Öykü

Antikacı Köylü

Drew Pritchard’a ithafen…

Huzurlu geçmesini dilediğim bir bayram tatili gününde evimin kapısı şiddetli bir şekilde çalmaya başladı. Bu sırada yatağımda uzanmış duvardaki saatin on ikiyi vurmasını bekliyordum. Bu sabırlı bekleyişimi bölen hadsiz de kimdi şimdi?

Yatağımdan kalktım ve kapıyı açmak için koridora yöneldim. Kısa süreli bir ortostatik hipotansiyon sonrasında öfkeli bir şekilde kapıyı açtım. Fazla sert davranmış olmalıyım ki eski kapının kolu elimde kaldı. Kapıda bekleyen kişi macera sever bir arkadaşımdı ve hemen hazırlanıp aşağı inmemi istedi. Onunla bir köy gezisine zorla eşlik etmeliydim çünkü köyde ilginç birtakım insanlarla tanışmam gerekiyordu ve benim için güzel bir tatil olacağını umuyordu. Usana sıkıla saçlarımı taradım, dişlerimi fırçaladım ve üstümü değiştirdim. Bir gözüm yatağımda bir gözüm saatteydi. Vakit çoktan on ikiyi devirmişti. Sonrası yerçekiminin etkisiyle olacak ki akrep ve yelkovan birden altıyı bulurdu. Bu zaman dilimi çok çabuk geçerdi. Hep böyle olurdu.

Arkadaşımın güzel, son model beyaz bir arabası vardı. Sayesinde yirmi dakika sonra köye vardık. Bu köy ikimizin de köyü değildi. Kendisi sadece bir iki defa göl kenarını gezmek için uğramıştı o kadar. Geldiği vakitlerde de birkaç köylüyle sohbet etme fırsatı bulmuştu ve bu tatil günü de yeni bir ziyaret yapma hevesi tutmuştu.

Her neyse! Bir şekilde bu küçük köye vardık. Hangi köy olduğunun bir önemi yok. Güzel bir göle sahip huzurlu insanların yaşadığı bir köy işte. Ağaçları yeşil, koyun sürüleri etrafta dolaşıyorlar, evler küçük kutular gibi oraya buraya serpiştirilmiş. Uzaktan eşeklerin garip sesleri duyuluyor. Arabayı köyün orta yerinde bulunan bir çeşmenin yanına park ettikten sonra köyün içine doğru yürüdük. Öylece yürüyorduk ki köy erkeklerinin ibadetlerini bitirmiş, camiden çıktıklarını gördük. Cami avlusunu terk edip kapıdan çıkar çıkmaz normal hayatlarına geri dönüyorlardı. Öyle ki biri diğerine, “senin samanları bizim oğlana taşıttıralım, hiç olmazsa sizin de işiniz görülür” diyordu. Daha yaşlı olanı ise, “Öyle olur mu hacım, samanları Veysel emminin uşakları alacaklar.” Böylece namaz aralarında başlayan tartışma evlerine varana dek sürüyordu. Bir başkası diğer ikisini öğle yemeğine buyur ediyordu. Bir diğeri de sanki ocakta yemeği varmış gibi en önden seğirtiyordu. Cami kapısından en son çocuklar çıktı. Biz de onların peşinden yavaş adımlarla ilerledik. Bir süre sıcağın altında toprak yolda ilerledikten sonra muhtar konağına vardık ama muhtar konağı burada adres tarifinden başka işimize yaramayacaktı çünkü muhtar konağının hemen arkasında yer alan Tanzimat döneminden kalma iki katlı, sundurmalı ve güzel bir bahçeye sahip eve gittik. Dış kapısı asma güllerle donatılmış bu bahçe sıradan köy bahçeleri gibiydi. Sağ tarafta küçük bir domates serası vardı. Diğer yanda mor salkımlı üzümleriyle bizi kendine çeken üzüm asmaları vardı. Bu iki katlı bina ahşap sütunlarla desteklenmiş, yeni boyanmış bir haldeydi. Eve yaklaşırken pencereden bizi gözetleyen bir adam vardı. Nasıl olduysa birden karşımıza dikildi ve bizi içeri buyur etti.

Adının pek bir önemi olmayan bu adam orta yaşlarındaydı ama saçlarına ak düşmüştü. Konuştuğu zaman ön dişlerinden birinin olmadığı belli oluyordu. Görünüşte kanlı canlı biriydi fakat sağlığı ne kadar yerindeydi, bilemeyiz. Üstünde koyun yününden örülme kırmızı bir yelek ve yırtmaçlı bir çoban pantolonu vardı, -biz gelmeden önce üstü başı pis olmasın diye böyle eski bir pantolon tercih ettiğini düşündük- belki arka tarafta odun kırıyordu ya da tavukların yemini veriyordu, kim bilir. Ayağında da siyah lastik ayakkabılardan vardı.

Sundurmanın gölgesine geçtiğimizde öyle bir şükrettik ki çölde buzdolabı bulmuş gibi sevindik. Hemen sekideki koltuğa kendimizi attık. Ev sahibi de ev sahibesine şöyle bağırdı: “Hanım, kentten müşterilerimiz var, bize üç tane soğukluk getir.” Adamın bu ince davranışı çok hoşuma gitti öyle ki dilimiz damağımıza yapışmıştı.

“Üstünüze başınıza bakılırsa kentten geliyorsunuz, öyle ya, bizim hâlimiz belli, toz toprak içindeyiz,” dedi ve yanımıza oturdu.

“Öyle amcacığım, öyle. Biz şöyle bir gezintiye çıkalım dedik. Sen ne iş yaparsın? Görünüşe göre bir çiftliğin var. Tarlan, hayvanların da var mıdır?” diye bir sohbet açmak amacıyla sorduk.

“Yok evladım ne tarlamız var ne de hayvanımız. Bu ev bize atalarımızdan kaldı, öyle yaşayıp gidiyoruz. Ben bu civarda eskicilik yaparım. Oradan oraya gider, insanların artık kullanmadığı, bozuk, tamire ihtiyaç duyan, ya da tedavülden kalkmış her şeyi toplarım. İnsanlar bu tarz mallarından kurtulmak için bana ulaşırlar. Beni bulamazlarsa da çöpe atarlar.”

Soğuk ayranlarımız gelince bir güzel içtik, ev sahibesi yanında narlı Türk lokumu da ikram etti. Bardakların üçü de birbirinden farklıydı. Biri çay bardağıydı ki bunu ev sahibi aldı. Biri büyükçe bir kola bardağıydı, bir diğeri de kupaydı. Köylerde genellikle eşyalar takım hâlinde olmazdı. Sonra sohbetimize devam ettik. Amca eski şeylerle çok uğraştığından olsa gerek biraz eski kafalıydı ya da aklı eskide kalmış da denebilirdi.

“Bazı günler kentliler gelirler ve topladığım eskilerden beğendiklerini satın alırlar, çoğu zaman gereksiz onca şeye o kadar para sayarlar ki şaşırıp kalırız. İşe yarar onca alete de burun kıvırırlar.”

Amca böyle zanaatını anlattıkça merakımız gittikçe arttı. Biz de bir göz atalım şu antika mallara dedik. Amca da hemen hazırda bekliyormuşçasına ellerini sıvazladı. Bizi hemen arka odalardan birine götürdü. Odanın içinde çeşitli ağaçlardan yapılma küçüklü büyüklü masalardan tutun da yuvarlak, dörtgen, tek ayaklı, üç ayaklı çeşit çeşit sehpalar vardı. Kimisi vernikli kimisi verniksiz, kimisinin raptiyeleri sökülmüş, kimisinin çivileri küflenmişti. Üçümüz odanın girişinde duran gök mavisi renkte, dört ayaklı, çekmeceli bir masanın yanında dikildik.

“Bu benim çocukluğumdan beri burada, dedelerim üzerinde çarık dikerlermiş. Tam bir antika, üzerindeki şu makas izlerine bakın, tamamen eski. Size çok uygun bir fiyata satabilirim, ne dersiniz?”

“İyi de amcacığım, biz bir şeyler almak için gelmedik. Şöyle bir merak ettik, bakalım dedik. Hem masaya ihtiyacımız yok.”

“Demek masaya ihtiyacınız yok, öyleyse gelin sizi mutfağa götüreyim.”

Adamın arkasından biz de mutfağa doğru ilerledik. Bu sırada duvarda asılı bir tüfek gözümüze ilişti. Bir süre durduk, durmaz olaydık. Amca hemen söze daldı.

“Tüfek baba yadigarı, size iki bin lira olur. Çalışsaydı on binden aşağı etmezdi. Eğer kentte tamir ettirirseniz on binden aşağı satmayın. Babam onun Birinci Dünya Harbinden kaldığını söyler dururdu. Orada öylece asılı duruyor, tozlanıyor garibim. Hadi hadi! Size bir iki yüz lira indirim daha yapayım, madem masa almayacaksınız böyle güzel bir tü…”

“Sağ olasın amcacığım, o kadar paramız yok, hem tüfeği alsak ne yapacağız biz! Ömrümüzde tüfek görmedik, meraktan bir bakalım dedik.”

Bu antikacı, eski kafa adam bize evini gezdirirken birden tüccar rolüne geçmişti bize çarçabuk bir şeyler satmaya uğraşıyordu. Bunu hemen fark ettik. Mutfağa doğru geçtik. Mutfak duvarında eski bir saat gözümüze çarptı. Biraz da amcanın amacını öğrenmek amacıyla saatin ederini sordum.

“O saat bozuk evladım, ama isterseniz sizin için yedi yüz liraya bırakabilirim. Çalışsaydı bin liradan aşağı etmezdi. Antika bir saattir, baksanıza nasıl da küflenmiş.”

“Eh insaf be amcacığım! Bir saat bu kadar eder mi? Çok fazla istiyorsun,” dedi arkadaşım. Saati almaktan vazgeçtik. Sonra adam bize mutfak tezgahının altından beş adet tahta kaşık çıkardı. Kaşıklar elde yapıldığı için yamuk yumuktu, biri birini tutmuyordu.

“İşte bunlar çok eski ürünler, bu evin ahşap sütunları yapılırken arta kalan parçalarla da tabak, kaşık gibi ufak tefek şeyler yapmışlar. Ağacı büsbütün kullanmışlar anlayacağınız.”

“Amca bunlar bizim ne işimize yaraya?” derken adam sözümüzü kesti.

“Tamam, bunların hepsini size yirmi liraya veriyorum, hadi bakalım. Eğer altı parça olsaydı iki yüz liradan aşağı etmezdi.” Adam bize kaşıkları zorla sattı. Biraz diretsek bedavaya bize verecekti. Güya ev sahibesi mutfakta kalabalık oluyorlar, elime ayağıma dolaşıyorlar diye sokağa atacaktı. Anlaşılan bunları satarak değerlendirmek istiyordu. Ne kadar olmaz efendim dediysek de oflaya puflaya kaşıkları aldık. Bizi de mutfağa bunlar için getirmediyse artık başka bir şey diyemem. Hemencecik üst kata yollandık.

Üst katın duvarlarında, duvar kağıtlarının hemen üstüne asılmış çeşitli aile resimleri vardı. Bunlar yakın tarihe ait olmalıydı çünkü bu çerçeveler siyah beyaz fotoğraflarla doldurulmuştu. Bir odanın kapısı açıktı. Önünden geçerken içeride bir piyano olduğunu gördük ve daldık içeriye. Adam da peşimizden geldi. Köyde bir piyano bulmak aklımızdan ucundan bile geçmiyordu. Bu sanat eseri buraya ayaklarıyla mı geldi yoksa birileri onu buraya sürükleyerek mi getirdi? Amca bile bilmiyordu. Oldu olası oradaydı. Ne yazık ki köyün çocukları arada bir geldiklerinde bu güzelim aleti, bu pahalı parçanın orasını burasını kurcalamışlar, tuşlarını sökmüşler, tellerini koparmışlardı. Ayağının biri de bir tahta parçasıyla desteklenmişti. Adam bizim bu aletle ilgilendiğimizi görünce, ağzından bir fiyat çıkacak gibi oldu ama sonra durdu.

“Buna ne kadar teklif edersiniz?” diye sordu.

Buraya kadar nasıl gelmiştik. Aklımızda hiçbir ticaret yokken kendimizi birden pazarın ortasında bulduk. Piyano iyiydi, belki tamir edilebilirdi. İyi hoş fakat bunu alıp ne yapacaktık? Neden uğraşacaktık? Hadi aldık diyelim, kente kadar nasıl götürecektik? Bir anda kendime geldim. Arkadaşım da adamla pazarlık yapmaya çalışıyordu. Bu adam bize bir şeyler satmayı kafaya koymuştu anlaşılan. Üstelik antikadan da anladığı yoktu. Kendine bir faydası olmayacak ürünlere gözü gibi baktığı yetmezmiş gibi kendine bir servet kazandıracak olan şu piyanoyu çocukların oyuncağı yapmıştı.

“Yok amcacığım, bir şeyler almak istemiyoruz biz,” dedim arkadaşımın gözlerinin içine bakarak.

“Peki öyleyse, madem bir şeyler almaya niyetli değilsiniz, neden en başında söylemiyorsunuz? Üst kata çıkmazdık en azından, bu merdivenler yüzünden her yerim ağrıyor. Hadi gelin de size bahçede üzüm ikram edeyim,” dedi adam.

Neyse bir an önce üzümlerden yiyelim de gidelim buradan diye düşünürken beklenmedik bir şey oldu. İçeride bir rafta dizilmiş bordo ciltli kitaplar dikkatimi çekti. Bunlar nedir, kimlerin eseridir diye yanlarına varmaz olaydım. Daha o tarafa yönelirken adam, “Kitapları sana uygun fiyattan verebilirim,” diye tutturdu. Yine bir ticaret başladı. Neyse ki kendisi bir iki salkım üzüm kesmeye gitti de ben de bu yıpranmış, yazılı kalın ciltleri inceleyebildim. Aralarında güzel eserler vardı. On, on iki kadarını ayırdım. Adam geldiğinde üzüm tabağını sehpanın üzerine koydu. Bağ makasını da elinde tutuyordu.

“Bunları ayırdığına göre almaya kararlısın,” dedi adam.

“Öyle amca, belki anlaşabilirsek neden olmasın? Hepsine yetmiş lira vereyim” dedim.

Adam suratını astı. “Olur mu hiç öyle şey evladım,” dedi. “Hiç o fiyata verilir mi o değerli yazılar?”

İçeriden ev sahibesinin sesi geliyordu. “Aman eski yazı[1] olanları ucuza verme hacı!”

“Hepsine dört yüzlük ver, senin olsun. Hadi size yine indirimli söylüyorum.”

Yanlış duymadıysam bana şu eski kitaplar için dört yüzlük istediğini söyledi diyebilirim ama gerçekten de durum böyleydi. Bu adam kendi satmak istediklerine uygun fiyat veriyordu. Bizim almak istediklerimizin ise fiyatını kabartıyordu. Neden fiyatı yükselttiysem bir anda ağzımdan, “Olmaz amca, inan bir mavilikten[2] başka bir şey veremem,” çıkıverdi.

Adam elindeki bağ makasını göstererek, “Elli daha ver, dede yadigarı bu bağ makasını da vereyim. Hem kitaplardan daha çok işe yarar bir alet bu,” dedi.

“Amca ne yapacağız biz bağ makasını, hadi şunları ver de biz de işimize bakalım.”

“Geçenlerde köyün mektebinden bir hoca geldiydi de vermediydim yedi yüz liraya canım, siz de az yükseltin orta yolu bulalım.” Bu sırada ev sahibesi de aramıza katıldı.

“Hadi buyurun evlatlarım, üzümlerden yiyin. Çok güzellerdir, kütür kütür maşallah! Hatta size iki kova ayırayım da kente götürün, belki orada beğenen olur da satın almak isterler, o zaman bize yönlendirirsiniz.”

“Dur Hanım hele bir, şu ticareti bitirelim de onu sonra konuşuruz,” dedi adam ev sahibesinin sözünü keserek.

“Öyleyse bir yirmilik daha veriyoruz,” dedi arkadaşım. Ona içerlenerek baktım. Neden böyle bir şey yaptığına için için kızdım çünkü biz böyle yaptıkça adam daha çok yüz bulacaktı.

“Üç yüz elli olsun bakalım madem buralara kadar bu kitaplar için geldiniz, boş gitmeyin ne yapayım artık.”

İnanın buraya ne bir ticaret için ne de bir kitap için gelmiştik. Öylesine gelmiştik işte. Bu antika adamın da ne kitaplardan anladığı ne de ticaretten anladığı vardı. Seçtiğim kitaplara bakmadı bile! Öyle ki kendini antikacı diye satıyordu. Ne antika bilir ne de bu eşyaların değerinden anlardı.

Bir inatla yerimden kalktım. “Üç yüzlük veriyorum amca yoksa bize müsaade!” dedim. Adam bu sefer işin ciddiyetini kavradı ve üç yüzlüğe tamam dedi. Aslında ne gerek vardı bu kitaplara? Şimdi ben de bunu düşünmeye başladım. Neyse aldık bir kere dedik. Tahta kaşıklarla kitapları kucaklayarak evden bir an önce ayrıldık.

“Hadi iyi yolculuklar, kitaplar da ucuza gitti ama olsun. Siz kentte onları üç misline satarsınız da şimdi,” diye sayıklanıyordu amca.

Antikacı olduğunu düşünen köylü ne yaptı etti bize satış yapmayı başardı üstelik üç yüzlük etmeyeceğine adım gibi emin olduğum kitaplardan da iyi para kazanmıştı. Bu ticarette kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Tanrı bilir. Ev sahibesi biz kapıdan çıkarken, “Üzümleri unuttunuz yavrucuğum!” diye bağırıyordu. Köy delisiz, yol çalısız olmaz demişler. Bizde ev sahibesinin seslerini duymazdan gelerek hızlı adımlarla arabanın yolunu tuttuk.


[1] Eski yazı: Halk dilinde kutsal kitap.

[2] Mavilik: 100 lira değerinde banknot

Antikacı Köylü” için 2 Yorum Var

  1. Öykümü ilgi duyup okuduğun ve düşüncelerini paylaştığın için teşekkür ederim, Sercan. Öykülerimde elimden geldiğince alışık olunmadık sözcükler kullanmaya çalışıyorum, üstelik yeni sözcükler türetmeyi de severim. Senin de söylediğin gibi biraz Gogol etkisi yok değil.

    Öyküye bir anlam katmak istersek de şöyle özetleyebilirim: Hayatımızda olmadık yerde olmadık olaylarla karşılaşabiliriz, önemli olan maceranın içine atılmak ve fırsatları değerlendirmek. Farklı yorumlar da çıkarılabilir.

    Bir diğer konu da öykülerimde sıklıkla kullandığım ve üzerinde çalışma yaptığım ‘‘anlam felsefesi’’ etkisi. Bu felsefenin temeli ise insanların farklı coğrafyalarda farklı ihtiyaçlar doğrultusunda hayata farklı anlamlar vermesine dayanıyor. Bir bağ makası bir çiftçi için önemli bir alet olabilir ama bir şehirlinin ihtiyaç duymayacağı bir şeydir. Yaşadığımız sürece bizi hayata bağlayan çoğu şeye farklı anlamlar yükleriz ya da yüklemeyiz. Bu yorumu yazarken yaşadığım olayı sıcağı sıcağına aktarayım:

    Bilgisayarda Ludovico Einaudi’nın Una Mattina adlı parçası çalıyor. Piyano, klasik müzik ya da diğer enstrümantal müzikler ben çalışırken odaklanmamda yardımcı oluyor ve bu müzik benim için bir anlam ifade ediyor. Öte yandan babam için hiçbir şey ifade etmiyor: ‘‘Bu ne?’’ diye sorunca, istemsizce ‘‘piyano çalıyor’’ dedim. O da ‘‘tamam da bir şey anlamıyoruz, dın dın dın…’’ dedi. ‘‘Elbette bir anlamı vardır, çünkü belirli notalara basıyor,’’ dedim. O yine ‘‘tamam da bir şey anlamıyoruz.’’ dedi.

    Kısacası anlam felsefesi, absürt felsefeye nazaran hayatta belirli anlamlar bulma uğraşıdır. Bu bilinçli bir anlamlandırma ya da istem dışı anlamsızlık olabilir…

    Söylediğin gibi sonu biraz farklı olabilirdi ama yeni bir devam bölümü gelmeyeceğinden eminim. :slight_smile::slight_smile: