaktık peki? Mutlu mesut yaşayan bir fil olmak, ot yiyip çamura yatmak çok mu imkânsız? Beklentisiz bir fil olunca, daha doğrusu akışına bırakınca daha çekilir değil mi hayat? Beklentisiz bir insan mıydım? Sanmam. Plân ve programının dışına çıkmayan biri demek daha doğru tarif edebilir beni. Sürprizlere, ani alınan kararlara, gitmelere karşı hassas bünyem. Peki beni, bırak zinciri, o kısacık çubuğa kim bağladı? Madem o kadar kısaydı, kurtarsaydım kendimi, gitseydim Sezen’in peşinden. Haklısın deseydim ona; annem ve babam ben henüz küçücük bir çocukken boşandıklarında ve annemle birlikte anneannemlere taşındığımızda, işte o gün babam bağlamış olmalı beni. Küçük bir çubuğa beni bağlamış ve sakın bu civardan ayrılma demiş sanki. Ben de terkedemem annemi.  Ah Sezen, keşke beklentilerin denizaşırı olmasaydı; keşke bunları, sana da söyleyebilseydim.

Daldım yine. Konuşmayı kaçırmak istemezken Sezen, ılık bir rüzgâr gibi içime işliyordu. Östaki borumdan tırmanıp beynime komutlar veriyor; “Kır şu zincirini!” diyordu. Toparlanmalıydım. Neden yaptım bilmiyorum, elimi kaldırmış buldum kendimi. Etrafıma bakındım, eli havada bir bendim. Kuvvetle muhtemel ortada cevaplanması istenen bir soru da yoktu. Elimi hemen indirdim ama artık çok geçti. Konuşmacı beni çoktan fark etmişti. “Buyurun!” dedi “Bizimle paylaşmak istediğiniz bir şeyler var muhakkak. Soru da sormamıştım ama…” Salon, kıs kıs güldü bu sözlere. Aldırış etmedim, heyecanımı stabil tutmazsam kekelemeye başlamam an meselesiydi çünkü. Ayağa kalktım “Evet, el kaldırdım ama dalgınlıktan olsa gerek. Kusuruma bakmayın. Lütfen devam edin konuşmanıza.” Konuşmacı, kollarını birbirine kenetlemiş vaziyette durdu bir süre. “O el istemsiz de olsa kalktıysa bence sahibinin söyleyecek sözü var. Bakın şöyle yapalım. Hani, düş kapanında bir soru sormuştum. Açıkçası pek farklı bir cevap alamamıştım. Bir de sizin fikrinizi öğrenmek isterim. Sizce tüm şartlar eşitse filler nasıl hesaplaşmalı?” TUS’a hazırlanmak bu kadar zorlayıcı değildi;aklım Sezen’in gidişiyle hesaplaşmadayken, ter bezlerimin çalışkanlığı tutmuşken, üstelik aklımda hazır hiçbir cevap yokken… “Silahsız her türlü kapışma olabilir hocam. Nöroloji okumak isteyen bir hekim olarak cevabım beyinden yana. Beynin gücü her türlü savaştan galip çıkar.” Konuşmacı ikna olmuşa benzemiyordu. “Burada” dedi “filleri metafor olarak kullandığım ve aslında insanoğlundan yani, sizden, bizden, senden ve benden bahsettiğimiz hususunda mutâbık mıyız?” Sanırım cevap vermesi gereken bendim. “Filler” dedim “hayvanlar âleminde zeki canlılar olabilirler ama elbette insanı düşünerek cevap verdim hocam. Zekâyla alt edilemeyecek hiçbir savaş yoktur.” Konuşmacının keyfi yerine gelmişti. Sazı eline almış iki âşık gibi atışıyorduk sanki. “Peki” dedi “nefret, kin, hırs; sevgi, empati tüm bu duygulara ne demeli?” Sıra bendeydi “Onlar da hormonlar sayesinde, yani yine beyin.” Konuşmacı “O zaman sizin savaşın galibi çoktan belli: Beyin. Teşekkür ederim, oturun lütfen.” Hazırlıksız olmama rağmen iyi toparlamıştım.

Özgüvenle oturdum yerime. Göz ucuyla salonu süzerken ön sıramda, birkaç koltuk geride bir kadının bana baktığını fark ettim. Kızmış gibiydi bakışları. Onu kızdıracak bir şey mi söylemiştim ya da kadınları rencide edecek? Kim bilir belki de koyu feministin tekiydi ve erkeklerin ağzından çıkan her cümleyi deşiyordu. Bakışlarımı konuşmacıya yönelttim, beyin ve kalbi bir süre daha kapıştırdıktan sonra konferans sona erdi. Salon yavaş yavaş boşalıyordu. Ben de kalabalığa uydum ve çıkışa doğru ilerledim. Salonun kapısından çıkmak üzereydim ki birinin bana seslendiğini duydum. Başımı sağa çevirdim, konferans esnasında bana ters ters bakan kadındı karşımdaki. “Pardon” dedim “Bana mı seslendiniz?” Cevap vermedi, başını hayır anlamında sallamakla yetindi. Ardından girişteki kalabalığa daldı. Yalan söylüyordu; seslendiği bendim. Yanıma iyice yanaşmış ve duyacağımdan emin olduğu zamanda da “Kalpsiz” demişti; suçlar gibi. Yoksa Sezen’le beni biliyor muydu? Daha neler… Sezen’in arkadaşı olsa tanırdım sanıyorum ama daha önce görmediğime emin olduğum bir kadın, beni niye kalpsiz olmakla itham etsin ki? İçimdeki Sezen dışıma mı taşmıştı yoksa? Belki de tüm salon, aynı fikirdeydi onunla. Kabul ediyorum, Sezen’in yokluğuna alışma evresindeyim, bu aralar her yer Sezen, her şey Sezen…

Eve döndüğümde, başım çatlamak üzereydi. Hem Sezen’in beynimde kapladığı alan hem İstanbul trafiği yormuştu beni. Annem kadıncağız halimi görünce “Onur, annem, biberiye çayı yapayım mı sana? Yorgunluğunu alır.” dedi. Annem ve onun bitki çayları… Biberiyenin alacağı bir yorgunluk değildi ki üstümdeki. Çok yürür yorulursun; bacaklarını kırk beş derecelik açıyla mindere uzatır, dinlenirsin. Gözlerin yorulur, gözlüğünü geçirirsin gözüne. Uçak olsan, metal yorgunu olursun; onun da çaresi ıskartaya ayrılmak. Benimkini ne ıskarta ne gözlük ne kanaviçe işlemeli minder dindirebilir. Annemin teklifiyle belki biberiye. Olmaz ya, “Olur anne” dedim “Yap sen. İçerim. Odama geçiyorum ben.”

Odama geçince bilgisayarı açtım. Beklediğim bazı makaleler vardı; mailime baktım. Makaleler henüz gelmemişti ama gelen klasöründe yeni bir mail bekliyordu; ondan gelmişti, Sezen’den. Maili açmak için biberiyeyi bekleyecektim. Doğanın şifalı ellerinden biraz dinginlik, az sonra gireceğim stres için ön hazırlık olacaktı. Annem elinde çayla odama girdiğinde bilgisayarın karşısında oturmuş siyah maile bakıyordum. Çayı masama bıraktı “Pirinç pilavı mı bulgur pilavı mı?” dedi. Boş boş baktım yüzüne. “Akşama oğlum, pirinç pilavı mı bulgur pilavı mı yapayım diyorum. İyi misin sen?” Toparlanmam gerek. “İyiyim annem” diyorum “Bulgur yap istersen. Çay için de sağ ol”. Annem odadan çıkınca sıcak olmasına aldırmadan hızlıca içiyorum çayı. Ağzımın teneke kaplı olmasıyla övünürüm ama bu kez gerçekten yanıyorum. Olması muhtemel ağız içi enfeksiyonumu bir kenara bırakıp maile odaklanmalıyım: Sezen’in tâ Kanada’dan attığı, benim İstanbul’da açacağım koyu siyah yazılı maile. Tıklıyorum:

“Benimle düş kapanı oynamaya var mısın? Cevabın evetse, ekteki ses dosyasına tıkla. Korkma virüs değilim 🙂

Düş kapanı mı? Unutmamış demek… Ses dosyasına tıklayıp yatağa uzanıyorum. Kapattım gözlerimi. Önce bir düdük sesi geliyor, bunu bile atlamamış. Ah Sezen… İşte başlıyor, Sezen’in dublaj sanatçılarını aratmayan o etkili sesiyle.

“Şimdi yavru bir fil olduğunu düşün. Şirin mi şirin, koca kulaklı yavru bir filsin. Seni çok seven anne ve babanla birlikte fil klanının içinde güzel güzel yaşıyorsun. Her şey mükemmel işliyor. Ama ne oluyorsa –belki de kader demeliyiz- bu mutlu fil ailesi dağılıveriyor. Baba fil, uzaklara çok uzaklara gidiyor. Anne fil ve yavru fil de aile büyükleriyle yaşamaya devam ediyorlar. Yavru fil, büyüyor, delikanlı bir fil oluyor; klanın en eli yüzü düzgün, en hoş fillerinden biri oluyor. Hatta âşık bile oluyor, çok güzel sayılmayan üstelik geveze mi geveze bir file. Zaman geçiyor. Dişi fil, yepyeni bir hayat kurmaktan bahsediyor ona, yeni bir yerde. Ama erkek fil bir türlü ısınamıyor bu fikre. Olan oluyor ve dişi fil, gözü yaşlı bir şekilde o ormanı terk ediyor. Birbirlerinden ayrı iki fil, ikisi de mutsuz ve Allah biliyor ya ikisi de âşık. Söyle bakalım, böyle bir durumda bir fil ne yapmalı?

Niagara Şelâlesi’ni gördüm dün. Öyle ihtişamlıydı ki… Sonra Kanada mutfağından yedim bir şeyler. Tatlıcı olarak elmalı payı ve zencefilli gazozu pek sevdim. Etlerden uzak durdum, vejetaryen yaşamda altıncı ay 🙂 Sıcaklık İstanbul’dan çok farklı değil, belki de yaz olduğundan. Evler çok şirin ama hayat biraz pahalı burada. Şimdilik iyi gidiyor, tabii şu sinekleri saymazsak 🙂

Üç ay sonra geleceğim. Ve son bir şey… ‘Kalpsiz’ de olsan seni sevmeye devam ediyorum…”

Uzun bir düdük sesi daha… Çekirgenin boyu hizasında bir sıçrama bu sefer. Sesini duymayı öyle özlemişim ki dalıp gitmişim işte. Kalkıp ses dosyasını kapıyorum. Boş fincanı da alıp mutfağa geçiyorum. Annem yemekleri hazırlamış, demlenmeye bırakmış. Beni görünce, “Rengin yerine gelmiş, çay işe yaramış” diyor.

İki kadın arasında kalıyorum; biri annem, biri Sezen. Biri için gözümü kırpmadan ölürüm, biriyse kalbimin bütün odacıklarına yerleşmiş. Kalbim mi dedim? Sezen duysa, amma gülerdi. Yine “kalpsiz” dedi bana. Konferanstaki kadın gibi… Sezen, yavru filden bahsetti. Konferansın videosunu falan mı izledi acaba? Ama ikisinin de “kalpsiz” demesi… Neler saçmalıyorum; dünya o kadar da fantastik olamaz.

Odama dönüp mailde ‘yanıtla’ yazısına tıklıyorum. Harfler, aklımdaki sırayı takip etmeden diziliyorlar yan yana. Sanırım beynimin kumanda paneli asiler tarafından ele geçirildi.

“Ynt: ‘Kalpsiz’ de olsam seni sevmeye devam ediyorum klanın pek de güzel olmayan, geveze mi geveze kızı… Sineklere gelince; doktor yanım Stilex sür diyor, Onur yanım ‘oh olsun’ diyor ‘hak etti’.  Galiba… Çok özledim ben seni…”

Bilgisayarı pat diye kapatıyorum. Gönder tuşuna basmış mıydım, hiç bilmiyorum. Basmış olmalıyım, aynı satırları tekrar yazamam. Hâlâ kırgınım ona.

Annem sesleniyor, sanırım sofra hazır. Mutfağa geçiyorum. Çorbalar konulmuş. Sıcak sıcak içiyorum tavuk çorbasını. Annem karşımda oturmuş, söyleyecek bir şeyi varmış gibi bakıyor yüzüme. Yemeğine dokunmuyor bile.

“İçsene anne çorbanı. Soğuyacak” diyorum “Asıl senin için ne zaman soğuyacak oğlum?” diyor. Kaşık, elimden kâseye düşüyor. Masa örtüsüne çorbanın yağlı suyundan birkaç damla sıçrıyor. Üzerine tuz ekmeli hemen… “Sana diyorum oğlum, Onur’um yapma böyle. Bak yarın Neclâ’nın yeğeniyle tanışacaksın. Avukat kız, görsen dünya güzeli.” Tuzluk neden sofrada değil? “Yine Sezen’in sesini dinledin, ondan böyle rüyada gibisin değil mi? Uyan oğlum, dön dünyaya artık. Öldü oğlum, veren Allah alan Allah. Bir yıl oldu uçak düşeli. Hâlâ neyi bekliyorsun?” Sanırım pilavdan yiyemeyeceğim. “Cesedini bulamadılar anne” diyorum zoraki. “Oğlum denize düştü uçak, konuşturma şimdi beni.” Çorba yeterince doyurucuydu. “Sana afiyet olsun anne, ben biraz uzanacağım.” diyorum.

Annemin ensemi delen bakışları altında odama dönüyorum. Kapımı kilitleyerek yatağa uzanıyorum. Gözlerimle tavana hayalî desenler çiziyorum. Tersten akan bir şelâleyi izleyen iki sevgili düşlüyorum. Suyun sesi, öyle baskın ki kelimeler daha kulağa erişemeden yere düşüyor. Gözlerinin içi gülüyor kızın, “Sonunda geldin, demek bir kalbin varmış” dercesine; oğlanınsa gözleri yaşlı “Ölüm sana hiç yakışmadı” dercesine…

Bir düdük sesi çalınıyor kulağıma. Uyan diyor, bir düş kapanı daha bitti, dön dünyaya.

SON

Düş Kapanında Bir Fil” için 32 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Bir önceki öyküm espriliydi bu temada duygusal bir öykü yazmak istedim açıkçası.
    Yorumunuz için teşekkür ederim ve öykümü beğenmenize sevindim.

  2. Sağlam bir anlatım. Öykü türünün yanı sıra deneme tadı da veren bir metin. Beklenmedik, hüzünlü sonu da başarılı. Kaleminize sağlık. Bu arada öykünün tarzına bakarak seveceğinizi düşündüğüm bir öykü kitabı tavsiye etmek istiyorum: Körlerin Şarkısı – Carlos Fuentes. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

    1. Merhaba,
      Aynı anda karşılıklı öykülerimizi okumuşuz; enteresan oldu bu.
      Teşekkür ederim güzel sözlerinize ve öykümü beğenmenize sevindim. Tavsiye kitabı en yakın zamanda e-kitap olarak okuyacağım, merak ettim 🙂
      Daha önce bir yerlerde yazmıştım ama tekrar belirteyim. Her öykümde hem biçim hem içerik olarak değişiklikler peşindeyim. Elbette belirgin bir üslubum vardır ama farklı çalışmayı seviyorum. Bu öykümde de konferans metni ve e-mail konuşmaları arasında bir öykü kurguladım. Eklektik çalışmayı seviyorum.

      1. Eğer farklı anlatım tarzlarını denemeyi seviyorsanız dediğim kitabı mutlaka okuyun. Neden derseniz orada bu durumun çok güzel örnekleri var. Mesela kitaptaki ilk öykü pek rastlanmayan ikinci tekil şahıs anlatımı ile veriliyor. Bunun yanında kitaptaki son öykü de mektuplar aracılığıyla öyküyü anlatanın yanına başka bir anlatıcıyı dahil ediyor. Kısacası ilginç, yani en azından bana öyle geldi. 🙂

  3. Yine bir merhaba. Öykünüz, Hanım annenin biberiyesi kadar sıcaktı son ana dek; belki daha bile sıcak, cana yakın. Ve asıl olaya geçiş, gerçeği öğrenme kısmıysa bu kadar mı hissettirmeden olur? Alkışlıyorum. Duygulanmayan, ah demeyen varsa el kaldırsın. Eleştireceğim bir şey var ise o da maalesef ki siz kötü öykü yazamıyorsunuz…

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim. Eleştirinize gelince 🙂
      Bu ay seçkide yoksunuz, sonraki seçkide umarım okuruz sizden güzel bir öykü.

  4. Merhabalar,
    Normalde çok beğendiğim bir öyküye ‘yapmacık’ durmaması adına abartmadan, ayarında yorum yapmaya çalışırım ancak biraz önce okuduğum kesinlikle ama kesinlikle abartılmayı hak eden bir öyküydü. Çok, çok beğendim. Sona doğru ilerlerken Sezen’in ölmüş olabileceği düşüncesi aklımdan bir an geçmiş olsa bile, tam olarak öğrendiğim an, o gerçek benim bile yüzüme acımasızca çarptı.
    “O, beyin göçü yaptığını iddia etse bile ikimiz de biliyorduk ki kalbi göçüyordu buralardan; bu ülkeden, bu şehirden ve benden.” Hikayeyi bitirdikten sonra bu cümle binlerce kat daha anlam kazanıyor. Dahice kurulmuş bir cümle.
    Son olarak, eleştiri yaparken, ufak tefek hatalar bulmak isterim ki okuduğum kişiye bir faydam dokunabilsin fakat yazım tekniğinizde hiçbir kusur bulamadım. Ellerinize sağlık, kaleminize kuvvet. 🙂

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumunuz için ve öykümü beğenmenize sevindim. Elbette kusurları vardır öykümün. Ama bu kusurları en aza indirmek için elimden gelen çabayı sarf ediyorum diyeyim. Öykülerimi göndermeden önce çok fazla okuyorum, bazen yüzü buluyor bu sayı. Ekleme, çıkarma, yazım yanlışı, gereksiz cümle derken öykümü ezberliyorum neredeyse 🙂

  5. Öykünün dayandığı metaforları – düş kapanı, beyin cerrahı (sanırım), beynin gücüne inanmak ve ölümü kabullenemeyip duygulara teslim olmak – çok iyi sıralandığı gibi duyguyu da çok başarılı aktarmışsınız. Tebrikler.

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim. Ah şu metaforlar, öykülerin olmazsa olmazları.

  6. Ne diyeyim… 40 yıl uğraşsam böyle derin bir şey çıkartamam ortaya. Eh, yetenek denen şey de böyle bir şey olsa gerek. Az önceki 10 dakika için ve bu hikayeyi anımsayacağım anlar için (peşinen) teşekkür ederim.

    1. Merhaba,
      Ne desem bilemedim. En iyisi teşekkür edeyim güzel yorumunuza 🙂 Yetenekse bu, buradaki çoğu yazarda var bu emin olun sizde de.

  7. Çok güzel bir öykü olmuş, duygusal finalde gerçekten çok dozunda ve iç burkan cinsten. Elinize sağlık.
    Sonraki seçkilerde görüşmek üzere…

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim. Evet bu ay duygusal bir öykü oldu. Bu ay seçkide yoktunuz, umarım önümüzdeki seçkide sizden de güzel bir öykü okuruz.

        1. Merhaba,
          Öyküyü elbette okurum ama dediğiniz gibi olduysa ve öykü yazılmışsa bu temayla ilgili bence editörlere bir mail atın. Bir-iki düzenlemeyle yayınlayabilirler sayfada diye düşünüyorum. Hem böylece herkes okumuş olur öyküyü. Eminim ki emek vererek yazdınız öykünüzü -diğer öykülerinizden biliyorum- bence burada yayınlansın. Neticede güzel bir amaç için buradayız, böyle bir iyiliği yaparlar sanıyorum. Hem birkaç gün oldu yeni öyküler geleli, olur bence 🙂

          1. Mantıklı 🙂 mailimi attım yayınlanır umarım. Artık yorumlarınızı ordan okurum.

  8. Merhaba;
    Çok çok güzel bir öykü. Metaforlar, anlatım dili, kalp ve beyin ah o aralarındaki yaman mücadele, fiiler, düş kapanı, çok güzel bir kurgu, üzerinde durulup ustaca seçilmiş kelimeler. Ellerine yüreğine sağlık. Sevgiyle…

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumun için. Ve elbette öykümü beğenmene sevindim. Üzerinde çalışılmış bir öykü olduğu doğru, bunu okura hissettirebildiysem çalışmamın karşılığını almışım demektir.
      Sevgiler.

  9. Merhaba, öyküye kapılıp gittim son ana kadar Sezen’in öldüğünü hissetmedim birden uçak kazasında öldüğünü okuyunca beklemediğim bir şeydi bir anda afalladım ve hüzünlendim. Filler üzerinden yarattığınız metaforları çok beğendim. Ayrıca arkadaşların yorumlarına katılıyorum. 🙂 Ellerinize sağlık ve kaleminize kuvvet gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle…

    1. Merhaba,
      Teşekkür ederim güzel yorumunuz için ve elbette öykümü beğenmenize sevindim. Öyküde -her öykü için olmasa bile- şaşırtmayı seviyorum, kendim de şaşırmayı seviyorum çünkü okuduğum metinde. Sezen’e gelince; masa sahnesini yazana kadar ben de bilmiyordum öleceğini 🙂
      Bu arada sizin öykünüze bir giriş yaptım ama anlatım şeklinizden ötürü -devrik cümleler- daha sakin bir zamanda devam etmeye karar verdim.
      Önümüzdeki seçkide yazar olarak ben yokum ama okumaya devam elbette.

  10. Ouuvv, eveet… Bu, beklediğimden de sadece başlayan, çok sarsıcı bir deneyimdi.
    Uzun zamandır “sade akan” bir öykü okumamıştım. Fakat, bu öyküyü başka türlü hayal edemiyorum. Gerginliği arttırmamalı, paronayayla dikkat dağıtmalı ve en sonunda da uygun terden vurmalı… Harika iş çıkartmışsın.

    Kişisel tercihim, son paragrafın kaldırılması yönünde olurdu. Sanırım, öyküyü bambaşka bir yere çekerek ikinci darbeyi vurma amacı gütmüyor? Ama, orayı okuduğumda, tüm bu “ölüm” hikayesinin de bir tür düş olduğunu sanmaya evriliyorum.
    Bir şeye daha değinmek istedim. Giriş paragrafındaki “sadece ağızdan çıkan sözlerle bir şeyler anlatmak” tekniğin çok güzeldi. Ben de buayki öykümde o tarz bir şey yapmaya çalıştım. Tüm öyküm sadece sözlerden oluşuyordu. Ben çok kötü çuvalladım ama senin öykünü okuduğumda neden çuvalladığımı daha iyi anladım.
    Tiyatral bir takım sözler eklememe kararı almıştım. Bir de, kısa tutma kararı. Haliyle, düşünsel betimlemelere giremedim. Sen burada o işi o kadar güzel yapmışsın ki… Gerek kısıtlamalarının daha açık olması, gerekse kullandığın tekniğin diğer ayrıntıları… Keşke diyorum, bu öykünü daha önce okusaydım 🙂 (kıskançlık efekt)

    Bir de, öykülerde ascii kodları ile resim çizmek veya emoji kullanmak gibi bir düşüncem vardı ama çok sırıtır diye çekinmiştim. Sen emoji kullanmışsın. Çok da yerinde kullanmışsın. Cesaretinden dolayı tebrik ederim 🙂
    Gelecek ayda görüşmek dileğiyle…

  11. Merhaba,
    Teşekkür ederim detaylı yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim.
    Sadeliğe gelince; bol aksiyon öyküsü değil evet, duygusal zeminde geçen daha çok karakter odaklı bir öykü.
    Son paragraf dediğiniz şu bölüm sanırım:
    “Bir düdük sesi çalınıyor kulağıma. Uyan diyor, bir düş kapanı daha bitti, dön dünyaya.” Burada ilk tahmininiz doğru. Yeni bir şaşırtmaca yok. Bu cümle karakterin ağzından yazılmış. Düş kapanı metaforunu iki anlama gelecek şekilde kullanıyor. Asıl anlatmak istediği “Evet, Sezen öldü, üzerinden tam bir yıl geçti. Bunu kabullen, hayal âleminden çık ve gerçek dünyaya dön”. Annesinin dediklerini tasdiklemek bir bakıma. Sezen’in ölümünü kabullenemiyor çünkü artık kalbi seçmiş biri o.
    Umarım bu cümlenin öykü için ne can alıcı mahiyette olduğunu anlatabilmişimdir.
    Emojilere gelince öykü kurgusu içinde ne derece güzel olur bilemiyorum. Ben burada Sezen’in mailinde kullandım gerçekçi olsun diye. Çünkü biz de mailde, yazışmalarda çokça kullanıyoruz bu ifadeleri. Mail harici ya da mesaj türü şeyler dışında nasıl olur kullanımı dediğim gibi bir fikrim yok bu konuda. Deneyip görmek lazım.

    1. Evet, o son paragrafın orada olma sebebini şimdi anladım 🙂
      Ben neredeyse sadece “kıyamet, yıkım, yok oluş ve sonsuz azap” öyküleri yazdım. Ve, açıkçası, hem deneyimlediğim sanat eserlerindeki tercihim, hem de zihnimin çalışma şekli buna uygun. Haliyle, bir alışkanlık yapıp, öykünü karakteri o çıkmazda bırakmasını ön yargıyla kabullendi zihnim. Yazarın bu çıkmazı birden bire, bizim okuduğumuz andaki olayla bozacağı aklımın ucundan bile geçmedi. Haliyle, cümleyi “eklenmese daha iyi olabilirdi” klasmanına aldım.
      Okurken de değerlendirirken de yazarken de bu önyargımdan uzak durmaya çalışacağım birdahakine. kusura bakma lütfen.
      Güzel bir bitiriş olmuş.

  12. öykü sanatının inceliklerini içinizde hissettiğinizi görmek ne güzel. ve bir hikayeyi okurlarınızın hayatına günlük bir ritüel gibi sokabilmeniz…. örneğin, bir tabak bulgur pilavını yiyemeyeceğim bundan sonra… bir tabak çorbayı hep üstüme başıma dökeceğim. ve kalp ağrılarıyla uzandığım yatağımda uykuyu özleyeceğim. beni yarına hazırlamayan.

  13. Hikayeleri sırayla, isimlere bakmadan okuyordum. Bu hikayenin başında ‘bu da kim acaba?’ dedim kendime. ‘Nurdan Atay ya da Öznur Babur kesin bu. Her seçkide kendilerini fark ettiren muhteşem iki isim.’

    Sonra isme bakmadan devam ettim. Konferansın bittiği ve o feminist kızın size çattığı kısımları biraz yavan buldum. Sanırım kıza sinirlenmiş olmam dolayısıyla böyle bu.

    Buradan sonrası için hiçbir şekilde kontrolün bende olduğunu söyleyemem. Hikayenizin son 1/3’lük kısmı şimdiye değin okuduğum en iyi şeyler listesinde başlara oynar. Muhteşemdi, az ve öz olarak muazzamdı. Neler söyleyebileceğimi bilmiyorum; kanadı kırık bir yavru kuşmuşum da sizin balkonunuza düşmüşüm; tam siz tarafından iyi edilmeyi beklerken boynumu kırıvermişsiniz gibi hissediyorum.

    Son olarak tıp dodktoru musunuz acaba? Terimlere oldukça hakimsiniz de. 🙂

  14. Merhaba,
    Teşekkür ederim yorumunuza ve öykümü beğenmenize sevindim.
    Feminist karakter dediğimiz kadın belki de kahramanımıza hiç seslenmedi 🙂
    “Başımı sağa çevirdim, konferans esnasında bana ters ters bakan kadındı karşımdaki. “Pardon” dedim “Bana mı seslendiniz?” Cevap vermedi, başını hayır anlamında sallamakla yetindi. Ardından girişteki kalabalığa daldı. Yalan söylüyordu; seslendiği bendim. Yanıma iyice yanaşmış ve duyacağımdan emin olduğu zamanda da “Kalpsiz” demişti; suçlar gibi. Yoksa Sezen’le beni biliyor muydu? Daha neler… Sezen’in arkadaşı olsa tanırdım sanıyorum ama daha önce görmediğime emin olduğum bir kadın, beni niye kalpsiz olmakla itham etsin ki? İçimdeki Sezen dışıma mı taşmıştı yoksa? Belki de tüm salon, aynı fikirdeydi onunla. Kabul ediyorum, Sezen’in yokluğuna alışma evresindeyim, bu aralar her yer Sezen, her şey Sezen…” Burada kahramanın içinde bulunduğu hali anlatan ipuçları gizli aslında.
    “İki muhteşem isim” çok iddialı; kendimle ilgili kısmına çok katılmasam da Nurdan Atay’ın çok başarılı yazdığı su götürmez bir gerçek. Bunu seçki dışında da öykülerini okumuş bir okur olarak kesinlikle söyleyebilirim.

    Duygusal öykülerde şaşırtıcı sahneler etkiyi iki katına çıkarıyor ve dolayısıyla bir duygu yoğunluğu oluşuyor.
    Bu seçkide yoksunuz umarım diğer seçkide okuruz kaleminizden güzel bir öykü.
    Son olarak, tıp doktoru değilim 🙂 Konuya hakim miyim değilim elbette ama şöyle söyleyeyim araştırıyorum, notlar alıyorum, parçalı metinler yazıyorum. Bazen bir cümle yazıp bir kenara bırakıyorum, birkaç ay sonra o cümle yazdığım bir öykünün eksik kalan son parçası oluyor. Yani cümleleri israf etmemeye çalışıyorum. Cümleye, kelimelere, benzetmelere yatırım yapıyorum 🙂 Beyin temalı yazdığım uzunca bir öyküm var mesela ama ne doktorum ne tıbba ilgim var.
    TDK’ya baktım “Dışarıda herhangi bir işte çalışmayıp kendi ev işlerini gören kadın, ev hanımı.” diye tanımlamış beni 🙂 Edebiyat bölümünü bitirmiş, hiç çalışmamış, iki çocuklu bir ev hanımıyım.
    Böyle.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *