Öykü

Armağan

“Yeryüzünün her yerinde bir sır saklı olduğu gibi bizim topraklarımızda da bir sır saklıydı ve onunla yüzleştim.

Ben, Labarna. Hititliyim, Kral’ın himayesindeki ordumuzla birlikte, düşmanlarımızı kırmak için can atan bir gençtim fakat orduya katılabilecek ne uygun bir yaşa ne de yeterli bir fiziksel güce sahiptim. Babamın yürüdüğü yoldan yürümek, onun gibi savaşlarda büyük başarılar elde etmek ve Hitit halkı tarafından saygıyla anılmak istiyordum. Ne yazık ki bir istek olarak kaldı. Uzun uzun düşünüp hayaller kurduğum bir isteğimdi. Umudum dahi tükendi çünkü artık biliyorum ki umutlar, gerçeğin ayağına vurulan prangadan öte bir şey değil.

Babamın ani rahatsızlığı ve ölümünün ardından geçen iki senelik süreç boyunca annem benim inançlarıma sıkı sıkı bağlı bir evlat olmam için çok çaba sarf etti. Ne yazık ki…

Bundan üç sene önce babam, Kadeş Muharebesi’nden döndüğünde derin bir sevgiyle sarılmıştık. Üzerine sinmiş olan kan ve ter kokusunu hâlâ hatırlıyorum. Aramıza sürekli mesafelerin girmesine rağmen bu durum şefkatinden hiçbir şey eksiltmemişti. Dönüşündeki o ilk geceyi beraber geçirmiştik. Bir insanın evladına duyduğu özlemi, gecenin karanlığında yan yana yürürken koluyla beni sarmasından anlıyordum. Kemikleri iri ve kuvvetli kolları vardı. Tam bir Hitit askeri.

Babamın sessizliğine eşlik etmiştim yürüdüğümüz yol boyu. Ayaklarımızın altında ezilip giden kurumuş yapraklarsa bizimle inatlaşır gibi sessizliği bozuyordu ya da bir şeyler anlatmak istercesine konuşmaya çalışıyorlardı. Şimdi düşünüyorum da kim bilir belki de yapraklar her ezilişinde, “Sarıl ona, sarıl. Konuş. Kaybetmeden önce.” diyordu.

Hitit halkının yaşadığı ufak tefek evleri aşıp boş, bomboş bir düzlüğe varmıştık. Gökyüzünde hiç bulut yoktu. Babama bakmak için kafamı kaldırdığımda yıldızlardan daha parlak ve sevinçle parlayan gözlerini gördüm. Uzunca baktım ve içimden düşündüm, “Yüzlerce ölüme tanık olan bu gözler hâlâ etrafa sevinçle bakabiliyor.” Babam fark etmiş olacak ki gözlerini sonsuz ufuktan çekip bana baktı ve ufak bir tebessüm etti. Sessizliğini ise bir vakit sonra bozdu. Eliyle omzumu sıkıca kavradı ve “Düşüneceksin!” dedi. Gür ve hırıltılı sesi içimi titretmişti. “Neyi düşüneceğim?” dedim.

Evden epey bir yol kat etmiştik. Ayın ışığıyla aydınlanıyordu etraf. Hafif bir rüzgâr esiyor, tenimizi okşuyor ve etraftaki otların boynunu büküyordu. Otlar, babamın evde olmadığı vakitler yaşadığım duygusal buhranı anımsatmıştı bana. Ne var ki şimdi başım dik ve babam yanı başımdaydı. Sessizlik tekrar o heybetli askerin sesiyle bozuldu. “Yolumuzun sonuna geliyoruz.” dedi. Nereye gittiğimizden bihaberdim. Bildiğim tek şey onu ve annemi de çok sevdiğimdi. “Heyecanlıyım, evden hiç bu kadar uzaklaşmadım.” demiştim. Gülmüştü.

Ben önüme bakarak yürümeye devam ederken babam durdu. “Bak işte…” eliyle ileriyi gösterdi. Heyecanla baktım. O da heyecanlıydı, sesinden anlamıştım. İleriye baktığımda önce bir şey göremedim. Sonra yavaş yavaş büyük ve uzun olan dikili taşları karanlıkta zar zor da olsa gördüm. Hâlâ uzaktılar. Şaşkındım. “Bu… Bunlar da ne baba?” demiştim, kelimeleri yutarak. “Bunlar, Fırtına Tanrısı Teşub’un bizlere armağan ettiği taşlar. İnsanlık tarihi boyunca buradaydılar ve burada olacaklar.” diye yanıt vermişti. Yolumuza hızla devam ettik. Ellerimdeki kan çekilmiş yerini soğuğa bırakmıştı. Derin bir merak ve korkuyla yol alıyordum.

Bir an duraksayıp babama sarıldım çünkü yakınlarımızdaki bir tilki avını kapana kıstırmış, değişik sesler çıkararak yemekteydi. Babam ise beni koluyla daha sıkı sarmış yola devam etmem için ilk adımı atmıştı. Ben de ürpererek devam ettim. Giderken kafamı çevirip tilkiye baktım. Gözleri bir ateş böceğini hapsetmiş gibi ışıl ışıldı.

Yolun sonuna gelmiştik. Kocaman taşlar bizi bekliyor gibi aydan süzülen ışıkla bize bakıyordu. “Teşub’un armağanı.” demişti, babam. Bir yaratıcının bize emanetiydi bu. İyice yaklaştık. Bir tanesinin önüne geldik. Sanki bir Hititli taş ustasının elinden geçmiş gibiydi. Etrafı yontulmuştu, kenarsızdı ve kusursuz bir şekli vardı.

Bana, annemi hatırlattı, kafasında taşıdığı çamaşır dolu sepeti düşündüm. Bu yapılar da öyleydi. Tam tepesinde yuvarlak bir taşı taşıyorlardı. Bunları babama sordum. “Bunlar Labarna, Teşub’un insanlara yüklediği sorumluluğu temsil ediyor.” diyerek, şaşkınlıktan kocaman açılmış olan gözlerimin içine baktı ve ekledi, “Bu geceyi burada geçireceğiz.”

İşte ilk defa o zaman tanışmıştım topraklarımızdaki sırla. Gelgelelim babam artık yok. Kahroluyorum çünkü onsuzluğa dayanamıyorum ve kafamda onca yanıtsız soru var ki. Bu sorular beni, sevdiğim insanı toprağa verdiğim gece, o yapılara kaçtığımda sarmıştı.

Babamı gömüp tanrılara gönderdiğimiz günün gecesinde evde durmamış, kaçıp Teşub’un armağanlarının yanına gitmiş, birinin önüne oturmuştum. Acım daha tazeyken gözlerimden akan yaşla feryat etmiş ve uyuyakalmıştım. İşte o uyku beni birçok soruyla ve dehşetle sınamıştı.

Rüyamda, tek başıma bir akşam üzeri Teşub’un armağanlarına gelmiş, heybetli yapıların arasında yürüyordum. Dikkatimi diğerlerinden daha ufak olan taş yapı çekmişti ve yönümü ona doğru çevirmiştim. Diğerlerinden ufak olmasına rağmen etrafında bir tur atmıştım. Bu tur dahi epey zaman almıştı. Derin düşünceler ikinci turuma eşlik ederken armağanın yerle birleştiği noktada bir oyuğu fark ettim. Oyuktan, belli belirsiz bir ışık huzmesi görünüyordu. Tedirginlikle yaklaştım. İçeriye bakmaya çalıştım fakat uçuşan tozlardan başka hiçbir şey göremedim. “Bir ses geliyor mu acaba?” düşüncesi ile dikkat kesildim. Hiçbir ses de duyulmuyordu. Aklıma, Teşub’un içerde olduğu fikri geldi. Korktum. Oyuktan uzaklaştım. Turuma devam edecektim fakat durdum. Geri döndüm. Deli cesareti ile oyuktan içeri girmeye karar verdim ve önüne oturdum. Ayaklarımı içeri soktum. Çok derin değildi. Düşüp yaralanma riskim yoktu. Boyum geri çıkabilecek kadar da yeterliydi. Cesaretimi topladım, kendimi oyuktan içeriye bıraktım. O korku ve heyecanla hiç bitmeyecek bir düşüş gibi gelmişti fakat ayaklarım zemindeydi ve pek sarsıcı olmamıştı, tıpkı havada süzülüp yere düşen bir kuş tüyü misali.

Oyuktan içeri girdikten sonra önümde dar fakat anlam veremediğim bir şekilde rahat yürüyebildiğim bir koridor vardı. Koridorun yan duvarlarından içeri doğru iki farklı yerden ışık huzmesi giriyordu. Tedirginlikle ilerledim. Havasızlıktan terlemiştim. Koridordaki ilk ışığa doğru yürüdüm. Işığın geldiği delik epey genişti ve önünde, çıkabileceğim, taştan oyulmuş basamakları vardı. Bu sefer hiçbir korku ve endişe duymadan basamakları bir bir çıktım ve armağanlardan birinin en tepesinde kendimi buldum fakat güneş tüm çıplaklığıyla göndere çekilmiş duruyordu. Oyuktan içeri girdiğimde güneş batmak üzereydi. Nasıl olur da bir anda tekrar en tepeye çıkabilirdi?

Bunun üzerinde çok durmayacağım çünkü bu daha hiçbir şey.

Gözlerimi ovalayarak güneşin bıraktığı parlak lekeleri gidermeye çalıştım ve gördüm. Armağanların etrafındaki yüksek, taştan olup olmadığını anlayamadığım, güneşin parlaklığını yansıtan yapıları gördüm. Birkaçının önünde insanlar gördüm. Hitit halkından olduğunu hiç sanmıyorum. Yüzlerini göremeyeceğim kadar uzaktaydılar fakat giydikleri şeyler çok farklıydı. Onları izlerken duyduğum, yakından gelen tek ses ise bir kadının “Peri bacaları, peri bacaları…” diye meraklı bir sesle bağırdığıydı. Peri bacaları da ne demekti?

Korkunun, tedirginliğin hakim olduğu bedenim titredi. Gireceğim ilk savaşta dahi kılıcımla bir insanın hayatına son vermiş olsam bu denli ürkeceğimi düşünmüyordum.

Eve dönmek için basamaklardan hızlıca, büyük bir çeviklikle indim. İçeri girdiğim oyuğun olduğu tarafa doğru hızlı adımlarla ilerledim. Koridorda artık rahat hareket edemiyordum. Daracık koridorda yürüdükçe yürüdüm fakat bir türlü oyuğa ulaşamıyordum aksine daha da uzaklaşıyor gibiydi. O an aklıma, arkamda kalan ışığın düştüğü son yer geldi. Dar koridorda zar zor arkama dönerek oraya doğru baktım. Beni çağırırcasına ışığını şiddetlendirmişti. O delikten dışarı çıkıp eve dönebilme ümidiyle, yürüdüm. Bu deliğin de aynı diğeri gibi önünde basamaklar vardı. Basamakları yavaş yavaş çıktım. Delikten dışarı gövdemi çıkarırken ışık yerini karanlığa bıraktı. Aynı babamın ölümünden sonra hissettiklerim gibi kapkaranlık. Ardından o karanlıkta yerini bir gün batımına bıraktı. İşte o an gördüklerimi nasıl aktaracığımı bilemiyorum. Teşub’un armağanlarının etrafında ne olduğunu bilmediğim birçok farklı şey vardı. Dev tekerlekleri ile ilerliyorlar, armağanları birer birer yerle bir ediyorlardı. Etrafta fazlasıyla gürültü vardı. Şok olmuştum. Nasıl olur da Teşub buna izin verebilirdi yoksa gerçekten bir tanrı değil miydi? Armağanların yıkılması ile ortaya çıkan toz bulutuna rağmen dev tekerlekli canavarların arkasındaki birçok insanı görebiliyordum.

Kanım donmuş, yaşananları izlerken büyük dev tekerlekli bir canavarın bulunduğum armağana doğru geldiğini görüp irkildim son duyduğum ses ise arkadaki insan topluluğunun “Peri bacaları…” diye acıyla haykırması oldu.

Uykumdan uyanmıştım ve karşımdaki yapının yerle bittiği noktadaki o oyuğu görmüştüm.”

Labarna, durdu. Elini kızının omzuna koyup, yorgun bir ses tonuyla “Düşüneceksin!” dedi ve ekledi, “Bu anlattıklarım sana bırakabileceğim en değerli mirasım, Puduhepa. Buna sahip çık.”

Labarna, bir tahta parçasından aldığı destek ile yürümeye devam etti. Puduhepa ise hemen ardında, Teşub’un armağanlarını görünceye kadar babasını takip etti.

Armağan” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Elinize sağlık. Öykünüzün akıcılığını beğendim. Kullandığınız dil rahat okumamı sağladı. Belki başka birinin uyumsuz bulabileceği bir benzetme gülümsememi sağladı;

    Bana, annemi hatırlattı, kafasında taşıdığı çamaşır dolu sepeti düşündüm. Bu yapılar da öyleydi.

    Ayrıca; bunu da çok beğendim :slight_smile:

    Gözleri bir ateş böceğini hapsetmiş gibi ışıl ışıldı.

    Ancak;

    Bunun üzerinde çok durmayacağım çünkü bu daha hiçbir şey.

    dediğinizde, peri bacaları diye bağıran insanlar ya da dev tekerleklerin armağanları yerle bir etmesi, beni soktuğunuz beklentiyi karşılayacak derecede heyecan uyandırmadı. Naçizane fikrim, bu detayları daha şaşırtıcı ve biraz daha belirgin hale getirebilirsiniz.

    Doğru anlayıp anlamadığımı teyit etmek için bir sorum olacak; peri bacaları diye bağıran ya da dev tekerlekleriyle armağanları yerle bir edenler, günümüz insanları mı?

    Kolay gelsin
    Müge

  2. Elinize sağlık. Hitit ve Antik Mısır tarihini ve dolayısı ile Kadeş Savaşı konularına hep ilgi duymuşumdur. Bu yönüyle öykünüzü sevdim.
    Anladığım kadarıyla kahramanımız bir tür zaman yolculuğu yapıyor. Ben de ‘dev tekerli araçları” günümüzün iş makinaları olarak algıladım.
    Öykünün sonu ise hiç beklemediğim bir şekilde sona erdi. Genel akışla pek bağdaştıramadım.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!