Öykü

Kırmızı Düdük

Hayat nasıldır bilirsiniz. Ya her şey üst üste iyiye gider, ya da tam tersi olur.

Okulu yarıda bırakmamın üzerinden geçen seneler içinde, normal bir insan mezun olabilirdi. Okulu bırakan her mantıklı insanın yapacağı gibi girdiğim işten çıkalı ise birkaç ay oluyordu. Yazın başları, sanırım haziran ayı civarıydı. Müjgan’la tanıştım. Birkaç ay üst üste aralıksız şekilde gelecek olan iyiliklerin ilki ve en büyüğü oydu.

Müjgan, benden bir üniversitenin makul sürelerde bitirilebileceği kadar küçüktü ve üniversiteyi bitirmek üzereydi. Kısa saçı yakıştırdığım nadir kadınlardandı. Okulu bitirememiş olmanın ve işsizliğin ruhumda açtığı yaraları, kısa sürede usta bir cerrah gibi kapatmıştı. Üstelik o hayatıma girdikten sonra serbest de olsa iş bulmuş ve okula geri dönme şansı yakalamıştım. Aslında bunların onunla hiçbir ilgisi yoktu, ama beyin bu tarz ilişkiler kurmayı sevdiği için hepsini onunla ilişkilendirmiştim. Çeyrek asırı geçen ömrüm boyunca hiç olmadığı kadar rast gidiyordu işlerim. Bunu düşünmemeye çalışıyordum, çünkü düşünürsem hepsi elimden kayıp gidecekmiş gibi geliyordu. Ama düşünmemenin faydasını göremedim.

Tam olarak emin değilim, ama işlerin kötü gitmesi sanırım o senenin son gününe denk geliyor. Serbest olarak yaptığım işle ilgili olumsuz haberi, yeni yılın ilk dakikalarında aldım. Yanımda Müjgan olduğu için üzerinde durmadım, ancak zaman geçtikçe bu durumun etkileri hayatımda kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı.

Birkaç ay geçmişti ki, büyük umutlar ve özgüvenle geri döndüğüm okulda çakılmaya başladım. Yaşadığım güven kırılmasını tarif edebilir miyim bilmiyorum, ancak günlerce ne yaptığımı bilemez bir haldeydim. Bu da bir sonraki aksiliği tetikledi: Müjgan’ın hayatımdan çıkmasını.

Önceki ikisinin üstüne bu aksiliği de yaşayınca, hayatım alt üst oldu. Şimdi ufak birkaç satırla anlatabildiğim bu birkaç aylık süreçte yaşadığım üzüntüler, ömrümün sonundan birkaç seneyi götürmüş gibi hissediyorum. İşle ilgili yapabileceğim hiçbir şey yoktu, okul uzun bir süreçti ve başarabileceğime tekrar inanmaya başlamıştım. Müjgan ise yazdığım her mektuba, söylediğim her söze ve hatta kapısında elimde frezyalarla beklememe rağmen kararından dönmüyor, aksine benden gittikçe soğuyor ve uzaklaşıyordu.

Bu sıkıntılarla boğuşurken, asla olamazmış gibi gelen bir şey oldu: Dedemi kaybettim. Anadolu’nun ufak bir kasabasında yaşayan ve emekli bir gece bekçisi olan dedem, bugün iyi olan huylarım varsa onların tohumunu küçücük bedenime ekip yeşerten kişiydi. Üniversitenin ilk yıllarına kadar yazlarımı onun yanında geçirmiştim, sonraları ise ne zaman bunalsam soluğu onun yanında almıştım. Yine o ilk yıllarda, ailemi kaybettikten sonra yanımda sadece dedem oldu, çünkü başka kimsem kalmamıştı.

Dedem ilkokul mezunuydu, ancak okumayı ve öğrenmeyi hiç bırakmamıştı. Ömrünün sonuna kadar büyük bir aşkla sevdiği anneannemi erken kaybetmiş olmasına rağmen hayatına başka kimseyi almayacak kadar aşık ve dirayetliydi. Gece bekçiliğini ise sadece para kazandığı bir iş ya da meşgale olarak değil, yapmazsa dünyanın duracağı bir şey olarak görürdü. Kırmızı düdüğünü evdeyken bile yanından ayırmaz, beni dizinin dibine oturtup kitap okurken de, yemek yerken de hemen erişebileceği bir yerde tutardı. Ne kadar ısrar edersem edeyim, düdüğü çalmama ise asla izin vermezdi.

Küçükken onun yanında kaldığımda, gece beni erkenden yatırır, üzerimi sıkıca örter ve alnımdan öptükten sonra “Hiçbir şeyden korkma, ben düdüğümü çaldıkça hiçbir musibet yanına yanaşamaz,” derdi. O gittikten sonra kulak kabartır, onun git gide uzaklaşan düdüğünün sesini dinler, ailemin evinde uyuyamadığım kadar huzurla uyurdum. İleride kendi evim olduğunda da bu kadar huzurlu uyuyabildiğim olmamıştı. Dedem sabah ezanıyla birlikte usulca yanıma kıvrılıp uyur, öğlene doğru benimle birlikte kalkardı. Kahvaltıda bana patates kızartmaya hiç üşenmezdi. O zamanlar o kadar az uykuyla nasıl dayandığını merak ederdim, büyüdükçeyse bunun genetik bir özellik olduğunu düşünmeye başladım.

Haberi alır almaz ilk otobüsle kasabaya gittim. Otobüsten indikten sonra, dedemin dişinden tırnağından arttırdıklarıyla kasabanın dışına yaptığı eve doğru yürümeye başladım. Aylardır üzüntüden yerden kalkmayan gözlerim bu alışkanlığını sürdürüyordu. Üzüntüden tekleyerek atan kalbimin içinde sanki aynı anda hem volkanlar patlıyor hem de olanca şiddetiyle kar fırtınaları kopuyordu. Elimse sık sık cebime gidip telefonumu çıkarıyor, Müjgan’ı aramaya kalkıyor, sonra vazgeçiyordu. Onun bu kötü günümde yanımda olmasını istiyordum, istemekten öte buna derin bir ihtiyaç duyuyordum, ancak bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Eğer ararsam belki içinden gelmese bile yanımda olması gerektiğini düşünecek, taşıdığı onca yükün üzerine beni de sırtlanacaktı. Üstelik bunu istemeden yaptığı için aslında hiçbir değeri de olmayacaktı. Bunu ona da kendime de yapamazdım. Böyle olmasından nefret etsem de, bir daha hayatımda olmayacağını kabullenmeliydim.

Bu düşüncelerle vardım o küçük evin etrafını ören tahta çitlere. Dedemin kurt kırması köpeği Köpük, çitin kenarında olanca mahzunluğuyla yatıyordu. Beni her gördüğünde sevinçten çıldırır, evin etrafında koşarak dört döner, bu turların benim olduğum yere denk gelen kısmında iki tur da benim etrafımda atardı. Şimdi yaptığı tek şey, biri dik biri kıvrık kulaklı kafasını kaldırıp bana bakarak hafif bir inilti koymak oldu. İşte o zaman ağlamaya başladım.

Dedemin ölüm haberini almamla buraya gelmem arasında çok uzun bir süre geçmemişti, ama bir şekilde bu zaman içinde ağlamamayı başarmıştım. Ağlamak, hatta katıla katıla ağlamak ve ağlarken uyuyakalıp ertesi günü şişmiş gözlerle geçirmek, son zamanlarda yabancı olmadığım bir durumdu. Yine de girdiğim şok ağlamama engel olmuştu, Köpük’ün iniltisini duyana kadar.

Ağlarken dizlerimin bağı çözüldü, Köpük’ün yanında çöküp, yüzümü kendi avuçlarımla sımsıkı kapatıp ağlamaya başladım. Kapının önündeki arabalar ve ayakkabılar, kasabalıların şimdiden eve doluştuğunu gösteriyordu, ama umrumda bile değildi, tıpkı kemiklerime ve ruhuma işleyen ayaz gibi. Hayatta dedemden başka kimsem yoktu ve ben onun arkasından hüngür hüngür ağlarken görülmekten utanacak durumda değildim. Yanında ağladığımı gören Köpük, dizlerinde derman kalmamış gibi ağır ağır kalkarak burnunu suratıma dayadı. Islak burnuyla ellerimi ittirerek yüzümden çekti ve şefkatle, ağır ağır yüzümü yalamaya başladı. Ona sımsıkı sarıldım.

Kendime gelmem ne kadar sürdü bilmiyorum, eve girip kalabalıkla uğraşmam, taziyelerini kabul etmemle ilgili aklımda en ufak bir hatıra bile yok. Ancak cenaze aracının gelişini, dedemi kasabanın camisine götürüp yıkamamızı, ikindi vakti kıldığımız namazdan sonra, vasiyet ettiği üzere, evin bahçesindeki servi ağacının altına defnetmemizi çok iyi hatırlıyorum. Üzerine toprak atarken Köpük nasıl da uluyordu. Ben mezara toprak atarken, dedemle birlikte çocukluğumu da toprağın altına gömüyormuşum gibi hissediyordum.

Kasabalı, kimseyi çekemeyecek halde olduğumu anlamış olacak ki, definden sonra fazla oyalanmadan dağıldı. Evet, bir şeye ihtiyacım olursa haber verirdim. Hayır, yalnız kalırsam daha iyi olacaktı. Salondaki koltuğa oturup kaldım. Neler düşündüm, zaman nasıl geçti bilmiyorum -zaten bu konuyu anlamakta hep sorun yaşardım-, kendime geldiğimde hava kararmakla kalmamış, gece ilerlemiş, ay yükselmişti. İşte o zaman ilk kez kalkıp üst kata, dedemin yatak odasına çıktım. Kollarım vücuduma sonradan eklenmiş gibi iki yandan sarkıyor, dizlerim ruhumun ve kalbimin yorgunluğunu taşımaktan zorlanırcasına titriyor, gözlerimse asli vazifeleri görmek değil de ağlamakmış gibi davranıyordu.

Yatak odasının kapısını gıcırtıyla açtığımda, tam karşıdaki masada duran kutuyla göz göze geldik. Işığı açtım, ağır ağır kutuya doğru ilerledim. Üzerindeki küçük kağıtta, dedemin güzel el yazısıyla adım yazıyordu. Hayal kırıklıklarımın sığmayacağı kadar küçük, bütün güzel anılarımın ve umutlarımın sığabileceği kadar büyük bir kutuydu. Köşeleri kırlangıç kuyruğu, menteşeleri gizliydi. Sanki içten gelen bir ışıkla parlarmış gibi görünen kadifemsi bir dokuya sahip koyu renkli ahşaptandı. Mukaddes bir emaneti taşır gibi iki elimle iki kısa tarafından tutup masadan kaldırdım, yatağa oturdum ve kutuyu kucağıma bıraktım.

Kutunun kapağını yavaşça açtığımda, karşıma çıkan ilk şey evin tapusu oldu. Belli ki dedem bir süredir hastasydı, ama en geç iki günde bir yaptığımız telefon konuşmalarında bana bunu hiç belli etmemişti. Şehirde kalamayıp yanına koşacağımı, okulu aksatacağımı düşündüğü için söylememiş olmalıydı. Müjgan’ın beni terk etmesinden sonra bir süre yanında inzivaya çekilmiştim, o sıralar her zamanki gibi çakı gibiydi, ben döndükten sonra hastalanmış olmalıydı. Belki de beni o halde görmek hastalığını tetiklemişti, belki de vadesi dolmuştu. Bunun için de kendimi suçlayacak olursam, dedemin dolabında duran altıpatlarını alıp kafama sıkıverirdim, o yüzden bu düşünceyi sabun köpüğü gibi dağıttım.

Tapuyu kaldırıp kenara koyduğumda bazı eski fotoğrafları gördüm. Dedem fotoğraf çektirmeyi hiç sevmezdi, pek çok huyum gibi bu huyumu da ondan almışım. Ama anneannemle birlikte çok güzel bir fotoğrafları vardı. Hayal meyal hatırladığım anneannem rüyalarımdakinden bile güzel, dedemse onu son gördüğümde sahip olduğu karizmanın erken belirtilerini taşıyan pos bıyıklarıyla son derece yakışıklıydı, genceciklerdi. O fotoğrafın hemen altındaysa, onun için çıkarttırdığım ve bir arkadaşımın düğününde çekilen Müjganla ikimizin fotoğrafı. Bir önceki fotoğrafa ne kadar da benziyordu. Belki de benzemiyordu da gözlerime dolan yaşların yarattığı mercek etkisiyle ben öyle görüyordum, bilemiyorum. Sonuçta, ikisi de güzel fotoğraflardı.

Fotoğrafların altında bulduğum şey ise dedemin yanından hiç ayırmadığı kırmızı düdüğüydü. Üzerindeki kırmızı kaplama bunca yıla rağmen hiç aşınmamış, tek bir yerinde bile azıcık da olsa soyulmamıştı. Ele alınca görüntüsünden beklenmeyen bir ağırlık hissi veriyordu. Düdüğün haznesindeki minik top, sanki sabırsızlanırmış gibi ufak ufak sallanıyordu. Gecenin o vakti, evin de biraz ıssızda olmasından cesaret alarak, kırmızı düdüğü dudaklarıma doğru kaldırdım. Solmuş gibi hissettiğim ciğerlerime doldurabildiğim kadar hava doldurdum ve var gücümle düdüğe üfledim.

Her şey o zaman oldu. Belki çektiğim onca acının sonrasında o an zihnimde bir şeyler koptu ve delirdim, belki de hepsi gerçekten yaşandı, hala emin değilim.

Daha düdüğün kulağımda yarattığı çınlama geçmeden, olduğum yerden havaya yükseldim. Uçmak, düşmek ya da süzülmek gibi değildi. Sanki cismim yok gibiydi. Kısa bir süre böyle kaldım, sonra yukarı doğru kontrolsüzce fırladım. Tavana veya çatıya çarpmadan, doğrudan gece göğüne yükseldim. Hareketlerim veya bu durumda uçuşum üzerinde en ufak bir kontrolüm yoktu, düdük hala avucumda duruyordu ve ben gittikçe yükseliyordum.

Bir süre sonra kendimi ayın yüzeyinde durup dünyaya bakarken buldum. Rüyadayım, diye düşündüm. Son birkaç aydır yaşadığım her şey ağır geldi, uykuya daldım ya da bayıldım ve beynim bana oyun oynuyor. İnsanın rüyada olup olmadığına emin olamadığı durumlarda saatine bakması gerektiğini söyleyen bir makale okuduğumu hatırladım. Rüyada yazılar ve rakamlar şekilsiz ve karmaşık görünür, böylece rüyada olduğumuzu anlarmışız. Saatim normaldi, 3:50. Rüyada değildim, delirmiş olmalıydım.

Ama karşımdaki manzara delirmeyi hak edecek kadar muhteşemdi. Masmavi bir boncuk gibi karşımda duruyordu dünya. Fotoğraflarda göründüğünden çok daha güzel ve kırılgandı. Küçük bir çocuğun içten bir şekilde gülerken pırıl pırıl parlayan gözleri gibiydi. Güzün ince bir ceketle dışarı çıktığınızda yağan yağmurdan sonra açan güneşin sıcaklığı kadar tatlıydı. Yazın sıcağında birden bire esip duran serin rüzgar kadar rahatlatıcıydı. Uyandığımda Müjgan’ın gülümseyen yüzünü görmek gibiydi. Ömrümün sonuna kadar seyretmek isteyebileceğim ikinci şey olacak kadar güzeldi.

Derken, omzumda güçlü bir el hisseder gibi oldum. Peki, dedim içimden, tamamen delirdim. Ayda durmuş dünyayı seyrediyorum ve omzuma birisi dokunuyor. Birazdan dünyaya dev bir göktaşı çarpacak ve tamamen yok olacak, tek eksik bu kaldı. Yavaşça arkamı döndüğümde karşımda dedemi gördüm. Kutudaki fotoğrafta gördüğüm yaşlardaydı. Buz mavisi gözleri gibi, genlerinden bana aktarmadığı kadar yakışıklı ve bıyıklıydı. Üzerinde bekçi üniformasıyla süper kahraman kostümü arasında kalmış, koyu kırmızı tonlarla renklenen siyah bir kıyafet vardı. Görüntüsü silikti. Gülümsemesi… Gülümsemesi tekrar ağlamaya başlayacağım kadar sıcacıktı. Muhteşemdi.

“Merhaba oğlum,” dedi benim gözlerimden yaşlar süzülmeye başlarken. Boğazım kurumuş, dudaklarım merhabasına karşılık verirken sesim çıkmamıştı. “Kendini yorup cevap verme, seni duyamam. Burada buluştuğumuza göre ölmüş olmalıyım. Ve sen düdüğümü çalmış olmalısın,” dedikten sonra gülümseyerek durdu. Elini havaya kaldırıp düdüğü gösterdi, kendi elime baktım, aynı düdük benim de elimdeydi. “Bu düdük,” diye devam etti, “sıradan bir düdük değil. Öyle görünüyor, ancak sadece ses çıkartmaktan başka işlere de yarıyor. Evrenin her yerinde, bu düdüğün benzerine sahip milyonlarca, hatta belki milyarlarca Bekçi var. Bizim dünyamızda da benden başka yüzlercesi var, ama onları hiç görmedim. Şimdi ben öldüğüme göre, sıra sende.”

Dedem konuşmaya ara verdi. Sanırım söylediklerini sindirmemin zor olacağını öngörmüştü ve bana bunun için süre tanıyordu. Bense artık delirdiğime iyiden iyiye ikna olmuştum. Bundan sonra derdim tasam olmayacaktı. Ölüsü olan ben bir gün ağlamıştım, ama ben kimsenin delisi olmayacaktım, haliyle kimse her gün ağlamayacaktı. Rahatladığımı hissetmeye başlamıştım.

Bu sessizlik ne kadar sürdü bilmiyorum. Aklımdan ne geçtiyse, kendi üzerime baktım ve dedeminkine benzer kıyafetler giydiğimi fark ettim. Koyu kırmızı çizgilerle eklenen detaylar daha moderndi, ama benzerdi. Bu sırada dedem tekrar anlatmaya başladı. “Zor zamanlar geçirdiğini biliyorum,” diye başladı söze, sesi titreyerek. Bu ilginç kaydı ne zaman yaptığını bilmiyorum, ama çok uzun zaman olmadığını ve bunu yaparken istediği gibi görünebileceğini hissediyordum. Bu hisle birlikte, daha önce bilmediğim ve görmediğim pek çok şey de, bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur gibi zihnime doluyordu. “Sana her şeyin daha iyi olacağının garantisini veremem oğlum, ama buna inanmalısın. Eğer her şey daha iyiye gidecekse, başlangıcı buna inanmanla olacaktır. Artık daha büyük sorumlulukların var. Belli bir bölgen yok, nerede yaşarsan orayı koruman gerekecek. Senin boş bıraktığın yerleri koruyan başka Bekçiler olacaktır. Düdüğün kendi güçlerini de, sana kazandırdıklarını da zamanla öğreneceksin. Onlara zamanla alışacaksın. Seni hep Bekçi kostümüyle görmek istemiştim, şu an üzerinde onlar olmalı, göremiyorum ama çok yakıştığına eminim. Birazdan düdük seni tekrar eve götürecek. Güzelce uyu ve dinlen. Ve hiçbir şeyden korkma.”

Dedemin dediği gibi oldu. Tekrar yükseldim. Kendimi yine cisimsizmiş gibi hissederken, dünyaya doğru hareketlenmeye başladım. Bir an sonra dedemin odasında, aynanın karşısında ayakta duruyordum. Üzerimde kendi kıyafetlerim vardı ve düdük hala elimdeydi. Çantama koşup defterimi çıkardım ve dedemin hediye ettiği lacivert dolmakalemle bunları yazmaya başladım. Delirip delirmediğimi bilmiyorum, eğer öyleyse bunları kayıt altına almalıyım. Belki bu yazdıklarım, delirme sürecimi birilerine anlatmaya yardımcı olur.

Eğer delirmediysem, yapacağım çok şey olmalı.

Türker Beşe

Müzmin arkeolog adayı. Her yerde uyuma konusunda rakipleri Snorlax ve kediler. Fantastik okudukça "Daha okuyacak çok şeyim var," diye kaygılanır. Haftada bir gün Neil Gaiman, bir gün Patrick Rothfuss övmezse içi rahat etmez. Geri kalan günlerin çoğunluğunda Lovecraft över. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir.

Kırmızı Düdük” için 15 Yorum Var

  1. O zaman bir deliden diğerine;
    14 sene var heybemizde. Bu öyküyü yazarken ki ruh halini ve hissettiklerini öyle kuvvetli tahmin ediyorum ki, okurken bunu hissedebildim. Benim kalemimi ellerim tutarken, seninkini yüreğin tutuyor. Demem o ki, senin yazdığın bir öyküye olmuş ya da olmamış demek benim haddime değil. Söyleyebileceklerim, söylediklerim kadardır.

    1. Abi estağfurullah. Bir şeyler hissettirebilmek, anlatabilmek, anlaşılabilmek güzel şeyler. Demek ki bir şekilde amacımıza ulaşabiliyoruz.

  2. Sıcacık, samimi bir öyküydü. Okurken nereye bağlayacağınızı ‘deli’ gibi merak ederken, süperkahramanvari bir gelişmeyi hiç beklemiyordum. Karakterimizin delirmediğini ve Bekçi olarak birçok şeyi koruduğuna inanarak öykünüzü çok beğendiğimi söyleyip, yorumu noktalıyorum. Ellerinize sağlık, kaleminize kuvvet. 🙂

    1. Çok teşekkür ederim yorumunuz için. Demek ki tam yapmak istediğim şeyleri başarabilmişim, başıyla sonu arasında keskin bir fark olması hoşuma gidiyor ve sonunda okurun inanmak isteyeceği alternatifler bırakmayı seviyorum. Belki o alternatiflerden birine daha fazla göz kırpıyor olabilirim ama 🙂 Siz seçiminizi yapmışsınız mesela, Bekçi olmasını seçmişsiniz, bu hoşuma gidiyor, çünkü “öykü” yazanın değil okuyanındır, siz öyle istediyseniz öyle olmalıdır 🙂

  3. Merhaba,
    İçinde fantastik öğelerin bulunduğu güzel, sıcak bir öyküydü. Giriş ve final de başarılıydı. “Rüyada saat” detayı güzeldi. Latif Kaya’nın yorumuna katılıyorum ayrıca.
    Kaleminize kuvvet.

  4. Merhaba,
    Çocuğun yoğun hislerini çok iyi aktarmışsınız. Her hareketini kafamda canlandırıp, aynı duyguları ben de yaşadım. Bir de tarzlarımızı benzer buldum, bilmem buna ne kadar katılırsınız.

    1. Merhaba, hisleri o kadar güzel yaşatabildiysem ne mutlu bana. Dediğim gibi, hisleri aktarabilmek de güzel bir his 🙂 Tarzlarımız sanki gerçekten de yakın, belki de aynı yazarlardan benzer şekillerde etkilenmişizdir, ondan böyle olmuştur 🙂

  5. bekçi murtaza… içselleştirilmiş değerler, sistemin kovduğu ya da püskürttüğü insanlar! edebiyat buradan doğuyor.

  6. Merhaba, okurken çok yoğun bir his yaşadım. Duyguları başarıyla aktarmışsınız tebrik ederim. Sonu nereye varacak diye düşünürken fantastik evrene bağlanması hoşuma gitti. Gerçek duygular ve fantastik evren gayet başarılıydı ve yukarıda yazılan yorumlara katılıyorum. Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle…

    1. Merhaba, çok teşekkür ederim vakit ayırıp okuduğunuz için. Bu tarz geri dönüşler çok kıymetli, özellikle de bu kadar güzel şeyler duyunca. Ben de gelecek seçkilerde daha çok buralarda gezineceğimi umuyorum 🙂

  7. Merhabalar. Söylemek istediklerim aşağı yukarı yukardakilerle benzer. Bu yüzden tekrarı lüzumsuz. Seçkiyi güzel kılan öykülerden sizinkisi. Tebrik ederek gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

    1. Merhaba, çok teşekkür ederim. Seçkiyi güzel kılanlardan biri ben miyim bilmiyorum ama, bunları duymak gerçekten çok güzel. Umuyorum gelecek aylarda da buralarda olacağım.

  8. Yorum yazmak için çok düşündüm ancak Söylenmesi gerekenler söylenmiş 🙂 Kalemine sağlık 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *