Öykü

Azur Vazo

Bilinci yavaş yavaş yerine gelmeye başlamıştı. Her taraf zifiri karanlıktaydı ama uyanmasının zamanının geldiğini biliyordu. En son hatırladığı kendisini yaratanın oyundan sıkılmış bir çocuk gibi davrandığı ve kendisini zorla bir vazoya tıktığıydı. Gerçi intikamını almış, kendini yok etmek istediği her şeyi parçalamıştı. Göz kapaklarını açtı ama değişen bir şey olmamıştı. Bir an kör olmuş olabileceği aklına geldi. İçini garip bir korku kapladı. Vardı, nefes alıyordu ama hiçbir şey görmüyordu, sadece çevresinde olanların tüm seslerini duyuyordu. Bağırışları, fısıltıları, kıkırdamaları, kahkahaları hatta sayıklamaları bile duyuyordu. Varlığını hissettiği bu daracık yerde başka bir işi olmadığı için nasıl bir yerde olduğunu kimlerin arasında olabileceğini düşünerek kendini eğlendirmeye çalışıyordu. Sonra zayıf bir ışık gördü yükseklerde. Işık birkaç saniye sonra arttı ve kafasını kaldırım baktığında yukarıda dairesel bir boşluk gördü. Var gücüyle hücum etti boşluğa… Yaşasın özgürlük…

Bünyamin, İzmir’in yakın ilçelerinin birinden geliyordu. Kısa boyu, esmer teni, kan fışkıran yüzü, kısa saçlarıyla tam bir köy çocuğuydu. Geldiği köy, İzmir’in doğusunda, yakın sayılabilecek bir tarım, bağcılık köyüydü. Ufak tefek olmasına rağmen güçlü bir yapısı vardı ve tuttuğunu koparan bir delikanlıydı Bünyamin. Çekingen tavırları, köyünden dışarıya fazla çıkmamasından kaynaklanıyordu. Yaklaşık üç ay önce yaz başında hana gelmiş ve iş aradığını söylemişti. İki hayır cevabından sonra girdiği üçüncü dükkânda iş bulmuştu.

Önceleri gayet mutluydu. İlkokulu bitiresiye kadar köyünden dışarı çıkmamış birinin şaşkınlığını yaşıyordu. Yeni yerler görmek yeni insanlar tanımak hoşuna gitmişti. Hemen hemen hamallık yapsa da işinden memnundu. Üstelik ustası Cahit, kendisine bodrum katında bir yer vermiş geç kaldığı günlerde orada yatmaya başlamıştı. Geldiğinin ikinci haftasında yapılmıştı bu teklif. Ustası, her gün gelip gitmektense aşağıda dükkânın bodrumunda uyuyabileceğini söylemişti. İlk gün biraz korksa da zaman zaman kendisini kontrole gelen İş hanın bekçisiyle samimi olunca korkusuzca kalmaya başlamıştı. Bu sayede hem dükkân erkenden açılmış, sulanmış süpürülmüş oluyordu hem de Bünyamin sabah akşam gidip gelme derdinden kurtulmuş oluyordu. Sonuçta bu alışverişten iki tarafta mutluydu.

İlk başlarda bu iş iyi gidiyordu ama araya gündemden düştüğünü hisseden patronun oğlu Üstün ve onun cankuşu Veli Kalfa girince işler değişmeye başlamıştı. Bünyamin, elinden her iş gelen maharetliydi; Üstün, patronun oğlu olmasından başka hiçbir vasfı olmayan biriydi. Bünyamin, kendisinin yapmasını istedikleri her işi yüksünmeden yapıyor; Üstün sürekli mazeret üretiyordu. Bünyamin, patronu ne iş buyurursa olmaz ya da yapamam demeden koşturuyor, verilen görevi ikiletmeden yerine getiriyordu. İşte bu yüzden ustasının kendi yaşındaki oğlu Üstün, Bünyamin’e düşman olmaya başlamıştı. Ne de olsa bu köylü çocuğu geldikten sonra tahtı sallanmaya başlamıştı. Elinden gelen her türlü düşmanlığı yapıyor, ufak tefek suçları delikanlının üzerine atmaktan çekinmiyordu. O iş yerinde çalışan oranın daimi elemanı olan Veli kalfa da vardı. Uzun boylu, iyi giyinen, bakımlı biriydi. Hareketleri yapmacığa kaçsa da müşterilere yaklaşımının iyi olması ve ağzının laf yapması yüzünden hem kendi iş yerinde hem de komşular tarafından seviliyordu. Lise bir terk olması bile Veli Kalfa için iyi bir puandı. İşte o Veli kalfa çoğu zaman hatta her zaman Üstün’ün yanında oluyordu.

Delikanlı uzun süre sabretmişti bu duruma. Tesellisi yaz sonunda köyüne evine cebi dolu olarak dönecek olmasıydı. Kendini bir şekilde olayların dışında tutmaya çalışıyordu. Cahit Bey ise, çoğu zaman Bünyamin’in yanında oluyordu. Nedeni oğlunu az sevmesi veya her olayda baldırı çıplak köylü veledini haklı bulması değildi tabii. Delikanlı işten ayrıldığında hemen yandaki veya handaki başka bir iş yerinde rahatlıkla iş bulabilirdi. O nedenle bir adım ileri gitmiş Bünyamin’in iş yerinde kalmasına izin verdiği günlerde delikanlıyla bir anlaşma yapmıştı. “Bak delikanlı sana bu para eğitimin için lazım. O zaman ben sana haftadan haftaya para vermek yerine köyüne okuluna döneceğin zaman toptan vereyim emeğinin karşılığını,” demişti. Saf delikanlı kabul etmişti bu öneriyi tüm iyi niyetiyle. Haftalar geçtikçe ve ustasını, ustasının oğlunu tanıdıkça parasını alıp alamayacağını düşünmeye başlamıştı. Yine de bu sorunu sonraya veda gününe ertelemekten başka bir seçeneği yoktu.

Üç ay göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş ağustos sonuna gelmişlerdi. İki hafta sonra okullar açılacaktı ve Bünyamin o hafta sonu işi bırakmak istiyordu. O güne kadar köyünden çıkmamış bir genç hayatında yaşamadığı yaşayamayacağı ve kendisine çok şeyler katan deneyimler kazanmıştı. Heyecanlıydı ve merak içerisindeydi. Bir yandan yeni yazılacağı ilçe ortaokulunu öğretmenlerini ve arkadaşlarını merak ediyordu. Diğer yandan işe başladığından bu yana annesi ve babası bir kere gelebilmişlerdi kendisini görmeye. Onları merak ediyordu. Ama mutlu olmayan biri vardı, Üstün. Geldiğinden beridir kıskandığı köylü veledinin elini kolunu sallayarak gitmesine izin vermeyecekti. Ona hak ettiği son bir kazık atacaktı. Günlerdir plan yapmıştı ve bu nedenle ne yapması gerektiğini de biliyordu.

Nohutçu Hanı, evlenmek isteyenlerin, evinin mutfağını yenilemek isteyenlerin, lokantacıların, iyi bildiği bir yerdi. Kemeraltı’nın arka sokaklarından birinde olsa da ziyaretçisinin bol olduğu bir handı. Bu yönüyle koca İzmir’de türünün tek ve belki de en büyük örneğiydi. Yıldız Züccaciye’yse hanın en iyi yerlerden birindeydi. Bu iş yerine, sağında solunda sırçaların, kahve takımlarının, cam bardakların, sürahilerin, porselen tabakların dizili olduğu dar bir aradan giriyordunuz. Sekiz on adımda geçeceğiniz bu aradan sonra zeminin ahşap kaplı olduğu bir geniş alana varıyordunuz. Burada duvarları tavana kadar kaplayan raflar envaiçeşit sırça, porselen, melamin, cam ve kristallerle doluydu. Eski zamanlardan kalma, antika denilebilecek nesneler de vardı son model araç gereçte. Koca salonun tam karşısında geniş bir masa patronun masasıydı. En az masa kadar görkemli koltuğa oturduğunuzda tüm salona, salonun sol arkasında bulunan ve depoya inen döner merdivene, sizi hanın aydınlık avlusundan oraya getiren koridora hakim durumda oluyordunuz. İşte masanın hemen arkasında da asma bir rafta duruyordu mavi çinili vazo. Cahit Bey, çelik bir kasayı andıran ve tek farkının kalın kırılmaz cam olduğu iddia edilen duvarların içinde saklıyordu dükkân bir yana Azur Vazom bir yana dediği antikayı. Belki yüz defa anlattığı hikayeye göre uzun yıllar önce Fransa’nın kuzeyinde görev yapmış bir Monşer satmıştı Azur Vazoyu kendisine. “Küçük bir servet verdim,” derdi olanları anlatırken. Mazisinin 1900’lerin başına kadar gittiğini iddia ediyordu. İşin aslı ise hırsızlık malı olduğunu bile bile ucuza almıştı Alsancak’ta Amerikan askerinin birinden. Asker vazonun orijinal Fransız vazosu olduğunu iddia etmekten geri durmamıştı. Yanki çavuşuna göre az tanınan bir Fransız yazarı hayalinde yarattığı kahramanı içine tıkmıştı. “Palavra!” demişti bunu duyan Cahit Bey.

Cahit Bey’in vazo temizliği daha çok reklam kokan bir seremoniydi. Önce yüksek sesle duyurulurdu han sakinlerine Azur Vazo’nun temizlenme zamanının geldiği. Dükkânın girişine ağır ve gösterişli hareketlerle bir zincir çekilirdi. Masanın üzerine kalın bir kadife serilir, özel bir tüp çekmeceden çıkarılır bir mendilden biraz büyük güderiye hafifçe sıkılırdı. Arkasından cam kasa büyük bir özenle açılır Boyu yirmi santim kadar olan vazo gösterişli hareketlerle masanın üzerine konulurdu. İşte Bünyamin ne olduğuna tam olarak anlam veremediği bu törene iki kere tanık olmuştu. Üçüncüsü kendisinin veda etmeyi düşündüğü o hafta sonu yapılacaktı.

Üstün, vazonun içinde ne olduğunu merak ediyordu. Tıklamış içinin dolu olup olmadığını anlamaya çalışmıştı. Babasından azar işiteceğini bile bile sallamış içinde para altın veya ne var diye anlamaya çalışmıştı; yine nafileydi çabaları. Ağzının kapatıldığı mavi mührü sökmek istemiş, içindekinin ne olduğunu anlamaya çalışmıştı. Babasına en az yüz defa sormuştu içinde ne olduğunu. Babası, “Bizi aşan bir şey var içinde, bizler de onun bekçileriyiz,” demişti gizemli ses tonuyla her seferinde. Cahit Bey’in hep yanında taşıdığı cam kasanın anahtarını alabilse açıp bakacaktı içinde ne saklandığını. Birkaç defa niyetlenmişti ama sonuca varamamıştı. Aferin budalası Bünyamin gitmeden açmalıydı. Bu defa mutlaka açmalıydı ki suçu köylü parçasına atabilsin. O gün cam kasanın açılacağı gündü ve Üstün sabahtan planlamıştı neler yapacağını.

Önce kapının ağzına zincir çekildi. Ardından kalın, rengi solmaya başlamış kadife örtü serildi ahşap masanın üzerine. Çekmeceden sarı güderi ve temizleme parlatma cilası çıkarıldı. Babası pantolonunun kemerinde taşıdığı anahtarları çıkardı ve besmeleyle cam kasanın kilidini açtı. Gösterişli hareketlerle Azur Vazo’yu masanın üzerine koydu. Çocuklar birkaç adım geriden izliyorlardı ustalarını. Birden arkadan büyük bir şangırtı koptu. Ses Bünyamin’in hemen arkasından gelmişti zavallı çocuk ne olduğunu anlamamıştı. Adamın dikkati dağıldı ve öfkeli bakışları o yana kaydı. Elinde yaptığı işi unutmuş nelerin kırıldığını ve zararın ne kadar olduğunu merak etmişti. Hışımla sesin geldiği yere seğirtti. İşte o zaman Üstün’ün beklediği fırsat doğmuştu. Cebinden küçük çakısını çıkardı ve heyecandan titreyen elleriyle biraz zorlamayla mührü söktü. Zarif bir halkayla vazonun kibar boynuna bağlanan tıpayı açtığında seyrek bir sis ortama yayıldı. Çocuk korktu ama çevreye hiçbir zararı olmayan duman bir iki saniye sonra dağılmıştı bile. Babası fark edecek diye alelacele tıpayı yerine oturttu ve geri çekildi, babasının yanına gitti. Her şey o kadar çabuk olmuştu ki bir saniye sonra bağırıp çağıran babasının yanına varmıştı. Planladıkları gibi kaba ve ucuz çay takımlarından birini devirmişti Veli kalfa ve anında geri çekilmiş suç delikanlıya kalmıştı. Olan yanağına okkalı bir şamar yiyen Bünyamin’e olmuştu.

Babası geri döndüğünde kırılan mührü gördü ve hiçbir şey demedi. Sadece oğluna ve kalfasına dik dik bakmakla yetindi. Bir şeyler döndüğünü biliyordu ama ne olduğunu anlamamıştı. Çakmağını çıkardı, kırık dökük mührün üzerine tuttu. Hafif ısı bile mührü oluşturan balmumunu eritmeye yetmişti. Parmağındaki kocaman gümüş yüzüğün üzerini bastırdı hafifçe katılaşmaya başlayan balmumunun üzerine. İşlemler hızla yapıldı vazonun tozu alındı, hafif koruyucu cila sürüldü.

Yarım saat kadar sonra delikanlı masanın başında kocaman deftere yazıp çizen ustasının yanına vardı.

“Usta ben köyüme dönüyorum ve elini öpeyim,” dedi ve kendisine bir böcekmiş gibi bakan ustasının eline uzandı. Adam kır saçlarını eliyle düzeltti ve, “Ne köye dönmesi?” dedi. Delikanlı titreyen sesiyle

“Ama Usta hafta başında söylemiştim bu hafta son diye.” Tekrar elini öpmeye uzandı ama adam yerinden doğruldu.

“Okulların açılmasına iki hafta daha var neden acele ediyorsun,” dedi. Delikanlı tekrar kısık sesle cevap verdi.

“Bir hafta da babama yardım edeceğim, üstelik okula da hazırlanmam lazım… Hadi hakkını helal et,” dediğinde adam başından beri beklediği mesajı almıştı. Eleman iyi çalışmıştı ve haftalıkları içeride birikmişti.

“Eh ne diyeyim,” dedi alaylı bir şekilde gülerek, “Bir sürü yedin içtin. Aşağıda yattın oda kirası vermedin ama yine de helal-i hoş olsun ve de yolun açık olsun…” Delikanlı uzatılan eli isteksizce öptü ve bir adım geriye çıkarak beklemeye başladı.

“Eh hadi güle güle okulunu fazla bekletme,” dedi sırıtarak ve tekrar masaya oturdu. Gözlüklerini takıp kocaman yevmiye defterine yazıp çizmeye devam etti. Çocuk birkaç saniye daha bekledi anlasın diye sessizce bekledi ama Cahit Bey’den ses seda çıkmadı.

“Usta birikmiş haftalıklarım ne olacak.”

“Az önce söyledim ya, o kadar zaman dükkânda yattın, kalktın yemekler yedin ve bir dünya da bahşiş aldın, onlara say,” dedi gülerek, “Ha bir de sana esnaflığı, zanaatımızı öğrettik bak gördün mü sen bize borçlusun… Hadi yavrum güle güle. Çocuklar Bünyamin’i yolcu edin,” dedi kalfasına bakıp gülümseyerek. Üstün ve Veli ne yapmaları gerektiğini anlamıştı. Biri Bünyamin’in sağ koluna girdi. Diğeri hemen arkasında ağzı kulaklarına vararak uzun girişi aştılar. “Babam buralarda bir daha görünme dedi,” diyerek havasını da atmıştı. Çocuğun gözleri doldu, bağırmak haykırmak istedi yapamadı. Bu ikisi kendisini döverdi de. İki genç delikanlıyı hanın girişine bıraktılar. Çocuk duvarın dibine çöktü. Öfkeliydi ama elinden bir şey gelmiyordu. İşte o zaman önüne bir gölge dikildi…

“Neden ağlıyorsun delikanlı,” dedi. Çocuk kafasını kaldırıp baktığında iri yarı dev gibi bir adam karşısında dikiliyordu. Üzerinde masallardan çıkmış gibi elbiseler vardı. “Neler olduğunu biliyorum gel gidelim hakkını alalım,” dedi. Çocuk başını kaldırdı baktı. Oturduğu yerden baktığında korkmaması mümkün değildi. Ama sesi o kadar sıcak gelmişti ki. Neredeyse üç aydır aralarında olduğu, fırsat bulduğunda yardımlarına koştuğu bir han dolusu adamdan destek gelmemişti ama şimdi bir yabancı hakkını almasına yardım edeceğini söylüyordu. Kısa bir süre gidip gitmemek ikileminde kaldıktan sonra yerinden yavaşça doğruldu.

Dükkânın girişinde durdular kısa bir süre. Belki Bünyamin yalnız olsa fark etmezlerdi bile ama yabancı o kadar iri yarıydı ki gölgesi içeride masasında oturan Cavit Bey’in bile dikkatini çekmişti. “Sen hâlâ buralarda mısın?” dedi Veli Kalfa. Yabancı delikanlıyı ilerlesin diye hafifçe itti. O zaman Bünyamin’in cesareti gelmişti, neden bilinmez ama yabancıya içi ısınmıştı birden. İçeri girdiklerinde Veli adamın önüne dikilmek istedi. Adam sol elinin tersiyle itti ve genç adam yere kapaklandı. Üstün ne yapacağını bilemiyordu ki babası masadan kalktı yapmacık olduğu her halinden belli bir kibarlıkla:

“Beyim, kapatıyoruz ama yine de yardımcı olmaya çalışayım,” dedi. Üstün ne yapması gerektiğini biliyordu ve Nohutçu Hanı’nın esnafından destek almak için dışarı fırladı. Karşı karşıya geldiklerinde yabancının yanında çocuk gibi kalıyordu. Adam gök gürültüsünü andıran bir sesle:

“Bu genç adamın haftalıklarını vermenizi istiyorum,” dedi.

“Orada durun beyefendi, bir bana bakın bir de şu çulsuza. Sizce benim gibi bir iş adamının böyle bir dilenciye borcu olduğuna inanmıyorsunuz değil mi?” O ara dışarıdan birkaç kişi gelmiş, dükkânın önünde kümelenmişti. İçlerinden bazıları arsız Cahit’in aradığı belayı bulduğunu düşünüyordu.

“Ben her şeyi çok iyi biliyorum. İşte bu kulaklarımla duydum,” dedi. Bakışları masanın arkasındaki rafta duran cam kasaya ve cam kasada ışıldayan Azur Vazo’ya dikilmişti. “Bu genç adam tam on dört haftadır sizinle çalışıyor. On dört haftadır sizin her kahrınızı çekti gık bile demedi. Bu kıskanç veledin tavırlarına katlandı, bir kere bile size şikâyete gelmedi. Patron yalakası bu yılışık herifin buyurduğu her işi canla başla yaptı. Ver delikanlının hak ettiği parayı.” Adam bir an duraladı ilk defa gördüğü bir yabancı bütün bunları nereden biliyordu. Aklına gelen ilk mazerete sığındı.

“Sayın bayım, kimsin bilmiyorum ama bu yalancı velet seni kandırmış.” Sesi vıcık vıcık yağ kokuyordu. Hemen yanında duran çocuk bir an öfkelendi.

“Ben yalancı değilim,” diye haykırdı. Ama sesi o kadar zayıftı ki. İri yarı adam eğildi çocuğun yanına ve bakışlarını delikanlının gözlerine dikti.

“Bağır delikanlı öfkeni kus,” dedi. Çocuk bir kere daha haykırdı

“Ben yalancı değilim!” diye. İşte o zaman sesi daha gür çıkmıştı. Adam, “Bir daha bağır evlat,” dedi. Çocuk ciğerlerini doldurduğu nefesi tüm gücüyle boşalttı bağırarak. İşte o zaman sesin şiddetinden dükkândaki her şey sallanmaya başladı. Adam korktu, oğlu Üstün korktu, kalfası Veli korktu. Yabancı:

“Sen yalancı değilsin,” dedi. Ama Cahit Bey hâlâ aynı tavır içindeydi. Ukalaca, “Veli oğlum şuradan polisi ara,” dediğinde, “Size bir kere daha soruyorum. Bu delikanlının emeğinin karşılığını verecek misiniz?” Cahit Bey sırıtarak:

“Benim zorbalara verecek bir kuruşum bile yok,” dediğinde iri yarı adam hemen yanında duran küçük çocuğun bileklerini yakaladı ve o ellerle kulaklarını kapatmasını sağladı. Kirli sakallı yüzünün alt kısmanda açılan korkunç boşluktan çıkan ses çevreye yayılmaya başladı. Çocuk ellerini kulaklarına iyice bastırdı. Üstün ve kalfa Veli de onu taklit etti. O iri yarı bedenden beklenmeyecek tizlikte bir ses tonunda çığlık atmaya başladı. Önce kendi duyabileceği bir ses düzeyindeydi ama kesintisiz artıyordu. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Saniyeler geçtikçe ses dükkânda yankılanmaya başladı. Sesin tizliğiyle ağır raflarda dizilenen bardaklar, fincanlar, kristaller titremeye başladı. Görünmeyen bir el tüm malları sallıyordu oldukları yerde. Adamın gırtlağından çıkan ses tek düze bir şekilde yükseliyordu. Önce karşı duvarda asılı duran ayna çatladı ve kocaman iki parça olarak ahşap zemine düştü, paramparça oldu. Ardından tüm kristallerden yayıldı çatlama, kırılma sesleri. Ses acı dolu haykırışa dönüştüğünde raflarda duran ve yerlerde dizilen sırçalar, camlar kırılmaya başladı. Cahit Bey ne yapacağını bilemeyecek durumdaydı. Havada yayılan titreşimler bir matkap gibi beynini oyuyordu sanki. Eliyle kulaklarını kapattı olmadı. Veli Kalfa adamın ağzını kapatmaya yeltendi hırpani adam basit bir hareketle kendisin yere savurdu. Bünyamin adamın elini tuttu. Hırpani adam ve delikanlı göz göze geldiler bir an. Nemli gözlerdeki merhameti görünce ses yavaş yavaş azaldı ve birkaç saniye sonra sustu. Ama dükkânın için harabeye dönmüş gibiydi.

Cahit Bey sandalyesine yığılır gibi oturdu. Çekmecesini açtı ve bir tomar banknot çıkarıp çocuğa uzattı. Bünyamin, “On dört haftalığım var içeride ve haftalığı elli liradan…” deyip kendine ait olan kısmını aldı ve kalanı adamın masasına geri koydu. İri yarı adam bakışlarını karşı duvardaki cam kasaya ve kasanın içindeki vazoya dikti. Kısa ama en az, biraz önce çıkardığı ses kadar keskin bir çığlık atınca duvardaki cam kasa dağıldı. Patron güç bela kaçtı düşen parçalardan. Uzandı rafta duran mavi vazoya elini attı. Şöyle bir salladı bir tıngırtı duyuldu ve bir altın lira adamın eline düştü. Adam altını çocuğa uzattı. “Al bu da benden sana armağan, ananın ak sütü gibi helal,” dedi. Ve arkalarına bakmadan savaştan çıkmış gibi duran dükkândan çıktılar. Kapının önünde neler olduğunu anlamaya çalışan Han esnafının arasından yürüyüp gittiler. İşte bu Nohutçu Hanı’nın en kötü günü olmuştu.

Durakta bekleyen orta yaşlı adam yaşadıklarını düşündü. Üzerinde yazılması gereken konuyu okur okumaz yıllar önce yaşadıkları aklına gelmişti. Böyle bir tesadüf olamazdı, acaba bu bir şaka mıydı yoksa birileri kendisini mi deniyordu anlamamıştı. Gönderilen iki sayfalık yazı sayesinde o zaman çözemediği ve kafasında soru işareti olarak kalan bilinmezlerin ne olduğunu anlamıştı. Uzun bir zaman yazıp yazmama konusunda kararsız kaldıktan sonra eline kağıdı kalemi almıştı. Evet, dün gece geç vakitte yıllar önce yaşadıklarını yazmayı bitirmişti ve gönderecekti ama bu olanlara kimsenin inanmayacağını biliyordu. O an aklına geldi; bir ara İzmir’e gidecek yıllar önce bir yaz çalıştığı hanı görecekti bir kere daha. Sahi Yıldız Zücaciye ve Nohutçu Hanı duruyor muydu hâlâ… Saatine baktı, işine geç kalıyordu, karşıya geçecek İkitelli’ye çalıştığı dükkâna varacaktı. Gelen minibüse elini kaldırdı durması için. Zorla bindiği minibüste yol ücretini uzattığında donup kaldı. Azur Vazo minibüsün konsolunda duruyordu. İri yarı şoför yüzüne bakıp kaba saba güldü. “Hoş geldiniz Bünyamin Bey…”

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Azur Vazo” için 10 Yorum Var

  1. Hasan dedi ki: dedi ki:

    Keyif alarak okunan güzel bir öykü olmuş. Elinize, kaleminize sağlık :slight_smile:

  2. azizhayri dedi ki: dedi ki:

    Teşekkür ederim… Kendi çapında bir şeyler karalamaya çalışan ve yazdıklarını bitirdikten sonra çoğu zaman "bu da olmadı acaba daha farklı olabilir miydi sorusunu soran biri olarak okumanıza ve keyif almış olmanıza sevindim… Tekrar teşekkür ederim…

  3. Merhabalar,
    Akıcı anlatımınız sayesinde bir çırpıda okudum. Büyamin’ in günlük hayatta rastlanabilecek hikayesinde diğer sıradışı karakterin ortaya çıkışı atmosferi bir anda değiştirmiş. Bünyamin’ in dünyasına kapılıp, haksızlığa kızarken güzel bir sona bağlanıyor öykü. Samimi, sıcak bir öyküydü. Ellerinize sağlık.

  4. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    öykünün temayla bağını kuramadım ama onun haricinde güzel, akıcı bir öyküydü. birkaç yerde bağlaç yazım yanlışlığı vardı sanırım gözden kaçmış.
    kaleminize sağlık.

  5. Merhaba; güzel akıcı bir öykü kaleme almışsınız. Genişlemeye oldukça uygun bir konu. Kaleminize sağlık:)