Öykü

Kamyon Arkası Yazılarına Aldanma

Yeşili kamiyoni moxti mendemiyoni!*

 

“Beklenen sağanak yağışın gökten bağımsız olduğunu iddia eden yer küre; iddia sahibi olarak savını destekleyen unsurları sunmalıdır. Gök kürenin herhangi bir savunma yapma zorunluluğu ise bulunmamaktadır. Eninde sonunda tüm mühürler kırılacak, tüm kutular açılacaktır; Pandora’nın kutusu dahil.”

Yan koltuğa göz ucuyla bakan genç adamın; yardımsever sürücüsünün ne anlattığına dair hiçbir fikriyatı yoktu. Otostop yaparak Ezine’ye kadar gelen Serüvenci; bastıran yağmurun da etkisiyle karşısına çıkan ilk taşıta binmişti. Bu kafasından geçen beyaz bir yalandı aslında; taşıta bariz bir şekilde çekildiğini hissetmişti.

Sürücünün gri rastalı saçları, şimşekleri andıran bakışları ve iri cüssesiyle bu kamyonda ne aradığını anlayamamıştı başlangıçta. Çok da takılmamıştı sonrasında. Kamyona binerken de orantısız bir hızla kafasını kapının üst kısmına geçirmiş ve kaşında devasa bir çiziğe sebebiyet vermişti. Ama sürücüyle konuşmaya başladıklarında bir miktar kafası karışsa da, yarası sızlasa da hoşuna gitmişti bu yolculuk.

Her şey zaten kamyonun arkasındaki yazıyı görmesi ve peşi sıra koşmasıyla başlamamış mıydı? Bildik kamyon arkası yazılarını yok saymaktaydı bahsi geçenler. Dev bir puntoyla, genelde kamyonun ithafının ya da adının yer aldığı üst kısımda, BÜYÜCÜ yazmaktaydı.

Söz konusu kamyonun (ki kendisine Büyücü demek hassasiyetinde bulunulması gerektiğini bizzat sürücüsü belirtmişti yolcuya) canlı bir sarı tonunda olması da dikkat çeken detaylardandı. Kasasının içinde neyin taşınabilir olduğu konusuysa, yoğun bir meraka sebep olmaktaydı. Elbet asıl can alıcı nokta Büyücü’nün tozluğunda yazandı:

– Sessizliği dinle anlatacak çok hikayesi var –

Yolcu ilk defa bir kamyona binmiş olsa dahi benzerlerinden çok farklı olduğunu algılamakta güçlük çekmemekteydi. Yanındaki adam hiç çaba sarf etmeden aracı kullanmaktaydı. Bu kadar büyük bir araç için; ki diğer tüm taşıtlara tepeden bakmasının dışında dönüşleri de zor alıyor olmalıydı. Bir yandan konuşmaktaydı durmamacasına.

“Sana Yolcu diyeceğim, adını sanını bilmek istemem. Sen de bana Kaşif Kanat diyebilirsin seslenmek istersen.”

“Kaşif Kanat derken abi? Kızılderili ismi gibi neden kod adlarımız olmak zorunda ki sen bana direk Er…”

Adamın delişmen gözlerinden fırlayan nazarlarla susmuştu genç çocuk. Tok sesi her yerinde garip bir nesne salınan Büyücü’nün içini doldurdu. Sanki kasada olanları mistik bir yığın gibi hissettirmekteydi bu kalabalık eşyalar. Eşya diyerek geçilmesi her birine ayrıca hakaretti muhtemelen; tasvirleriyse mümkünsüz gibiydi. İçerde daha önce hiç almadığı bir koku dolaşmaktaydı bir de. Tütsülerden yükselen baharatlı ve büyülü bir enerjisi vardı sanki.

Yolcu bilmediği şeyleri isimlendirememekle meşguldü o sırada. Sürücünün kendisi de bir başka olunca; kafası allak bullak bir durumdaydı. İçerden bir tarafı da usulca konuşmaktaydı: “Belki nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen bir sürücü eşliğinde sürüklenmekte olan Dünya’nın ta kendisidir?” Ve adam ismini söylemesine izin vermeyince de ayrıca bozulmuştu.

“Yolcusun sen evlat. Unutma lagünler yerin kulaklarından daha sakindir. Yer küre arsız ve hırçındır tektonik devinimleriyle inletmeyi pek sever. Kaşif Kanat gayet anlaşılır bir hitap. Zorlamaya gerek yok her işitilen köklenmeli mi bir dağa?”

“Yok ağabey; yani Kaşif Kanat bana sadece garip geldi. Neyle uğraşıyorsun peki şimdi? Ne bileyim ne taşıyorsun ki mesela? Çok da uzun yol insanı değil gibisin.”

Yolcu hitabet yerine cümlelerini kırparak konuştuğunda kelimeleri ona dahi yabancı gelmişti. Tanımayan biri içinse hayli yapay algılanma ihtimalleri yüksekti. Kurulabilecek yeni cümleler tartarken zihninde hızlı bir şekilde merkeze ulaşma hayali de uzaklaşmaktaydı fikirlerinden. İçinde bulunduğu durum cezbetmekteydi onu bir hayli.

“Hım belki de sadece uzun yolda direksiyon sallayan bir adamımdır, ya da değilimdir. Bunlar çok da mühim konular değil. Lakin ambalaja bakarken varılan yargılar insanı geriye atar yolcu. Ne taşıyorum? Eh Dünya’nın mihenk taşını yükledim kasaya onu gezdiriyorum. Canı sıkılıp da yerinden oynamasın diye baştan gezintiye çıkardım.”

Anlamaz gözleri açılıp büyüdü çocuğun. Adamdan yana bakmak yerine yola çevirdi kafasını. Hava kararmaya yüz tutmuşken; iyice çöken bulutlarla kasvetli bir hale bürünmüştü etraf. Derisi garip koltuğunda kıpırdandı. Sırt kısmına serilen sergiye yaslanmaya çekindiğini fark eden sürücü konuştu.

“Islağım kaygısıyla çekinme Yolcu. Sırtındaki nice tufanlar gördü kim bilsin gönlünce rahatla yaslan ihtiyacın olacak bu nefeslenmeye. Ağabeyim Sakin Kelam’ın yanına gidiyorum İstanbul’a. Onun orada bir sahaf dükkânı vardır. Küçük kardeşimiz Düş Avcısı’nın ona göndermesi gereken birkaç eşya vardı. Eh ben de onları aldım gidiyorum işte.”

“Sayın Kaşif Kanat gerçekten hiçbir şey anlamıyorum. Rüyada falanım muhtemelen ya da Ezine’de bana araba çarptı komaya girdim. Gerçekten mantıklı bir açıklaması yok bu yolculuğun. Oturduğumdan beri bir şeyler anlatıp duruyorsun ama anlamaya çalışsam dahi yapamıyorum.”

Kaşif Kanat’ın kahkahasıyla inleyen kamyon da sanki gülmüştü. Bir kamyon gülebilir miydi? Hayır elbet, lakin Büyücü bunu başarabilirdi belki, yani yeterince dilerse. Küçümseyen bir yaklaşımdan çok babacan bir edası vardı adamın. Yolcu bundan sebep tepki vermediğini düşünmekteydi. Bir yandan da bir şeyler yapması gerekse dahi ne olduğuna dair fikri yoktu.

“Yolcu ah Yolcu… Normal olarak kabul ettiklerin dışında başına gelen şeyler ikiye ayrılıyor değil mi? Kabus veya rüya; alışılmışın dışı hoşuna giderse hangi kategoriye gideceği belli oluyor. Bunu kırmak ister misin? Yüreğindeki cevabı ver bak. Başka pencerelerden bakmayı diler misin?”

“Tabi ki isterim kim istemez ki bunu. Ve ben yapmaya çalışırım da zaten genelde bunu. Bilirsin işte empati gücüm normalden yüksektir.”

Kaşif Kanat’ın kaşı havaya kalkarken; Büyücü homurdanır gibi oldu. Silecekler hızlandı birden; sürücü hafif bir şekilde tıksırdı. O an normal hızına döndü her şey. Ardından yanındaki çocuğa baktı; en derinini görmeye çalışır gibi. İfadesindeki alay sezilmekteydi. Genç adam söylediklerini doğrulamaya çalışırcasına hülyalı bir bakışla yağmura daldı. Sileceklerin hareketini fark etmemişti.

“Bildiğim kadarıyla empati dedikleri bu meskende epey yanlış anlatılagelmiştir. Sana bir hikaye anlatacağım. Ardından sende bu hikayenin kahramanının yerine koyacaksın kendini. Sonrasına da bakacağız; orası da senin sürprizin olacak.”

Heyecanla oturuşunu değiştirdi Yolcu. Bacakları kendine güvenle üst üste bindi; kolları kavuştu, kurumaya yüz tutmuş saçlarını havaya doğru savurdu farkında dahi olmadan. En iyi bildiği şeyle kendini kanıtlama fırsatı sunulmuştu. Bunu değerlendirmek onun ellerindeydi. Hiç tanımadığı bir insana karşı bu uğraşa girdiği gerçeği aklının ucundan geçmemekteydi. Büyücü keyifle tısladı; Yolcu’ya yazık olmuştu.

“Elbette bunu yapabiliriz. Anlat bakalım dinliyorum Kaşif Kanat.”

Kaşif Kanat hızlanan yağmura eklenen gök gürültüleri ve yıldırımları seyre daldı bir mühlet. Terazinin kefelerine kondurduklarını irdelemekteydi. Sonuçları düşünüldüğünde Yolcu an itibariyle bunu istediğini dile getirmişti. Mesuliyet almasına ya da bir başkası için kaygılanmasına gerek yoktu. Tüm bunları bilmesi, bu ruhu yontulmamış çocukta bırakacağı travmayı düşünmesine engel olamamaktaydı. Büyücü aniden gelen bir tümsekte zıplayarak Kaşif Kanat’a haddini bildirince anlatmaya başladı. Artık çark kurulmuştu; dönmek zorundaydı.

“Vakti zamanında her yeri yeşil bir vadide yaşayan bir adam varmış. Bu vadinin kıyılarında ve dağlarında her mevsim bahar yaşanırmış.  Bu sebepten yeşilin her tonu daim olurmuş adamda kendini kırlara vurur dolaşır dururmuş. Akarsularda yıkanır, ağaçların arasında huzur bulduğuna inanırmış. Topladığı tohumları elverişli topraklara eker her yana bereket dağıtırmış. Adam doğaya taparken insanlardan da bir o kadar nefret edermiş; kimseleri yanına yaklaştırmazmış. Adamın gençliğini bilenler bu duruma pek üzülse de onu tanımayan yeniyetmeler adamdan korkarmış ve buldukları her yerde alay ederlermiş. Kaçkın dedikleri adamsa söylenen her şeyi sineye çeker; onlara yalanları yaşatmamak gayesiyle hareket edermiş hep. Sonra da daha da uzaklara gitmek için yol alırmış. Gel zaman git zaman bu gidişleri onu artık vadinin sırtını verdiği dağın tepesine kadar taşımış. Ardında ekmek kırıntıları yerine tohumlarla ekilenlerden olma öbekler varmış. Yalnız kalmayı istemesinin sebebi çok derinlerinde tuttuğu bir yalanmış. Bu yalan bir defa sahnelenmiş köyün meydanında ve geride kalanların hepsi inanmış adama. Adam, yalan başka bir biçimle tekrar etsin; lakin ortaya çıkmasın istediği için kaçarmış aslında. Kaçtığı insanlık gibi görünse de güdülerinden başka bir şey değilmiş. Nitekim adam dağın tepesinde, bir başına kasketine sığınırken ölmüş bol yıldızlı bir gecenin dibinde.”

Hızla anlattığı bu hikayenin ardından Yolcu’ya baktı Kaşif Kanat. Dudaklarına yayılan hin büklümü görmedi yanındaki. Sesindeki efsun dindi; yoldaki tufan başlangıcı arttıkça arttı. Yolcu düşünceli bir şekilde ona yöneltilecek soruyu bekledi.

“Diyelim ki hikayenin sana anlatılan kadarı bu. İstediğin şeyi sorabilirsin bana; sürprizi apaçık etmediği sürece alacaksın cevaplarını. Sorular tükendiğinde ise ben tek bir soru soracağım sana. Ve sonrası da bana kalsın şimdilik. Hala bir şansın var bu oyundan vazgeçmek için? İstersen başka şeylerden konuşuruz ve merkeze vardığında Büyücü’den kendin olarak inersin. Ne dersin?”

Çocuk heyecanla kafasını salladı. Ne çıkacağını kestiremese de beklediğinin çok daha altındaydı bu anlatı. Kafasında kurduğu muhteşem çelişkili gerçek hikayelerin yanında bu hiç kalırdı. Adamın onu bile isteye vazgeçirmek isteyişini algılayamadı sadece. Neler sorabileceğini kestirmeye çalıştı adamın. Sürpriz ise olayın cezbedici noktasıydı.

“Çok sorum yok galiba. Şu yalan nasıl herkes inanmış ve adam bunu arzularken niye kaçıyor?”

Kaşif Kanat soruların perspektif eksiğini gördüğünde acıdı bir daha Yolcu’ya. Başına geleceklerden habersiz bilgiççe konuşan bir veletti sadece. Büyücü’nün sessizliğiyle tanışma vakti geldiyse elinden bir şey gelmezdi. Tozlukta yazanların efsunu Büyücü’nün kasasındaki nesnelerin seçtiği insanlarca okunurdu sadece. Adamın bu durumu geri çevirme şansı, çocuk o kapıdan adımını attıktan sonra yok olmuştu zaten.

“Yalana inanma kısmı insanların gördükleri ve duyduklarına inanma şekillerinden diyebiliriz. Yani karşındaki ıslık çalan ve zıplayan mavi bir tavşansa sana sorduklarında; ıslık çalan ve zıplayan mavi bir tavşan gördüğünü söyleyeceksindir. Olayın bu kısmı bunca basitti. Kaçtığı şey adamın artık bu ıslık çalan ve zıplayan bir mavi tavşan değil bunu ben yaptım diye haykırmak isteyişi.”

Düşünürmüş gibi yaptı Yolcu. Gerçekten herhangi bir temele oturtamasa da Kaşif Kanat’ın söylediklerini. Olayı algılama çabasıyla zorladı kendisini. Yalan ve bunu dile getirme güdüsü arasında bir bağıntı yakalamaya çalıştı. Baştan çelişen iki gerçeklikten öte bir şey bulamadı. “Yalanın ilan edilmesi adamın arzuladığı şeydi demek ki” diye düşündü sadece. Sonra birkaç soruyla çözüme yaklaşabileceğini düşünerek konuştu.

“Tekrarlaması bunca güç mü? Güdüleri onu nasıl ele geçirmiyor? Bu garip bir çelişki; yaptıkları yapılmaması gereken şeyler mi?”

Bilinçsizce makul bir soru yönelttiğini işitince Kaşif Kanat biraz daha detay almaya hakkı olduğunu düşündü yolcunun. Bir işe yaramayacağını, sonucu hiç değiştirmeyeceğini bile bile anlatmaya başladı.

“Tekrarlaması kolay ve zaten kimse bilmese de bunu tekrarlamaya devam etmekte. Yapılmaması gereken şeyler olarak nitelendirmek uygun mu değil mi belirsiz. Bu zaman için ve o zaman için evet belki. Ama zamansız bir evrende bakarsan kuralları kuranda sizlersiniz sadece. Bir vakitler bunlar bunca problem teşkil etmezdi. Güdüleri onu hala ele geçiriyor fakat her güdüsünün istediğini yapmamakta direniyor. Bu direnişini kafasının üstüne yerleştirmiş gibi. Her zaman onunla birlikte kaçıyor bir yerlere. Tıpkı cebindeki tohumları gibi sadık direnişine ve kılıfına…”

Yolcu kafasını kaşıdı; gözleri kısıldı bir şeyleri anlamaya çalıştığı tüm mimiklerine ve hareketlerine dolanmıştı. Sürücünün içindeki hainlik kıpraştı; Büyücü sıkılmaktaydı. “Vakti geldi” diye mırıldanır gibi motordan uğultular yükselmekteydi.

“Adam eskiden çok mu sevilirmiş birde?”

“Adamda eskiden de korkarmış insanlar fakat acıma kuvvetli bir duyudur Yolcu. Korktuklarının acınası hale gelmesi ise içten içe hoşa giden bir üstünlük sağlamaktadır. Bu son soruydu umuyorum ki. Güya fazla sorun yoktu.”

Çocuk düşünceli bir edayla çenesini kaşıdı bu sefer de. Sezgileri bir terslik olduğunu kavramıştı. Fakat durumun ne olabileceğine dair tek bir şey kuramamaktaydı. Şayet kurmuş olsaydı hareket eden arabadan çoktan atlamış olurdu.

“Sorumu sorabilir miyim?”

“Evet ama neye dair bir empati istediğini kestiremiyorum sadece. Yani detaylar o kadar eksik ki. Çok saçma bir şey olacak. O boşluklar dolsaydı daha rahat bir yorum getirirdim ben de.”

“Sorum gerçekten basit aslında… Eh sen de empati de çok iyisin bunu halledebilirsin. Adam kasketine niçin sığınmış sence? Bunun için yeterli ipucunu sana verdim.”

“Çok basit dağın tepesinde ölmüş zaten. Belli ki soğuktan falan ölmüş bu adam ve üşümemek için de kasketine sığınmış olabilir. Ya da kendini güvende hissetmek istemiş olabilir. Korunmak, yaşamak için mücadele etmek gibi bir amacı da olabilir.  Kılıf vardı bir yerde, gerçi bahar mı demiştin her mevsim? Ya da bir hediyedir ve veren kişiyi anmak istemişte olabilir öleceğini sezince. Eceli gelince böyle bir ihtiyaçla sarılmıştır şapkasına. Daha fazlasını kuramadım sanırım.”

Kaşif Kanat onaylar gibi kafasını salladı defalarca. Büyücü’yü yolun kenarına çektiğinde fırtına artık sele dönüşmüştü. Çanakkale merkeze gelmişlerdi. Çocuk sürprizi merak etmekle birlikte adamın hareketlerinden tedirgin olmaya da başlamıştı. Henüz ne demesi gerektiğini düşünürken Kaşif Kanat araçtan indi. Büyücü’nün içine girdiğini arkasındaki adım seslerinden anladı.

Ne gidebiliyordu bir yere ne de kalmak istiyordu. Bir yanı aslında panik içerisinde kaçmasını fısıldıyordu. Kararsızlık içerisinde beklemeye devam etti. Neyi beklediğini bilmeden… Yırtılan göğü gördükçe ve işittikçe içindeki ürpertileri bastıramaz hale geldi. Elleri terden sırılsıklam olmuştu sadece birkaç dakika içerisinde teninin rengi birkaç ton atmıştı. Hikayedeki absürtlük hissedilmeye başlamıştı derinlerinde. “Tohumlarla ekilenler mesela, orada sesi garipleşmiş miydi biraz sürücünün?” Tekinsiz bir adamdı bu ölen. “Başka vakitlerde yapılması problem teşkil etmeyecektir.” Tarzı bir şey de söylediğini anımsadı sürücünün.

Fikri kalabalıkla boğuşurken; bir yandan da yoldan gelip geçen insanları gördüğü için sakin kalmaya çalışmaktaydı. Sokak çok kalabalık olmasa da başına bir iş gelmeyeceğinden emin olabileceği bir doluluktaydı. Tam potansiyel kaçış planlarını kurgularken kapı sertçe açıldı. Kaşif Kanat elinde bir kutuyla Büyücü’nün sürücü koltuğuna yerleşti. Onca yağmura rağmen sapasağlam duran ahşap kutuyu eline tutuşturdu.

“Empatiyi birçok açıdan ele alabildiğine dair beni inandırdın evlat. Belli ki sen de, ben o durumda olsam ne hissederdim diyebilen şanslı kişilerdensin. Bunu başaracağından emin olduğum için hediyeni yani sürprizini çoktan düşünmüştüm. Kutuyu açabilirsin, gerilmene gerek yok Yolcu. Hakkınla kazandın bu ödülü. Evet işte bir kasket, bu yağmurda iyi olur diye düşündüm.”

Çocuk sevinip sevinememe konusunda arafta kalmıştı. Adamın kurduğu cümleler ne kadar olumlu olsa da ses tonundaki bir şey onu alenen uyarmakta gibiydi. İrkildi kutuyu açıp da kasketi gördüğünde. Bir hayli saçma bir şekilde dokunmak istemediğini haykıran bir iç sesle baş başa kalmıştı. Kaşif Kanat’ın tehditkar bakışları sebebiyle mecburi bir şekilde kutuya daldırdı elini. Şapkayı aldı; kamyondan iner inmez ondan kurtulacağını düşleyerek tiksinir gibi kenarından tuttu elindekini.

“Başına geçir bakalım empatik Yolcu. Olacak mı görelim. Sanıyorum ki tam oturacak kafana.”

Bunu yapmak istemediğini bilmekteydi. Bunu derinden hissetmekteydi. Fakat elleri komutayı Kaşif Kanat’a devretmişti. İki ucundan kavradığı şapka havalanırken gök gürültülerinin şiddeti arttı. Sokaktaki insanlar sanki bir anda yok oldu. Ya da yok olan anın kendisiydi. Seslerini işitti yırtıcı kuşların. Sisli bir gece vaktiydi artık. Merkezden uzak bir yerdeydiler.

Dağın tepesi hani hep bahardı?”

Elleri sırılsıklam, gök tepesine inmekte bir yerlerden davul sesleri işitilmekte; Kaşif Kanat karşısında dikiliyor öylece. Yüzünde acır bir ifadeyle. Yolcu’nun çığlıkları atılamıyor. Sesi sanki bağlanmış gibi inatla direniyor. Takmak istemiyor o şapkayı. Taktığı an başına geleceklerin farkında. Şapkaysa onu arzulamakta… O kutsal yeteneğini kanıtlamak istiyor; anlatacakları var.

“Dağ değil burası, Büyücü’nün kaosu! Pandora’nın kutusunda bir yer olmalı…”

Yolcu kafasına koyduğunda şapkayı gözleri aklara bürünüyor. Çığlıkları hala dışa taşamıyor. Bütün bedeni orantısız titreyişlerle kıvranıyor. Eğilip bükülen sadece eklemleri ve derisi değil. Yolcu boğuluyor! Nefessiz kalan teninden canı çekiliyor. O sırada Büyücü keyifle söylevini veriyor… Ona yaşlı adamın tüm hikayesini seyretme şansını tanımanın gururuyla konuşuyor.

 

“Yolcu! Davetimi reddetmeyişine sonsuz teşekkürler. Bizde seni bekliyorduk. Amma bunca alık olacağını düşünmemiştim. Şapka istedi seni; gına gelmiş artık öyle anlattı. Kaşif Kanat aslında durmak istemedi. Bu tarz işleri pek sevmez bilirim. Farkındaysan seni vazgeçirmek içinde epey uğraştı. Şimdi iyi dinle Yolcu.”

“Birazdan iyi gözle de diyeceğim. Ben demesem de izlemek zorunda kalacaksın zaten. Siz insanlar kendinizi birilerinin yerine koyabildiğinize inanarak yaşarsınız. Tek yaptığınız bu benim başıma gelse ne yapardım hissiyatı ve tümceleridir. İşte tak dedirten budur.”

“Bencillik ne zamandan beri karşı tarafı düşünmek oldu? Her neyse lafı uzatmaya gerek yok. Ailesini katleden sonrasında ona temas eden ve ondan korkan herkesi aynı şekilde öldürüp bunu itiraf etme zevkinden mahrum bırakıldığı için acı çeken bu adamın şapkası artık senindir. Ve elbet anıları, arzuları… Empati nedir nasıl yapılır bilesin diye bilincinin derinlerinde yer edecektir. Kabuslardan uyandığında beni hatırlaman dileğiyle. İnfazlara şahitlik ederken infaz edilenin acısı da yüreğinde olacak. Çift taraflı empati dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Son olarak bu kaskette her birinden bir hatıra var anıları tazeliğini korusun diye iliştirmiş adam. Bunu bilmek senin hakkındı tabi ki.”

* * *

Genç adamı yolun kenarında buldular. Uyandırıldığında korkunç bir kabus gördüğünü anladı. Bunu nasıl kurduğunu çözemedi bir türlü. Anlık görüntüler çağrıştıkça korkudan sıçradı defalarca başlangıçta. Açlıktan tansiyonu düşünce kıvrılıp kalmıştı anlatılana göre. Derken hastaneye götürdüler bir telaş. Sürekli telaş içerisinde biri başını okşayarak sakinlemeye çalıştığında çığlık çığlığa kaçmıştı hatta. Rüyasını on defa unutsa da hareketleri sakinleyemedi bir türlü.

Neden böyle olduğuna anlam verememekte… İnsanlar onu anlamıyor diye sinirlenmekte. Dokunmalarını istememekte oysa o sırada. Klişeleri seven Büyücü’nün ona armağanını görene dek anımsayamadı hiçbir şey. Tuvalet aynasında kafasındaki sıyrık ona selam ettiğinde Büyücü’nün kahkahası düştü usuna. Haykırışları yankılandı koridorlarda, dağlarda, yedi kat toprağın altında; kemiklerden tıslayan karanlıklarla.

Zamanla yitip gitse dahi her hatıra; şapkanın kafasında bıraktığı boğumlar kaldı yerinde. Bir katilin katledişlerine; maktullerin katledilişlerine şahitlik etti içten içe. Ve bir daha asla empati yapabiliyor oluşuyla övünmedi… Nedenini en yakınları dahi bilemedi, kendisi de bilmemekte; bir kahkahayla hissetmekteydi sadece.

______________

*Bir Karadeniz türküsünden alıntı: “Yeşil Kamyon gel götür beni” anlamına gelmektedir.

Kamyon Arkası Yazılarına Aldanma” için 1 Yorum Var

  1. Sevgili Ezgi, ellerine sağlık, öykün son günlerde okuduğum en çarpıcı yerli öykülerden biri oldu. Devamının gelmesi dileğiyle, sevgiler…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *