Öykü

Ahmakıslatan ve Sulusepken

Uzun kollu, çiçek desenli, vatkalı, koyu ravent bir yaz elbisesi. Köprücük kemiklerini açıkta bırakıp üç düğme ile körpe, yuvarlak göğüslerinin üzerinden bağlanmış ve belinin az üstünden bir iç kuşakla daralmış, güz yağmuru kısa eteğini baldırlarına yapıştırmış… İnce bilekleri, ince yüzü, ince kuğu gibi boynu, saçları sarının açık bir tonu; kökleri, hafif çekik gözleri ve makyajı kadar koyu. Narin çenesi ile ciddi dudakları arasındaki minik boşlukta bir damla siyah kan kalmış. “Bir huri,” diyor Ahmak. Ve onun gerçekliğini kabul ettiğinde işini bırakıp hayranca onu seyrediyor. “Bunu insanlardan öğrendim,” diyor huri. Onun adı Türkü. Kimseye aldırış etmeden saçlarını yağmurda savurarak dans ederken hiçbir şeye hiçbir kimseye aldırmıyor. Ahmak anlıyor. Tatlı bir hüzün sonrası… ve kristal kaleler. Ahmakıslatanın sulu sepkene döndüğü yerler.

* * *

Melankoli.

Son hatırladığı tek şey bu. O fark edemeden gece oluyor. Alevli kalp ve piramitler. Bir keçi ve galvanik şok. Ay yıldız ve Ahmak’ın metal kanatlı bir kuşa benzettiği mavi bir damga.

Onu ilk gördüğü anda buradan olmadığını anlamıştı. Başka bir şehirden belki. Yurt dışından gelenler böyle giyinir. Ama saçları… Onlar neden bu kadar açık bir sarıydı? Ve yüzü neden bu kadar ciddiydi? Kapüşonunun arasından görünen dudakları neden gece kadar karaydı? Ahmak onu UV ışıklar altında hayal etti. Gecenin bu vakti gara ancak junkiler ve köpekler gelir. Son tren altı dakika önce kalktı. Belki o da bir junkiydi. Kız, dudaklarını rujunu yeni sürmüş gibi birbirine dokundurduktan sonra elindeki ince ve kırışık sigaradan bir nefes çekti. Ona bol gelen naylon yağmurluğun uzun kollarının içinden çıkmış parmakları ve kapüşonunun altındaki güneş sarısı saçlarıyla karanlık gözleri turuncu hareler ile aydınlandı. Bacaklarındaki siyah külotlu çorap dört farklı yerden yırtılmıştı. İnce sigara, bez ayakkabılar altında birkaç sönük kıvılcıma dönüşerek tek parça halinde öldü ve kız boş tren istasyonunda biraz sağına soluna bakındıktan sonra yeşil karolu taş zeminde yürüyerek gişeye ulaştı.

“Ne kadar bilet?” Kız yağmurluğuna sarılınca Ahmak onun küçük bir kız olabileceğini düşündü.

“Son tren yeni kalktı,” dedi Ahmak. “Sabaha mı istiyorsun?” Kızın göz altları mosmordu. Bir junki.

“Herhangi bir yere.” Kız gişeye yaslanarak arkasına bakındı, belki de onu duymadı.

“Sabahı beklemelisin.” Ahmak gözlüklerini alnına itti.

“Ne?” Kız ona dönünce kapüşonu açıldı. Ruju siyah değil mordu. Ve kaşları yoktu. Ya da iki ince çizgi işte, fark etmez. Perçemleri gözlerine dökülüyordu.

“Sabahı beklemen lazım,” dedi Ahmak. “Tren yok.”

“Sabah kaçta? İlk tren kaçta?”

“Seferler altıda başlar. İyi misin? Hasta mısın? Kalacak bir yere ihtiyacın varsa merdivenleri in ve Balgat’a doğru yürü. Ziyabey’den sola dön. Orada bir barınak var. Köpeklerle uyumak istersen Bayram’ı ararım.”

“Bayram.”

“Bir arkadaşım. Böyle ortada kalanlarla ilgilenir. Biraz lümpen tayfa ama iyi çocuklar. Yağmur başlayacak diye dedim yani.”

Kız siyah ojeli tırnaklarıyla gişenin ahşap tezgahını tıkırdattı, istasyonun girişlerine bakarak “Lümpen,” diye mırıldandı ve az önce geldiği köşesine döndü. Yerdeki izmariti aldı ve yeşil, plastik kasalı bir çakmakla tekrar yakıp biraz daha tüttürdü.

Bir dakika sonra Ahmak kot desenli bond çantasına eşyalarını koyarken kız yine gişenin başındaydı.

“Alacak mısın?” diye sordu Ahmak. “Gişeyi kapatıyorum. İnternetten almak zorunda kalırsın.”

“Ne kadar?” diye sordu kız. Bu sefer çenesi yukardaydı.

“Nereye gideceksin?”

“En ucuzu ne kadar?”

Ahmak gözlüğünün üzerinden kıza baktı. “İyi misin? Birinden mi kaçıyorsun? Polis mi? Başka birileri mi?”

Ahmak polis deyince kız gözlerini istasyonun girişlerinden adamın yüzüne çevirdi.

“Onları aramamı ister misin?”

Kız başını iki yana salladı. Ahmak bond çantasından cüzdanını çıkardı, içinden bir tane yirmiliği gişe bölmesinden kıza uzattı.

“Git sıcak bir şeyler ye. Köşede bir çorbacı var.”

Kız parayı almak için hızlıca ellerini tezgâha vururken Ahmak yirmilik banknotu tutmaya devam etti. Kızın kemik beyazı elindeki Tazmanya Canavarı dövmesi gişenin ucuz armatürü altında parladı.

“Başka bir şey değil,” dedi Ahmak. “Çorba felan…” Öteki elinin parmaklarını dudaklarına götürüp hayali bir cıgara tüttürüyormuş gibi yaptı ve sonra işaret parmağını iki yana salladı. “Sonra da Bayram’ın yanına git. Onu ararım.”

Kız banknotu aldı ve koşarak merdivenleri indi. Ahmak cebinden çıkardığı bir Dolorex’i çiğneyerek susuz yuttu.

Tati’nin pansiyonuna geleli yarım saat olmuştu, yağmur daha başlamamıştı ve komidinlerin birindeki ufak analog radyoda slav dillerinin birinden bir türkü çalıyordu.

“Aslında kadınlardan çekinirdim,” dedi Ahmak. Sırtüstü yatarken tavandaki kabloları inceliyordu. “Yani senin mesleğini yapanlardan değil de, genel olarak kadınlardan.”

“Sebep?” Tati tek eliyle çoraplarını giyiyordu. Diğer elindeki sigarasının külleri pembe yatak örtüsüne düştü.

“Annem ters bi kadındı,” dedi Ahmak. “Biraz despot bi tip. Zaten babamı ve beni bırakıp gitti. Babam çok konuşurdu. Biraz bunaktı. Muhafazakâr bir çevrede yetişmiş. Alzheimer’dan öldü.”

“Hmm…” Tati’nin dolgun göğüsleri koltukaltlarından görünüyordu. Kenarları kızarmış, süt rengi gözyaşı damlaları.

“Bir hikâyesi vardı.”

“Hikâyesi…”

“Dinleyecek misin?”

“Anlat bari.”

“Bir gün bir kadınla bir adam bir kazaya karışmış. İkisinin de arabası hurdaya dönmüş ama içinden yara almadan çıkmışlar. Yolun kenarına geçip oturmuşlar ve birbirlerine bakmışlar. Kadın ‘Bir mucize!’ demiş. ‘Tanrı bizim tanışıp dost olmamızı istiyor. Yoksa neden böyle bir kazadan ikimiz de canlı çıkalım? Bu bir mesaj olmalı.’ Adam heyecanlanmış. ‘Haklı olmalısınız,’ demiş. Kadın devam etmiş, ‘İşte, akşam aldığım şarap sapasağlam duruyor. Belki de içip bu tesadüfü ve tanışmamızı kutlamalıyız.’ Adam kabul etmiş tabii ve şarabı açtığı gibi yarılamış. Sonra kadına uzatmış. Kadının içmediğini görünce ‘Sen?’ diye sormuş, ‘İçmeyecek misin?’ Kadın o zaman ciddi bir surat ifadesi takınmış ve ‘Hayır,’ demiş, ‘Ben polisleri bekleyeceğim.”

Tati omzunun üstünden Ahmak’a baktı. “Biraz saçmaymış,” dedi.

“Niye ki?”

“Hurda arabadan nasıl canlı çıkmışlar?”

“Mucize işte.”

“O zaman kadın haklıymış.”

“Ama bu durumu kullanıyor. Yani adamı suçlu çıkarmak için. Şarabı ona içirdi…”

“Yani ilk başta kadın mı suçluymuş? Kazada hatalı olan o muymuş?”

“Yani… onu bilmiyorum ama yine de adamı suçlu çıkarmak için durumu kullanıyor. Bu hikâyeden çıkarmamız gereken sonuç bu.”

“Neden şarabın yarısını bir anda içiyor ki?”

“Çünkü heyecanlanmış.”

“Adam dindar biri miymiş? Yani çünkü tanrı işin içine girince inanmış olabilir.”

“Hayır, onu kadın ayartıyor…”

“Belki de bunun tanrıdan gelen bir mesaj olduğuna gerçekten inandı. Katolik miymiş?”

“Mezhebiyle ne alakası var?”

“Çünkü şarap Hristiyanlıkta kutsaldır. Belki de o yüzden…”

“Hayır, yalnızca kadın verdiği için içti. Çünkü onunla yatmayı planlıyordu.”

“Haa… o zaman işler değişti. Sonuçta seks evrimsel bir şey. Polisleri kim aramış?”

“Şimdi ben arayacağım ve yanımdaki manyağı alın götürün diyeceğim. Mesajı alsana amına koyim.”

“Adam biraz sapık bir tip olmalı. Belki de bir vaizdir. Evet, galiba bu tam oturdu. Bir vaiz olduğu için tanrıya inanıyor ve ondan gelecek mesajları bekliyordu. Şarap onun için kutsaldı ve onca zaman birini düzemediğinden kadınla yatma fikri aklına geldi.”

“Bilerek yapıyorsun.”

“Neyi?”

Ahmak iç çekti ve yataktan kalktı. Tati’nin pansiyon odası büyükçe bir Amerikan mutfaklı yatak odasıyla, ufak bir banyodan oluşuyordu. Kendine musluktan su doldururken kızın bıyık altından gülmesini duydu. “Fazla kurnaz bir orospusun,” diye mırıldandı. Tati yatağının yanındaki aynada kendine bakıyordu. Ahmak mutfaktan seslendi: “Az kaldı ölü babama küfrediyordum.”

“Tirbuşonu nerden bulmuşlar?”

“Nasıl?”

“Tirbuşonu nerden bulmuşlar? Yani şarabı açmak için.”

“Ya bi siktir git Tati yaa…” Musluk suyu buz gibi ve tuzluydu. Ahmak ağzını çalkaladı. Mutfak fayansının yansımasından kendine baktı. Gözlükleri olmadan yakın mesafe bulanıktı. Gür bıyıklar, sert ve karizmatik bir çehre seçebildi. Aklından tekrar ederken karizmatik kısmını uydurmuştu.

Sonra “Şarap kutuda olanlardanmış,” dedi. “Karton kutuda olanlardanmış.”

* * *

Adın ne?” diye soruyorlar. “Kusacak mısın? Adın ne? Konuş LAN! Kusacaksan durayım.

“Baban mı?”

“Ahmaööğğğkk.” Ahmak diyecek oluyor ama kusmuğu boğazında kilitleniyor. Çıkmıyor. “İyiyim. Ahm…” Yutkunuyor. “Ahmet,” diyor. “Ahmet.”

Şırınga şeklinde, beyaz bir saat kulesi. Çanlar. Egzoz kokusu ve basamaklar. Çay mı içiyor?

“Tanyeli Sokak,” diyor. Bir kapı görüyor, ensesinde bir acı ve ağzında pas tadı. Gökyüzü açık gri. Birilerine bir şeyler soruyor, yön soruyor, yüzüne sigara dumanı ve ay yıldızlı yüzüğü olan birinin yumruğu siniyor.

Kusacak mısın? Sür.

Sırtı terden sırılsıklam ve soğuk bir rüzgâr esiyor. Babası konuşuyor. Babası.

“Madem demiş kadını yaratacaktın, beni niye yarattın. Anladın mı? Öyle demiş yani… Madem demiş… ŞEYTAN!”

Birileri ona abi diyor.

“Abi sorun olmasın abi. Abi şöyle geç abi. Abi. Abi Tati ablanın haberi var mıydı abi? Abi… Babanız mı?”

“Sonuçta seks evrimsel bir şEY.”

Tati. O hep vurulmasını ister. Tati’nin ince ayak bileklerinden tutup onun koca götünü tokatlıyor.

“Batırdın her tarafı amına koduğumun evladı.” Birileri onun suratına tükürüyor. Oltu taşından bir tespih.

Kusacak mısın? Kus.

“Ohhhhh…”

“Hay sikeydim kapısını da şeyini de…”

Lavantalı oda spreyi ve Tati’nin döşemeleri. Sırtını bir kalorifer peteğine dayamış, tuzlu ve amonyak dolu bir denizde bir seyahate çıkıyor. Birileri ona bıyık altından gülüyor. “Ulan,” diyor biri, galiba çocukluk arkadaşı, “…sen var ya… ulan… sen var ya sen… sen fenasın haaa…” O doktor olmuştu.

Babası ensesine tokadı yapıştırıyor. “Lan! Siktirgit-ananın-yanına-ozamanlan! Ulan!” Babası. “Ahmak!”

Kusuyor.

Kız onun kafasını soğuk suyla yıkarken “İyi misin?” diye sormuştu. “İyi misin? Hâlâ hasta mısın? Sence iyi misin? Ahm…”

“Öğğkk… Öghhheeee öghhheeee…”

Duşun içinde bir kez daha öksürmüş ve sarı-yeşil bir kusmukla Tati’nin beyaz fayanslarını boyamıştı.

Kendine geldiğinde “Temiz hava alman lazım,” dedi kız. “Temiz hava. Balkona çıkman lazım.”

Ahmak kafasını iki yana salladı. Ağzının içindeki bütün sıvıları (su, kusmuk ve tükrük karışıktı), birkaç kez gidere doğru tükürdü ve en sonunda eliyle sıvıların koyu bağlarını kopardı. Bir süre nefes nefese duş teknesine göğsünü dayamış şekilde yattı. Sonra kızın ince parmaklarını sırtında hissetti.

“İyi misin?”

“Ohhhhh… yaböyleh…” Kızın buz gibi parmakları ve elinin ufak ayası sırtını ovalarken duş teknesinin beyaz kompozitinde akan soğuk sudan biraz içti.

Birkaç dakika sonra üzerine Tati’nin pembe bluzlarından birini giymişti ve sırtını eski tip ayaklı kalorifer peteklerinden birine dayamış kafasının camın ardındaki neon tabelanın ışığını keserek çıkardığı gölgeyi inceliyordu.

Genç kız bilmem kaçıncı kez “İyi misin?” diye sordu.

Kafasının oluşturduğu gölgenin boyu bir uzadı bir kısaldı.

“Tati kim?”

“Arkadaşım,” dedi Ahmak. “Döşemelerinden çok sevdiği bir şey varsa, Vosvos’udur.” Öksürdü.

Kız, banyoya sonra Tati’nin döşemelerine baktı. Mutfağa gidip çekmeceleri ve dolapları karıştırdı. Elinde beyaz bir Bjorg kutusuyla geldi. Yatağın üstüne oturup bir avuç mısır gevreğini ağzına tıktı.

Ahmak kusmaktan sesi kalınlaşmış bir şekilde söyledi: “Kimsin kızım sen? Neye bulaştık? N’olduk?”

Kız üzerindeki yağmurluğu çıkardı. Altında koyu renk bir kapüşonlu daha vardı. Saçları iki kapüşonuna rağmen sırılsıklamdı. Civciv sarısı altuni örgüler. Mısır gevreğinin plastiğiyle kutusunu ayırdı, plastiğin içinden bir avuç alıp birazını yere birazını Ahmak’ın iki avcunun arasına döktü.

“Peşimizdelerdi işte…”

“Kim bunlar? Polis mi? Başka birileri mi?”

“Zopkun. Ancak o ölürse…” Kız yatakta kendini geriye doğru atıp oturunca Bjorg’ün beyaz kutusu yere düştü. Şarap kutuda olanlardanmış, kelimeleri Ahmak’ın aklında yankılandı.

“Biz.” Ahmak mısır gevreği tepeciğini tek eline aldı, incelmiş saçlarını alnından ensesine doğru eliyle taradı. “Biz kimiz? Sen kimsin?”

“Beni Alaçatlı’da kaçırdı,” dedi kız. Ahmak onun adının Türkü olduğunu hatırladı. Türkü. “Ailemle piknikteyken. Siyah Transporter. Attığı gibi götürdü. On yaşındaydım. Altı yıl oldu.”

Ahmak’ın zihni ve midesi okyanusun ortasında kalmış bir balıkçı teknesi gibiydi. Alabora olmasına bir ufak dalga vardı.

“Kaçtım işte.” Türkü burnunu çekti. “Arada kaçarım.” Bjorg’ün yarı şeffaf paketine elini daldırdı. “O beni bulur.” Mısır gevreği çıtırdayarak kızın mor dudakları arasına girdi. “Sonra istasyona geldim. Bana para verdin.” Kapüşonunun cebinden aldığı yirmiliği oturduğu yerden uzanıp Ahmak’ın giydiği pembe bluzunun cebine koydu. “Biraz mal aldım.”

Ahmak başparmağıyla ağzına ittiği bir mısır gevreği tanesini çiğnedi. Öteki eliyle bluzun cebindeki yirmiliğe baktı. Bir yirmilik olduğunu anlamak için. Sonra Türkü’ye döndü.

“Parasız aldım.” Türkü gözlerini kaçırdı. “Sonra seni gördüm. Kızılay’da. Üst geçitte. Seni takip ettim. Evine kadar. Kapının önünde biriyle çay içtin. Çayını on saniye taş tırabzana koydun.” Elini tekrar kapüşonunun cebine attı. Ufak, yarı-şeffaf, üzeri çiziklerle dolu ziplocklu bir poşeti gri halıfleksin üzerine attı.

“Çayıma hap mı attın?” diye sordu Ahmak. Bir yandan da mısır gevreğini yemeye devam ediyordu.

“Çiğnedim ve içine tükürdüm.” Türkü ağzını şapırdatırken ve yataktan sallandırdığı siyah külotlu çoraplı bacaklarını sallarken kendine bol gelen kapüşonunu zar zor taşıyan omuzlarını silkti. “Bu kentte bir savaş var,” dedi. “Ve sen iyi birisin.”

Sonra peşimize düştüler. Bir taksiye bindik. Galiba Dikmen’de onları atlattık. Sonra sen buranın adresini verdin.”

“Zopkun kim? Ya da dur söyleme. Ne olacak şimdi?” Ahmak avcundaki mısır gevreklerini bitirmişti.

Türkü dolapta bulduğu küçük boy yarım Nutella’yı plastik bir kaşıkla yiyordu. “Burası güvenli bir yer mi?”

“Ne açıdan?”

“Bulur beni. Burayı bulur. Genelde kendisi gelmez. Şanslıysak yani. Gelirse burayı yıkar.”

“Se…” Ahmak sözünü yarıda bırakıp gözlerini kapıya dikti. Konuşmalar. Taş zeminde hızlı yürüyen topuk sesleri. Girişteki yavşağın art arda yirmi kez birilerine abi deyişi.

“Banyoya gir,” dedi fısıldayarak. “Banyoya gir. Türkü. Banyoya gir.”

“İyiyim, bir şeyim yok.”

Ahmak hızla yerinden kalktı ve kızı kolundan tuttu. Banyoya götürdü ve kapıyı ardından kapattı. “Kilitle.” Ahşap kapıya sürtünen yumuşak polyester. “Kapıdan uzak dur. Başka bir yere git.”

“Başka her yer kusmuk kokuyor.”

“Amına koyim… Çekil işte.”

Kız ağzıyla osuruk sesi çıkardı.

Ahmak’ın sonra ilk yaptığı iş kapının yanındaki abanoz rengi dolabı çekmeye çalışmak oldu. Dolap duvara ve yere sabitlenmişti. Katlanır metal bir sandalye ile idare etti. Onu kapının koluna sabitledi. Kendisi de balkon kapısının yanındaki çekmeceleri karıştırmaya başladı. Kablolar. Elektronik eşya kutuları. Bir sürü ırva zırva, kâğıt, ajanda, bir tane elastomer saplı tornavida, bir kutu tarihi geçmiş kondom, iki karton Sobraine Black, dört çeşit ambalajları soyulmuş votka, sapı kırılmış bir oftalmoskop, gümüş bir bilezik, velcrolu, yırtık, bez bir cüzdan, üzerinde alevli kalpler ve piramitler olan yırtık ve kırışık bir broşür… Sonra mutfaktan bir bıçak aldı. Onu bıraktı, bir tencere aldı. Onu da bıraktı. “Uzun bir şey…” Tam o sırada kapı tıklatıldı.

“Aç,” dedi biri. “Açsayne.”

Koşarak yatağın altına kaydı. Bir sürü tozlu çorabın arasında metal bir beyzbol sopası ve ucuna bir mantar takılı siyah bir tirbuşon buldu. İkisini de aldı. Bam! Biri kapıyı tekmeledi.

“Aç!” Ahmak kapıya baktı. Metal sandalye yerinden oynarken zemini çizdi, iç gıcıklayıcı bir ses çıkarttı, kapı eşiğinden bir avuç toz dökülüp deri oturağı süsledi. “Açsayne üle!”

Ahmak kapının yanına koştu. Tirbuşonu cebine koydu. Beyzbol sopasını iki eliyle kavradı. Dizlerini kırıp sırtını duvara dayadı. Kapı bir kez daha tekmelendi. Banyonun kapısına bakınca Türkü’nün Nutellasını ve plastik kaşığının gölgelerini gördü.

Başkentin kasvetli gökyüzü gürledi, yağmur başladı. Önce yağmur damlaları neon ışıkların yansıdığı camı dövdü, sonra gök gürültülerine metal kükremeleri karıştı.

Sana kapıyı kilitle demiştim,” diye bağırdı Ahmak, dizlerinin üzerinde emekleyerek banyoya girerken. Tati’nin odasında, dışardaki ahmakıslatanı kıskandıracak bir mermi yağmuru vardı. Koridoru odadan ayıran duvarların biri taş ve moloz yığınına dönmüştü.

“Bu kadar çok adam nerden çıktı?”

“Zopkun’un her yerde düşmanları vardır,” dedi Türkü. “O yüzden tedarikli gezer. Grenade launcherı var ama getirmemiştir.”

“Greney?”

“Launcher.”

Kapının aralığından bakınca yalnızca yeşil neonun aydınlattığı yarım odayı ve karanlığın içinde ateşlenen silahların alevini görebiliyordu. Sonra birinin Tati’nin döşemelerine kan kustuğunu gördü. Kan yeşil neonun altında parlak ve siyahtı. Beyaz Bjorg kutusu ayaklar altında ezildi. Bir başkası pembe yatak örtüsü üzerinde ölüyordu. Arkasına saklandığı deri berjerin üstünden kafasını uzatan bir kadının alnından vurulduğunu gördü.

“Git,” dedi Türkü. “Git onun silahını al. Köşedeki. Ben ateş ederim.”

“Saçmalama. Sen git! Daha küçüksün.”

“Ben ölürsem Zopkun buraya atom bombası atar ve senin de ananı siker. Üzerindeki ceket zeminle aynı. Fark edil-” Tam o sırada kapı eşiğine gelen bir mermi Ahmak’ı yerinden zıplattı, Türkü sözünü yarıda kesip gözlerini kıstı.

Ahmak yere yattı. Kapının altından girişe doğru bakınca Tati’nin kısa namlulu tüfeğinin ucundan fışkıran alevi gördü. Dokuzlu şevrotin, toplu tabanca tutan kilolu bir adamın kolunu kopardı.

“Bizi Tati kurtarmış.”

“Ne?”

“Bizi Tati kurtarmış.”

“O zaman kapının dışındakiler Tati’ler. Git, sana ateş etmezler.”

“Zopkun hangisi?”

Türkü’nün ince parmakları odanın içinde bir yer işaret etti.

Kel, gri keçi sakallı, siyah kaşe pardösülü ve parlak kösele ayakkabılar giyen biri, Tati’nin uzun Benjamin’inin yanına sinmiş, elindeki dipçiği sökük bej renk bir AK-107 ile odanın girişini tarıyordu.

Ahmak uzandığı yerden kapı aralığına geçti ve sürünerek mutfağın girişindeki ölen adamların birine doğru ilerledi. Kafasının üzerinde bir cam şişe patladı, dizlerinin üzerinde bir köpek gibi koşmaya başladı. Kendini mutfağa doğru atınca bordo rengi fayansın basamağına sırtını vurdu, yüzüne bir avuç toz döküldü ve belinden yukarı doğru bir galvanik şok yürüdü. Sonra ölü adamların birinin üzerini aramaya başladı. Yerdeki adamın mavi gömleği kanla sırılsıklam olmuştu ve çizgili takımı limon kolonyası ve leş gibi sigara kokuyordu. Ahmak, adamın beline yerleştirdiği krom rengi tabancayı aldı, karanlıkta ateşlenen silahların alevi, parlak tabancanın gövdesinden sekti. Gitmek için hareketleneceği sırada üstünü aradığı adamın karnına bir kurşun daha geldi. Ahmak yere yattı, yüzünü soğuk fayansa dayadı. Elleriyle kafasını korudu. Tabancanın gül ağacı kabzasını sıktı. Sonra zeminde kendini banyoya doğru çevirdi ve sürünmeye başladı. Askerde öğrendiği gibi, suratı hariç her tarafı yerle bitişikti. Sonra kollarını çalıştırdı, bir sağ, bir sol ve o anda tabancasını aldığı adam onun ayak bileğini yakaladı. Ahmak bir tavuk gibi çırpındı, tıpkı birazdan kesilecek bir tavuk gibi ciyakladı, silahı adama doğrultarak onunla göz göze geldi. Adamın burnundan akan kan tıpkı yolunu bulmaya çalışan bir yılan gibiydi. Ahmak tetiği çekti. Hiçbir şey. Hiç. Bir. Şey. Silah ateş almadı. Adamın göz akları yeşil ışık altında kanla doldu. Ahmak’ın bileğini bir mengene gibi sıkıyordu. Ahmak son bir hamle ile cebindeki tirbuşonu çıkarıp adamın bileğine sapladı. Sonra adamın kolundaki güç gitti. Ahmak emekleyerek tekrar banyoya girdi.

Öldürmek ister misin?” diye sordu Türkü. “Onu öldürmek ister misin? Açıkta. Onu vurabilirsin. Onu gerçekten öldürmek istemiyorum çünkü üzüldüm biraz.”

Ahmak banyoda kollarını öne doğru uzattı ve silahı keçi adama nişanladı. Elleri titriyordu. Sağ kolu ta göğsünden titriyordu. Tetiği çekti.

“Bozuk. Amına koduğumun silahı bozuk!”

“Sürgüyü çekmen lazım. Böyle yani.” Türkü karanlıkta eliyle hayali bir silahın sürgüsünü çekti. “Zavallı adam silahını ateşleyemeden ölmüş.”

Ahmak parlak silahın sürgüsünü çekti. Metalin metale sürtünmesi ve sert bir klik. Sonra tekrar silahı nişanladı. Zopkun tüfeğinin şarjörünü yuvarlak ve büyük bir tanesi ile yeniliyordu. Sonra banyoya baktı. Ahmak onun keçi gözlerindeki öfkeyi gördü. Türkü’yü bir kenara itti, kendisi başka tarafa yuvarlandı ve banyonun ahşap kapısı yüzlerce tahta iğne, kıymık ve talaşa ayrılırken Ahmak gözlerini kapattı. Dışardaki ahmakıslatan, soğuk ve keskin bir sulu sepkene döndü.

“Vurulduğunu söylememiştin,” dedi Türkü. “Vurulmuşsun. Vurulmuşsun. Vurulduğunu söylemedin. İyi misin? Vurulmuşsun.”

Polis sirenlerini duyduğunda Türkü onu merdivenlerden yukarı sürüklüyordu. Gözlerini kapattı ve uzun bir rüya gördü. Sanki bitmeyecekmiş gibi. Sonra çatıdaydı, Türkü sulu sepkenin altında zıplayarak dans ediyordu. Üzerinde Tati’nin gardırobundan aldığı, eski bir yaz elbisesi vardı. Gök ona kükredi ve Ahmak annesini gördü. “Bir huri.” Gökyüzünde annesi ona bakıyordu. Kızıyor mu? Belki. “Bunu bir filmde gördüm,” dedi Türkü. “Bunu insanlardan öğrendim.” Sırtından yukarı yürüyen galvanik şok. O silahı alacağım derken vurulmuş olmalıydı. Sonra ölmeyi bir kenara bıraktı ve Türkü’yü seyretti. Çatıda tüttüren junkilerin arkalarında bıraktığı bir UV lambanın sulu sepkene karıştığı havada Türkü’yü seyretti. Onu kurtarmak istedi. Tazmanya Canavarı dövmesi UV ışık altında bir florasan gibi parladı. Kötü insanların türküleri olmazdı.

Afterglow mordu ve kız hiç gülmemişti.

Kasvet Ulu

İnsanları rahatsız edecek ve yalnızca gerçekten olacağını düşündüğüm şeyler hakkında yazarım. Mutlu-luk benim için bir kaçamaktır. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Ba-zen bu dünyada olan bütün kötülükler için kendimi suçluyorum. Çünkü hastayım ve bağlarımı kopardım. Yirmi üç yaşındayım ve gerçek adım Kasvet Ulu değil. Bunlar daha iyi günlerim. https://polikromhatiralar.blogspot.com/

Ahmakıslatan ve Sulusepken” için 8 Yorum Var

  1. ged dedi ki: dedi ki:

    Çok keyifle okudum. Gerek anlatım tarzı, betimlemelerin güzelliği (ki ben genelde betimlemelerden çabuk sıkılırım), gerekse konuşmaların gerçekliği, aralardaki ayrıntılar olsun hepsi tadındaydı. Heyecanlı bir film izler gibi okudum :slight_smile: Belki çatışma bölümü biraz karışık gelmiş olabilir. Hikayenin geri kalanında çok keyif veren ‘sonradan yerine oturma durumu’ burada beni biraz zorladı. Ama bütünüyle çok beğendim.

    Emeğinize sağlık!

  2. okutucu dedi ki: dedi ki:

    Akıcı, gerçekçi ve sağlam cümlelerle kurulmuş harika bir hikayeydi. Elinize sağlık!

  3. Teşekkür ederim. Gerçekçilik konusuna ayrı bir özen gösteriyorum. Beğenmenize sevindim.

  4. Merhabalar😊
    Yazarını biraz daha irdelemek istediğim ilk öykü oldu diyebilirim Seçki’de. 23 yaşında iken ben böyle yazamazdım. Bunun için ayrıca tebrikler.
    Tati ve Ahmak’ın sahnesine kadar olan kısım, çok merak uyandırıcı ve yüzde tebessüm bıraktıran cinstendi. Sonrasındaki aksiyon beni biraz yordu; ama sonunda haklı bir beğenmişlik hissi bıraktı.
    Sonraki hikayelerinizi merakla bekliyorum, yolunuz açık olsun😊

  5. Selam,
    Cok iyi bir oykuydu oncelikle tebrik ederim.
    23 yasinda bir yazardan beklenebilecek eril bir dil, taze, gizemli ve hayat dolu bir genc kadin karakteri okumak son derece eglenceli ve keyifliydi ama bence oykunun asil basarisi tezatliklardaydi;
    Mesela anlaticinin genc oldugu anlasiliyordu ama ana karakter daha olgun bir sese sahipti. Gecmisi yazmak kolaydir ama yasanmamis yaslari yazmak zor.
    Sonra son derece gercekci bir dil ve dunya ile ayni olcude surreal bir baskasi yan yanaydi. Ozellikle finaldeki aksiyon sahnesinde surrealizm had safhadaydi.
    Bildigimiz Ankara’dan cyberpunk bir distopya sehri cikarmak da ayrica basariliydi.
    Sonucta tebrik ediyorum.