Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Aynalı İntikam

Kendisi böyle şeylere hiç inanmazdı, hatta o yaşlı kadını dinlemesi bile koca bir yanlıştı ama tatlı dilli ihtiyarı dinlemeden de duramamıştı.

“Kendine dikkat et” demişti kadın. Adam yanıt olarak “İçimde uzun yıllardır birikmiş olan bir korku bir endişe var” diyecekti ama düşünceler kelimelere dökülmeden yakalamasını bilmişti.

“Niçin korkmalıyım ki… Karşında yaşlı adamı görüpte bir ayağı çukurda falan zannetme. Ben bunca zaman kimseden korkmadım ve korkmamda” demişti gururla.

Fuar alanının girişinde durdurmuştu falcı kadın adamı. Yaşlı adam, her sabah yaptığı gibi bu sabahta kentin içerisinde yemyeşil bir ada gibi duran fuara yürüyüş için gitmişti. Basmane kapısından girip, koca bir tur atmıştı eski demiryolu üzerine yapılmış koşu parkurunda. Her zaman mola verdiği yerde durunca yanına bir yaşlı kadın yaklaşmıştı. Başındaki yemenisi, ayağındaki şalvarıyla çingene havası vardı ama yine de farklı duruyordu.

“Uzat elini de bir falına bakayım evladım” deyince ses tonundan etkilenip elini uzatmıştı. Bu itaatte ilerlemiş yaşına rağmen hala kendisine “Evladım” diyen birinin bulunmasının etkisi de vardı. Üstelik bu kadında olsa olsa kendi yaşında olabilirdi.

“Uzaklardan gelmiş olmalısın” dedi ilk olarak. Belki tahmin etmişti belki de durumuna bakıp bu fikre varmıştı ama sonuç olarak durumunu bilmişti. Birkaç ay önce emekli olan Öğretmen Mehmet ilk görev yaptığı yere İzmir’e dönmüştü. İzmir i çok sevse de içine düştüğü bir tatsız olaydan dolayı ataması istenmişti. Oda ihtilal sonrası ortalık yatışmıştır diyerek atamasını doğuya istemişti.

“Yıllardır içinde sakladığın bir endişen var” senin demişti, iri elini titreyen avuçlarına aldığında yaşlı kadın. O an göz göze gelmişler ve adam bir saniyelik bu temastan korkmuştu. O zaman “Yıllardır birikmiş olan bir korku seni yiyip bitiriyor” Bu son söz üzerine adam elini hızla geri çekmiş ve

“Ben emekli Öğretmen Mehmet im. Görev yaptığım yerlerde bana Kalender Mehmet derlerdi. Kimseyle hır gürüm olmadı, görevimi yapar öğrencilerimi korur ve kollardım. Kimseye bir kötülük yapmadım ki korkayım” demişti. Ve hızla turunu tamamlamak için hızla yürümeye başlamıştı. Yaşlı kadın arkasından bağırıyordu titrek sesiyle

“Herkesten uzaklaşabilirsin ama kendinden asla. Kendinle yüzleşmelisin artık” diyordu. Arkasını dönmeden yanıtladı kadını

“Sen git o güzel sözlerinle başkalarını kandır”

Aslında emekli öğretmenin yaşlı kadına söylemediği noktalarda vardı. Kalender Mehmet kimseye bir fenalık yapmamıştı. Öğrencilerini düşünür onlara bol notlar verirdi. Önceleri arkadaşlar diye hitap ettiği, yıllar geçtikçe çocuklar demeye başladığı öğrencilerinin yetişmesi için elinden geleni yapardı. Yine de aynaya baktığınızda sizi rahatsız eden ve kimselere söyleyemediğiniz şeyler vardır içinizde. Herkesin geçmişinde karanlık sayfalar olabilirdi, aradan yıllar geçse de unutulmayacak karanlık sayfalar.

Şimdi ise uyku tutmayan bu gecenin ilerleyen saatlerinde bunlar aklına geliyordu. Yerinden doğruldu. Salona yöneldi. Yıllar boyu böyle bir evin hayalini kurmuştu. İzmir in en güzel semtlerinden birinde bir daire almışlar içini eşinin zevkine göre ve bütçelerinin izin verdiği ölçüde en iyi şekilde yapmışlardı. Uzun zaman mağazalarda gezdikten sonra bu dakikalardır gözlerini dikip baktığı kadife perdeleri almışlardı. Mutfak dolaplarını beraber tasarlamışlar öyle ısmarlamışlardı marangoza. Banyo fayanslarını, armatürleri, yer karolarını hep birlikte seçmişlerdi. Burası bizim mütevazı cennetimiz olacak demişlerdi. Sıkıntılı geçen bir çalışma yaşamının ardından huzur içinde bir emeklilik yaşayacaklardı. Şimdi mütevazı cennetlerine kavuşmuştu ama yalnız kalmıştı cennette.

Dört kişilik minik bir aileydiler. Bir kızları, birde oğulları vardı. Büyük kızlarını okutmuşlar ve eczacı yapmışlardı hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan. Boylu poslu, üniformalı ve bir o kadarda yakışıklı delikanlı ile evlendirmişlerdi. Kızları yanlarında değildi ama mutluydu. Oğulları üniversite okumamış liseden sonra eğitimini bırakmıştı. Yine de Mehmet beyin kendisi için iyi planları vardı, Askerden dönünce birlikte beyaz eşya mağazası açacaklardı. Oğlu müdür olacaktı, kendisi ise patron.

Sonra bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Geçen yıl, bütün bu hayaller bira şişelerinde batmıştı. Böyle bir gece oğullarının kara haberini almışlardı. Askerden geleli üç beş gün olmamışken, içkili araba kullanan bir arkadaşının yüzünden kaybetmişlerdi sevgili oğullarını.

Bu acı olayın ardından karısını, hayat arkadaşını uzun süre teselli etmeye çalışmıştı. O günlerde dilekçesini vermiş emekliliğini istemişti. Üç ay geçmemişti ki Cevriye Öğretmen de çok sevdiği oğlunun ayrılığına dayanamamış Hakkın rahmetine kavuşmuştu. Şimdi ise o neşeli aileden geriye kendisi kalmıştı. Hayallerinin evinde, torun sevmenin hayalini kurdukları bu evde şimdi bomboş odalar kalmıştı. Hemen hemen her gece yaptığı gibi yersiz yurtsuz bir hayalet gibi dolaşıyordu evde.

Salondaki koltukların birine oturdu. Karşısında damadının aldığı koca televizyon vardı. Eli istem dışı sehpa üzerindeki kumandaya uzandı. Gece gündüz çalışır durumdaki televizyonu açmaktı amacı ama kumanda da ki kırmızı düğmeye basamadı. Birkaç gecedir duyduğu korkunç çığlık bir kere daha yankılandı salonda. Yıllar öncesinde de aynı çığlığı duyuyordu ama o zamanlar bu sesi bastırabiliyor ya da günlük hayatın hay huyu arasında yok sayabiliyordu. Ama bu ses öncekilere hiç benzemiyordu. Beyninin içinden değil de evden, binadan geliyordu sanki. Özellikle de birkaç gecedir dayanılmaz hal almıştı. O bunları düşünürken bir kere daha odalarda yankılandı çığlık. Yılların Kalender Mehmet’i ürperdi.

Uzandığı yerden doğruldu. Bu başka türlü bir şeydi. Gerçekti. Hala elinde tuttuğu uzaktan kumanda kadar gerçekti. Önce odaları dolaştı. Bütün gün kapalı olan ve kendisinden başka bir Allah kulunun girip çıkmadığı terkedilmiş cennetten gelebilir miydi bu ses… Çığlık o kadar derinden geliyordu ki nereden kaynaklandığını bulamamıştı. Odaları, solonu mutfağı hatta banyoyu bile araştırmıştı. Tüm dolaplar, sandıklar hatta komodinleri bile aramıştı. Ses adeta hiç bir yerde başlıyor ve her yerde bitiyordu. Bir inleme gibi başlıyor, acı dolu haykırışlarla devam ediyordu. Tıpkı, tıpkı unutmaya çalıştığı yıllar öncesindeki gibi.

İşte bu yüzden falcı kadına kızmıştı. Bir insan bilebilir miydi karşısındakinin nelerden muzdarip olduğunu? Rahmetli eşinin bile bilmediği, kendisinin de unutmaya çalıştığı bir acıyı önünü görmekte zorlanan bir kadın bilebilir miydi? Dağ gibi yığılmış istek ve hırs küllerinin altında için için yanan korların yakıcılığını bilebilir miydi? Evet insanları tanımak bilinçlerini ve bilinçaltındakileri öğrenmek mümkündü. Bilim adamları bu işe Psikoloji diyordu. İnsanın yüz ifadesinde veya davranışlarından anlamlar çıkarmayı uzun yıllar öncesinden kendisine öğretmişlerdi. “Öğrencini tanımalısın ki neyi nasıl öğreteceğini bilesin” demişlerdi. Ama yine de insanın bilinçaltına, yüreğinin derinlikleri nasıl anlaşılabilirdi ki. Vicdan gözle görülür müydü ki vicdan azabı görünsün.

Bir çok kere doktora çıkmayı ve durumu anlatmayı düşünmüştü ama bu fikrinde her seferinde vazgeçmişti. Görev esnasında psikologa giden arkadaşlarına ne gözle baktıklarını anımsıyordu hala. Onca yıllık kariyerini ve ismini bir kalemde silemezdi, kendisine deli dedirtmezdi. Elinde uzaktan kumanda ile öylece kala kaldığında aklından bunlar geçiyordu. Bu akşamda diğer akşamlar gibi kafasının içinde geldiğine inandığı çığlığa aldırış etmeden yatacaktı. Bir ara kızına bu uykusuzluk halini anlatmış ve kendisinde yan etkisi en az bir ilaç istemişti. Ama kızı kendisine böyle bir hap vermeyi reddetmişti. Yerine ponponlu kulaklıklar ve geniş siyah göz bantları vermişti. “Bir de ılık süt içersen bebekler gibi uyursun” demişti. İşte bu talimatları yerine getirecek kızının deyimiyle bebekler gibi uyuyacaktı. Sütünü hazırlamak için mutfağa gitti.

Mutfağa gitmek için yeriden doğruldu. İşte o zaman bir kere daha duydu çığlığı. Onca zamandır anlamsız gelen çığlık bu kere anlaşılıyordu. “Aşağıdayım” diyordu. Aldırış etmemeğe çalıştı ama ses tüm donduruculuğuyla sürüyordu “Gel” diyordu. Aşağı, bodrumu kastettiğini anlamıştı. Hızlı adımlarla yatak odasına döneldi. Yüklüğün çekmecelerinden birini açtı. Yedek çarşafların altına el attı. Bu defa işi kökünden halledecekti. Geldiği gibi hızla odadan çıktı, çelik kapıya yöneldi. Eve döner dönmez kilitlemeyi alışkanlık haline getirdiği kilidi ses çıkarmaması için yavaşça açtı. Karanlık merdivenlerde ıslık halinde bir ses duydu. Bir yılan gibi tıslayan ses merdiven boşluğunu daha da karanlık hale getirmişti sanki. “Hadi korkma, gel” dedi.

“Ben Öğretmen Mehmet’im” dedi yankılanan bir sesle. Parmakları istem dışı merdiven otomatiğini buldu ve yaktı. Sese bakınca ışık yandığında karşınıza efsanelerden fırlayıp gelmiş bir ejderha göreceğinizi sanırdınız. “Yaklaş” diye seslendi aynı tıslama

“Korkma, bu defa kaçmayacak seninle yüzleşeceğim” dedi emekli öğretmen. Üzerinde eşofmanları, basamakları inmeye devam etti. Son basamağa adımını atınca merdivenin otomatiği söndü. O zaman kömürlük odalarının en dibindekinin eşiğinden dışarı sızan sarı ışığı fark etti. Acı bir çığlık merdivenlerde yankılandı. “Ben yapmadım” diyordu. Zavallı çığlığı bastıran davudi bir ses yanıtladı çığlığı

“İtiraf et, her şeyi sen yaptın değil mi? Yaşlı adam sesi tanımıştı. Bir an çıldıracağını sandı.

“Sizlere yalvarıyorum” dedi acı içindeki bu kere fısıldayarak, “Benim bütün bu olanlarla hiçbir ilgim yok” Bir tokat sesi yankılandı karanlıkta

“İnkar etme, o gurubun başı da sensin eylemcisi de” Ardından bir şaklama daha duyuldu, ardından bir daha, bir daha. Her darbeden sonra duyulan acı çığlık yavaş yavaş kesildi. Yerini boğuk hıçkırıklara bıraktı.

Yaşlı adam zorla kendisine unutturduğu ama kendisine yabancı olmayan bu seslere doğru ürkek adımlarla yaklaşmaya devam etti. Şimdi kapının önündeydi. Karanlık koridoru aydınlatmaya çalışan zayıf ışık, kömürlüğün kapısının altından ve tahtaların arasında sızmaya çalışıyordu. Belli ki onlar bile oradan kaçmak istiyorlardı. Titreyen eli kapının mandalına uzandı. Korkan bakışlarını yaklaştırdı. O an hayalet görmüş gibi oldu. İçeride kafası sıfır numara makine ile tıraşlanmış zayıf bir genç beden duruyordu. Gözleri çökmüş neredeyse kafatasının içine kaçacak gibi olmuştu. Yüzünde uzun zamandır dayak yediğini belli eden darbe izleri vardı. Üzerindeki beyaz fanila kurumuş kan izleriyle doluydu. Başını duvara vuruyordu sessizce.

Mandalını tuttuğu kapı geniş ve loş aydınlatılmış bir salona açılmıştı. Bir an oturdukları bu apartmanın böylesi geniş bir bodrumu olup olmadığını düşündü. Zihni kendisine oyun mu oynuyordu… Gözlerini kıstı çevresine bakındı. Bir kenarda, gölgeler arasında, takım elbiseli ve fötr şapkalı bir adam vardı. Tanımaya çalıştı ama hafızası kendisine yardım etmiyordu. Yanında ise omuzu yıldızlı bir komiser vardı. O zaman bütün bu olanların uzun zamandır görmediği rüyalardan biri olabileceği aklına geldi. Yukarıda kendi dairesindeydi ve birazdan kan ter içinde uyanacaktı… Takım elbiseli adam eğilerek komisere bir şeyler söyledi. Komiser onaylar gibi başını salladı. Ardından da adam dışarı çıktı. Komiser ise ağır adımlarla yanına yaklaştı.

“Sizin okuldaki olayların elebaşı bu değil mi? Dedi başıyla salonun dibinde duran zayıf delikanlıyı göstererek. Öğretmen Mehmet delikanlıya baktı. O delikanlı değildi okulda olan bitenlerden sorumlu olan. “O sınıfın en zeki çocuklarından biriydi. Zekiydi, çalışkandı ama yoksuldu. En kötüsü de kendisine sahip çıkacak kimi kimsesi yoktu. Bir anacığı vardı bildiği kadarıyla başkada kimsesi yoktu.

“Zeki Beyin oğlunun bu işlerle ilgisi yok?” Dedi komiser. Sesinde emredici bir ton yüzünde alaycı bir gülümseme vardı.

“İlimizin en önemli şahsiyetlerinden birinin oğlu bu tür çirkin işlere bulaşmamıştır değil mi?” Emredici ton vardı sürüyordu hala. Üzerine alınıp alınmamayı düşündü genç öğretmen bir an. Herkese emirler vermeye alışkın biri başka türlü konuşabilir miydi? Yeni göreve başlamış Mehmet Hocanın o zaman hafızası yerine geldi. Az önce gölgeler arasında gördüğü ünlü iş adamlarından Zeki P. İdi. Başını öne eğdi, yaptığı yaramazlığı itiraf eden küçük bir çocuk gibi

“O zamanlar gençtim, toydum. Çok çabuk etki altında kalıyordum” Pişmanlık dolu sesi çıplak duvarlarda yankılandı. Karanlık koridorda çoğaldı, çoğaldı tonlarca ağırlık olarak geri geldi üzerine yıkıldı. Zavallı bedeni bu pişmanlığı taşıyamayacak gibiydi, olduğu yere dizlerinin üzerine çöktü. Ağlamaklı bir ses tonuyla devam etti.

“Ben yoksul büyümüştüm ve evlenebilmek için paraya ihtiyacım vardı” dedi. Bir saniye sonrasındaysa diklenerek

“Sende sütten çıkmış ak kaşık değildin. Okuldaki pek çok illegal harekete dahildin” Öz güvenini kazanmış gibiydi. Karşısındaki adam söze başlayınca tekrar omuzları çöktü, başını öne eğdi.

“Kendi inandığın dava için, arkadaşların için, ülken için, masumane eylemlerde bulunmak başka şey, günahsız insanlara ateş etmek başka şey. Bunu sen de ben de çok iyi biliyoruz” dedi. Adam birden duraladı…

“Bütün bunlar gerçek olamaz, sen yıllar önce ölmüştün” dedi sevinerek “Bunlar yaşlı beynimin bana bir oyunu olmalı”

“Evet ölmüştüm ama ölen yalnızca bedenimdi. Ruhum vicdanında kaldı yıllar boyu. Ve şimdi intikam için geri geldim” dedi karşısındaki genç adam. Usul ama kendinden emin adımlarla karşısındaki saçları kırarmış yılların etkisini yüzünde taşıyan adama yaklaşmaya başladı.

“Yaklaşma…Y aklaşma bana” diye geri adım attı yaşlı adam. Elinde tuttuğu bezi açtı, Bezin içindeki siyah, yağlı, tabanca karanlıkta ışıldadı. Bir el silah sesi duyuldu. Ardından o ana kadar sessiz olan basamaklarda sesler ve hareketler duyulmaya başladı. Apartman sakinleri bodruma inmeye başladılar. Gördükleri manzara karşısında şaşkındılar, emekli öğretmen Mehmet Hoca ayaklarının dibinde kanlar içerisinde yatıyordu. Kendisini vurmuştu. Hem de bir boy aynasının karşısında.

Olaydan sonra polis, kısa bir araştırma yaptı. Adamın cebinden iyice sararmış, siyah beyaz bir gazete kupürü bulundu. Filanca kahveyi bombalayan gencin idamının gerçekleştiği yazıyordu. Aynı haberde idam edilen gencin suçlu bulunmasında genç bir öğretmeninin tanıklığından da söz ediliyordu.

Kömürlükte bulunan boy aynasını soruşturmak kimsenin aklına gelmedi. Eğer bir soran olsaydı, bir ilköğretim öğrencisi, yaşlı bir kadının aynayı kendisine verdiğini ve bodruma asarsa onluk vereceğini söylediğini anlatacaktı. Emekli öğretmenin, yalnızlık ve geçirdiği bir ruhi bunalım sonucu yaşamına son verdiğini yazdılar gazeteler küçük bir haber olarak.

Emekli Öğretmen için görkemli bir tören yapıldı. Antalya da ki kızı ve damadı da geldi, kendi adını taşıyan torunu da. Mermerden kendisine yakışan bir mezar yapıldı.

Birkaç gün sonra aynı mezarlığa yaşlı bir falcı kadın geldi. Önce isimsiz, eski bir mezar önünde durdu ve gözleri yaşlı, bir Fatiha okudu. Ardından yeni yapılmış görkemli bir mezara yaklaştı. “Ya Öğretmen Kalender Mehmet” dedi, “Minicik yavruma inanmamıştın ama o masumdu ve seni inandırmak için bir boy aynası gerekiyordu… Değil mi? ” dedi.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Aynalı İntikam” için 2 Yorum Var

  1. Merhabalar;

    Gerçekten de güzel ve etkileyici bir hikayeyle katılmışsınız bu ay seçkiye. Daha öncekilere nazaran daha çok sevdiğimi söylemeliyim. Güzel bir kurgu, güzel bir anlatım… Daha ne olsun. Her şey bir yana İzmir’in o her gün geçtiğim sokaklarını kağıt üzerinde okumak ayrı bir zevkli oluyormuş, onu da fark ettim sayenizde.

    Yalnız yazım hatalarınız hala devam ediyor. İzmir e değil, İzmir’e olmalı mesela. Mehmet im değil, Mehmet’im. Bir de bazı yerlerde nokta işareti atmayı unutmuşsunuz. Bunlara dikkat ettiğiniz takdirde kendinizi bir adım daha ileriye taşıyabilirsiniz.

    Kaleminize sağlık.

  2. Her ne kadar Kalender Mehmet’in, çocuğu gördüğü anı ilk okuyuşta çözememiş olsam da devamı gayet yerinde bağlanmış bir öyküydü. Hele ki yaşlı kadının “boy aynası” ironisi yazıda en beğendiğim kısımlardan biri oldu. Ufak tefek yazım hataları mevcut olsa da yazının akışını bozabilecek kadar güçlü değillerdi.

    Kaleminize kuvvet.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *