Öykü

Alaz Cazı’nın Bebelerin Yüreğini Pişirdiği

Söylencelerin söylenmekten öteye geçip; geçmişi bugüne buyurduğu,

Kitab-ı Dedem Korkut’un yazıya hiç dökülmediği bir devranda;

Boy boylama artık Yâdı yankılamak’tır.

* * *

Yer sofrasının başında sallayıp durur merdaneyi; ileri geri, geriden ileri ve ileriden geri, biraz sağa ve az biraz da sola… Hamur topağı açıldıkça büyür durmaz; serilir dökülür yetmez arsızca genişler. Ta ki yırtılacağı ana kadar kollar durmaksızın çalışmaya devam eder. Yoğrulmadan evvel ununa süt karılmış bu yumuşak yüzlü hamur tandıra bırakılır. Yüzü kara, ateşi harlı tandır bir çırpıda ekmeği alazlar. Yuka derler adına başlar göz göz şişinmeye. Buradayım, işte buradayım bir pişimlik canım ve ben, buradayım diye ilenir.

Kadınanam duymaz onu; şalvarındaki unu silkeler, tere bulanmış alnını elinin tersiyle siler. Sonra kıyamaz yakarısına; oklavanın ucuyla yufkanın kabartısını dindirir ardından ekmeğin yüzünü çevirir. Kadınların bir kısmı kış için ekmek yaparken berikiler de çoluk çocuğa azık olsun diye hamurun içine yağ sürüp çörek ederler. Bu sene o çörek etmez; tandırın ateşinde hayatının en karanlık geçen kışını pişirir. Anılarını yakıp tükettikçe hafiflemesi gerekirken evlat acısı canından can alır; ömürlük gedikler açar. Sabahın köründen gecenin kaygısı üzerine çöreklenir.

Konuşmayı oldum olası sevmez. Ağzının kıyısında yeniyetmelikten bu yana kapanmayan bir yara vardır; açıldıkça gerilir derisi. Hele ki anlatacağı korkunç hikâyeyi düşündükçe sızım sızlar her yanları. Düşünmekten ufunet basınca merdaneyi bir kenara bırakır; gerinerek ayağa kalkar. Avluya çıkıp bir cigara tellendirir. Korku değildir kafasına sızan. Lakin o gece yapması gereken anlatıdan ötürü umutsuzluk hissi ele almıştır her yanını. Bu yâdı yankılamak oğlunu yitirdikten sonra başına gelenlere nazaran hiçbir şeydir aslında. Yine de kedere bulaştırır fikirlerini.

Her kadın gibi o da korkardı sıranın bir gün kendisine de gelebilme ihtimalinden. Kimisi ömrü evladından uzun olmasın diye dua eder. Kimisi de bu yâdın sadece analara yıkılmasına ah eder. Yavru yalnız anadan olmaz ki; er kişiye söyletmediklerini kadına yıkmak niye diye atalara kin kusanlar bile çıkar. Onun korkularıysa diğerlerinin aksine çocuğundan uzun yaşamaktır. Öldükten sonra evlatçığına kimin bakacağını bilemeyen ana babalar, uzun ömür diler ne yapsınlar.

Uzun zamandır bir eşi ve ailesi yoktur. Çekirdek ailesindeki her bir üyenin ölümüne şahitlik etmiştir. Bir başına kalmak tez elden büyütür derler ya yalan; henüz bir çocukken anasının ona yaptıklarından sonra bir anda büyüyüvermiştir bizimki. Bu kayıplarla ve elem dolu yaşama rağmen Kadınanamın evladından gayrı bir derdi de dudağının kıyısındaki yara izidir. Ona göre bir kazadan öte başına gelen; anasından ona kalan kasti bir ukde…

Henüz bir çocukken abisinin traktörün altında kalmasının ardından tanışmıştır o yâd ile. İlerleyen bir yıl boyunca abisini kanlar içinde bulan ablasının her gece kâbuslardan uyanmasını izlemiştir. Ne kadar arasa da evdeki matemi silip yok edecek bir süpürge bulamamıştır. Tüm bunlar geçti gidecek derken anasına şart koştukları o yâd ile hayatı kana bulanır. Şayet anlatmazsa tüm kasaba halkına musallat olacağını söyledikleri Alaz Cazı’nın yâdını zorla yankılattıkları anası, güya acıdan kendinden geçmiş ve elindeki tırpanla öz kızını, Kadınanamı yaralamıştır…

“O yaradan geri kalanmış yaşamım,” dese de talihsiz bir tesadüftür başına gelen. Etrafındakiler bunu defalarca söyleseler de yüreği soğumamıştır bir türlü. Nitekim kasabadan göçüp giden eşinin birkaç sene içerisinde yoka karışıp; haber salmaz, merak etmez olmasını da bu yaraya yormuştur. Anasının bıraktığı geçmek bilmeyen ize ve eşinin gidişine kinlenip adama bir bebeklerinin olduğunu dememiştir. Sonraları çocuğu olduğunu bile haber vermediği birine, evladın öldüğünü söylemek de manasız gelmiştir. Bilmediği derdin saçını uzatmaz kimse diyerek ömürlük susmayı yeğlemiştir.

Oğlan öleli beri bir yıl dolacak o gün. Bir sigara daha yakar avluda yürürken. Derdine dert katmaktadır anlatmak zorunda oldukları. Kimileri dinlemek yeğdir dese de böyle değildir durum bunu da bilir… Söylemek, söylemek ve söylemek gerekir. Hatta Kadınanam atadan kalan boyları anlatmayı canı gönülden sevmektedir… Korkut Ata’nınkilerden bile yâd yankılamanın kıvancıyla gönenmiş şanslı bir kimsedir.

Lakin tüm yaşamını biçip geçen; ağzının kıyısına kapanmayan bir yara bırakan lanetli boyun yakasından düşmeyeceğini hiç düşünmemiştir. O hikâye ki Alaz Cazı’nın Bebelerin Yüreğini Pişirdiği’dir. Anlatmak yükümlülüğünün sebebini bilemediğindendir kaygısı ve kini. Kasabanın ileri gelenleri, her şeyi yâdı yankıladıktan sonra anlayacağını fısıldamıştır. Nedendir bilinmez çocuğunu kaybeden kadınlara bu yâdı anlatmayı şart koşma sebepleri ancak o vakit mana kazanmaktadır.

* * *

Ruha elem keder kusan

Alaz Cazı’nın Bebelerin Yüreğini Pişirdiği…

yâdını anlat diyen kâfir dil; lal olasın!

Tırpanın sivri ucu yanağına girmiş bir hâlde uzanmakta kasabanın meydanında.

Kan; her yerde kan!

Ağzının içine dolan, dışarı taşan; onu boğan kan… Anası tırpanın ucunu tutuyor, gözleri kocaman.

Hemi bebesini anadan çalıp hemi de yâdı mecbur koşan ölüm,

lanetinde boğulasın!

Gözbebekleri birbirine kör düğümlerle bağlanmış. Bir daha asla öyle bakmadı ona… Şekilden şekle girip sanki kendi canı yanıyormuş gibi kıvranarak anlatıyor yâdı; lakin azıcık bile sarılmıyor… Korkuyor sanki konuşurken ama oluk oluk kanamasına rağmen çığlıklarla hikâyeyi anlatmaya devam ediyor. Durup da bakmayı da kesince anasından yardım dilenmekten vazgeçiyor. Ağzı yırtılıyor ve bir gece sonsuza değin susuyor.

* * *

Kadınanamın fikrine bir anlık sızan bu sahne, üç hanenin sığdırıldığı kocaman avluya dar geldi. Sigarasını çekeleyerek kasabanın içinde turlamaya başladı. O sırada peşi sıra dört küçük çocuk meydandaki küçük su havuzuna koşmaktaydı. Havuz dedikleri yüksek debili bir pompadan akan suyun, ortası dikdörtgen biçiminde oyuk bir yapıda toplaşmasından ibaretti. Biriken su, belli bir seviyeye yükseldiğinde aşağıya boşalıp ince taştan bir yolla çaya taşınırdı. Kilim benzeri eşyaları yıkayacak genişlikte de bir taşa sahip olan bu yapıya kasabalılar akar derlerdi. Hep aksın fakat taşmasın diye suyun incecik yolu, aşağı dökülürken havuzun dörtte bir boyuna inerdi.

O sırada pompanın başında birileri yün dövmekteydi. Çocuklar kirli suyun aktığı yalağa ayaklarını sokup ilerledi. Aynı anda hem halaoğlu; hem de dayıkızı olan bu dörtlü bulanık suya aldırmadı. Kafalarında dönüp dolaşan tek şey çörek yeme sıralarının ne zaman geleceğiydi. Kadınanamın ciğeri sızladı; oğlu onlardan sadece iki yaş büyüktü… Gözüne dolan yaşı gerisin geri itip pompanın uzağında bir taşa oturdu. Komşularını seyre daldı.

Kimse elleşmedi ona; herkes birkaç saat sonra bu meydanda anlatacaklarının dermanı olmadığını bilmekteydi. Aralarında tırpanın ağzının kıyısına girip yüzünü yardığı günü hatırlayanlar da vardı. Günlerdir aralarında fısıldaşmaktalardı. Kadınanamın derdi hangisiydi: Anasının onu yaralaması mı, tüm ailesinin göçüp gitmesi mi, kocasının kaçıp gitmesi mi yoksa bir başına büyüttüğü sakat bebesinin vakitsizce ölüme yenilmesi mi? O hepsinden geçti; yün döven hemcinslerini seyretmeye daldı.

Tüm hınçlarını, ahlarını, öfkelerini, sevip de söyleyemediklerini, susup da haykıramadıklarını, mecburiyetten kabul ettiklerini; yara belleyip kabuk bağladıklarını ardından defalarca kanattıklarını ellerindeki değneklerle yüne indirdiler. Sopayı taşa vurdukça çınlardı her yan. Yün, ipil ipil ıslanmadan ve kiri kusmadan evvel hazırlanırdı koyunun eski melediklerini etrafa duyurmaya. Sıvanmış paçalar, özensizce başa geçirilen tülbentler ve şen şakrak sohbetler dışında dövme işine hiçbir yakınma bulaşmazdı. Sopayı çınlatırken güç aldıkları başka hislerden sorulurdu.

Yanlarına varıp bir değnek almak istedi. Fakat uzun zamandır suspus, kıyıda köşede yuka açmaktan başka bir şey yapmadığından çekindi onlara karışmaya. Alaz Cazı’nın korkusundan tandırın dibinden ayrılmaz olmuştu. Oğlunun yüreğini atıp onu eleme terk edeceğinden mi korkmaktaydı yoksa sadece geleni geçeni mi kollardı bilemedi kimseler. Kadınanam sabah akşam kuru ekmekten sorumlu oldu. Bir gün açtıysa öbür gün yoğurdu; beriki gün pişirdi. Bir tek çörek yapmadı; onu da yapamadı…

“Yeter artık yufka açma,” dediler, o durmadı. Bir vakit sonra kışlık ekmekleri ıslayıp satmaya başladılar başka kasabalara. On iki koca ay geçmesine rağmen dinmedi sancısı. Oğlunun bedeni toprağa karışsa da soğumadı acısı. Karışamadı yün dövmeye de insanların arasına da. Sigarasını tellendirdi ve dumanında tüm yaşamını hatırına getirdi. Acısını kendinden bildi; abisini ezen traktörün tekerini bile sırtına yükledi.

Acı ve öfke birleştiğinde kimileri kendi dışında ne varsa ondan çıkartır hıncını. Bir de Kadınanam gibileri vardır: Durup her suça bir suçlu ararlar; gider onu da kendilerinde bulurlar. Oysa suç boşluktan kurulmuş bir kumpas gibidir. Her pencere pervazında olayın vuku oluşunu bir başka biçimde bulursun. Anası kızını sorumlu tutarak tırpanı geçirmemiştir ki ağzına. Delirmiştir sadece bir anlığına… Kadınanamın gözünün önünde tüm yaşamı; kulağında yalnızca oğlunun kahkahaları vardır.

* * *

Alaz Cazı mavi bir ateş parçası,

yaban ellerden varır gelir kağnısı…

Bebelerin yüreğine varmak için ağızlarının kıyısında kancası.

* * *

Islanmış yünleri ve kadınları gerisinde bırakıp uzaklaştı. Bozkıra doğru vurdu yolu; güneş tepesindeydi aldırmadı, yürü babam yürüdü. Kafasındaki tüm karmaşayı önüne döktü bir yandan. Ne yapmalı, neden anlatmalı düşündü durdu. Öfkesi kalmamıştı artık onu anlatmaya zorlayanlara. Bilmekteydi neden mecbur olduklarını, hele de Alaz Cazı’nın uğursuzluğuna kanıt olarak bizzat kendisi sunulmaktayken kimselere bir şey diyemezdi. Fakat neden tam bir yıl sonra bu yâdı yankılamak gerektiğine takılabilirdi.

Kurumuş toprağa, çalıya çırpıya, tavuğa atılan darıya; kümese karışan çakala dert yandı. Hanidir sustuklarını bir eski mabette haykırdı önce. Ardından acısını ve kanayan yarasını unutup yâdı anmaya çalıştı. Zihninin her kırıntısında anlatılanı canlandırdı. O vakit fark etti asıl olanı. Anlatılanın aslında abisinin ölümünden anasına kalan olduğunu; aslında Alaz Cazı’nın yaktığı yüreğin anasının ki olduğunu bildi yüreği. Lakin tüm bunları idrak etmesine rağmen tırpanı yüzüne geçirme sebebini bulamadı…

Kasabaya geri dönme vakti geldiğinde yavaştan aldı adımlarını. Aslında bu anlatılanın bir nevi yas tutmak olduğu da malum olunca yüreğine, rahatlamıştı kendince. Yürüdü ağır ağır; hem gece yarısı varmasa ne olacaktı ki? Yitirdiği yavrusunu geri getirmeyecekti ya kimse. Anlattıkça hafiflemeyecekti bilmekteydi bunu da. Çocukların bir anda ölüp gideceği de yoktu. Her şey yıllardır anlatılagelen bir hikâyeden ibaretti.

Az gitti uz gitti dere tepe ova dümdüz gitti de yol bitmedi. Kasabanın ışıkları gözüktüğünde meydandaki meşaleleri de gördü. Saatin tamı vurmak üzere olduğunu fark ettiğinde onlara “Durun ahali; kaygılanmayın boş yere,” demek istedi. İyiydi, bir derdi yoktu. Lanetin boyunduruğuna vakti zamanında nasıl girdiyse öyle çıkacaktı. Oğlunun kahkahası kulağında, adımları aksak ilerledi.

Kadınların yün dövdüğü pompaya kadar geldiğinde beklenmedik olanı buldu. Ansızın soluğu kesildi. Kasabanın ışığının dışında, tek katlı kerpiçten evlerin ışığına karışan alevlerin önünde; korkutucu bir hızla gezinen ışık huzmesini gördü. Mavi bir alev parçası olan bu nursuz ışık, tüm bedensizliğine rağmen koca göbekli tıknaz bir kadını andırmaktaydı. Kasabadaki çocukların arasında sekip durmaktaydı…

Kadınanam koşmaya başladı; durmaksızın, nefes nefese, canhıraş… Masal diye belledikleri, yas deyip yüreğini sakinledikleri en büyük kâbusu olmak üzereydi. Kasabanın meydanına vardığında saat henüz tama varmamıştı. Anasının neden tırpanı yüzüne çaldığını işte o sırada anladı. Tıpkı kendisi gibi geciken, hatta zorla getirilen annesi de Alaz Cazı’yı bir çocuğun –öz kızının– ağzının kıyısındayken görmüş olmalıydı… Bundandı tırpanı yeme sebebi. Daha ötesi var mıydı; anası onu sevmekteydi. Uzun bir ömür sonra ilk kez canı gönülden gülümsedi.

Anasının aksine Kadınanam çocuğu kurtarmak için tırpanı kullanmadı. Oğlunun gülüşü kulaklarında ona eşlik etti bir yandan. Etrafındaki herkese sadece bildiklerini ve çektiklerini anlatmaya başladı. Kelimeler yalnızca dinleyenin kulaklarına değil anlatanın yüreğine dolmaktaydı.

“Geceyi bulduğunda yıldızlar, çorak toprakların üzerine bir güzel serildiler. Çatının üzerinde gezinen çıplak ayaklar tap tap sesleriyle ev ahalisini bezdirdiler. Bir gittiler, iki geldiler derken derken yok olanı sevdiler. Toprağa basan ayakları, göğü kucaklayan kolları ve tüm hayranlıklarıyla seyrettiler gökyüzüne çöken geceyi ve ona karışanları,” diye başladı.

Hem çocuktu o sırada hem ana; hem eşti hem yaren… Suçluydu, suçtu; haklıydı ve haksızlıktı. Kim neyden gocunuyorsa neye öykünüyorsa oydu; vicdanın muhasebesini anlattıkça arındı etrafındakiler. Alaz Cazı onun kelimelerinde yundu; sağaldıkça Kadınanamın ruhu, ateş söndü. Yakarışları kutlu olanları buldu. Yâd yankılandı geceye doldu…

Ataların ruhları hep bir ağızdan dinleyenlerin kulaklarına fısıldadı duyalım bakalım ne fısıldadı:

Anadan evlada yakılan ağıtı göynü ile duyan kimse,

kök salan acıdan anayı yeniden doğurasın.

Alaz Cazı’nın tandırını külleyip,

bir avuç tohum atasın:

Başlangıçlara,

yarınlara,

sonlara.

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Alaz Cazı’nın Bebelerin Yüreğini Pişirdiği” için 13 Yorum Var

  1. Sevgili Ezgi. Dede Korkut destanlarına dolaylı bir yaklaşım yaparak yazdığın öykün Anadolu’nun derdini çok iyi anlatmış. Yani bu derdi olan bir öykü ve ben derdi olan öyküleri çok severim. Edebiyatta en önem verdiğim şey betimleme. Hatta bir öyküyü gözümde “Eser” statürüne çıkaran şey betimleme. Sen bunu harika yapıyorsun. Çörek etmek, ufunet basması gibi tabirler de ilgi çekiciydi. Alaz cazı anlatımını gördüğümde ise iş daha da güzelleşti. Alaz cazı, Kadınanam’ın hem en büyük derdi hem de ona kendini göstererek sırrı çözmesine sebep olan en büyük dermanı oldu. Ne diyelim kadınanamın da kaderi böyleymiş. Bu arada kadınanam tabiri Umut Sarıkaya’dan kulağımda o kadar komik kalmış ki ilkin öyküye giremedim :slight_smile: Ama geçti :slight_smile: Ve son olarak: "Suç, boşluktan kurulmuş bir kumpas gibidir. " Kalemine sağlık canım arkadaşım. Nicelerine!

  2. Umut veren bir öyküydü. Her şeye rağmen tekrar başlamayı salık veriyordu. Bu mesajı çok değerli buldum.

    Dili de özgündü, klasik bir Dede Korkut dili değildi. Yani öyle olsaydı da güzel olurdu ama bu özgünlük de gayet güzel olmuş.

    Sadece bir iki fiil metnin genelindeki havadan daha modern kalmış diye düşünüyorum. Ama genel manada dil özgün olduğu için sorun değil.

    Ellerinize sağlık…

  3. Merhabalar Müge,

    Çok güzel şeyler söylemişsin gerçekten bu öykü bu kadar var mıydı dedim yorumunu okurken :slight_smile: Kelime mevzusunu @MuratBarisSari söyledikten sonra da not almıştım en kısa sürede tekrar okuyup o kelimeleri düzenleyeceğim. Hatta aklınızda kalanları söylerseniz çok sevinirim :slight_smile:

    Alaz Cazı aslında çocukların tamamına kast ediyor. Yadı yankılamaya gelmezse o kişi tüm çocuklar telef oluyor gibi düşünmüştüm. Belki ilave bir tümce orayı daha net verebilir. Minik düzenlemelerle daha net oluyor kurgu buranın bu dönüşlerini seviyorum :smiley:

    Tekrar çokça teşekkür ederim konu biraz hassas gibiydi ama hoşuna gitmesi de beni ekstra mutlu etti.

    İlhamın bol olsun!

  4. Takıldığım kelimeler/anlatımlar dediğim gibi benim algımla da ilgili olabilir. Sonuçta sadece bir okuyucu olarak gözlemlerimi dile getiriyorum :slight_smile:

    Lakin o gece yapması gereken anlatıdan ötürü umutsuzluk hissi ele almıştır her yanını.
    Her kadın gibi o da korkardı sıranın bir gün kendisine de gelebilme ihtimalinden.
    Ne kadar arasa da evdeki matemi silip yok edecek bir süpürge bulamamıştır.
    Fakat neden tam bir yıl sonra bu yâdı yankılamak gerektiğine takılabilirdi.

    Bu anlatımlardan süpürgeli benzetme önce hoşuma gitti ve gülümsedim. Ama daha sonra nedense bu metin içinde yabancı durdu gözüme. Bir sorun var gibi. Yani matemin ve olayın ağırlığı yanında süpürge betimlemesi hafif kaldı. Süpürülmesi ve yok edilmesi… Hmmm bilemedim.

    Diğer koyu ile işaretlediklerim de düzeltilip bence metne uygun bir anlatım kazandırılabilir.

    Çocukların arasında seken Alaz Cazı’ya bir tık daha korkutucu bir ifade verebilirsin, sekerken ağzında bir yürek parçası olsun mesela ya da uzun tırnaklarının altında et parçası (sadece örneklemek için söylüyorum).

    Eğer çocukların tamamı söz konusuysa sonraki anlatımındaki bir çocuğu kaldırıp sadece öz kızına yaklaşırken gibi tanımlayabilirsin.

    Benim söylediklerim çok ayrıntılı ve göreceli olabilir.

    Sonuçta, yukarıda belirttiğim gibi metnini çok beğendim eline sağlık tekrar :slight_smile:

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @zencefilos

    Bir öyküyü okumaya başladığımda o öykünün nerede geçtiğine bakıyorum. Örneğin, yazar bize hikayeyi olay akışında mı anlatıyor ya da çeşitli lokasyonları olaylar ile mi örtüştüyür veyahut öykü daha öznel bir düzlemde, karakterlerin ruhsal dünyasında mı yaşanıyor. Çoğu zamana yazar hangisini seçerse öykünün vermek istediği mesaj ve okuyucunun konsantrasyonunu verdiği yer de bunlarla bağlantılı oluyor.

    Olay akışı ise genelde amaca yönelik anlatımı (şifayı bul, kızı kurtar, kupayı kazan :slight_smile: ya da Lokasyonlarda ise kaçma-bulma-arama gibi bir amacı mı var diye düşünürüm. Oysa bunlar arasında beni en çok meraklandıran Öznel ortamda geçenler yani karakterin duygusal olgunluğu, ruhsal derinliğinin artması ya da burada olduğu gibi kendiyle barışması ve onu yalnızlaştıran tüm etmenlere cevap bulması hikayesi genelde benim en sevdikelrim arasında yer alıyor.

    Bu öyküyü olay akışında alokasyon bazlı anlatsan inanılmaz bir korku-gerilim yansıması yaratabilecek iken sen karaktere yoğunlaşmışsın, Karakterin, kesin adımlarla aydınlandığın, sorularına cevap bulduğunu, kendisi ile barıştığını ve içinde bir cesaret yaratıp kendisini düşünmeden bir kahramana dönüştüğünü yazmışsın.

    Sanırım en zorlu yol da bu olsa gerek.İçimizdeki kahramanı bulmak, iblislerimizi yenmek ve kendimzile barışmak.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz