Öykü

Canavar, Kâbuslar ve Öyküler

Charles Hébé, cehennemde haşlanmayı yeğlerdi. Hayatını değiştirecek bir felaketi ya da rüyaların insanların elinden alınacağı bir dünyayı da. Burnunda beliren kırmızı noktalar, kemikli yüzü ve ince parmakları. Mükemmeldi. Yavaşça gözünü kapamaya başladığında aklından neler geçtiğini tahmin etmenin bile sizi tatmin edeceği zekâyı hissettiriyordu. Sınırlandırmaya çalıştığı hayatında etrafında olan birkaç dostu, kitapları ve uğurlu kalemleri dışında katlanacağı başkaca bir şey, biri yoktu. Mümkün olan en iyi ömrü yaşadığına derin inanç duyuyordu. Son dönemlerine kadar, yaygın inanışa göre, saygın bir kişiliği vardı. Kalıtımsal fiziksel özellikleri, ciddi bilgi birikimi, yetileri… Charles Hébé herkesin olmak isteyeceği biriydi. Canavar, kâbuslar ve öyküler hayatına girmeseydi.

Artık her şey değişmişti. Alt üst olduğu kanısındaydı. Yaşamındaki arayışların sonuna gelmişti. Zihninde sürekli bir endişe hâkimdi.

İpteki cambazdan daha dikkatli olması gereken bir zamandı. Beynindeki canavar, huzurlu bir uykuya dalmasına izin verecek kadar uslu değildi. Sürekli dürtüyor, pes etmesini istiyordu. Hébé bir gün doğduğu günden beri çıkmadığı kasabasından gözünü kırpmadan kaçmıştı. Uykularını da böyle terk etmek üzereydi ki canavarının tekrarlayan ısrarlarına dayanamayıp onunla son kez karşılaşmaya karar verdi. Oncle Cauchemére’in Ölümü’nü yazarken. Neden bunu yapmak zorunda hissettiği sorusu beyninde bir baskı yaratıyordu. Onu öldürmek zorundaydı çünkü onunla yaşamak dünyaya karşı sorumlu olmak gibiydi. Ölmesi gerekiyordu çünkü Hébé bedeninde tek başına yaşamak istiyordu. En kötücül kelimeler içinde, kıvranarak ama acı çekmeden ölmeliydi. Satırlar üzerinde gezinen gözler ne olup bittiğini anlamadan Oncle’nin alacak nefesi kalmamalıydı. Hébé yarattığı karakterin ölümünü dört gözle bekliyordu. Oncle Cauchemére’yi dünyayla tanıştırdığı ilk kitabından beri. Ölümünü ilan etmek için sabırsızlanıyordu.

Kasvetli kasabalardan birinin misafirhanesinde bu işi bitirmeye karalıydı. Çığlıkları kimse duymaz, diyordu. Cümlelerin içindeki boğuşmaları bir tek onun duyabileceğini unutarak. Pencereleri bahçe duvarına bir adım mesafede bulunan odayı tercih etti. Misafirler için ayrılmış binanın en arkasındaki, köşedeki odayı. Geniş ve konforlu odalardan birini tutup derine kadar çöken yumuşak minderlere oturarak da yazabilirdi. Eski dostunu, azılı düşmanını öldürmeye çalışıyor olmasaydı. Can alıcı hamlelerini saklamamak için yeterince rahatsız hissetmek zorundaydı. Tıpkı onun dehşet verici pençelerini sakınmadan savurduğu gibi. Bu yüzden sert iple dokunmuş halıya dizlerini yaslamıştı. Acı duyuyordu. Ruhuna işlenmiş acıyı bastırmadan bir yenisini yaratmış, nefretini besliyordu.

Kâğıt üstünde de olsa, cinayet cinayettir. Charles Hébé, zihninden doğurduğu varlığı az sonra kâğıtlarda boğmak üzere yerini aldı. Oncle Cauchemére’in Ölümü’ne nokta koyulmadan önce, bunlara neyin sebep olduğunu bilmeniz gerekir.

* * *

Onu öldürmeye karar vermeden önce, çok uzun sayılmayacak bir zaman önce, Charles Hébé tatsız uykular uyumaya başladı.

Yazmaya yeni başlamış olmanın hevesi ve korkusu. Aklından bir an geçenlerle yarattığı insanlar, şehirler, dünyalar… Hébé’ye ürkütücü geliyordu. Yazmaya başlarken tanrılaştığını, masanın başından kalktığında yarattıklarının esiri olduğunu düşünüyordu. Onlarla yaşamak ve onları yaşatmak istiyordu. Hébé, edebiyata bulaştığı ilk günden beri zihninde dışarı çıkmak isteyen birinin darbelerini hissediyordu. Kafatası zonkluyor, dilinin ucuna başkasına ait cümleler geliyordu. Rüyalarında, ki onları size anlatmış olsa bu kelimeyi kâbus olarak düzeltirdiniz, onu görmeye başlamıştı. Yüksek bir çenenin üzerinde ince ama geniş dudaklar vardı. Dişlerinin keskinliği kendinizi açık hedef olan av gibi hissettirirdi. Öyle ki, etinize dokunduğu anda derinizi yırtacak kadar sivriydiler. Bedeni birkaç insan boyunda, devasa cüssedeydi. Hébé’nin rüyasında o, kıpkırmızı gökyüzü altında uzanan siyah vadilerden birinde öylece dikiliyordu. Demir parmaklıklara asılı çocuk bedenlerinden kulaklarınızı sökmenize sebep olacak çığlıklar yükseliyordu. O, sivri sarı dişlerini göstererek gülüyordu. “Beni dünyayla tanıştırmalısın,” diyordu, “beni yaratmalısın.” Hébé hep bu sahnede uyanıyordu.

Biri uzaktan fısıldandığında duymazsınız. İlk rüya bunun gibiydi. Daha önce gördüğü hiçbir canlıya benzemeyen biri uzaktaki ağacın kalem boyunda görünmesi gibi küçücüktü ve belli ki söylemek istediği şeyler vardı. Uyandığı an gördüklerini unutmamasını sağlayan kısa bir şeyler yazdı. Oncle Cauchemére adını verdiği rüyalarının somutlaştığı ilk mürekkep darbeleriydi. İkinci rüyada biraz daha yaklaştığındaysa cümleler netleşmeye başlamıştı. Hébé birkaç gece sonra gözlerini dinlendirirken uykuya dalmaktan korkar bir hâl almıştı. Gözlerini her açtığında yazdıklarını geliştirmeye, kurgulaştırmaya başlamıştı. Tekinsiz bir kasabada çocukların kaybolmasıyla başlayan olaylar, kötücül bir tanrının yarı kadın yarı erkek kılıkta insanların başına neler getirdiğine dönüşüyordu. Rüyalarda Oncle Cauchemére artık, gözüne kestirdiği çocuğa çoğunlukla oyundaki dalgınlığında yaklaşıp, “Beni dünyayla tanıştırmalısın, beni yaratmalısın,” diyordu. Rüyalarda zaman esnektir, canavarının bir dakikalık ziyareti ona günler boyu süren bir felaketi yaşatıyordu. Charles Hébé, daha sonra yazdıklarını okuyunca neler yazdığına inanamıyordu. Rüya Prensesi Amca adlı ilk öyküsü böylece bitti.

İlk zamanlar kâbuslarının böyle son bulacağını düşündü. Bitmedi. Canavarı yeniden yazılmadıkça hırçınlaşıyordu. Hébé tek başına yaşadığı evinde kimi farklılıklar sezinlemeye, bunu yüreğindeki sancılarla ilişkilendirmeye başlamıştı. Rüyalarını kâğıda dökmeye devam ettikçe evde Oncle Cauchemére gezinmeye başlamıştı. Hébé o gün ne yazmışsa, o hâliyle. Oncle yeni bir kasaba keşfetmiş, meraklı adımlarla oraya doğru gitmeye koyulmuşsa, o gece evde haritada parmağını gezdiren bir devin derin nefes alış verişlerini duyuluyordu. Rüyada kasabadakiler Oncle’ye saldırmışlarsa ve Hébé uyanıp bunu yazmışsa o günün gecesinde iniltiler holde yankılanıyordu. İştahla bir çocuğun kemiklerindeki etler sıyrılıyorsa, çiğneme sesleri kendi ağzından çıkıyormuş kadar yakın gelirdi. Uyku saatleri gelince Charles Hébé ile Oncle Cauchemére’nin sonuçsuz boğuşma sesleri bahçe kapısının dışına dek taşıyordu. Hébé onu yatağın altına tıkmaya, yalnız bir uyku uyumaya çalışıyordu. Ara sıra görüştüğü birkaç dostuyla ilk öyküsünü ve diğer rüya taslaklarını paylaştı. Hayranlık duyan insanlar devamını ne zaman okuyacaklarını soruyorlardı. Her olumlu cümle, Hébé’nin işkencesini besliyordu.

Charles Hébé, tahammülü kapı dışarı etmiş, zihnini, bedenini maddelerle uyuşturup dünyayı terk ettiği kaos günlerine girmişti. Böyle zamanlarda tek değişen rüyanın akıbetiydi. Fısıltılar yüksek seslere, demirlere asılı çocuklar cesetlere döndüğünde rüyaların sonları da değişiyordu. Oncle’nin ses tonu artık rica eder gibi değildi. Hébe’ye buyuruyordu. Davetkâr gözlerle, bazen salt bir kadın olarak, Hébé’yi daha karanlık bir dünyaya çağırıyordu. Elini uzattığı an ya onu tutup karanlık vadinin korkunç sonsuzluğuna çekecekti ya da ona tutunup bu dünyaya gelecekti. Tüm bildiği yollar bunlardan ibaretti. Hébé ise üçüncü ve daha makul bir yol biliyordu. Rüyayı birine anlatırsan bir daha göremezsin, derlerdi. Rüyasını yüzlerce kişiye anlatmaya, yazdıklarını kitaplaştırmaya karar verdi.

Üstelik Oncle Cauchemére ilk rüyadan beri zaten bu dünyadaydı.

Edebiyata atılmasının üzerinden çok geçmemişti ki Hébé uzun senelerdir yazan birçok insanın önüne sıçradı. Oncle Cauchemére adını verdiği rüya kahramanını, “Rüya Prensesi Amca” adlı fantastik-korku romanını dostlarına takdim etti. Gözünü bile kırpmadan yazmıştı. Tek yaptığı bugüne dek okuduğu kitaplardan öğrendiği tüm kelimeleri kullanıp rüyasını yazarak anlatmak olmuştu. Rüya Prensesi Amca’nın musallat olduğu ailelerle dolu hikâyelerin çoğu çocukların çeşitli işkencelerle Oncle’ye akşam yemeği olması ile son buluyordu. Okuyan herkesi dehşete sürüklüyordu. İrisleri heyecandan yerinde duramayan insanlar nereye bakacağını bilemiyordu. Direkt önüne, herhangi bir boşluğa bakan insanlar sivri dişli, devasa ama iyi huylu gülümsemesiyle Oncle’yi görüyordu. Sanrıya kapıldıkları kanısına varıyorlardı. Oysa Oncle Cauchemére, adı nerede söylenirse, varlık sınırını o kadar genişletiyordu. Maceraları okundukça bir yenisi için hevesleniyordu. İnsanlara görünmeden onlara, “Dahası var,” diye fısıldıyordu: “Charles sizden esirgemezse…” Satırlardan boşluğa yansıyan bedeni, şimşeğini kullanmaktan çekinmeyecek tanrıları anımsatıyordu. Oncle, kırmızı gökyüzünün yüzüne vurduğu ışık huzmesiyle az önce patlamış ve hâlâ tehlike arz eden bir yanardağa benziyordu. Onunla tanışan artık, kafasının içinde bile olsa, onsuz yaşayamaz bir hal alıyordu.

Hébé gelişmeleri aklını kaybetmekten korkmadan takip edemiyordu. Rüyasını dünya yaşıyordu. Şehrin bir yakasında Oncle’nin tiyatro oyunu için oyuncu seçmesi yapılıyordu. Diğer yanda ise Baba Yaga’dan sonraki en acımasız çocuk yiyicisi kadın olarak tanımlandığı edebiyat ve mitoloji tartışmaları vardı. Ünlü ya da ünsüz ressamların korkulu fırça darbeleriyle tuvallere taşıdığı resim sergisi epey ilgi görmüştü. Böyle sürüp giderken eldeki Oncle Cauchemére bilgileri, maceraları yetmemeye başladı. İnsanın ruhunu, zihnini ele geçirerek hayatlara giren Oncle’yi yeniden okumak için sabırlar taşıyordu. Tanıyanlar Hébé’yi bu konuda sıkıştırma iticiliğinde bulunuyordu. Yüzyıllar yaşına varmış yakışıklı bir kadın ne kadar beklenebilirse, binlerce kat fazlasını hayal edin. Hébé’nin rüyasındaki Oncle’den kurtuluş taktiği, sonunu getirecek yangının fitilini ateşlemekten başka işe yaramamıştı. Yolunda giden tek şey, birisine bile anlatınca artık o rüyayı görmeme efsanesinin gerçek çıktığıydı. Hébé, Rüya Prensesi Amca’yı bir daha hiç görmemişti. Öyleyse yazarak anlatacak yeni bir görüntü de yoktu zihninde. Dünyanın tüm raylarının düğümlendiğini düşünün, Hébé’nin duyduğu rüyaları olmadan Oncle’yi nasıl yazacağı telaşının bundan farkı yoktur.

Günler geçtikte kasabalardan şehirlere, ülkelere, denizaşırı memleketlere kadar hayalet gibi dolaşan Oncle, hem modern bir şehir efsanesi hem de aralarında yaşayan bir insan gibi kendini bir şekilde kabul ettiriyordu. Hébé’ye hayranlık dolu mektuplar yağıyordu. Onunla tanışmak istiyorlardı. Bazı mektuplarda Oncle’yi içinde görmek istedikleri yeni macera fikirlerini cüzi bir miktar karşılığından iç rahatlığıyla ona verebileceklerini yazıyordu. Hébé, çocukları kaçırıp yiyen, zulüm veren, acıdan beslenen, üstelik sıradan fiziksel özellikleri olan bir toplumda dahi ucube olarak tanımlanacak görünüşle betimlenen Oncle’nin nasıl böyle bir etki yarattığına inanamıyordu. İnsanlar içinde besledikleri canavarı kıstıkları gözleriyle okuyunca zevkten uçmuş gibiydiler. Bir süre sonra mektupların içeriği Oncle’yi görenlerin aşağılayıcı ve hakaret dolu cümlelerinden oluşmaya başlamıştı. “Seni adi dolandırıcı,” hitabıyla başlayanlar, “hayal gücü diye sattığın bir ucubenin biyografisi miydi?” diye devam ediyordu. Charles Hébé bu noktada her şeyin çığırından çıktığını anladı. Rüya Prensesi Amca rüyalara girmek dışında kimseye görünemezdi. Fakat bunca hakaretin kalemlerden kâğıda dökülmesi bir göz yanılgısıyla açıklanabilir miydi?

Bir süre sonra ise Oncle Cauchemére maceralı yeni bir kitap yazması için Hébé tehdit edilmeye başlandı. “Charles Hébé yaşamak istiyorsa yeniden Oncle’yi yazsın,” diyorlardı. Bir gece posta göndermekle zaman kaybetmek istemeyenler toplanıp Hébé’nin evine geldiler. Gece yarısı huzurun kırıntısını barındırmayan uykusundan hırslı bağırtılarda uyandı. Kasabanın meydanına yakın olan evi, ilk bakışta ortalama yüz kişi denebilecek bir kalabalıkla çevrelenmişti. Charles Hébé, yazdıklarının tutsağı olmuştu. Dışarıdaki herkes onun birer yansımasıydı.

O gece kapının önüne öfkeyle doluşan kalabalık Oncle Cauchemére’nin de içeride yaşadığı korkusuyla eve daha fazla yaklaşamadı. Ellerinde taşlar ve sopalar, son baskı Rüya Prensesi Amca kitapları vardı. Charles Hébé imzasıyla yücelmeyi bekleyen kitaplar. Bazıları, şanslılarsa Oncle’nin de imzasını alacaklarını düşünüyorlardı. Hébé tüm gece bir saniye bile gözünü kırpmadan evdeki tüm kapı ve camların önüne koltuk, dolap, itmesi zor olan tüm eşyaları çekti. Göz kapakları izinsizce kapanmaya yeltendiğinde büyük salondaki oturma grubunun arkasında Oncle beliriyordu. “Beni yaratmalısın,” diyordu, “yeniden.” Bu cümleyle ayılıyor, arka cebine sıkıştırdığı kâğıt kalemi çıkartıyor ve birkaç kelime yazıyordu. Oncle Cauchemére kasabaya geri döndü ve sokağın köşesindeki çocuğun küçük dünyasına büyük gelecek bir darbeyle… Sonra gözleri yeniden kapanıyordu. Birkaç gün içinde azalarak biten tutsaklık sona erdi.

Charles Hébé doğduğu kasabayı soluksuz terk etti. Oncle Cauchemére’nin ölümü böyle başladı.

* * *

Charles Hébé’yi yeniden yazmaya iten tüm bunlardı. Onu hayata bağlayan tek şey, kendine borçlu hissettiği bu ölümdü. Uzakta, tenha sayılabilecek bir kasabanın misafirhanesinde kalmaya karar verdi. Yol yorucu geçmişti. Tüm çevre kasaba halklarının birbirlerine anlattıkları başarılı tasvirler sonucunda Hébé de, yazdığı karakteri de ailelerinden biriymiş gibi tanınıyordu. Yolun yarısını yürüyerek gitti. Epey uzaklaştığını tahmin edince herhangi bir araçtan sıkışabileceği yer istedi. Yolun geri kalanını şehre meyve taşıyan bir kamyonun damperinde geçirdi. Kasaların altında havasızlıktan ve ağırlıktan ezilerek çürüyen meyvelerin ekşi kokusu Oncle Cauchemére’nin demirlere astığı çocuklardan gelen kokuyu hatırlatıyordu. Hébé, kendi nefes tutma rekorunu kırıyordu. Şeytan bilir, aklından neler geçiriyordu.

Yeterli yolu geldiğine nasıl karar vereceğini bilmiyordu. Şoförün mola verdiği ilk yerde tek kelime etmeden çıkıp gitti. İndiği kasabada da kimseye kendini tanıtmadı. Kasabanın hemen girişinde belli bir saate kadar yemek de veren bir bar bulunuyordu. Geç saate ne kaldıysa onlardan yedi. İkinci sınıf makarna hamuru birbirine yapışmış, hamur topu halini almıştı. Yanında midesinin aldığı kadar bira yuvarladı. Kendisine ayrılan odasına gitti, uyumadı. Onu tekrar görmektense uykusuz gözlerinin sızısını yeğliyordu. Kaba, asaletsiz yaratığını yatağın altına sıkıştırmak zorunda kalmadı. Perdeyi bile aralamadı. İşte böyle geçen günlerin sonunda Hébé, Oncle Cauchemére’nin Ölümü’nü düşünmeye koyuldu. Belki günlerden bir gün onu çocukları bedenlerinin ortasından delerek astığı demirlerden birine asmalıydı. Tüm tuşlara aynı anda basıp sizi mest eden piyanistler gibi, aynı anda her yolu deneyip Oncle Cauchemére’nin rezil vücudunu paramparça etmek istiyordu. Zihninde onun gölgesi yoktu. Gözlerini kapatıp simsiyah vadileri düşündüğünde esen ılık rüzgârı teninin üstünde hissediyordu. Böyle anlarda gözleri uykuya yenik düşüyor, birkaç dakika olsun kapanıyordu.

Kar, fırtınayla birleşmiş, gece boyu süren tipiye dönüşmüştü. Dehşet verici Oncle Cauchemére’yle yeniden karşılaştı. Uykuya yenik düştüğü o gece Hébé’nin saklandığı kasabadaki çocukları tek tek yaktığı, pişmiş ete özel sosunu döktüğü bir rüya gördü. Fakat onu uyandıran korkunç görüntüler olmadı. Burnuna gelen kokulardı. Et piştiğinde odasına yayılan yağlı ama iştah açıcı kokulara uyandı. Pişmiş çocuk eti kokusu istemsizce iştahını açtığı için sabaha kadar kustu. Yatağına döndüğünde Oncle Cauchemére, “Ölümümü herkesin burnundan getirmek istiyorum,” dedi. Charles Hébé artık aldırmıyordu, “Başka çarem yok,” diyordu, “kelimelerim bana ihanet ediyor.” Gün ışıyınca kasabadan yükselen sesler meydanda bugüne dek görülmemiş bir vahşiliğin eseriydi. Oncle Cauchemére dünyaya geri dönmenin yolunu Hébé’yi gafil avlayan bir uykuda bulmuştu. Hiçbir sözün sonunu getiremeyeceğiniz kadar kötü bir görüntü: Sahipleri, kasaba meydanında gece sebepsizce evlerinden ayrılan çocuklarının parçalanmış bedenlerini ayırt etmeye çalışıyordu. Kimse bu felaketi birkaç gün önce misafirhaneye gelmiş konuktan bilmedi.

Devam eden günlerde rüyaları boyut değiştirdi. Hébé nasıl ki günün her anı ucube yaratık olan tanrı-çanın ölümünü düşünüyordu, rüyaları da ona ayak uydurmaya başlamıştı. İnsaftan eser yoktu. Şiddet pornografisiyle dolu sahneler, Hébe’nin gözlerini yumruklamasına, kimi zaman yerinden çıkarmaya çalışmasına sebep oluyordu. Yanında getirdiği destelerce kâğıt ve onlarca aynı renk, açık mavi mürekkepli, kalemi sert iplikli halının üzerindeki yazı masasına indirdi. İlk sayfayı ortalayan başlığı işte böyle bir anda attı. Geriye dönüşü düşünemeyeceği bir ızdırap çekiyordu. Böyle bir anlayışla, Oncle Cauchemére, bir anda kaybolmaksızın bu odada yaşamaya başlasa, Hébé tarafından beyni parçalanacaktı. Kendini, “Böylesi daha temiz,” diyerek teselli ediyordu. Her rüyadan sonra masanın başına ulaşıp yavaş hareketlerle, duvarlara tutunarak tek tek çıkılan basamaklardaki gibi, cümleleri birbiri ardına diziyordu. Küçük harflerle, duvarların bile bu odada böylesine bir ölümün gerçekleştiğini anlamayacağı sükûnetle. Yazarken durup dinlenmiyordu. Yazdıklarının iyi karşılık bulmayacağını bilerek, hapsolmuş düşüncelerini özgür bırakıyordu. Tavanın bu kadar alçak olması, düşüncesini de kısaltıyor muydu? Suçu eşyadan bilmeye başladığında, “Düpedüz delirdim,” dedi. Günlerin sonu geliyordu. Rüyalardan bile belliydi.

Son gün. Hébé, sözlerini bitirmek üzereydi. Odadaki konuşmalara karşılık vermiyordu. Biraz korkutuyor, akıl dışı geliyordu. Fakat, “Bu bir hürriyet,” diyordu, “cevap vermemek.” Şimdi Oncle Cauchemére de Hébé’nin, yazı masası olarak kullandığı ahşap sehpanın önünde dizlerinin üstüne çökmüş, iki büklüm olmuştu. Charles Hébé, onun yüzüne bakarak böyle bir ölümle ödüllendirilecek kadar şanslı bir insanın olup olmadığını düşünüyordu. Çocukken bir aile yakınlarının kahvesini yapıp sigarasını küllüğe astıktan sonra öylece öldüğünü anımsadı. “Oncle Cauchemére bir insan değil,” diye geçirdi içinden, “öyleyse bu kadar şanslı olmasına da lüzum yoktur.” Hayatını ele geçiren harfler yığınının ölümü sonu gelmeyen cümlelerin elinden olmalıydı. Oncle yüklemin gelmesi için Hébé’ye yalvarmalıydı. Hébé’nin ortadan kaybolduğu sürede ne yazdığını öyle merak etmelilerdi ki, bunca zaman böyle bir ölümü beklediklerini öğrendiklerinde büyük bir yıkım yaşasınlardı. Ne de olsa merak ile hayal kırıklığı ters ortantılıydı.

Oncle Cauchemére, ellerini göğsünde birleştirmiş, öğretmenine bilgiçlik taslamaya hazırlanan bir öğrenci havasında,

“Yalan söylüyorsun,” dedi, “ne zamandan beri sahte cümlelerle oyalıyorsun zihnini?”

“Gizli bir zihne ihtiyacım var. Senin içine pis, sıcak nefesini bırakamayacağın bir zihne.

“Geç kaldın. Elinin altındayım.”

Hébé, kalemi, kâğıdı kastettiğini biliyordu. Hafifçe doğruldu. Sert halı kıçını terletmişti. Doğrusu canı yanıyordu. Başka bir insan olmak istedi. Oncle Cauchemére’yi okuyan herhangi biri. Bunaldığı yerde bütün gücüyle kitabın kapağını kapatabilen, ondan istediği an kurtulabilen biri. Sertçe yutkundu. Aynı sertlikte birkaç cümle sonra Oncle Cauchemére’nin Ölümü’ne noktalayacağını biliyordu. Kulağının dibinde, güçlü bir ses isyan ediyordu. Bu odada az sonra ikisinin arasında girecek bir müdahaleciye ihtiyaç olacaktı.

Charles Hébé’nin göğsünden yükselen sızı adrenalin kaynaklıydı. Nihayet kurtulduğunu umuyordu. Sayfaların sonuna geldiğini, onun artık öleceğini beyindeki fırtınaların dinmeye yüz tuttuğunu hissettiğinde anlamıştı. Oncle Cauchemére ölüyordu. Heyecanla sağına, soluna baktı. Artık yanında oturmuyordu. Kalem hareketlerini hızlandırdı. Bir an önce onu öldürmeliydi. Yazısının okunmaz hali için yayıncılardan daha sonra özür dileyeceğini düşündü. Okunaksız el yazısı içinde emin olduğu tek şey ömrünün kalanında siyah vadiler ve kırmızı gökyüzü olmayacağıydı.

Oncle Cauchemére’nin soluğu kesiliyordu. Derin nefesler alarak ciğerlerini kandırmaya çalışıyordu. Charles Hébé’nin arkasında, sert halının devamında yuvarlanıyordu. Hébé rüyalarının birinde ona, canı sıkıldığında bir dilenciye ya da kırk sekiz saatten fazladır uyumamış biri gibi göründüğünden bahsetmişti. Zorbalık ediyordu. Yalnız ölmeyeceğinden emindi. Sağ omzu ve dirseğinden anlaşıldığı kadarıyla Hébé noktayı koymak üzereydi. Yaratık, omzunun üstünden kâğıda eğildi. Bir yerde, “Oncle Cauchemére, midesine indirdiği tüm çocuk bedenlerini kusmak üzereydi,” yazıyordu. Birkaç satır aşağıda, “Gırtlağının tıkandığını hissetti,” diyordu. Oncle Cauchemére bunu hissediyordu. Bir eli boğazında, sanki boynunu sıkan bir el varmış da ondan kurtulmak istiyormuş gibi hareketler yapıyordu. Tamamen ayağa kalktığında başı tavana çarpıyor, yeniden devriliyordu. Tek şansı vardı. Şimdi yeniden Hébé’nin yanındaydı. Sonuna gelip bir kenara bıraktığı kâğıtlardan bir avuç alıp onun ağzına tıktı. Charles Hébé hazırlıksız yakalandığı bu hareketle sarsılmış, kalemi düşürmüştü. Tükürmeye çalışıyor, diğer yandan kalemi arıyordu. Canavarının elleri, onun yüzünden büyüktü. Tüm yüzünü avuç içiyle kaplamış, görmesine de nefes almasına da engel oluyordu. Hébé ağzındaki kâğıtları yutmak zorunda kaldı. Önemli olan son cümle, diyordu. Ölümü ilan ettiği son cümleyi bitirmek için kör birinin el hareketleriyle halının sert yüzeyinde kalemi arıyordu. Buldu da. Canavar yeni kâğıtlar avuçlamak için elini çektiği anda son sayfaya yöneldi. Oncle Cauchemére kendi kusmuğunda boğ… Ağzı yeniden kâğıt doldu. Canavar pipet ucu kadar bir delikten nefes alabiliyordu. Hébé daha iyi durumda sayılmazdı, ağzındaki kâğıtları çiğnerken kelimeyi sonlandırdı: Boğuldu.

Charles Hébé yutkunmaya fırsat bulamadı. Oncle Cauchemére’nin dev eli çoktan yere düşmüştü. Her şey bitti. Günler sonra kasabalılar meydandaki çocuk parçalarını toplamayı bitirdiklerinde, misafirhanedeki konuklarını kontrol etmeyi hatırladı. Kapıyı araladıklarında neredeyse tüm odayı kaplayan bir devin cansız bedeni, kolunun altında gözleri açık ve ağzı dolu Charles Hébé ve onlarca ısırılmış sayfa bulacaklardı.

Canavar, kâbuslar ve öyküler sona erdi.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. Çocukken Ankara’dan İzmir’e taşındık. Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldum. Bundan sonraki hayatımın okuyarak ve yazarak geçmesini umuyorum. Fantastik edebiyat ile hem yazma hem okuma olarak yakından ilgiliyim. Daha önce birkaç internet dergisinde editör ve yazan olarak yer aldım. 2013 senesinden itibaren fanzin dünyası içindeyim. Birçok fanzinde eserlerim yayımlandı. Şimdilerde ise iki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Canavar, Kâbuslar ve Öyküler” için 7 Yorum Var

  1. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    öykün her zamanki gibi kendine has ve güzeldi ama bu öyküde biraz karmaşa hissettim. cümle kuruluşlarında birkaç yerde anlatım bozukluğu vardı. cümleleri evirdim çevirdim ama anlamlı bir bütünlük kuramadım. ya daha hızlı yazdığını düşünüyorum bu öyküyü ya da son okumaları az yaptığını. dediğim karmaşa da akıcılığı biraz sekteye uğratmış. olumsuz bir yorum gibi görünebilir ama yazı kabiliyetini bildiğimden yapıcı anlamda bu eleştiriye ihtiyacın olduğunu düşündüm. kelimelerin, hayal gücün, ifade yeteneğin yine ışıklı sadece biraz karışık. umarım anlatabilmişimdir :slight_smile:
    kalemine kuvvet.

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Güzel ve yapıcı yorumlar ve öykümü okumak için ayırdığınız zaman için teşekkür ederim. Bir önceki tema öyküsündeki yorumunuza cevaben son zamanlarda yazarken ne yaptığımı anlamadığımı söylemiştim. Bu öyküyü kastediyordum. Bu öyküyü yazmaya çalışırken defalarca yazmamam gerektiğini düşündüm. Bu da aklımdaki karmaşanın cümlelere taşınmasına sebep oldu.
    Bana inandığınız için teşekkür ederim. Belki de biraz ara vermeliyim.
    Teşekkürler ve sevgiler!

  3. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    yazı yolunda tabiri caizse kabızlık çektiğim, tek satır dahi yazamadığım yahut yazmak istemediğim zamanlar çok oluyor, kendimden örnek verirsem. o zamanlar şöyle yapıyorum; kalemini sevdiğim yazarları okuyorum amatör yahut profesyonel. şiir okuyorum, kelimelere esneklik verebilmek, yeni anlamlar yükleyebilmek dahası zihnimi lüzumsuz şeylerden arındırabilmek için. zira içte bir karmaşa varsa bu sözlerimize olduğu kadar yazılarımıza da yansıyor. belki bu tarz şeyler deneyebilirsin.
    bu arada kendine fazla yüklenme, zira gencecik yaşında -36’dan selamlar- müthiş öyküler kaleme alıyorsun. yadsınamayacak bir şey var ki kalemin farklı ve yazıda çok yeteneklisin. yaparsın sen, yaparsın :slight_smile:

  4. Elif merhaba,

    Önceki öykülerini de okuyan fakat onları okurken zorlanan (bütünüyle benim kafasızlığım, senlik bir şey değil) biri olarak bu öykünü çok beğendim. Hatta sanıyorum ki en çok beğendiğim öykün bu oldu.

    Oncle yüklemin gelmesi için Hébé’ye yalvarmalıydı.

    “Başka çarem yok,” diyordu, “kelimelerim bana ihanet ediyor.”

    Zorlama olmayan güzel cümleler.

    Öykünü okurken öykümü yazmaya başlamadan önceki bazı kaygılar geldi aklıma fakat onları bilahare sorarım sana. Bu tema, diğerlerine kıyasla son derece tutucuydu bana kalırsa, özellikle tür bakımından. Hakkını vermişsin.

    Eline sağlık ^^

  5. Merhabalar,

    Öncelikle ne zaman bu öyküye başlasam bir şekilde bölündü; yaklaşık üç kere bunu yaşadım ve bu sefer bölünme lüksü vermedim kendime. Sonunda başardım! Nitekim iyi ki diyorum.

    Bu seçkinin Charles Hébé ve Oncle’ın yazım sürecine yer vermesi gerekiyordu kesinlikle lakin beni ürküten bir içerikti bu. Keza hakkını vermişsiniz gerçekten, kaleminize sağlık.

    Oncle adıyla can bulmuştu; onun Hébé’nin kabuslarından çok dünyaya ait bir kabus olduğunu düşünmüştüm galiba fakat ikisinin karışımını okumak hoştu. Metin uzun ve akıcı bir öykü için gayet merak uyandırıcı bir dille yazılmıştı. Çocuklara dair kısımlarda dozajı çok güzel ayarlamıştınız gerçekten.

    Öykünüz aracılığıyla Oncle her yazarın kabusuna dönüştü diyebiliriz, zihninize sağlık!