Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Arif Dedenin Büyük Sırrı

Akyazı köyünde yine büyük bir hareketlilik vardı. Daha iki gün önce gece vakti bazı köylülerce görülen ve ortalığı birbirine katan garip ışıklar tekrar ortaya çıkmış, bütün köy ahalisine tekrar uykusuz bir gece geçirtmişti. Ahmet, köyün muhtarı Emin efendiye heyecanla sordu.

“Bu sefer nerede görmüşler bu ışıkları?”

Emin efendi titreyen elini kuzey yönünde bir noktaya uzatarak,

“Arif dedenin evinin biraz ötesinde, tarlaların orada. Yerden beş altı metre yukarıda ışık huzmesine benzer bir şey görmüşler. Mavili yeşilli bir rengi varmış. Bir anda görünüp kaybolmuş. Herkes çok korkuyor, bu daha ne kadar böyle devam edecek?”

Ahmet heyecanla Arif dedenin evine doğru koşarken Emin efendi “Vallahi göçeceğim bu köyden, buraların tadı kalmadı artık,” diye sayıklıyordu.

Bir haftadan beri bazı geceler, tam da köy halkının derin bir uykuya daldığı saatlerde garip olaylar oluyordu. Köylüler gök gürültüsüne benzer garip seslerle uyanıyor, o sırada kimbilir neden uykuya dalamamış bir iki köylü de birtakım ışıklar görüyordu. Ne var ki köy ahalisi kendisini toplayıp ne olduğuna bakmak üzere evden dışarı fırlayana kadar ışıklar ve sesler kayboluyor, ortalık gayet sinir bozucu bir şekilde sanki hiçbir şey olmamış gibi süt liman oluyordu.

Daha önceki olaylarda ışıkların ve seslerin mahiyeti ve kaynağı konusunda kesin bilgilere ulaşılmamış olsa da şimdi hiç olmazsa elle tutulur ipuçlarının bulunması ümit verici bir gelişmeydi. Hızla görünüp kaybolan bir ışık huzmesi. Arif dedenin evinin ötesinde, tarlaların orada. Ahmet bu işi çözmeye kararlıydı.

Arif dedenin evine vardığında çocukluğundan beri köydeki en yakın arkadaşı olan Selim’i evin kapısına vururken gördü.

“Arif dede evde yok mu?” diye sordu Selim’e. Arif dedeye ışıkları görüp görmediğini soracaktı.

“Yok galiba, kapıyı açmıyor,” dedi Selim.

“Olamaz başına bir şey mi geldi yoksa? Arif dedeye ne oldu?”

“Ne bileyim Ahmet müneccim miyim ben, elbet yine çıkar bir yerlerden daha önce olmamış şey sanki.” Bunu söylemesine rağmen Selim’in de endişeli olduğu sesinin ağlamaya benzer tonundan, gözlerindeki telaşlı ifadeden son derece belliydi.

Akyazı köyüne iki ay önce gelmişti Arif dede. Köyün kuzeyinde en uç noktada, tam da tarlaların başladığı yerde bulunan tek katlı beyaz badanalı eve yerleşmişti. Ev, oyuna katılmaya isteksiz bir çocuk gibi köyün geneline biraz uzak, ayrı bir yerde dururdu. Tıpkı Arif dedenin kendisi gibi. Değişik, eşi bulunmaz bir karakterdi Arif dede. Orta boy ve kiloda, hafif kambur vücutluydu. Ensesine doğru hafif uzamış bembeyaz saçları, yüzünü çevreleyen ve boynunun alt kısmına kadar uzanan bembeyaz sakallarıyla masal kitaplarındaki yaşlı bilge prototipinin genel bir yansıması gibi görünürdü ancak onu masal bilgelerinin sevecen ve babacan havasından ayıran bazı yönleri vardı ki bakanda elinde olmadan garip bir korku hissi uyandıran sarıya yakın ela gözleri bunların başında gelirdi. Bu gözleri ince yanaklı sarımsı beyaz bir yüz, yüzün geri kalanını da beraberinde götürmek ister gibi dimdik öne uzanan bir burun, alaycı bir ifadeyle kıvrılan incecik bir ağız tamamlar ve yüzün genelinde her an bir öfke seline kapılacakmış gibi aksi bir ifade böylece sabit dururdu.

Köye tek başına gelmişti, yanında ne bir karısı ne de çocukları vardı. Köylüler sorup soruşturmuş, defalarca ağzını aramış, ama ondan ne kendisi ne de ailesiyle ilgili doğru dürüst bir bilgi alamamıştı. Çiftçilikten emekliymiş, karısı vefat etmiş, iki oğlundan biri Eskişehir’de doktor öbürü Ankara’da mühendismiş. Ama hayır, karısı ölmemiş ayrı yaşıyorlarmış, iki oğlu değil üç kızı varmış üçü de evlenip Almanya’ya gurbete gitmiş, Arif dedenin hiç evlenmediğini söylüyorlar ama, çocuğu da olmamış… ve daha neler. Gerçeklerden mahrum kalan köy halkı, engin hayal gücünü dedikoduculuğuyla birleştirip merak duygusunun zihinlerinde açtığı boşluğu kendi bildiğince doldurmaya çalıştı.

Arif dede ise işin doğrusunu anlatıp köylülerle yakınlık kurmak şöyle dursun aksiliği huysuzluğu ile daha gelişinin ilk haftasında herkese yaka silktirdi. Kimi zaman köyün dar sokaklarında yürürken evin önünde toplanmış çekirdek çitleyerek konuşan gençlere “Evladım sizin işiniz gücünüz yok mu yalı kazığı gibi dikiliyorsunuz kapıda haydi dağılın gidin işinize!” diye bağırdığı duyulur, kimi zaman da tarlada çalışan çiftçilere “O samanlar öyle mi toplanır? Zaten size çiftçilik öğretende kabahat,” diye söylendiği görülürdü. Çok az köylüyle konuşur çok az şeyi beğenirdi.

Genellikle köylülerin arasına karışmaktan, kahvehanede oturmak gibi sosyal faaliyetlerde bulunmaktansa köyün hemen yanıbaşındaki dağlık alanda gezer, değişik değişik otlar toplar, bunları sarmalayıp kilim desenli heybesine koyardı. Akyazı köyü biyolojik çeşitlilik bakımından dünyanın en önde gelen bölgelerinden biriydi. Anadolu’nun bir çok yerinin mahrum kaldığı ender rastlanır türlerden bitkiler, çiçekler, otlar, ayrıca böcekler, kelebekler ve diğer hayvanlar köyün eteklerine kurul olduğu dağda bolca mevcut bulunuyordu. Bu eşsiz çeşitlilikten gözleri kamaşan bir çok biyoloji ve bitki bilim uzmanı, ziraat mühendisi köye akın ederek numune üstüne numune toplayıp bunları derin incelemelere tabi tutmak için adeta birbirleriyle yarışmıştı. Ama hiçbiri Arif dedenin geldiğinden beri yapmakta olduğu hummalı çalışmayı göstermemişti. Onun gelişinin üzerinden çok geçmeden evinin deposu türlü türlü bitki örneklerinin ekili olduğu küçük saksılarla dolup taşmıştı bile. Ayrıca Arif dede son bir aydır irili ufaklı kaplarda cins cins böcek, salyangoz, kertenkele ve diğer hayvanları da beslemeye başlamıştı ki bütün bu çabaları sonunda adının ‘koleksiyoncu’ya çıkmasına neden oldu. Köylüler birkaç kez ona bunlarla ne yapacağını sordular. Arif dede bazen ilaç hazırlayacağını, bazen akrabalarına hediye göndereceğini söylüyor, bazen de “Size ne be! Ne yapacaksam yapacağım hadi işinize,” diyerek köylüleri kovalıyordu. Köylülerin birçoğu onun en iyi ihtimalle bir deli, en kötü ihtimalle ülkemizin nadir görülen bitki ve hayvanlarını yurtdışına kaçırmakla görevli bir yabancı gizli servis ajanı olduğunu düşünüyordu.

Arif dede numune toplamakla geçen bir günün ardından dinlenmek için köyün yanındaki derenin kıyısında oturur uzun uzun düşünürdü. İşte o zamanlar, Arif dedenin iç dünyasını köylülerin en çok merak ettiği zamanlardı. Uzaklarda bir yere dalmış düşünürken yüzünün aldığı o yarı öfkeli yarı bıkkın ifade, gözlerinde beliren o esrarlı pırıltılar, onun kimseninkine benzemeyen olağandışı bir hayat yaşamış olduğunu herkese ister istemez anlatırdı. Arif dede o anlarda sanki çok uzaklarda, kimsenin ulaşamayacağı bambaşka bir aleme dalmış ve kendisi istemedikçe kimse onu oradan çıkaramayacakmış gibi görünürdü. O sırada aklından neler geçirmekte olduğunu herkes çok merak etse de aksi karakterinden ötürü ona sormaya bir türlü cesaret edemezdi. Ama köylülerin bu cesaretsizlikleri mantıklı bir cevap almalarına engel olduğu için, Arif dedeyle ilgili türlü dedikodular, hikayeler ve efsanelerden oluşmuş bir esrar sisi bütün köyü sararak onların merakını kat be kat arttırıyordu.

Acaba köylüler bu esrar sisini ne zaman dağıtacaklardı? Her insan bir hikayedir derlermiş, Arif dedeyi çözebilseler, kuantum fiziğini çözmeye kimbilir kaç adım yaklaşacaklardı?

“Şu Arif dedenin filmini yapmak lazım, çok ilgi çekici bir karakter,” dedi Selim.

“Nesi ilgi çekici be, filmi yapılsa seyircilerin yarısı salonda bayılıp kalır öbür yarısı da bu ne sıkıcı film diye koşarak kaçar. Adam bütün gün ölü gibi nehre bakmaktan bir de habire ot toplamaktan başka ne yapıyor. Şimdi de ot toplamaya gitmiştir.” Ahmet, Arif dedeyi pek etkileyici bulmayan ender kişilerden biriydi.

“Sanmam, bu saatte niye gitsin, hem onun civarda toplamadığı şey kaldı mı artık? Belki odasında bayılıp kaldı.”

“Ağzından yel alsın.”

Ahmet ile Selim, evin etrafını dolaşıp Arif dedeyi aramaya devam ediyorlardı. Odasının camına dışarıdan bir iki tıkladılar. Ama cevap yoktu. Pencereyi örten ince tül perdeden ve ortalığın henüz tam olarak aydınlanmamış olmasından dolayı iyi seçilemese de oda boş görünüyordu. Öte yandan sabahın habercisi ilk ışıklar daha yeni ufukta görünmeye başlamıştı. Ot toplamaya gitmek için en olmayacak saatti.

Arif dede, güneş dağın arkasından yükselip kendini iyice gösterdiği halde hâlâ ortalıklarda görünmüyordu. Havanın aydınlanmasını fırsat bilen birkaç köylü onu civarda aramaya çıktı ama bulamadan geri döndü. Saat dokuz olduğunda muhtar Emin efendi bir grup köylüyü köyün kahvehanesinde topladı.

“Artık iyice anlaşılmıştır ki, gelen Zümrüd-ü anka kuşudur. İnternette yaptığım araştırmalarda tarifin en çok ona uyduğunu gördüm. Hepimizi kaçırıp götürmeden gidelim buradan,” diyordu Emin efendi.

“Ne diyorsun Emin efendi? Ne kuşu ne kaçırması tövbe estağfurullah.”

“Hiç öyle şey olur mu? Niye alıp götürsün bizi? Bizi ne yapsın ki?”

“Ağzını hayra aç Emin efendi, daha bir şey belli olmuş değil, alt tarafı garip bir ışık gördük. Bin türlü şeye yorulabilir bu.”

Köylüler hep bir ağızdan Emin efendiyi itiraz, sitem ve serzeniş yağmuruna tutmaya başlamışlardı. Ahmet ile Selim onları sessizce bir köşeden izlemekle yetiniyordu. İkisi de üniversite öğrencisiydi, Ahmet İstanbul’da Selim ise Ankara’da okuyordu. Büyükşehirlerin keşmekeşinden sonra köyde yadırgadıkları sadece sakin ortam, hareketsiz günler değil ayrıca köylülerin ispatı olmayan şeylerden adeta beş duyuyla gelen bilgilerin kesinliğinin verdiği güvenle bahsetmeleriydi. İnsanın aklını oyalayacak fazla şeyin bulunmadığı yerlerde hayal gücünü kocaman bir ağaç gibi dallanıp budaklandıran ve onu doğanın sınırlarının ötesine geçiren bir öz hakimiyeti ele alıyordu, hele ücra bir konumdaki, topu topu 20 hanelik Akyazı köyünde bu öze fazladan bir yoğunluk ilave ediliyordu. Dünya içinde ayrı bir dünyaydı burası, o sesler toplaşmasının, üst üste yığılmalığının, karmakarışık bir pakette iç içe geçmişliğin uğramadığı bir masal diyarı. Yakmayan renkler, sarsmadan geçen esintiler. Ayıklanmış, özetlenmiş, minicik bir hayat. Şimdi köylüler hayatlarının birden hareketlenmesinden gelen telaş ve hatta kimilerinde gizli sevinç hissiyle ortaya bin türlü yaratık atıyordu.

“Bence Gündoğdu köyünün meleği geri döndü,” dedi köylülerden biri.

“Ne meleği?”

“Hani bir gece vakti Gündoğdu köyünün mezarlığında melek görünmüş ya. Işıklar saçarak havada duruyormuş, herkese yakında kıyamet kopacağını, hazırlıklı olunması gerektiğini söylemiş. Geceleri pek ortalarda dolaşmayın demiş. Bize de geldi demek ki.”

“Bu olaylar kaç gündür oluyor. Melek olsa bir kere uğrar, diyeceğini der giderdi.”

“Aman üç harfliler olmasın yoksa!”

“Eyvahlar olsun o zaman yandığımızın resmidir, öküzlere zarar vermeseler bari.”

Köylüler böyle hararetle tartışırlarken içlerinden biri heyecanla bağırdı.

“İşte bakın geçiyor!”

Bir köylü “Üç harfliler mi geçiyor?” diye sorarak hızla masanın altına girdi.

“Hayır, Arif dede geçiyor!”

Arif dede elinde iki torbayla yavaş ama sert adımlarla köyün kahvehanesinin önünden geçiyordu. Yüzünde yine o her zamanki yarı öfkeli yarı bıkkın ifade vardı. Kahvehane tarafına bir kez olsun dönüp bakmadan başı yerde yürüyüp gidiyordu.

Köylüler hızla etrafını sardılar.

“Nerelerdesin Arif dede? Seni aramadığımız yer kalmadı.”

“Evinin orada ışık gördük, başına bir şey geldi sandık.”

Arif dede kaşlarını kaldırıp onlara ters ters bakarak, “Ne gelecekmiş ki başıma?” dedi.

“Ne bilelim, belki kaçırmışlardır seni diye düşündük,” dedi muhtar Emin efendi.

Arif dede elini kolunu sallayarak, “Ne kaçırılması? Kim kaçırıyormuş beni!” diye bağırdı.

Köylüler korkuyla bir iki geri çekildi. İçlerinden biri titrek bir sesle,

“Gece evinin orada ışıklar gördük, sen de evde olmayınca…”

“Eee ne olmuş? Biraz dolaşayım dedim ne var bunda?”

“O saatte mi?”

“Sana mı soracağım kaçta dolaşacağımı?” Arif dede iyice köpürmüştü.

Köylü tir tir titreyerek “Tabii ki sormayacaksın da ne bileyim görmedin mi sen ışıkları?” dedi.

Arif dede ona dik dik baktı. “Görsem ne olacak görmesem ne olacak?” diye sordu.

“Ama biz çok merak ediyoruz o ışıklar melek olabilir üç harfli olabilir gulyabani olabilir.”

“Ne olabilir ne olabilir?”

“Gulyabani, üç harfli, melek.”

Arif dede kah kah gülmeye başladı. “Hepsi birden mi?”

“Yok hepsi değil. Belki de hepsidir, bilemeyiz.”

Arif dede “İyi düşünün bulun bulabiliyorsanız. Beni de rahatsız etmeyin,” dedi ve söylene söylene gitti.

Arkasından Emin efendi, “Alt tarafı merak ettik, ne aksi adam!” dedi.

“Boşver Emin efendi deli o bilmiyor musun? Hepimiz onu öyle kabul ettik,” dedi köylüler.

Toplantının sonunda her gece seçilen iki kişinin ellerinde ikişer cep telefonuyla hazır bekleyerek nöbet tutması kararlaştırıldı. Nöbetçilerden biri köyün bir ucunda diğeri öbür ucunda duracaktı. Herhangi bir olay olduğunda, olay yerine yakın olan nöbetçi telefonların biriyle muhtarı arayacak, öbürüyle de kamerayla kayıt etmeye başlayacaktı. O sırada muhtar köyü ayaklandıracaktı. Bütün köy ahalisi kadın erkek yaşlı genç demeden ellerine sopaları, tencereleri tavaları kaptıkları gibi dışarı fırlayacaktı. Ahmet’in annesi köyün kadınları içinde en ateşli tepki gösterenlerden biriydi. Etrafına toplanan kadınlara, “Bakın bu kocaman bakır kazanı görüyorsun değil mi? Bana ninemden kaldı, artık köye dadanan her kimse isterse peri padişahı olsun, geçireceğim bunu kafasına,” diyordu.

Aradan günler geçti. Gelen giden olmadı. Garip olaylar sanki bıçak gibi kesilmişti. Arif dede her zamanki gezip dolanmalarını sürdürüyordu. Ama onun da turları seyrekleşmişti. Bir keresinde alaylı bir yüzle “Dağdan almadığın bir şey kaldı mı? Koleksiyonun bütün evi doldurmuş taşıyor bile,” diyen Ahmet’e önce ters ters bakmış, sonra her zamanki gibi köpürüp taşmak yerine gayet sakin bir ifadeyle “Galiba fazla bir şey kalmadı artık,” diye cevap vermekle yetinmişti.

Köylüler bir süre her gece düzenli nöbet tuttular. Sonra baktılar ki hiçbir şey olmuyor, olayların sona erdiğine kanaat getirerek nöbeti bıraktılar. Nihayet son olaydan tam on gün sonra bir gece, köyde sadece insanların değil bütün hayvanların bile uykuya daldığı bir saatte Ahmet uyanık kaldı. Akşam bilgisayarda oyuna dalıp geç yatmış ve bir türlü uykuya dalamamıştı. Dışarıda aniden bir ışığın parlayıp söndüğünü gördü. Bir şimşek çakması gibi bütün etrafı aydınlatıp bir anda kaybolan yeşilimsi renkte bir ışık. Telaşla yatağından doğrulup gökyüzüne baktı. Hayır, yağmur bulutları yoktu, gökyüzü mavili sarılı yıldızlarıyla ışıl ışıl parlıyordu. Ahmet yeniden yatağına yattı ama içindeki endişe ve şüpheyi kalbinden bir türlü atamıyordu. Yine mi anormal bir şeyler olacaktı?

Hemen Selim’in telefonunu bir iki çaldırdı, sonra ışıktan bahsettiği ve dışarıda olup bitene bakmaya gideceğini söylediği bir mesaj attı. Eline geçen ilk giysileri giyip dışarı çıktı. Selim’in evinin önünden geçerken onun da sessizce dışarı çıktığını gördü. Hemen buluştular. “Işık nereden geldi gördün mü?” diye sordu Selim fısıldayarak. “Bilemiyorum ama en son Arif dedenin evinin oradan gelmişti. Yine o taraflara baksak mı?” diye cevap verdi Ahmet.

Arif dedenin evinin oraya geldiklerinde her şey gayet normal görünüyordu, sadece evin içinden gelen bazı garip sesler hariç. Sanki birileri yabancı dille bir şeyler konuşuyordu üstelik de yılan tıslamasına benzer garip bir sesle. Hemen eve doğru koştular. Evet evde birileri vardı. Seslerden anlaşıldığı üzere sadece Arif dede değil birkaç kişi daha. Sanki gizli bir toplantı yapılıyormuş gibi, evin yalnızca depo bölümünden ışık geliyordu. Neler oluyordu?

Hemen evin kapısını tıkladılar. Sesler bir anda kesildi. Sonra kapıya yaklaşan ayak seslerini duydular. Ağır ağır açılan kapının arkasından Arif dede göründü. Üzerinde pijama değil, her zaman giydiği kıyafetler vardı. “Ne var ne istiyorsunuz bu saatte?” diye sordu aksi bir yüzle.

“Sesler geldi de merak ettik,” dedi Ahmet.

“Neyi merak ediyorsunuz,” diye parladı Arif dede. “Bu saatte ruh hastası mısınız ki evime dadanıp ses var diyorsunuz? Haydi gidin işinize!”

Selim sesini yükselterek, “Arif dede senin üstünde neden pijamalar yok da gündelik kıyafetler var? Bir işler dönüyor burada, şimdi anlarız,” dedi ve Arif dedeyi iterek hızla içeri daldı. Işıkları yaktı ve saniyesinde çığlık çığlığa dışarı fırladı. “Amanın Allaaaah bu ne be bu ne!”

Selim tir tir titreyerek ellerini birbirine vuruyordu. Ahmet telaşla içeri daldı ve gördüğü manzara karşısında o da bir feryat kopardı.

Karşısında, holün açıldığı oturma odasında koyu yeşil renkte üç uzaylı duruyordu. Bu uzaylılar Ahmet’ten biraz uzundular, boyları iki metreye yakındı. Yılan derisini andırır derileri, koyu mavi iri badem gözleri, varla yok arası küçücük burunları ve ağızları vardı. İncecik vücutlarına nazaran başları büyük kaçıyordu. Ellerinin parmakları incecik ve uzundu, kolları hafif kıvrımlı ve incecikti, çok ama çok garip görünen varlıklardı.

Arif dede, “Geç içeri geç,” diye bağırarak Ahmet’i uzaylılara doğru iteledi. Selim’i de kapının önünden çekip aldı, uzaylıların bulunduğu odaya getirdi. Ahmet ve Selim korkudan tir tir titriyorlardı.

Arif dede alaycı bir yüzle, “Tanıştırayım mı?” diye sordu.

Ahmet ile Selim donup kalmışlardı, tek kelime cevap veremediler. Arif dede ikisine “Geçin oturun,” diyerek kanepeyi gösterdi. Uzaylıları başıyla işaret ederek gönderdi. Sonra ikisinin hâlâ şok içinde ona baktıklarını görünce artık durumu açıklaması gerektiğine karar verdi. Kanepenin karşısındaki koltuğa oturdu,

“Ben bildiğiniz gibi biri değilim,” diyerek söze başladı. “Siz beni Arif adında yaşlı bir insan olarak biliyorsunuz ama Arif benim gerçek adım da değil. Ben özel bir görevli olarak burada bulunuyorum.”

Ahmet birden doğrularak “Ne görevlisi?” diye sordu.

Arif dede tam cevap verecekti ki dışarıdan sesler duyuldu. Birisi ona sesleniyordu. Arif dede sinirli hareketlerle pencereye koştu. Camı koparır gibi açarak “Ne var?” diye sordu. Komşusu Yaşar efendinin “Gürültüler duydum, iyi misin…” diyen sesini duyuldu.

“Kabus gördüm bağırdım ne var bunda?” dedi Arif dede.

“Ne gördün ki bu kadar bağırdın?” diye sordu Yaşar efendi.

“Sana ne, ne gördüysem gördüm!” diye köpürdü Arif dede.

Yaşar efendi söylene söylene gitti.

Selim ve Ahmet put gibi donmuş duruyorlardı. O telaş içinde Yaşar efendiye koşup ‘burada uzaylılar var, köye haber ver,’ demeyi bile akıl edememişlerdi.

Arif dede odaya dönüp sözlerine devam etti. “Evet nerede kalmıştık. Ben bildiğiniz gibi biri değilim. Aranızda özel görevli olarak bulunuyorum. Görevim dünyada var olan değişik bitki ve hayvan türlerinden örnekler toplamak ve bunları dünyanın biyolojik yapısıyla ilgili oluşturduğumuz büyük koleksiyona katmak. Dünyanın dört bir yanına dağılmış benim gibi yüzlerce koleksiyoncu daha var. Ben Anadolu bölgesinin 12 sorumlusundan biriyim. Dünyanın sıradan insanları gibi görünerek işimizi yapıyoruz. Artık burada görevim tamamlandı. Zaten fazla uzamıştı.”

Bu sırada deminki üç uzaylı ellerinde koliye benzeyen kocaman küplerle oturma odasına girdiler. Bu küpler lazeri andıran garip ışıklarla parlıyorlardı. Arif dede, “İşte son numuneler de burada. Bunları da yükledikten sonra, gidiyoruz.”

“Nereye?” diye sordu Ahmet titreyen bir sesle.

“Geldiğimiz yere. Bizler Circinus takımyıldızındaki Costasiella gezegeninden geliyoruz.”

Ahmet ve Selim şaşkınlıktan donakalmışlardı. Arif dede ile uzaylılar kapıya yöneldiler. Arif dede, Ahmet ve Selim’e işaret ederek, “Haydi gelin, burada işimiz kalmadı artık,” dedi. İkisi de korkudan tir tir titreyerek Arif dede ve uzaylıların peşinden dışarı çıktılar.

Açık havanın serinliğine çıkınca Ahmet girdiği şoktan biraz sıyrıldığını hissetti, “Ne gezegeni, niye geldiniz, bunları neden topluyorsunuz?”

Arif dede ve uzaylılar evden biraz uzağa, tarlalara doğru ilerliyorlardı. Ahmet ve Selim, soruların cevabını almak için sabırsızlanarak peşlerinden sürükleniyordu. Evin yaklaşık elli metre ötesine geldiklerinde Arif dede elinde kumandaya benzer bir şeyi ileri uzattı, bir el hareketiyle uzay gemisine benzeyen kocaman bir şey tepeden tırnağa yavaş yavaş görünür hale geldi. Üçgen şeklinde dört tane ayağın üzerinde elips bir gemiydi bu. Ahmet ve Selim bayılacak gibi oldular. Selim korkuyla arkasını döndü. Gözleri köy tarafına takılınca Arif dedenin evinin olduğu sokağın başında Yaşar efendiyi gördü. Yaşar efendi elleriyle ağzını kapamış, şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılmış bir halde bir süre onları seyrettikten sonra koşa koşa kaçıp gitti.

Yaşar efendinin onları gördüğünü fark etmeyen Arif dede, Ahmet ve Selim’e dönerek “Bu benim dünyadaki son görevimdi,” dedi. “Burada neden bulunduğuma gelince, dünyanız uzun süredir dikkatimizi çekiyor. Dünyanızdaki biyolojik çeşitlilik ender rastlanır bir türden. Bu biyolojik çeşitliliğin ne pahasına olursa olsun korunması gerekiyor. Peki siz elinizdeki bu hazinenin kıymetini biliyor musunuz? Nerde? Doğanız hızla tahribata uğruyor. Yeşil alanların sayısı giderek azalıyor. Ozon tabakası delinmiş. Başınızda küresel ısınma belası da var. Ne yapacaksınız? Nasıl kurtaracaksınız dünyayı? Sürekli ortalığı beton yığını binalarla doldurarak, ağaçları kesip doğayı tahrip ederek, kimyasal maddelerle çevrenize zarar vererek, geri dönüştürülemez, doğada çözünmesi binlerce yıl alan maddelerden eşyalar üreterek, daha nereye gidebileceğinizi zannediyorsunuz?”

Arif dede yine köpürmeye başlamıştı. Bu sırada uzaylılar da gemiden aşağı inen bir merdivenden, kollarında ışıklı küplerle çıkmaya başlamışlardı. Ahmet ile Selim korkuyla gerileyerek Arif dedeyi dinliyorlardı. Arif dede ellerini kollarını sallayarak bağırıyor, çağırıyor, esiyor, gürlüyordu.

“Kaç hayvan ve bitki türünün nesli tükendi haberiniz var mı? Yok tabii. Dokuz yüzü geçiyor! Peki 16 binden fazla hayvan ve bitki türünün tehlikede olduğunun farkında mısınız? Nereden farkında olacaksınız? İşiniz gücünüz bilgisayarda oyun oynamak, geyik muhabbeti yapmak, serserilik, dalaverecilik! Bu arada ormanlar gitmiş, denizlerin kirden dibi görünmez olmuş, çölleşme almış başını gidiyor kimin umurunda heeeey kimin umurunda! Yalan mı? Yalansa yalan deyin.”

Ahmet ile Selim cevap veremiyorlardı.

“Bir de atom bombası diye bir şey icat ettiniz, bizi de asıl o paniğe soktu. Elinizde ne kadar büyük bir tehlike olduğunun farkında mısınız? Bir savaşta nükleer silahlar kullanıldığı takdirde dünyanın nasıl bir yok oluşa sürükleneceğinin farkında mısınız? Nereden farkında olacaksınız ki? Siz ancak oturun dizi izleyin, yarışmalara sms gönderin, kıçınızı devirip yatın uyuyun!”

Ahmet ve Selim başlarını öne eğmiş duruyorlardı. Neden sonra Ahmet, “Peki ama neden…” diye soracak oldu, Arif dede hemen onun sözünü kesti.

“Siz dünyayı havaya uçurmadan bir an önce gelelim, türlerinizden numuneler alalım dedik. Bunları Hermaea adında bir gezegene götürüyoruz. Bu gezegen atmosferiyle, güneşine uzaklığı ve etrafında dönüş süresiyle size çok benziyor ama biyolojik açıdan sizinki kadar zengin değil. Bitkileri bu gezegene ekeceğiz, hayvanları da yerleştireceğiz. Daha önceki yerleştirme denemelerimizde sizin türlerinizin o gezegende de yaşamını sürdürebildiğini saptadık. Sonunda siz dünyayı batırsanız da türleriniz yaşayacak. Tabii o gezegenin ufak tefek farklılıklarına uyum sağlamak için biraz evrim geçirebilirler. Hah! Alın işte sizinkiler de geliyor.”

Ahmet ile Selim, Arif dedenin gösterdiği yöne baktılar. Köy halkı başlarında Yaşar efendi ve muhtar Emin efendi olmak üzere ellerine geçirdikleri sopalar, taşlar, ev eşyalarıyla hızla üzerilerine doğru geliyordu. Uzaylıların gemisinden lazere benzer bir ışık uzandı. Bir anda 10 metre kadar yüksekliğinde saydam ince levhaya benzeyen bir şey yayılarak açıldı. Köylüler ellerindekileri fırlatmaya başladılar. Taşlar sopalar o ince levhaya benzeyen şeye çarpıp düşüyordu.

“Koruma kalkanları da varmış,” diye mırıldandı Selim.

Onu duyan Arif dede, “Ya olmayacak mıydı!” diye bağırdı.

Kalkan engeline takılan köylüler oldukları yerde dört dönüyor, bağırıyor, ağlıyordu.

Arif dede, “Durun sakin olun,” diye bağırdı onlara. “Demin Ahmet ve Selim’e de anlattım. Ben bildiğiniz gibi Arif adında bir insan değilim. Costasiella gezegeninden özel görevlendirilmiş biriyim. Gerçek adım Arberaan. Buraya dünyadaki bitki ve hayvan canlı türlerinden örnekleri koruma altına almak için geldim. Gerisini de şu ikisine sorun anlatırlar.”

Emin efendi uzaylıları göstererek, “Ama insan gibi görünüyorsun, bunlar gibi değilsin!” diye bağırdı.

“Biz şekil değiştirebiliyoruz bunu akıl edemediniz mi?” diye bağırdı Arif dede. “Bakın ben kendi gezegenimde normalde böyle görünüyorum.”

Arif dede bir anda iki metre boyunda yılan ile kertenkele arası görünümlü kuyruklu canavar gibi bir şeye dönüştü. Gövdesi yeşilli sarılı renklerdeydi, arkasından daha koyu yeşil tonlarında yarasa kanadına benzer iki kanat çıkıyordu. Köylülerin bazıları oldukları yerde donup kaldılar bazıları çığlık çığlığa kaçtılar. “İsterseniz görevli gittiğim diğer gezegenlerde de neye dönüştüğümü göstereyim. Bakın mesela bu Elysia uygarlığının tiplerinin görünüşü.” Arif dede bu sefer gri beyaz tüyleri olan penguen ile deniz anası karışımında bir görüntüsü ve kocaman sarı gözleri olan bir yaratığa dönüştü. “İşte bu da Flabellina uygarlığı tipi, beğendiniz mi bakın işte bu da Dirona uygarlığından.” Arif dede sürekli mavili yeşilli kanatlı kanatsız üç gözlü dört kollu kimi zaman tüylü kimi zaman yumuşakçalara benzeyen bir sürü garip gureba yaratığa dönüşüyordu. “Şimdi iyice anladınız mı? Şekil değiştirmenin tillahını biliriz. Bu işi bizim kadar iyi yapan başka uygarlık da göremezsiniz. Birçok uygarlık şekil değiştireyim derken yamuk yumuk saçma sapan bir şeye dönüyor. Kimse elimize su dökemez. Uzun sözün kısası, görünüşe aldanmamak gerekiyormuş. Daima görünenin ardındaki gizli gerçeği, perdenin arkasını görmeye çalışmak, her söylenene körü körüne inanmamak gerekiyormuş. Artık yollarımız ayrılıyor. Söylediklerim size ders olsun. Ama nerde? Siz gene bildiğinizi okuyacaksınız.”

Arif dede merdivenleri çıkarken, merdivenin başında bekleyen uzaylılara bakarak söyleniyordu, “Şunlar da o kadar genç ve tecrübesiz ki bir sessiz iniş yapamadılar, bütün köyü ayağa kaldırdılar. İnsana dönüşmeyi de beceremediler maymun gergedan arası bir şey oldular, halbuki dört kişi olsak işimizi ne çabuk halledecektik. Nerden bana denk geliyor böyle beceriksizler bilmem ki.”

Geminin kapısına geldiğinde son bir kez köylülere döndü, elini sallayarak “Heheyt daha uyuyun siz!” dedi ve gemiye girdi. Merdiven onun arkasından kalktı, gemi havalandı ve birden yeşil bir ışıkla parlayarak gözden kayboldu.

“Ulan neymiş bu Arif dede be!” dedi Selim.

“Bu mudur yorumun şimdi?” dedi Ahmet.

“Budur tabi ne olacak? Adam ne çıktı görmedin mi? İnanamıyorum. Ne oldu şimdi bunlar Ahmet? Şak diye kayboldular böyle, gittiler yani dimi?”

“Gitmişlerdir.”

“Böyle kaybolarak mı yani?”

“Ne bekliyordun be Selim? Tencere kapağından yapılmış dandik ufo videolardaki gibi afili demonstrasyonlar filan mı? Millenium Falcon gibi döne döne uçsunlar mı istiyordun Selim bey? Senin o müthiş tabirinle “şak diye” ortadan kaybolmak dururken artistlik yapacak değillerdi ya? Haydi gidelim Selim. Burada işimiz kalmadı artık.”

Emin efendi gökyüzüne bakarak, “Demek ondan böyle sinirliydi, kolay mı kaç milyon kilometre öteden gel, evini çoluğunu çocuğunu görmeden burada aylarını geçir. Geçimini sağlamak için de olsa çekilir dert mi bu,” diyordu. Köylüler bağırıyor, ağlıyor, titriyor, fenalıklar geçiriyorlardı. Ahmet ve Selim gibi nispeten sağlam durumda olanlar onları teselli etmek için sabaha kadar uğraştı.

Arif Dedenin Büyük Sırrı” için 11 Yorum Var

  1. Merhaba, öncelikle seçkiye hoş geldiniz. Öykünüzü yüzümde koca bir gülümsemeyle okudum, çok keyifliydi konu ve anlatım. Uzaylılar ilgi alanlarımdan, mizahı da çok severim, absürdizm bayılırım. Hepsi bir arada sıcacık, bol mesajlı, sürükleyici bir öyküye dönüşmüş. Hikaye etmenizi ve geçişlerinizi, dozajında mizahı, diyalogları sevdim.
    “Ayıklanmış, özetlenmiş, minicik bir hayat.” / güzel betimleme
    Sonraki seçkilerde de yazarsınız umarım.
    Kaleminize kuvvet.

  2. “Selim tir tir titreyerek ellerini birbirine vuruyordu. Ahmet telaşla içeri daldı ve gördüğü manzara karşısında o da bir feryat kopardı… Karşısında, holün açıldığı oturma odasında koyu yeşil renkte üç uzaylı duruyordu..”

    Valla bu kısımda ben de bir kahkaha kopardım. İlerleyen birkaç yerde daha kahkahalar patlattım. Atarlı Arif Dede’nin üslubuna bayıldım. Çok keyifli bir şey olmuş. Elinize sağlık. Tebrikler..

  3. Seçkiye hoş geldiniz. Gayet akıcı ve eğlenceli bir öyküydü. Mesajı da boldu hani 🙂 Öncelikle Arif olmak üzere karakter tiplemeleri de başarılıydı.
    ”“Evladım sizin işiniz gücünüz yok mu yalı kazığı gibi dikiliyorsunuz kapıda haydi dağılın gidin işinize!” diye bağırdığı duyulur…” ve bunun gibi birkaç yerde örneğin köylülerin toplu konuşmalarında kesin ifadeler vardı. Böyle kullandığınızda sanki Arif dede çocuklara sürekli aynı cümleyi söylüyormuş gibi algılanıyor. Yerine daha basit ‘Bağırır, çağırır, ağzına geleni söyler ve çocukları kovalardı.’ gibi ifadeler kullansanız daha doğru olurmuş gibi. Karışmış gibi olmayayım. Diğer seçkilerde de öykülerinizi okumak istediğimi söyleyerek elinize sağlık diyorum.

  4. Merhaba;
    Çok hoş bir öykü kaleme almışsınız. Zevkle okudum. Arif dedeye bayıldım. Son bölümdebiraz fazla ders verse de (!) diyalogları cok güzeldi. Ellerinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *