Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

bldlb

Bazı uykuların rüyaları peşinde sürükleyemeyeceğine inanmak isterdim. Raflarla kuşatılmış yatağımda kitabımı kapayıp başucu lambamı söndürdüğüm zaman, başımı yastığa koyduğumda, gardırobun kapısına dakikalarca bakıp açılmayacağından emin olduğumda gözlerimi bilinmeyene ağır ağır kapayışım, kirpiklerimin arasında kaybolan odamın hâlâ orada olduğunu umuşum bundandır. Bazı rüyaların dönüşsüz olduğunu bilmek, uykuya yapılan her yolculukta adımların geriye doğru atılamayacağını sezdiren istemsiz titremeyi, daha da önemlisi uyuyakalmak isteyip ışığın ve bilinen eşyaların, bilinen yerlerin olduğu yakınlıkta kalmayı özlemeyi beraberinde getiriyor ve ben kendimi artık tanımadığım, aslında pek de bir işe yaramayan anılarımı hatırlayamadığım yerlerde yıllarca yürümüşüm gibi hissettiren yorgunluğumu unutmakla, bu yorgunluğu bir an için olsun duyumsamamayı dilemekle geçen, dinlendirmeyen uykulardan her uyandığımda bir başka geceye açıyorum gözlerimi. Bir başka gece, önceki gecelerin aynısıdır. Aklıma ilk gelen bu oluyor. Bir de onlar; gece işçilerinin duvarlara yazdığı yazılar, çok sevdiğim bir yazarın o güzel romanından alınmadır. Bu alınmalar içinde bildiklerim, bilmediklerim, henüz sokaklarda yürüyüp de karşılaşmadıklarım, hatta kitapta yer bulamamış olanlar bile vardır; öylece karanlıkta beklerler ve ışığa çıkıp kaybolacaklarını bildiklerinden duvarlarda, sayfalarda asla gizlemezler kendilerini. Canlıymışçasına çoğuldurlar, nefes alırlar ve açık pencerelerden, içilen sigaralardan ve takırdayan daktilolardan uzak dururlar. Yaşamalarının ilk şartı budur. Kağıtlara hapsedilmemekle beslenirler. Bir türlü sonu gelmeyen gecelerin uğultusunda onlar vardır.

Gece işçilerine katıldığım zamanlar evimden çıkarken arkamda bıraktıklarımı, bırakacaklarımı pek düşünmezdim. Dönsem bile orada olacaklardı, koskoca odayı nereye götürebilirler. Yatağım, uykularımda görüp korktukları yüzünden gitmeye çoktan razı olsa da onun da uzaklaşabileceğini pek sanmıyordum. Beni üstünden atmaya çalışırken inlerdi, gıcırdardı, hatta bir gün duvara yapıştırdığım bir posteri, bitmeyen bir rüyanın tam ortasında yüzüme düşürüp beni delirtmeyi bile denemişti. Şansı yok; zamansız –her anlamda- oldukları kadar incedirler de, kolaylıkla yırtılıp geceye göz açtırabilirler. Açtırdılar, yüzüme düşen gölgeye elimle vurup kim bilir ne zaman yapıştırdığım güzelim resmi parçaladıktan sonra yatak inlemeyi kesti ve bir daha kendini hissettirecek bir şey yapmadı.

Tam bir sessizliğe eriştikten sonra başım pencereye dönük uyurdum, ayaklarım üşüyeceğine başım üşüsündü. Başım üşüsündü de rüyalarda durmadan yürürken serin rüzgârlar esişsindi. Onca adımı ezberlemeye çalışırken güneşler doğup batsındı ama bir süre sonra bunların hiçbiri o karanlık kadar korkutmamaya başladı. Tutulma gibiydi; etrafında ince bir ışık çizgisi, durmadan dönen, kendi içine kapanıp başka bir ışığın üzerine akan, peltemsi, yapışkan bir karanlık.

Gece işçilerine katıldığım zamanlarda geceye sığınmak daha kolay gelmişti bana, uykularımdan kurtulmak zorundaydım ve dışarı adım attığım an gecenin kollarında bulurdum kendimi. Ağaçlardan, sokaklardan, bulutlardan gelen kokuyu içime çektiğimde uykularım gözümden çekilir, her hissettiğimde ellerimi yapış yapış bırakan bir yere, nerede olduğunu bilemediğim fakat varlığını her an duyumsadığım bir boşluğa giderdi. Gözlerimin arkasında bir yer, sanırım gecenin kokusunun alınabildiği tek nokta. O kokuyu içime her çekişimde yanımdan geçip gidenlere biraz daha ait olurdum, onlar ki adımlamadıkları, bilmedikleri gece kalmamıştır. Takip ederdim, bıraktıkları ayak izlerine basıp yürürdüm ve denize yaklaştığımızda gökyüzüne bıraktıkları noktaları elimden geldiğince taklit ederdim. Parmağımı gökyüzüne her dokundurduğumda parlak bir nokta belirirdi. Herkes toplanır, eller birleşir ve göğe bakılırdı, beyaz, parlak bir yuvarlak. Oralıdırlar, yüzlerde belli belirsiz bir gülümseme.

Eve dönerdim. Önümde çıkılması gereken 18 basamak, açılması gereken bir kapı ve yüzleşilmesi gereken bir ev olurdu. Evlerle yüzleşmek için öncelikle kapılardan geçmek lazımdır ya, gündüzleri mümkün değildir bu. Işığın geçmişle bir alıp veremediği olmalı; orada olmaması gereken insanların, eşyaların özellikle parıldamalarına başka bir anlam veremiyorum. Çok uzun bir zaman önce atılmış olmalarına rağmen hâlâ oradadırlar. Tuzluk, pazardan alındı. Mor kapaklı, içinde tuzun yanında bir de hapa benzeyen siyah bir şey var. Üstündeki yazıyı okuyamamıştım, ne yazdığını şimdi bile merak ederim. Okuyabilseydim hayatım belki de bambaşka bir yol alırdı. Tuzluktaki siyah nesnenin üzerindeki yazı, seni okuyamadığım için çok üzgünüm. Çerçeveler, bilmem nereden alındı. Fotoğraflardaki insanların çektiği fotoğrafların içindeki insanların çektiği fotoğrafların içindeki insanların… Delilik sahip olunamayacak bir lükstü, insanlar acı çekmek için akıllarını kaybetmek istemezler. Hatırlamak da böyle bir şey.

Gündüzleri mümkün değildir, gündüzleri kapıların varlığından bile emin olamıyordum. Gündüzler gözümü alıyordu, perdeleri sıkı sıkı kapıyordum. Sıkı sıkı kapıyordum perdeleri, pencereleri de kapıyordum. Gündüzleri sokağa dair hiçbir şey istemiyordum. Odaya düşünceler doluyordu ve eşyalardan çok o düşüncelerle yaşamak zorunda kalıyordum. Çok fazla acı vardı, çok fazla umut vardı ve çoğu zaman umut, acıdan daha çok acı verirdi. Ütopyalara ölüm. Daha güzel dünyaların var olabileceği ihtimaliyle uyuşturulanların arasında bir müddet ben de yürüdüm. Ben de bir zaman boyunca o güzel düşü gördüm, karanlığın üstüne yapıştırılmış güzel manzaraların olduğu düşü. Yüzlerdeki düşmek bilmeyen gülümsemelerin abartılı parlaklığında bir şeylerin yolunda gitmediğini, aslında hiçbir zaman gitmeyeceğini ve geçen günlerin bu sahte mutlulukla doldurulduğunu fark edince onlarla daha fazla kalamadım. Kendimi bildim bileli yürüdüğüm sokaklar bile onlarlayken başka sokaklara dönüşüyordu. Başka bir yere çıkıyordu sokaklar, şehir durmadan değişiyordu ve bilmediğim kaldırımlarda yürürken sonsuz bir korkuyla kuşatılıyordum. Sonunda yürümeye devam edip herkesin önüne geçtim ve dipsiz bir kuyuya dönüşen sokakların içinde kaybolmuşken uyandım. Bembeyaz yollardan odamın karanlık duvarlarına uyanınca nerede olduğumu bir an anımsayamadım. Bir an. Yaşayabileceğim onca senaryo geçti gözlerimin önünden, tanışmış olabileceğim onlarca insan hayatlarıyla birlikte zihnime aktı ve her birinin sesi, yüzü aklıma kazındı. Yaşamış olabileceğim onca evi gördüğüm zaman istemsizce yüzümü buruşturdum, hele yıllarımı beraber geçirmiş olabileceğim kadınları gördüğümde daha fazla dayanamadım ve kendimi tekrar uyanmaya zorladım.

Gözlerimi açtığımda tavana vuran ışıkları gördüm, sokaktan bir araba geçiyordu ve bir iki gölgeyi zorlukla da olsa gördüm. İşçiler dışarıdaydı, beni bekliyorlardı belli ki. Doğrulup derin bir nefes aldım. Havasız bir odanın kokusunu soludum, fotoğrafların ve kitapların çürüme kokusu. Aralarında yatıyordum. Yazılmış olanlar, yazılacak olanların izlerini taşıyordu. Ne kadar kelime varsa kağıtlar birlikte çürüyüp üstüme dökülüyordu. Ne kadar yüz varsa sararıp uykularımı bölüyordu. Yıllar önce hepsini atmalıydım, hepsinden kurtulmam gerekiyordu ama yapamadım. Teslimiyet duygusu hayatımın hiçbir anında bunca uzun sürmemişti.

Ayağa kalkıp gardırobun önüne gittim, aynaya baktım. Gözlerinin görebildiği kadarıyla geceleri bir başkasının odasından bakıyorsun. Yansımalardan görüyorsun dünyayı, pencerelerin ve aynaların ve tuzlukların ve çay bardaklarının ve çerçevelerin ve objektiflerin yansıttıkları insanlardan biri oluyorsun. Onlar kadar aynısın, onların metinlerini çalıyorsun, çünkü sana göre her metin, bir diğerinin yazılmamışıdır. Sen yazarsın, senin olur. Ahlakla bir ilişkin yok, o köprüyü atalı çok oldu.

Gözlerini açtığında iki ışık vurdu tavana, ben gördüm. Ben hepsini gördüm, sana nerelerden baktığımı bilsen bir daha gözlerini açacak cesaretin olmazdı. İki ışık gördüm, biri diğerinden daha parlaktı ve hâlâ uykuda olduğunun farkında değildin. Hayatının bir başkasının uykusu olduğunun hiç farkında olmadın. Kitaplarına dokunmaya çalışınca parmakların boşluğa değecekti, fotoğraflarına dikkatle baksaydın yüzlerin bomboş olduğunu anlayacaktın.

Hiçbir şey senin için yeterince sahici olmadı. Bir kapıdan geçtiğinde her zaman odaları gördün. Kapılara açılan diğer kapıları. Duvarlar. Kafesine giriyordun ve parmaklıkları kendin takmıştın. Parmaklıklara dokunmaya çalışsaydın parmakların boşluğa değmeyecekti, gerçekten de takmıştın onları ve hırsızlardan korunduğunu düşünüyordun kendi kendine. Kitaplarını, fotoğraflarını, eşyalarını çalacak hırsızlardan. Geceleriyse onlarla birlikte yürüyüp aydınlığa kara çalıyordunuz. İçinde onlara karşı daima büyük bir nefret vardı; hapseden, öfkelendiren ve yanıltıcı bir nefret. Onlardan biri olunca her şeyden kurtulacağını düşünüyordun ama tek amacın kendinden de nefret edebilmekti. Oysa seviyordun kendini. Anıların, tanıdığın insanlar, tanımış olabileceğin insanlar. İhtimallerin oluşmasına izin vermediğin halde onlardan nefret edecek gücü buldun, çünkü öbür türlü kendini mahvedecektin. Kendin uğruna hayatını varoluşuna feda ettin.

Gardırobunun içine girip bir süre giysilerinle birlikte ayakta durdun. Her birine dair anıların vardı; hangisini ne zaman giymiştin, hangisini giyerken ilk kez öpüşmüştün, hangisiyle hayatının en önemli sınavlarına hazırlanmıştın ve çürürken çıkan kokular hangi elbiselere aitti, hepsi aklındaydı. Hatıraların ne işe yaradığını sorup duruyordun, oysa hiçbirini unutmaya niyetin yoktu. Anılardan çıkıp evinin duvarlarına sinen, yıllarca hayatını paylaşan o kadın bile açamadı gözlerini.

“Bunları neden atmıyorsun? Giyilecek gibi değil. Üstelik giyiyorsun da.”

“Seviyorum, o yüzden. Her biri yıllar boyunca tenime dokundu. O kadar acımasız değilim.”

Oysa o giderken acımasızdın, içinde bir yerlerde sızlayan o küçük noktayı dünyanın en derin öfkesiyle doldurdun, en büyük acılarla kapattın ve bir sayfa daha kapandı, hayatının en önemli sayfasıydı ve yarım yamalak okunmuştu. Kaybettiğin sınavlardan yalnızca biri.

Bir sandalye çekiyorsun, masa lambasını yakıyorsun ve sigaranın dumanını lambaya doğru üflüyorsun. Dağılışı ışıkla birlikte elle tutulacak raddeye gelen dumanı izliyorsun. Geceleri açılmasından korktuğun kapıya bakıyorsun, o an gerçekten açılsa, gerçekten de bilinmez bir varlık içeri girse korkmayacaksın, minnetle dolacaksın hatta. Bilinmeyenden korktuğunu söyledin hep, şimdi o bilinmeyen şeylerden birine dönüşmüşken korkacak bir şey kalmadı. İşin, arkadaşların, uykun, hepsi bir yana dağıldı. Onlar devam etti. Onlar seni de devam etmeye zorladılar. Bunu da hatırlıyorsun. Aylaklık yaptığın yıllarda birer birer eksiliyorlardı. Kadıköy’ün sokaklarını beraber adımladığın insanlar başka sokakları adımlar oluncaya kadar. Cümlelerin sonu bile gelmiyor, gördüğün bu. Evlenenleri suç işlemişler gibi gördün. Eski yüzlerin yeni halini bilmiyorsun, yıllardır hiçbirini görmedin. Hiçbirini aramadın ve onların da seni aramadığını düşünüp kendini rahatlatacak kadar aptal değilsin, ne yazık ki. Bildiğin tek bir yüz var; sana bakan. Aynaya, gözlerine baktığım zaman gördüğümü beğenmiyorum. Hiç hoşuma gitmiyor. Daima orada, başımı sağa sola çevirip baksam yine aynı. Aynı şeyi yapıp farklı sonuç almayı bekleyecek kadar aptalım ve başımı yine sağa sola çeviriyorum. Yine sağa sola çeviriyorum. Yatağıma dönüyorum, her şeyi odada bırakarak. İşçileri dışarıda bırakarak. İstifa ediyorum. Kuşlara yem vermeyi unutmuşum, cama tık tık vuruyorlar. Gecenin bir vakti kuşların camımda ne işi var öyküsü yazmalıyım, yazmaktan yastığıma sığınırım.

Bir rüyaya uyandım az önce. Geniş sokaklar, ağaçların gökyüzüne özgürce yükseldiği, yine de dev apartmanlarla baş edemediği sokaklar. Tanıdığım bir yüz, nereden tanıdığımı hatırlamıyorum. Bir şarkı. “Gözlerini aç ve her gözlerini açtığında elde edeceğinden emin olduğun şeylerden ayrı düştüğünü hayal et.” Açmıyorum, bu sefer açmayacağım. Tanıyorum onu; yıllar boyunca hatırlamamaya, gördüğüm bütün yüzlerle karıştırıp en küçük bir anımsayışı bile mümkün kılmamaya çalıştığım yüzü unuttuğuma nasıl inandırmışım kendimi. Dik yokuşlardan çıkıp geniş sokaklara vardığımız o yollarda bir kez daha görüyorum. Gülümsüyor. Işıklar çekiliyor, farları gözümü acıtan arabalar yok. Yanıma geldiğinde kulağıma bir şeyler fısıldıyor, anlamıyorum. Anlamaya hiç çalışmadım. Neler geçmişti aklımdan, her şeyi bırakıp nereye gidiyorum. Soru değilim, beni okudunuz. Benim soru sormak gibi bir niyetim yok, bütün soruların cevabını hiç bilmediğim bir yere götürdüler ve ne hayatım boyunca gördüğüm bütün yüzler, ne tanıdığım onca sokak, ne batıp doğan onca güneş, ne tanımadığım onca sokak, ne sokak, hiçbiri bir tanecik olsun cevaba sahip değildi. Hep aynı şeyler; yazılmış onca öykü yine sorulara, cevaplara çıkıyor ve arayışın boş zamanları öldüren bir uğraş olduğunu öğreneli ne kadar zaman oldu, onu bile düşünecek durumda değilim. Gülümseyen bir yüzüm var, karşımdaki yüz de gülümsüyor ve uyanmamacasına… Son bir şey: Belki o da kendi rüyasına uyanmıştır. İşte; düşünülmesi gereken şey buydu ve dünyanın en mutlu olunan anı olaylarda değil, düşüncelerde saklıdır.

Gülümseyen bir yüzüm var, karşımdaki yüz de gülümsüyor ve uyanmamacasına yürüyoruz.

bldlb” için 5 Yorum Var

  1. Çok karmaşık -aşırı- duygusal ve yoğun betimlemelere boğulmuş bir yazı. Anlamak için şizofren olmak :p ve de yalnızlığı iyi bilmek gerekiyor sanırım. karmaşıklık Güzeldi. Kaleminize yüreğinize sağlık. Tebrikler..

  2. Şahane bir öykü olmuş. Alıntılanacak onlarca cümle var. Resmen “…yazmaktan yastığıma sığınırım” gibi bir şey yazmışsınız ve ben buna büyük saygı duyarım.

    Seçkiyi bu yüzden seviyorum.

    Yine de bazı sıkıntılar var, bazı cümlelerin haddinden fazla uzun olması gibi. Cümle uzunlukları, hikaye kurgusu akıcılığı ve kendini okutmayı belirleyen şeyler. Cümleler uzun olunca verilmek istenen anlam zorlayarak zihne sokuluyormuş izlenimi veriyor. Bu okuyucu epey yoruyor. Cümle kurgularınıza dikkat etmeniz çok büyük heyecanla beklenecek bir yazar olmanızın yolunu açacak gibi duruyor.

    Tebrikler, diğer öykülerinizi bekliyorum.

    1. Mario Levi namlı bir abimiz var, çok kral bir yazardır, onu tavsiye ederim Amras. Adam Beylikdüzü’nden yola çıktığı an cümle yazmaya başlasa o cümleyi anca Tuzla’da bitirir, hatta yolculuğa bir de iş çıkışı saatlerinde başlamış olsun. :p

      Teşekkürler yorumlarınız için.

        1. Calvino kadar oyun oynayamadım ama yine kendimce eğlendim; öykünün adı olsun, “gece bekçileri” olsun, hep böyle. Bir de tezim için Demir Özlü’yle Ferit Edgü okumak tek işim gücüm oldu, onun da etkisiyle böyle bir şey çıktı ortaya. :j Farklı şeyler denemek istiyorum, konsepte olabildiğince bağlı kalıp değişik işler çıkacak ortaya umarım. Bir nevi Oulipo, Calvino da pek severdi bunu. :j

          Tekrardan teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *