Öykü

Anjiyo Gecesinde Kayıplar

Şapkamı kaybetmiştim. Bir büyücü için kariyerine veda etmenin en hüzünlü yolu. Silindir şapkalardandı bu. Özgür dünyanın ışıklı geceleri altında, insanları bir miktar sinematografi aracılığıyla kandıranların şapkası. Peki niçin aptal bir şapkayı anlatıyorum size? Çünkü onun yüzünden korkunç bir trajedinin müsebbibi oldum.

Eski bir arkadaşım dün beni arayıp, onu bulduğunu söyledi. Neredeymiş? On yıl önce, onu bıraktığım yerdeymiş! Onu kaybetmediğimi, orada unuttuğumu anladım. Bu tarz idrak anlarını bilirsiniz. Zorla unuttuğunuz, kendinize unutturduğunuz şeyler beklenmedik bir anda karşınıza çıkınca, hem sevinç, hem de korku hissedersiniz.

Nitekim, tekrardan sahneye dönmemi istiyordu. Kabul ettim. Arkadaşımı kırmak istemediğimden değil, şapkamı özlemiş olduğum içindi bunu kabul edişim.

Bir trajedi yaratacağım geceye bu yüzden atıldım işte. Bunu bilemezdim güneş battığında ve caz müziği başladığında kanalizasyonlarda. Şizofren Pelikan saksafon çaldığında ve rüzgar estiğinde, ışıklar birer birer yandığında sahilde ve palmiyeler titreştiğinde, ben nereden anlayabilirdim bu gece korkunç bir günaha batacağımı?

Lunatik Çemberindeki çürüyen evimden çıkıp, sahile açıldığımda, yunusların denizkızlarıyla oynaştığı deniz, kodein pembesine dönüşmüştü günbatımının ışıklarıyla. Ve sonra ben belirmiştim. Işıkları söndürmüştü tanrısal bir kişi sırf benim için. Büyülü bir gece doğmuştu silindir şapkam kadar siyah ve bir dolunay sahte sahte parlayan.

Sahil boyunca yürürken milyarlarda bir olabilecek bir olay, o gece bana denk gelmişti üstelik. Camdan bir kalp paramparça olup da saçılmıştı sokağa. Bir melek göğün isimsiz bir katına kadar uçup orada intihar etmişti.

Işıl ışıl bir gösteri kaplamıştı düzgün taşlarla dizilmiş yolu. Milyonlarca acı zerreciği önümde seriliydi. İçine kapatıldıkları rüyalardan uyanamayan meleklerin bile gözyaşları karışmıştı cam kırıklarına, denizde kıpırdayan sirenlerin çığlıkları da. Belki üşüdükleri için, belki de uyanan ve ölen kardeşleri için ağlıyordu tanrının zavallı kızları.

Bilemezdim ki, meğer, her melek bir rüyanın içinde yaşarmış, her rüya bir meleği barındırırmış bulanık kalbinde. O kalbin gözlerinden bakan saf bir hüzün, insanlığın en çarpık asimetrilerinin ortasında akort edilmiş bembeyaz mücevher, Kayalıklardaki Şizofren Pelikan’ın iç burkan şarkılarını ve insanlığın neden olduğu tüm pisliği gözetmek zorundaymış.

Orada üşüyor olmalılardı ve cennete kadar tırmanan roketler icat etmek istemiştim o an, oysa ki ben bir melek yaratmak için rüya görmenin yeterli olduğunu bilmiyordum henüz, elimde bir cennetin anahtarı vardı ama asıl cenneti düşlerimde görüp de her sabah yitirdiğimi bilmiyordum. O sıra, idrak edebilseydim de bir önemi olmayacaktı ki bunların.

* * *

Gece, bir trajedinin başlangıcına yakışır derecede soğuktu. Mazgal kapaklarında dumanlar tütüyordu, tam bir film seti gibi, kalplerin kırılacağı, tetiklerin çekileceği, gözlerin kapanacağı gereksiz bir komedi. İnsanın roketlerle delik deşik ettiği ve tanrının en büyük sahtekarlığının eseri olan uzay, tüm nefretini ve kinini karanlığın bağrında toplayıp da dünyaya üflüyordu sanki. Hayatla dolu olması muhtemel yıldızlardan bile ölüm ve nefret yayılıyordu solgun ışıklarla birlikte.

İnsanlar eğlence arıyordu. Ayazın kırıklarla doldurduğu gecede, bilekleri kan içinde süzülüp de vals eden aptal aşıkların ve sarhoşların histerik kahkahaları Şizofren Pelikan’ın şarksını bile boğuyordu.

Gecenin seslerini uzun bir süre dinleyenler için Şizofren Pelikan’ın şarkıları acı verici bir bağımlılık gibidir ve bu güzel varlığı bastırdıkları için tüm insanlara küfrediyordum.

Basık caddeyi geçip, köşede bekleyen soru işaretleriyle buluştum. Takım elbiseli, kambur soru işaretleri kapkara elleriyle tokalaştı benimle. Sonra tokalaştığımız yerden başladılar silinmeye, hepsi benim gibi bir kent sürüngeni oldu ve kızıl renklerin istila ettiği o neşeli binaya doğru yöneldik.

İnsana, uzaklardan esen tatlı bir rüzgara ve avuntu dolu bir yalana dair lavanta kokularıyla tüten samimiyetin sıcak hissi bana ani bir amnezya yaşatmıştı. Bilincimin kükürtlü hatlarından düşmüştü bir an için o camdan kalp ve ölen sahibi. Devir öyle bir devirdi ki, en kötü felaketin bile ömrü beş dakika kadardı.

* * *

Mekanın girişinde duran korumalar en az soğuk kadar çirkindi. Sahte kürkler, ucuz takım elbiseler, pespaye makyajlar, yaşlı ve yorgun yüzler, genç ama umutsuzlar ve biraz da eğlence arayanlarla dolup tıkanmıştı giriş. Kısa bir uğultu patlak vermişti her yanda.

Herkesin nasıl da kayıtsız olduğuna şaşırıp durdum. Bir ben mi arıyordum yani o Pelikan’ın şarkılarını. Bir ben mi biliyordum uzaya çıkan roketlerin korkunç günahını. Bir ben mi duyuyordum dünyanın ruhundan yükselen uğultunun kaotik hüznünü.

Kırmızılı pespaye bina obur bir tutkuyla yuttu insan kuyruğunu, düşündüğümle kaldım. Sahnede sarışın bir solist vardı. Kadınsılığını ve tüm çekiciliğini ortaya seren kızıl bir lateks giymişti. “İşte propaganda budur,” dedim arkadaşlarıma. Beni duymadılar bile, çünkü kadının anlattığı fıkraya dalmıştı hepsi.

Ben de şapkamı düşünmeye koyuldum. Kim bilir nasıldı aradan geçen unutulmuş tüm o yılların ardından. Büyük ihtimalle büyüsü hâlâ tazeydi. Sonuçta bir büyücü şapkasıydı o. Onu takmam, tüm büyü göstergelerini elimde tutmam için yeterliydi. Ve ucu gittikçe uzayan, yukarı kıvrılan acayip havalı bir büyücü ceketi giymiştim. Kimse bana, “sen bir büyücü değilsin,” diyemezdi. Hem aksini nasıl ıspat edecekti?

Düşüncelerim zirveye ulaştıktan sonra birbirinden kopmaya başladı. Aklımda bir tek şapkanın hasreti kalmıştı. Etraımda beni terleten, varlığımı ezen, bilincimin kayışlarını geren bir kalabalık ve gürültülü vardı. Tanrım? Nasıl büyü yapacaktım şimdi? Mırıldanır gibi sitem ediyordum arkadaşlarıma. Kimse duymuyordu.

“Bekleyelim. Seslenecekler,” dedi beni bu işe koşan arkadaş. Söylediklerini hayal meyal işittim. Başım dönmeye başlamıştı. Şu kalabalıkların içinde beliren yalnızlığın alerjisi ne biçim bir afetmiş, önemsiz bir adamın zihni ne tür fırtınalara, ne tür felaketlere yuva olurmuş diye şaşırarak önüme gelen bardağı diktim. Bir anda kafamda çakan yıldızlarda, Sarhoş Pelikanı gördüm ve midemde kükreyen ateşten bulantılı bir yankı yükseldi.

Dakikaların cızırtılı hatlarla birbirini kovaladığı, iyice aşağılık hissettiğim bir çöplüğe, benliğimin kapalı kutularına saklandım. Gözlerim açık, ellerim bir ileri bir geri senkron kımıldıyor. Yeni bir bardağı bekliyorum. Daha çok aşağılık hissettiriyor bekleyiş, diğer tüm bekleyişler gibi. O sıra dünyayı ikiye yardığımı, kendimi gerçek olandan sıyırıp da yalancı ve karanlık olanın içine nasıl da bıraktığımı bilmeden zihnimi kemiren pek çok böceği ezdim, kimisi de fısıldayarak kaçıştı etrafımda.

İkinci bardak geldi. Derin bir rüyadan uyanmış gibi irkildim. Kendi kendimi sıyırdığım yerden tekrar döndüm dünyaya. Yakıtımı aldım. Hayata sarhoşluğun içinden bakınca, yalanlar ve gerçeklerin dansı hiç olmadığı kadar cezbedici, gözyaşartıcı bir inandırıcılığa sahipti.

Alkol durgun bir sıcaklık gibi erimişti zihnimde. Yavaşça, rahat hissettiğim yanılgısına kapılıyorken bir şeyler oldu. Tüm sıcaklık kayboldu. Geride ne soğuk kaldı, ne de alkole dair bir şey. Zihnim, saf ve tertemizdi. Bir melek uyanmıştı gene, göğün isimsiz bir katında intihar etmişti ve kalbi benim tam beynimde patladı bu sefer. İnflağın ardında yatan şey sır dolu bir çift zümrüttü. Şuh bakışlardı bunlar. Belirsizliğin sisleri giderek çekilirken, önce saçları, sonra da burnu belirdi. Daha sonra o dolgun dudakları…

Elemanlarımdan biri beni dürttüğünde, jiletler kesiyordu midemi, “kız sana gülümsüyor.”

Adamın dediğini umursamamış gibi yaptım. Üçüncüyü diktim kafaya. Huzursuzluklar silinip gittikten sonra geride bıraktıkları harabeleri rahatlamaya benzer bir hisle yıkayıp süpürdü sarhoşluk.

Dördüncüyü hiç görmeden, içeriden çağrıldık. Kırmızı lateksli kadın uyaksız, garip bir şarkıya başlamıştı. İki tarafında da thermeninler, arkadaki gölgelerde saklanan gitarcılarla birleşmiş, kadının üstü görünmez bir notalar kubbesiyle sarılmıştı.

Kulislere geçtik. Küflü, badanası çürümüş, karanlık ve eski bir devlet kurumunun karanlığını andıran bu koridorlarda pek çok sefil eğlencenin laboratuvarını gördük.

Sonra sıra bizimkine geldi. Sarhoşluğun sıcacık hatları titreyerek aklımda bulanırken “Ayyaş Büyücüler Derneği Özel Platformu” yazan bir posterin asılı olduğu kapıdan içeri daldık birer birer.

Kendimi çok güçlü hissettim o an. Çıldırmaya hazır gibi. Çünkü yıllardan sonra şapkam önümdeydi işte.

“Hey, aramıza hoş geldin yeniden!” Dedi arkadaşlarım ve şapkamı, sanki kutsal bir hatıraymış gibi özenle alıp başıma yerleştirdim. İşe yaramaz, şizotipal ve alkolik bir ucubeden, kudretli bir büyücüye yükselmiştim birdenbire.

* * *

Kırmızı ışıklar, mor ışıklar, büyünün kallavi sesleri ve birden bire çakan kıvılcımların ardından, karanlığı Şizofren Pelikan’ın şarkısı doldurdu. Başım döndü. Tüm şehir, gecenin içinde gümüş bir plakadaymışçasına aklımın bariyelerinde ışıldıyordu. Tüm acıları, tüm hisleri, tüm şarkıları şapkanın içindeydi. Tanrım! Bu şapkanın ne kadar kuvvetli bir paratoner olduğunu unutmuşum… peki ya on yıl boyunca nasıl orada kalmayı başarmış görünmeden hiç kimseye?

Sahneye çıktığımızda derin bir sessizlik çöktü etrafa. Dışarıda, rüzgarın kuvvetlendiğini hissedebiliyordum ve beni bu işe koşan arkadaş, hiç utanmadan konuşmaya başladı kalabalığa doğru. Büyülü alacakaranlığın içinde öyle sahtekâr, öyle çirkindi ki kaçmak istedim. Çıldırasım geldi bir an ama aklım, çıldıracak güçten yoksundu şimdi. Şapkam, ne var ne yoksa alıp götürmüştü.

“Şimdi!” dedi arkadaşım ve kalabalığa baktım, mor kadife gibi bir karanlıkta ışıldayan onlarca çift göze, “Şehrin en büyük büyücüsü sahneye geri döndü!”

Kapkaranlık bir arzu esintisi gibi alkışladılar beni. Ne yapacağımı şaşırdım. Fakat arkadaşım bu dertten kurtardı beni. “O, istemediğiniz herhangi bir şeyi yok edebilir! Evet, isterseniz deneyelim!”

Adamın biri, pis pis güldü sahneye doğru. “Karımı alın!” dedi. Bir fil kadar şişman, pırıl pırıl, iğrenç bir kumaştan, kırmızı bir elbise giymiş çirkin bir kadın. Alkışlar eşliğinde sahneye çıktı. Kadını selamladım. Etli ve terli elini tam bir beyefendi gibi öptüm. Sonra şapkamı çıkardım ve o sözleri söyledim, “PAN DAEMON AEON!”

Tanrısal bir kişi, benim için mekanda bulunan tüm ışıkları söndürdü ve bir saniye sonra geri açtı. Kadın artık yoktu. Şapkamın içindeydi. Şapkaya giren her şey gibi, o da bir daha çıkmayacaktı oradan.

Adam çığlık çığlığa gülmeye başladı. Masaya falan vurdu. Güvenlikler onu dışarı attı. Sonra bir başka gönüllü, kendisini sundu. Yıkık ve zavallı bir adamdı bu, bakar bakmaz anladım. Kalabalık, daha da cesaretlensin ve kendi yıkımını hiç korkmadan getirsin diye, çılgınca alkışladı onu.

“Neden kaybolmak istiyorsunuz?” diye sordum. Gözgöze geldik. Bir dost gibi baktım ona. Oysaki o tüm dostlara toktu. “Özel meseleler,” dedi, “lütfen özel hayatı karıştırmayalım beyefendi. Sadece kaybedin beni. Başka da bir şey istemiyorum.”

Anlayış gösterdim. Sonra şapkamı karıştırdım herifin özel hayatını karıştıracağıma ve adamı yollayacağım hiçlikte, uygun bir kordinat seçip, büyüyü haykırdım. “PAN DAEMON AEON!”

Tanrısal kişi, üfledi salonun içine ve tüm ışıklar söndü. Bir saniye sonra, her şey yerli yerindeydi fakat adam yoktu.

Kimisi eski sevgilisini, kimisi şaka yapmak için arkadaşını, kimisi kocasını, kimisi patronunu, kimisi tabaklara tüküren garsonu, kimisi karısını düdükleyen o kaslı sörfçüyü, kimisi içindeki çocuğu, kimisi suratını, kimisi hatıralarını, kimisi utancını kaybettirdi bana. Her bir insan, her bir ses, her bir soluk ve kaybettiğim her şey elimde neredeyse hiç çıkmayacak türden çirkin bir leke bırakıyordu. İs kadar siyah ve yağlı bir lekeydi bu.

Arkadaşlarım da büyü yapıyordu şüphesiz. Zaten asıl büyüyü onlar yapıyordu. Yoksa tüm bu kalabalık, nasıl olur da en korktuğu, en nefret ettiği ve en tiksindiği şeyleri şimdi hiç düşünmeden önüme sunup, onları kaybetmemi isteyebilirdi?

İnsanlar artık korkularından, kinlerinden, utançlarından ve rezilliklerinden arınmış, gerçek bir eğlence bile bulamadan birer birer kalkıp gitmeye başlamıştı gece büyüyüp de ağırlaşırken. Soğuk karanlığın içinde kim bilir hangi yönlere dağılacaklardı.

Mekan tenhalaşırken, ikinci kez gördüm onu. Gözlerimin içine, bir günah gibi baktı. Titredim. Her şey böyle, birden bire oldu işte. Düşürdüm şapkayı. “Kalbim oradaydı…” dedi ve öldü. Ağzından kan sızdı. Kanda duydum söylediklerini.

“Ne yaptın sen!” diye bağırdı arkadaşlarım sahneden inip, kızın yanına gittiler telaşla. Mekanın patronu da geldi sonra, bir rahip çağırdılar, bir de doktor. Donmuş, hayattan ve ışıktan yoksun bir gölge gibi olan biteni izledim. Şapkamdan sızan kan ayakkabılarımın altında birikmişti.

Kızın kanatlarını onu sedyeyle dışarı taşırlarken farkettim.

O meleği ben öldürmüştüm.

O melek, ölmek için kanat çırpmıştı bu geceye.

Şapkamı da alıp arka kapıdan dışarı çıktım. Polisler beni arıyordu, din adamları beni arıyordu, melekler benim için ağlıyordu, kardeşlerini benim öldürmediğimi biliyorlardı.

Sonra Lunatik Çemberine doğru yürürken, on yıl önce, yine böyle efsunlu ve soğuk bir gecede, yetim bir kızın kalbini çalıp bu şapkaya bıraktığımı hatırladım.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Anjiyo Gecesinde Kayıplar” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba, seçkiye hoşgeldiniz. Öykünüz çok güzeldi. Ancak bazı yerlerde fazla virgül kullanımı biraz rahatsız etti. cümleyi tekrar okumak zorunda kaldım. Elinize sağlık.

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Eleştiriniz gerçekten isabetliydi, fakat ben de çalışmayı son ana bıraktığım için biraz aceleye gelmiş olmalı, yine de okuduğunuz için teşekkürler, bir sonraki seçkide görüşmek üzere.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *