Öykü

6’lı Revolver

VENİRE[i]

6’LI REVOLVER

İsmim 6’lı Revolver, kısaca 6r diyorlar, asıl ismimi kimse bilmez. Ben de unuttum zaten.

Altmış sekiz yaşında, tombulca, beyaz tenli bir adamım. Güneşi pek sevmem, nem severim. Biraz karanlık, elde koca bir bardak kara bira, hah evet köşe başındaki dar dükkânın içinde pinekleyen adam, işte o benim.

Yaşlılık taa etlerimin içinden derimin dışına doğru yılankavi şekilde kıvrılarak uzanıyor, lanet koca zehirli kafası nereden geçirse bir de peşine sızı koyuveriyor. Götüne koduğumun yılları, içimde duran adamı değil, dışımı saran sarhoşu zehirliyor, yıl be yıl.

Doktora etim sızlıyor, kemiklerim kurumuş tahta parçaları gibi birbirine sürtüyor diyorum, elini sallayıp geçiştiriyor. Elini siktiğim, iki tane her derde derman ilaç yazıver de bir daha kapına küfrümü, zekerimin sümüğünü sürmeyeyim.

Neyse işte, mahalle doktorunun yanından döndüğüm ve sikik güneşin tepemden bir an olsun inmediği o lanet günde, o lanet haberi köşe başındaki döküntü dükkanımda piizlenirken aldım. Radyodaki adam, kıçına neft yağı sürülmüşçesine, haberi bağırarak verdi.

Dükkân dediğim izbede ne iş tuttuğumu ben de bilmiyordum, iki tane kırık birbirine benzemez masa, üç tane tahta raf sırası, ki raflarda envaiçeşit elektronik döküntü vardı ve ne ara bu karadeliğe düştüklerini ben de bilmiyordum. Yerler sigara izmariti ve bira şişesi kapağından görünmez haldeydi. Dükkânın vitrin denilen cam önü tezgâhında yan devrilmiş boş su damacanaları, irice bir kablo yığını ve birkaç eski elektronik dergisinin eprimiş sayfaları vardı.

Dükkânı, ilaç yazmaktan ziyade kafanın içine sıçmaya meraklı doktorlardan birinin tavsiyesiyle açmış, ordudan zorla emekli edilmemden sonra elime tutuşturdukları ikramiyemi altı dükkân üstü ev olan bu viraneye yatırmıştım. Ölmeyi bekliyordum, dünyadaki alacak verecek hesabımı kapamıştım, gel gelelim doktor “Yaşlanırken bunamak istemiyorsan bir işin ucundan tut, kendini boşlama,” demişti. Ağzımdaki salyadan, götümdeki boktan habersiz şekilde değil, şakkadanak ayakta ölmekti derdim. Lakin dükkân fikri piiz merakımın içinde batıp gitti.

RADYODAKİ ADAM

Hollanda’nın Utrecht şehri yakınlarında menşei bilinmeyen hava araçlarıyla karşılaşılmış ve birkaç tanesi düşürülmüş. Radyodaki adam bunu o kadar heyecanla anlatıyordu ki sanırsın ebesinin örekesinde savaş patlamış da biz geç kalmışız. Bi’ dur, bi’ sakin. Galiba bilinmeyen cisimler epey büyükmüş ve vurulduklarında şehrin dış mahallelerine düştükleri için kopan tantana da büyük olmuş.

Haberler akmaya devam ediyor, bakkala bir sefer daha yapıp on bira alıp gelene kadar, düşürme işini becerenlerin F35 uçakları olduğu ortaya çıktı. Gizlice geliştirilen yenihipersonikhavadan havaya füzelerle haklanmış bu uçan nesneler. Efendim bu füzeler Rusya’nın yeni nükleer oyuncaklarına karşı NATO tarafından alınan tedbirlerden biriymiş ama bu cisimleri avlamakta da işe yaramış. Ses hızından yirmi beş kat daha hızlı füzelermiş.

Ee sonra ne olmuş, haberler kesildi. Dükkânı mutat saatinde kapattım, dükkânda bir herze yediğim yoktu ama açılış kapanış saatlerine titizlikle riayet ediyordum.

Gece saat iki civarında yeni haberler geliyor. Rusya, Çin gibi olağan şüpheliler, kesinlikle bilinmeyen hava cisimlerinin kendilerine ait olmadığını iddia etmişler. Pöff, dümbelekler, siz onu külahıma anlatın.

Amerika işe el koymuş, zaten cisimleri haklayan onların jetleriymiş. NATO olağanüstü toplantı yapacakmış.

Sabah bismillah deyip dükkânı açtım, diğer esnaf bana uzaktı, delibaş dükkanım, bahçeli evlerle sarılı bir garip kuş yuvası gibiydi. Radyodaki adam neredeyse kükreyerek anlatıyor, bi’ yavaş ol yavşak kulaklarım paralandı. “Bilinmeyen uçan cisimlerin bu dünyaya ait olmadıkları kesinkes teyit edildi, böylece yüzlerce görgü şahidinin olay anından itibaren anlattıkları doğrulanmış oldu. NATO sözcüsü saat 12’de açıklama yapacak”.

Güzelce kahvaltımı ettim, yanında taze yapılmış kök birası yağ gibi akıp gitti, meret hafif yemeklere yakışıyor. Şu göt kafalı komşular izin verse arkadaki ortak bahçeyi komple imbikhane yapacağımda, işte götler ne yapacaksın.

Akşama doğru Rusya, Çin ve Hindistan’ın bilgi almak için heyetler gönderdiği haberi verildi. Normal tabi, boru değil uzaylı lan bunlar, kime neyin gireceği belli olmaz.

Radyodaki adamı billur sesli bir kızla değiştirmişler. Oh be, ak yavrum, ak kulağımdan içeri, beyni geç aşağılara doğru uzan.

O KIZIN ADI HEYECAN

Bir hafta içinde tüm dünyayı aldı mı bir heyecan. Ortalıkta uçuşan fikirleri, teorileri uç uca bağlasanız cehennemin dibine kadar uzatabilirdiniz. Ortalık andavaldan, anguttan geçilmiyor, elini sallasan astrofizik uzmanına, sikini sallasan terraform mühendisine çarpıyordu. Allah’tan televizyona töbeliydim, gözlerim şen, gözlerim muhteşem, lakin zavallı kulaklarım tövbemden yararlanamıyor. Ortalıkta açığa verilen doğru dürüst bilgi yoktu ama maşallah olmayan bilginin uzmanı çoktu.

Billur sesini duydukça heyecana geldiğim o spiker hatun olmasa çoktan haber takibini bırakırdım, amma onun sesten vücuda gelmiş hayali varlığını kulaklarımdan içeri alıp, koynuma sarmadan yatamaz olmuştum. Ben ölmek sırasını bekleyen adamım, dünyaya uzaylı gelmişse gelmişmınakoyim, bana mı gelmiş?

VAY ANASINI AVRADINI

Başta çok sallamadım fakat iş ciddiymiş. Tamam benim derdim değil diyorum ama, dünya diye bir yer olmazsa, ayakta öleyim, yatakta öleyim diye bir seçenek kalmayacaksa, o zaman benim derdim olabilir. Doğal yollardan gebermeyi bekleyen adamım, kendimi öldürecek, öldürtecek kadar karaktersiz değilim. Hem asker adamım ben, yok öyle her loloya pabuç bırakmak.

Uzaylılar vurulduktan yedi ay sonra nihayet konu BM önüne geldi. Neler biliyoruz: Bir kere beş tane uçan cisim vurulmuş, üçü tamamen yok olmuşken biri kısmi, diğer biriyse çok az hasar almış şekilde ele geçmiş. Hepsi otonom araçlar, bilinen organik bir yük yokmuş. Teknolojileri dünya teknolojisinden çok da ayrık değilmiş, hatta şu an uçuş kontrol ve uçuş teknolojisi çözülmek üzereymiş. Üzerinde harıl harıl çalıştıkları konu bilgi sistemleriymiş.

Tatlı kızın yorumlarıyla beraber konu üç ay BM ağzında çiğnendi, bi’ bok çıkmadı. Hâlâ daha düşen cismin mülkiyet hakkı, kimin bilimsel inceleme saatinin kaç saat olacağı hakkındaki atışmalar falan derken iş çorba oldu. Gerçi kalabalık bir bilim insanı heyeti asıl incelemeyi yapıyorken bu it dalaşı manasızdı. O insanların her biri bir dereden gelmemiş miydi?

SAHİDEN

Vartanın üzerinden bir yıl geçmişti, ben de o arada yüz otuz dört kasa bira içip, mahallenin kasabını dövmeye çalışırken iki ön dişimi kaybetmiştim, ama adamı deli marizledim, töbe altı ay ağız yoluyla beslenemezdi.

Bir gün, çok tatlı, keman kaşlı siyahi bir ablanın uzaylı zıbığını, yani dilini çözdüğü haberi radyolardan duyuruldu. Dükkânı erzak deposu yaptığım için yukarıdaki evimden durum takibi yapıyordum. Bir de yalandan yok Ölümü bekliyom,” yok, “siğimde değil abi,” diye kendimi kandırıyormuşum. Hey lolo!

Masala Resnay, onların karmaşık iletişim dilini, dünyadaki yazıların dönüştürülerek iletilmesi aşamasında yakalaması sayesinde çözmüş. Üstel topolojik matematik formüller yardımıyla, ki onların yazı dili geometrik aksiyomlara dayalıymış, bizim dillerimize dönüştürmek mümkün olmuş.

Düşürülen cihaza Zonot adı verildi. Bir ay sonra onların veri ağlarına sızmak mümkün oldu, iletişim git geli 4 gün sürdüğü için Zonatar ağlarını hallaç pamuğu gibi atıyoruz. Kuzey Koreli’ler ve İsrail’liler bu konuda pek mahir.

Zonatar’lılar, ki gezegenlerinin adını onların dilinden İngilizceye çevirince yaklaşık böyle bir söylenişi varmış, çok uzun müddettir dünyayı gözlüyorlarmış. Biz farkında olmadan onların gezegenini 2015 yılında keşfedip adını K2-18b koymuşuz, dünyaya 110 ışık yılı uzaklıktaymış, turuncu bir yıldızın etrafında dönüyormuş. Foton köpüğü denen bir teknoloji sayesinde uzun mesafeleri ışık hızını aşan hızlar da kat edebiliyorlarmış. Temel olarak evrenin kendi genişleme hızından yaralanan bir teknoloji, yani bildik fiziğin bilinmedik yollarla arkasından dolanıyorlarmış diyelim.

KOLLA GÖTÜ

Haberler kötü, kolla götü. Bu akşam radyomdan akan kara haberler havada akıp giderken bıraktığı ize bakıp bu lafı dudaklarımdan tıslatarak bıraktım. Onların gezegen ölmekteymiş, soğuyan pirosfer katmanı gezegenin doğal dengesini yıkmış. En yakında bulunan benzer atmosfer konsantrasyonuna sahip gezegen bizimki olduğundan, ki gezegen kütleleri de birbirine yakınmış, dünyaya el koymak için hazırlanmıyorlarmış. Dev bir filo inşa edilmiş, hazırlıklar sürüyormuş. Beyaz şapkalılar harekât tarihini bile tespit etmiş. Dünya üzerindeki biz akıllı fazlalıkları tıraşlayacaklar, sonra ver elini yeni Aden.

Onların savaş teknolojileri incelendiğinde, bizden çok da üstün olmadığı hatta genel manada teknolojilerinin bizden en fazla yirmi yıl ileride olduğu anlaşılmış. Gezegenlerinde ülkeler değil, ırka dayalı klanlar hakimmiş, altı klan birleşip bize saldıracaklarmış, nüfusları ve kaynakları sınırlı olduğu için sürpriz ve şok unsurunu kullanarak, ani saldırıları altında dağılan ve panikleyen birbirini yemeye meyyal insanlığı çabucak imha edeceklerini varsayıyorlarmış.

Dünyanın tüm askeri ve teknolojik siteleri işaretlenmiş, yoğun nüfus bölgelerini imha edilmesi için gereken ağır silah miktarı bile hesaplanmış. Son kontroller ve yeni yerler varsa listeleyip, işaretlesinler diye gönderilen çelik izci köpeklerini vurmamız büyük şansmış, söylendiğine göre bunlar son postaymış, sonrası tufan.

Bugün Zonot kapatılmış. Zonot’un ele geçirildiğinden şüphe eden Zonatar’lıların kontrol bilgisi istemlerini görür görmez hemen gücü kesmişler.

TOPLANTI

Çok çetin geçiyor. BM’deki toplantı diyorum, resmen taşşak kırmaca, göte şaplatmaca. Herkesin bir planı var ama bu planları birleştirmeye niyetleri yok. En iyisini kendilerinin bildiğini sanıyormınakoduğumun vahşileri, ulan siz daha kendi aranızda anlaşmayı bilmiyorsunuz ki. Kökünüze kibrit suyu dökülecek hâlâ birbirinizi yiyin siz.

Biramdan büyük yudumlar alıp, yanlamasına uzandığım pencere önü sedirinde iç geçirerek, sigaramdan gamlı bir nefes çektim. Şeytan diyor git dal şu BM salonuna, tövbe estağfurullah.

Hah anlaştılar. Heyhat, barış aktivisti zibidilerin barış çıbığı gönderelim teklifleri de kabul edildi, sevişmeyelim savaşalım diyenlerinki de. Özetle; ‘Baskın basanındır’ şiarından yola çıkıp, tüm dünya kaynakları birleştirilerek karşı tarafın gücünün kat be kat fazlasıyla gezegenlerinin kapısına dayanılacak, önce barış tugayları devreye girecek, anlaşılamazsa dürrükler mermi manyağı yapılacak. Plan basit ve netti, duyunca elim ayağım titredi.

VİDERE

BENİ DE YAZ BEBEK

Onlar bize saldırmadan bizim onlara saldırmak için beş yıl vaktimiz vardı, bir yıllık yolculuk zamanını düşünce dört yılda hazırlıklar bitmeliydi. Neyse ki Zonot bağlantısını kopmadan önce işimize yarayacak kadar bilgi elimize geçmişti. Yeni keşif ekiplerine karşı uyarı sistemlerini yörüngeye kondurmuş, onların uzay gemilerinin ve saldırı silahlarının daha iyi versiyonlarını yapma azmiyle işe sarılmıştık.

Fakat birkaç noktanın üzeri bilinmezlik perdesiyle örtülüydü. Kendi sistemlerinde kaç gezegene yayılmış durumdaydılar, bunu öğrenememiştik, stratejik hedefler de tam belirlenememişti. Kültürleri hakkında da çok bir şey bilmiyorduk. Atmosfer dışı ağır silahları falan var mıydı sorusunun cevabını almaya da vakit kalmamıştı.

Bilinmezin sırtına binip ya Kerim diyerek hazırlıklara başladık. Dünya üzerinde yaşı ve eli silah tutan, sağlıklı bedene sahip tüm insanlar listelere sığdırıldı. Bunların yüzde yetmiş beşi saldırı ordusuna ayrıldı, kalanı ihtiyat olarak dünyada kalacaktı. İhtiyatın içinde ihtiyarlar, dolayısıyla ben de vardım. Hayır, dedim, elimdeki bira şişesini yere vurup Dünya Kurtuluş Ordusu bürosunda soluğu aldım.

-Neden kayıt olamıyormuşum?

-Yaşınız elvermiyor dedim ya beyefendi.

-Hay, bey ayrı, efendi ayrı lüpletsin seni. Ben de Dünya için savaşacağım, eski bir askerim, kurt hislerim var. Benden iyisi bulunmaz. Hem ben öncü kuvvetlere gönüllüyüm. Zaten gönüllü budalaların yeri orası değil mi?

-Ne alakası var. Orası asıl en eğitimli askerlerin yeri.

Oradan havamı alınca, Türkiye’nin kanayan yarası çarkları yağlama geleneğine uyup bir torpil buldum ve kendimi askeri danışman olarak öncü birlik hizmetine yazdırmayı başardım, rütbe bile verdiler “Albay 6’lı”.

YENİ DÜNYA

Bir yıllık yolculuk fena geçmedi, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ordusunun konforu iyiydi. Epeyce kaynak harcanmış ama sonucuna değmişti.

Gezegen sistemine varılıp, foton köpüğünden çıkıldığında müthiş bir manzarayla karşılaştık. Kocaman turuncu bir yıldız etrafında sayısız gezegen ve uyduları dans ediyordu. Yıldızdan belli bir yöne doğru uzayan bir kuyruk vardı, çok tehlikeli, çok vahşi ama bir o kadar seyrine doyulmaz.

Vardığımızda tüm bileşenlerin ulaştığı haberi bizi sevindirdi lakin çıldıran seyrüsefer cihazlarımız canımızı sıktı. İçinde bulunduğum, niyeyse yarrak kadar uzun inşa edilmiş, öncü gemisinin yaşlı kaptanıyla hoş beş olduğumiçin durumun sıkıntılı olduğuna hemen uyandım. Bu orospu çocuklarının oyununa mı gelmiştik?Gelir gelmez seyrüsefer cihazlarımızı akamete uğratmaları hayra alamet değil.

Hedef gezenin yörünge ve yüzey kontrolleri yapıldığında işler iyice garipleşti. Hiçbir düşman kuvveti, gemisi, filosu görülmemişti. Onların ağlarından elde ettiğimiz kaba saba resimlere benzeyen, ki onların görüntü algısı başka şeklide çalışıyordu büyük ihtimal, görüntülerdeki filolardan eser yoktu.

Hedef gezegen K2-18b hiçte cansız gibi durmuyordu, morumsu sarı renklerin hâkim olduğu bitki örtüsü ve yüzey sondalarından gelen görüntülere göre, bayağı değişik antropolojiye sahip cıvıl cıvıl bir hayvanat hayatı da mevcuttu. Namevcut olan Zonatar’lı meymenetsizlerdi. Neye benzediklerini biliyorduk, altı bacaklı gergedan tipli yaratıklardı, gerçi ırktan ırka şekilleri epey değişse de üç aşağı beş yukarı tipleri buydu. Sırtlarından çıkan ahtapot dokunacına benzer eyleyicilere sahiptiler. Ama ortada yoktular.

Şehirlerini bulduk, bizdeki resimlere benzemeyen, metalden mamul, sivri uçlarla biten dev kule ormanlarında yaşıyorlarmış meğer. Bizdeki görüntülerde tüm ırklar denizlerin yüzeyine inşa edilmiş metal temelli, ada benzeri yerlerde yaşıyor olmalılardı.

Baktılar olmuyor, genel komutanın emriyle öncü birlikleri gezegen yüzeyine gönderme kararı alındı.

Ben ve bir müfreze asker, gemimiz adına gezegenin kuzey kuşağındaki bir orman şehrine doğru yola çıktık. Şehre vardığımızda her şey çok yabancı ve garip gözüktü gözüme. Kesinlikle terk edildiği ortadaydı, canlı namına oradan oraya uçan göt kafalı yaratıklarla, garip, yamru yumru, bol bacaklı kara hayvanlarından başka canlı yoktu. Şehirde gezinen en büyük hayvan gurubu bizim müfrezeydi, bura hayvanları çok küçük cüsselere sahipti.

Kullandıkları taşıtlar gergedan soylu yaratıklara uygun değildi, çok küçüklerdi, yol olduğunu düşündüğümüz uzun boşluklara öylesine terk edilmişlerdi. Binaya benzeyen, topoloji atlasından çıkmış gibi garip kıvrımlarla yükselip mütemadi sivri tepeciklerle sonlanan yapılar, yaklaşık bacağım boyundaki canlılar için inşa edilmiş gibiydi. Yapay olan her şey bacağım boylu yaratıklara göreydi. Şehrin bize oldukça dar gelen sokaklarında aptal aptal dolaştık. Bizim kadar zeki bir türe rastlayamadık.

Neden sonra müfrezenin bilgisayarcı çavuşu sisteme girmek istedi, ama dünyada kolayca hack ettiğimiz tipte işleç girişi bulamadık. Etraftaki cihaz benzeri şeyler ağlarından kopyaladığımız teknolojilerden çok daha değişik duruyordu. Diğer keşif birliklerinden de aynı yönde haberler alıyorduk. Hatta yerleşime açık birkaç başka gezegende de durum aynıymış. Yine benzer şehirler, biraz daha değişik fauna ve biyosfer varmış. Ve yeknesak bir sessizlik.

Deşifre ettiğimiz türde yazılı bir şeyler bulamadık, bırak onu, herhangi bir işaret, resim, çizim hiçbir şey yoktu. Çalıştırabilen herhangi bir cihaz da çıkmadı. Kuş yuvası gibi, dar katlı, odalara ve galerilere ayrılmış heybetli binalara biz giremiyor, ancak dron ya da lastikli keşif robotları eliyle içlerine bakabiliyorduk. Buranın zeki sakinleri en fazla 100-120 santim boyunda olmalılardı. Yanlış sisteme mi gelmiştik?

KAYBOLDUK

Bilgisizliğin içinde kaybolduk, cahilane ortada dolanıp duruyoruz. Gezegenin faunası dünya benzeri, atmosferi, kimyasal yapıları, biyolojik varlığı, hepsi dünyadakilere benziyor, aynı değil ama benzer, bazı ortak yapılarda mevcut. Uzaylı pezevenklerin burada olmaması ve gezegenlerinin öldüğü hakkındaki bilginin yanlışlığı dışında, bir de teknolojilerinin bizim espiyonaj yoluyla elde ettiğimizi düşündüğümüzden tamamen farklı olmasının yarattığı gerilim aramızda kavgaların çıkmasına sebep oluyor.

Astronomik gözlemlere göre, nirengi tutulan yıldız konumları beklenen şekilde, yani doğru sisteme gelmişiz ama aynı zamanda yanlış giden bir şeylerin tam ortasındayız.

Gezegende bir hafta geçirdik ve hâlâ bir şey öğrenemedik. Yalnız bazı bina ve araçların üzerinde gördüğüm nokta benzeri lekeler dikkatimi çekiyordu, incelettim. Bunlar belli bir düzenle tekrarı olan kimyasal izlermiş. Koklayınca, eğer iyi bir burnunuz varsa, ayırt edebileceğiniz koku farkları da vardı. Birkaç güne, benzer raporların bilgilerini birleştirince bu lekelerin bir tür alfabe olduğunu anladık. Karıncalar gibi kimyasal izleğe dayalı işaret sistemi kullanıyorlarmış. Referans tutacağımız bir şey olmadığı için bu alfabeyi çözme imkânı olmayacaktı.

Bir iki gün sonra askerin biri yanlışlıkla ses çıkaran bir cihazı çalışır hale getirdi, nasıl yaptığını o da bilmiyordu. Sesler yüksek frekanslı kuş seslerinin vızıltıya kayan şekilde tizleşmesine benzer şekildeydi. Bu sesleri kod çözücü bilgisayarlara aktarınca bir tür konuşma dili olduğunu keşfetmiş olduk. Hayret, espiyonajda ele geçen bilgilere göre konuşmaları insan sesine benziyordu, biraz köpek havlaması gibi ama insan gırtlağından çıkan sesler gibiydi.

Gezegenleri ölmüyordu, hatta sistem içinde üç farklı gezegende daha kolonileri vardı, peki bu yalanı neden atmışlardı? Neden bu mümbit sistemi terk etmişlerdi?

O değil, bu değil, lan bu dümbükler yoksa!

Müfrezeyi topladığım gibi keşif gemisine doldurdum, derhal ana gemiye dönme emri verdim.

 

VİNCERE

KAPAN

Hemen dünyaya dönmeliydik. Bu siktiklerim bizi aptallığımızın ağına düşürmüştü. Meramımı anlatana kadar göbeğim çatladı, got kafalı kurmaylar sözlerime zar zor ikna oldular.

Tuzağa düşürülmüştük işte. Her şey bir oyundan ibaretti. Keşif robotlarını yakalatmaları, bizim onların dilini çözdüğümüzü düşünmemizi sağlamaları, hepsi bir düzenin parçasıydı. Epeydir bizi gözledikleri, bunu kendilerine sermaye yapıp zafiyetlerimizi yemledikleri artık aşikardı. Hatta tongaya düşünmemiz için; tamamen yapay bir dil ve bizimkine benzer bir teknoloji bile icat etmişti şerefsizler.

İnsanların hırsını, cahilane bilgelikleriyle her şeyi kavrayabileceklerini düşünen şişkin egolarını parlatmış, hatta patlatmışlar, hançerelerini sırtımıza kolayca geçirmişlerdi.

AYILMA

Sorularımızın cevapları, derhal toparlanıp dünyaya dönme kararı aldığımızda yüzümüze çarptı. Zaten geldiğimizden beri dünya ile bağlantı kuramamamız kurmay sınıfın canını sıkıyordu, duruma uyanıp dönmeye çalıştığımızda foton köpüğü teknolojisi çalışmayınca canımız iki kat sıkıldı.

Gizlice stokladığım bira zulamı ana gezegene taşıdım, gezegende derme çatma bir ev inşa ettim, benimle gelenlerle yardımlaşarak küçük bir kasaba cesametinde yerleşim birimi oluşturduk. Artık burada ölmemiz mukadderse ne diye paslı gemilerde fare gibi bekleşecektik ki? Fare kılıklı insanlar gemilerde kalıp umutsuzca dönmenin yollarını zorlarken, geriye kalan büyük çoğunluk dört meskûn gezegene dağıldı.

NEV BAHAR

Ana gezegen ve diğerlerindeki yerleşimler çok az yer kaplıyordu, anlaşılan bizim kadar hızlı çoğalan bir ırk değillermiş. Biz dünyalılar ise bir buçuk milyarlık çekirge sürüsü gibi yeni gezegenleri iskân edivermiştik. Gıda ve diğer ham maddelerin üretimine de başlamıştık. Ne de olsa ölümün bizi yakalamasına daha yüz yıl vardı.

Ben? Ben halimden memnunum, hele ki yerel bitkilerden bira imal etmenin yolu bulundu bulunalı tüy gibi hafif hissediyorum. Yüz yıl içinde öyle böyle herkes doğal yollardan öleceğini umuyor. Kurduğumuz küçük kasaba diğer insan şehirlerine uzak, yanımdaki elemanlarda kafa dengi, eh gerisi tufan, bana ne.

Sistemden ayrılamayışımızın sebebiyle, göt lalesi yerlilerin biz gelmeden en az on yıl evvel burayı terk etmelerinin sebebi aynı. Tüm sistem önceden tespit edemediğimiz başıboş bir karadeliğe doğru sürükleniyormuş meğer. Foton köpüğü ya da diğer teknolojiler vasıtasıyla bu sistemden kaçma kimkânsız hale gelmeden önce hesabını yapan yerliler, tası tarağı toplayıp tüymüşler.

Böylece neden güneşin dar kanatları arasına sığınmaya çalıştıklarını da anlamış olduk.

Astronomlarımız, kaçmanın imkânsız olduğu kara deliğin bizi parçalamaya yüz yıl içinde başlayacağını hesap ettiler. Hesap edemedikleri şey ise bizim burada ne bok yiyeceğimizdi.

Şu yazdıklarımı tüm bunlar olmadan evvel okuyorsan eğer, bil ki kara delik denen heyula gerçekten zaman çarkı feleğinin anahtarını elinde tutuyordur, eğer her şey olup bittikten sonra okuyorsan: “YAŞASIN ŞANLI ZAFERİMİZ!”


[i]Latince deyiş. Veni, vidi, vici Latince venire, videre, vincerefiilerinin birinci tekil şahıs geçmiş zaman halidir. Türkçe karşılığı; “Geldim, gördüm, yendim”dir.

Faruk Korkmaz

Sıradan hayatıma dair anlatacak çok bir şey yok, fakat kafamın içinde nefes alan, yüreği fırtınalarla çarpılan hayali evrene dair çok şey var. İşte bende okuyan, yazan, merak eden, en önemlisi hayal kuran bir fani olarak aranızda yaşayıp gidiyorum.

6’lı Revolver” için 7 Yorum Var

  1. Merhaba tekrar

    İyi ki tekrar yazmışsınız. İlk öykünüzü okuduğumda yaptığım yorumları şimdi de severek tekrar edeceğim. Çok keyifle okudum, gülümsedim, sayenizde “piizlenmeyi” öğrendim. Karakterinizi çok başarılı buldum. Küfürler çok uymuş :slight_smile: Küçük bir düzeltme “hiçte” için yapacağım - eminim gözünüzden kaçmıştır.

    Bir de bu metindeki halk motiflerini artırsaydık acaba nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim, bence yakışırdı siz de bunu gayet kotarabilirdiniz.

    Elinize kaleminize sağlık
    Umarım tekrar okuruz burada sizi

  2. Foton dedi ki: dedi ki:

    Teşekkürler Müge hanım. Dikkat çektiğiniz nokta gözümden kaçmış değil bazen “de” bazen “te” olarak bırakıyorum, sözün akışına göre, yazarken kendimce bir tür melodik yazım tekniği kullanıyorum, yazım kurallarını esnetmek pahasına, yine de uyarınız için teşekkürler. Halk motifleri karakter üzerinden daha fazla işlense bence de güzel olurdu, yazarken uygun düştüğünde fikrinizi uygulamak hoş olur. Bundan sonra elimden geldiğince seçkiye katılmaya çalışacağım. Öykülerimi bir tek burada yayınlamıyorum, Bilimkurgu Kulübü ve Esrarengiz Hikayeler sitelerinde de hikayelerim yayınlanıyor. Yakında, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor dergisinde de hikayelerimin yayınlanmasını umarak onlara da gönderi yapacağım.
    Bu arada eğer sesli hikayeler ilginizi çekiyorsa değerli dostum Yalçın Altın tarafından seslendirilen hikaye külliyatı içinde de hikayelerim mevcut. Hatta bu hikayeyi de seslendirdi, kanalına bir göz atmanızı tavsiye ederim. Bu hikaye için bağlantı şöyle.
    https://www.youtube.com/watch?v=3dhqrwtcI0A

  3. Merhabalar,
    Ve hem dinledim hem de okudum ve de çok beğendim. Gerçekten de güçlü bir öykü olmuş. Diğer öykülerinizi de okumak isterim.
    Görüşmek uzere.

  4. Foton dedi ki: dedi ki:

    Teşekkürler Haluk bey. Yorumunuzu geç gördüm kusura bakmayın, foruma her zaman giriş yapamıyorum, bir çok mecra arasında savrulup gittiğim için pek az vaktim kalıyor :slight_smile:. Aşağıya bir kaç link bırakayım, orada mevcutlar ve fırsat olursa yeniler olacak. Esen kalın.
    https://www.bilimkurgukulubu.com/edebiyat/kisa-oyku/guguk-kusu-operasyonu-faruk-korkmaz-kisa-oyku/
    https://vidyokitap.com/yag-tenekesi-bir-faruk-korkmaz-oykusu/
    https://esrarengizhikayeler.com/2019/11/09/bellegin-azmi-faruk-korkmaz/#

  5. Rica ederim.
    Linklerdeki öykülerinizi de muhakkak inceleyeceğim fırsat bulduğumda. Vaktiniz olursa benim de bu ay için yazmış olduğum bir öykü vardı. Yorumlamanızdan memnun olurum.
    Sağlıcakla kalın.