Öykü

Agartha’nın Perileri

Efsaneye göre, Moğol ordusuyla Anadolu’ya gelen ve bu toprakların havasını suyunu ve dahi binbir çeşit yemeklerini beğenerek buraya yerleşen ve beyliğine adını veren Alaeddin Eretna, hükmü altında bulunan toprakları gezmeyi sever, oraların efsanelerini dinler, ahalinin şurayı da görmelisiniz beyim dediği mekanlara tedbirli olsa da gider, görülmedik yer bırakmazdı.

Gün gelir, hele bunlar da nedir böyle diyerek ahalinin Peri Bacaları dediği yeri işaret ederek, tez oraya atlarımızı koşturalım diye buyruk verir ve vakit kaybetmeden bacalarının yanına giderek onları meraklı gözlerle seyretmeye başlar. Nice vakit bu şekilde geçer ki adamları huysuzlanmaya başlar, adamlarının sabırsızlığına aldırış etmeden sanki bir işaret alacağı varmış gibi belli bir noktaya dikkat kesilen Eretna, bacaların en küçüğünün yanı başında bir kadının onları seyrettiğini görür, atından iner ve adamlarına orada beklemelerini tembihleyerek kadının yanına doğru yürümeye başlar.

Kendisini Vril Kardeşliğinden diye tanıtan kadının ona ismiyle hitap etmesinden şaşıran ve bunu nerden bildiğinden kuşkulanan Eretna, onun büyü işleriyle uğraşanlardan olduğunu düşünür oldu. Yine de daha önce böyle şeylere kulak asmayıp, merak etmeyen ve dahi hoşlanmayıp yanında yöresinde büyücüler ile kahinleri görmek istemeyen Eretna ise kadının güzelliğinden mi yoksa boynunda asılı duran tek başlı ve çift gövdeli aslan kabartmasının etkisinden mi bilinmez beyliğinin akıbetini ve yakınlarında yörelerinde bulunan diğer beylikleri nasıl yok edebileceğini sormak ister. Ona bazı şeylerden bahsedeceğini söyleyen kadın ise karşılığında canına dokunulmamasını ve yaşadıkları yerlerin talan edilmemesi konusunda söz alır.

Aldığı sözün karşılığında Marcus denilen bir varlığı yanına çağırır ve ona yer açar. Marcus’un büyük siyah gözlerinden ürken Eretna ise ondan uzak durmaya çalışır. Gördükleri karşısında gülümseyen kadın ise Eretna’nın ellerinden tutar ve korkmamasını tembihleyerek gözlerini kapatmasını ister. Eretna gözlerini kapatır, Marcus işaret parmağını onun alnına koyarak ona bazı öngörülerde bulunur. Yakın zamanda öleceğini, oğullarının beyliği ayakta tutamayarak zavallı biçareler olarak hayatını kaybedeceklerini öğrenir. Öğrendikleri karşısında gözlerinden yaşlar dökülen Eretna, bu olup bitenlere daha fazla dayanamaz ve gözlerini açarak tek kelime etmeden, arkasına bile bakmadan oradan uzaklaşmaya çalışır. İlerleyen zamanlarda Eretna bir daha oraya uğramak istemez, gittikçe hastalanır ve sonunda beyliğini oğullarına miras bıraktığunı cümle aleme duyurur…

Nenesi ve dedesinin söz birliği etmişcesine kendisine anlattığı bu hikâyede yer alan o tek başlı ve çift gövdeli aslan kabartmasının bir benzerini Peri Bacaları denilen yerin en kıyıda köşede kalanında, orayı görüp de bir tek onu merak etmeyenlerin olduğu bacanın zemininde görmüştü. Hatta bazı geceler oranın içinden korkutucu seslerin geldiğine yemin edebilirdi. Oranın hikmetini, oranın sakladıklarını muhakkak öğrenmeliydi, yoksa Allah muhafaza geceleri gözüne uyku girmeyecek, kendini yeyip bitirecekti.

Yüreğindeki korku canavarlarını kovalayıp, güç bela cesaretini topladıktan sonra sabah uyanır uyanmaz çeşitli alet edevatının da içinde olduğu heybesini de yanına alarak kabartmanın bulunduğu bacaya doğru yola koyuldu. Etrafına bakındıktan sonra inlerin ve cinlerin de uykuda olduğundan emin olarak bacadan içeri girip kabartmanın olduğu yere doğru ilerledi. Kabartmayı görünce onu dikkatlice inceledi, bunun sırrını muhakkak bulmam gerekir diye düşündü ve yere yatıp kulağını oraya dayayarak bir şeyler duymayı umut etti. Tek bir nefes sesi dahi duyamayınca hayal kırıklığına uğrayarak elleriyle aslan kabartmasına dokunmaya, bir şeyler bulmaya niyetlendi. O esnada aslanın kuyruğuna eli gidince onun hareket ettiğini gördü ve onu yerinden sökmek istercesine çekmeye başladı. O esnada kulakları çınlatacak kadar yüksek bir gürültü kopunca çıkan sesten korktuğu için orayı terk etmeyi düşündü. Lakin tek bir adım dahi atamadan üstüne bastığı zemin bir kapı gibi açılarak onun aşağıya düşmesine sebep oldu.

Düştüğü yerden sızlanarak kalkan adam, bir çıkış yolu aramak için ilerlemeye başladı. Yolun sonunda farklı renklerde ışıkları görmeye başladı, ayrıca daha önce hiç duymadığı bir lisanda konuşanları da duyuyordu. Vakit kaybetmeden oraya doğru ilerledikçe gördükleri karşısında aklı perişan, dili lal, gözleri ferfecir okumamak için kendini zor tuttu. Orada bulunan mahlukatların boyları türlü türlüydü, kimisi yere yakın kimisi ise normal bir ademoğlu gibi ortalıkta salınıyordu. Başları adem görüntüsüne benzese de incecik, dal gibi bedenlerine kıyasla tophaneli koca kafalı Hamdullah’ın kafası gibiydi. Heybesinden çıkarttığı kağıda bu acayip ve garayib mahlukların suretini ve dahi şekillerini şemallerini çizmek için heveslendi yoksa Allah muhafaza korkudan hepsini unuturum, birilerine doğru düzgün anlatmayı beceremem diyerek işe koyuldu.

Mahluklara sezdirmeden onları dikkatlice incelemeye başladı. Kocaman, kaşıkçı elması gibi büyük amma velakin kapkara gözler, bu gözlerin aralıkları genişçe, sanki Orta Asya bozkırlarından kopup gelmişlercesine çekik çekik etrafı seyrediyorlar. Allahu Teala’nın hikmetinden sual olunmaz lakin kulakları yok. Kulaklarını görmedikçe Mevlananın kulak gerçeği anlarsa eğer gözdür sözü aklına geldi ve tövbe bismillah nerden hatırlarım böyle şeyleri diyerek işine geri döndü.

Ağızları var ile yok arasında olan bu mahluklar birbiriyle konuşuyorlardı amma velakin ne dediklerini duyamıyor, duymak için eliyle kulaklarını yoklayıp mahluklara doğru uzatıyor, gel gelelim yine de bir şey duyamıyor öğrenemiyordu. Kafalarında bir tutam saç dahi olmayan bu tuhaf adem midir canavar mıdır ne cinstir çözemediği mahlukların yanına iyice sokuldukça üstlerinde ki entarilere dikkat kesildi. Bedenlerini sarıp sarmalayan entarilerin göğüs kısmında adeta sekiz çizmiş haç işaretini görünce “Bre tabansızlara bak hele, bunlarda mı kafirlerle iş tutuyor, bunlarda mı padişah efendimize kazan kaldıranlarla birlik beraberlik eyliyor,” diyerek kendi kendine söylendi. Lakin bir anda kendisini sarıp sarmalayan kolları hissedince “Yandım Allah” diye canhıraş bir nida eyledi. Korkudan yumduğu gözlerini hafifçe aralayınca “Vay başıma gelenler, kimlerin kollarındayım böyle?” dedi ve mahlukun kollarında adeta can verircesine bayılıverdi.

Aradan nice vakit geçmişti ki yavaş yavaş kendine gelen biçare adam, sanki kırk yıllık uykusundan uyanan bir uykucu gibi kocaman esnedi ve gözlerini ovuşturarak yattığı yerden doğrulmaya başladı. “O uzun kollu, dört parmaklı canavar beni nereye getirdi böyle, beni yemeden önce rahat döşeklerde yatırıp, besiye mi çekecekler, Allahım bana yardım et çıkayım buradan” diye dua etmeye niyetleniyordu ki kapının açılmasıyla içeriye sureti melek, sapsarı saçları ahenkle salınan, bir gözleri ahu girince, “Vakıa ben ölmüş olmalıyım, oh be o korkunç yerden kurtulduğum iyi oldu lakin ölmek için de çok gençtim,” diye söylenince kadın ona doğru gülümsedi ve yatağın başucuna gelerek meraklı gözlerle onu seyretmeye başladı.

Kendilerine Aldebaranlılar diyen kadın, heyecandan yüreği ağzına gelen adamı toplandıkları yere götürdü. Odadan içeri girdiklerinde hepsi birbirinden güzel onlarca sureti melek kadın bir araya gelmiş kendilerinden geçercesine ellerinde tuttukları kitaplarda yazanları yüksek sesle okuyorlardı. Kendisini oraya getiren kadın ona bir kez daha gülümseyerek bakınca, heyecandan ne yapacağını bilemez bir şekilde gülümsemekle yetinen adam, onun bu grubun lideri olduğunu düşünmeye başladı ve “Liderleri beni sevdiğine göre, bu alemin padişahı da ben mi olacağım acaba?” diye hınzırca şeyler düşünmeden edemedi, hele bunlar ne edecek bir seyredelim de göreyim diye iç geçirdi. Adının Maria olduğunu öğrendiği kadının gösterdiği yere oturan adam, kadın yerine oturur oturmaz saçlarının havalanıp adeta yılan gibi raks ettiğini görünce küçük dilini yutacak gibi oldu. Adamın bu halini görünce ciddileşen Maria, gördüklerinden korkmamasını, böyle yaparak yıldızlarla telepatik iletişime geçtiğini, Vril kardeşleri ve burada yer alan tüm ahalinin Aldebaran’a gitmek için bir alem-i feza gemisi inşa etmek için uğraştıklarını söyledi.

Kendilerine Vril Kardeşliği diyen kadınların arkasında ise görenlerin yüreğini karartan kocaman siyah bir taş bulunmaktaydı, ayrıca adının daha sonra Isias olduğunu öğrendiği güzeller güzeli bir kadının heykeli de sanki aşağıdakileri gözlemleyen bir alim gibi onlara tepeden bakmaktaydı.

“Bizler Vril Kardeşleriyiz, vakti zamanında Agartha derler kadim bir uygarlıkta yaşıyor, Vril namlı doğada yer alan bir kudret ile azap ve gazap verici birçok alet edevatı ortaya çıkarıyor ve bunları ustalıkla kullanıyorduk. Cihanın birçok firavununa, kralına ve dahi padişahına sahip olduğumuz kuvvetlerin bir kısmını fısıldadık, yeri geldi dünyanın selameti için paylaşmaktan geri durmadık. Bunları yaparken de gördüğün gibi saçlarımız aracılığıyla bu cihanın ötesinde yer alan kardeşlerimizle iletişim kurmaya çalışır, kafamızdan içeri süzülen bilgilerle de onlardan gelen enerjiyi hisseder ve dahi kullanırız.”

Kadim zamanlarda inşasına el verdiğimiz Mısır Piramitlerinin içini aydınlatan ve görenlerin gözlerini kamaştıran İskenderiye Feneri’nin ışığını ortaya çıkaran bizlerin Vril kudretiydi. Onlara öğrettiklerimiz ve onlara armağan ettiklerimiz bunlarla sınırlı değildi elbette. Kendilerini güçlü kılan alet ve edevatların kudretini gördükçe bizleri tanrıçaları olarak görmeye başladılar. Ne yazık ki bu gücü doğru kullanamayanlar da oldu ve hepsi denizlerin dibini boyladı. Atlantis ve Mu uygarlıklarını bilmen kafidir.

Duydukları karşısında yerinde duramayan adam, söz almak isteyen çocuklar gibi olduğu yerde kıvranıyordu. “Bunca güce ve kudrete rağmen neden gitmek istersiniz?” diye sordu.

Maria buruk bir şekilde gülümsedi, gözlerini kısa süreli kapatıp açtıktan sonra “Şimdiki düzende bize yer olmadığını görüyoruz, gitmemiz her iki taraf içinde hayırlı olacaktır.” dedikten sonra yanı başında duran kutuyu açarak içinden bir yüzük çıkarttı ve onu adama gösterdi. “Şehzade Cem’i ya da bizlerin deyimiyle Sultan Cem’i bilir misin?”

“Bilmem mi, buralardan gitmeden evvel, henüz cevval bir şehzade olduğu dönemlerden bilirim. Lakin içinde bulunduğumuz vaziyetin onunla ne ilgisi olabilir?”

Maria, elindeki yüzüğü özenle inceledikten sonra parmağına geçirdi ve karşısındaki meraklı adama bakmaya başladı. “Bu yüzüğü bana o verdi, dost meclislerinde bize de yer açtığı için onun yanında saf tutup ağabeyine karşı savaşmak istesek de o bunu kabul etmedi, ahali buna hazır değil diyerek döneceği güne kadar bizi buraya yönlendirdi, bizim burada saklanmamızı istedi. Şunu bilmelisin ki ondan başkasına sırrımızı açmadık çünkü sultan ağabeyi onun aklını çelenler olarak bizleri belledi, bu sebeple lanetli ve hatta âleme yıkım getiren cadılar olarak peşlerine düşülenler olduk. Bu bacaların altında kendimize yer altı tünelleri vasıtasıyla yeni şehirler inşa ettik. Buralar cadıların değil, aksine bizler gibi perilerin bacaları olmalıydı diye gayret edip bu gördüklerini inşa ettik.

Buraya kapı açan o tek başlı ve çift gövdeli aslan kabartmasını oraya biz işledik, gün gelir de Sultan Cem yeniden bu topraklara dönmeyi başarırsa bizi burada bulsun diye işaretledik. Amma velâkin Sultan Cem’e ecel şerbetini içirdiklerini öğrendik, bu haber yüreğimizde derin bir acıya sebep oldu. Umudumuz da yok olduğuna göre uzun bir süre inzivaya çekilmemiz icap ediyor ve artık Aldebaran’a gitmemizin vakti geldi, bu amaçla da bu gezegenden oraya göç eden kardeşlerimizle irtibat kurmaya çalışıyor, havada süzülmeyi başaran kudretli bir gemi inşa etmeyi amaçlıyoruz. Velhasıl yıllar sonra bizi ilk keşfedenin sen olması şerefine sana dokunmadık, aksine sana bir dost gibi yaklaşıp, bu gezegenden birine son kez sırlarımızı paylaşmak istedik.

“Sizlerin burada değil sultanlar meclisinde olmanızı yeğlerdim, cihanda eşi benzeri olmayan hatunlar olduğunuzu düşünürüm. Yine de tüm bu anlattıklarınıza rağmen benim buradaki akıbetim ne olacak, sizlerle mi geleceğim yoksa yeniden evimde mi olacağım?

Maria, yanında duran Vril Kardeşlerine baktı ve “Celestial Yazmalarını getirin, biz gitsek bile onların yeryüzünde kalmasını istiyorum” dedikten sonra gözlerini yeniden adama çevirerek “Yanıma gel, bu yazmaları bizler buraya tekrar gelene kadar sana emanet edeceğim ve ondan sonra seni ait olduğun yere göndereceğiz. Ola ki yaşlılık belini büktüğünde ve son nefesini vereceğini hissettiğinde bizler henüz gelmemişsek, bunu evlatlarına bırakacaksın, bizlerde onlardan alacağız.” dedi.

Heyecandan titreyen elleriyle Maria’nın yanına giden adam, kendisine uzatılan kitabı aldıktan sonra gözlerini kamaştıran bir ışığın etrafını kapladığını gördü ve Maria’nın ayağa kalkıp üstündeki kalın entarisini çıkartıp elleriyle karnını yokladığını görünce şaşırdı ve son sözleri “Sen gebesin” oldu.

Gözlerini yeniden açtığında bacaların dışında olduğunu gördü ve elinde tuttuğu kitaba sımsıkı sarılarak evine doğru koşmaya başladı. Nefes nefese kalmış bir vaziyette evden içeri girince kitabı özenle sarıp sarmaladı ve içindekileri açacak cesareti o an bulamayıp ondan uzak durmaya çalıştı. O günden sonra Maria’yı bir daha göremedi, belki de buradan gitmek için gece gündüz uğraştıkları alem-i feza gemisini inşa etmeyi başardıklarını düşündü.

Agartha’nın Perileri” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba

    Öncelikle elinize sağlık. Öykünüzü okumakta biraz zorlandım. Uzun ve birbirine geçmiş cümleler, beni konudan koparttı. Ayrıca olayın kahramanını çok anlayamadım. Belki de bu efsanelere biraz yabancı oluşumdandır. Kahramanın daha belirgin olmasını, olayların biraz daha sadeleştirilmiş olarak ele alınmasını tercih ederdim. Bazı yazım hataları da gözden kaçmış.

    Kolay gelsin
    Müge

  2. Efsane tarzı öyküleri sevmişimdir. Elinize sağlık.
    Ancak yukarıda da bahsedildiği gibi bana da öykü içinde öykü anlatılıyor gibi geldi. Anlatılar arasındaki keskin geçişler belki biraz daha yumuşatılabilirdi.
    Sanırım öykünün bir devamını kurguladınız, zira “gebelik” konusu askıda kalmış. Peri çocuğunun babası kim? Cem Sultan mı?

  3. Bence burada kullanmış olduğunuz dahi kelimesine gerek yoktu.

    Tez vakitte olmalıydı.

    Bunun gibi yazım hataları çok fazla. Aynı şekilde noktalama işaretlerinide fazlasıyla bulunduran bir hikaye. Gönderilmeden önce redaksiyon yapılmamış. Öykü kendi içerisinde çok karmaşık. Eğer yazmaya devam edip redaksiyon yaparsanız çok daha iyi yerlere gelebileceğinize inanıyorum. İlelebet yazmanız dileğiyle.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!