Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Çırak

“Bakar mısınız, burası neresi?” diyerek yaklaştı sonsuz karanlıktaki tek kişiye. Tanımadığı bu adama karşı içinde çocukça bir güven vardı. Çıkardığı hırıltılı sese kendisi de şaşırdı ve duymamış olduğunu düşündüğü yaşlı adamın omzuna hafifçe dokunarak sorusunu yineledi. Gökyüzü bulutsuz olmasına rağmen yıldızlardan eser yoktu; yaşlı adamı tam seçemiyordu. Sakallarının ay ışığında parlaması sebebiyle yaşlı olduğundan emindi bir tek. Eskimiş ve kokuşmuş elbiseleri ve dağınık saçlarıyla adamın sokakta yaşayan serserilerden biri olduğunu düşündü. Adamdan yayılan kokuya aldırmayarak yaklaşıp sorusunu bir kez daha sordu.

Adam tepkisiz kalmaya ısrarla devam etti. Birini bekliyormuş gibi de etrafa bakınıyordu. Çocuk, “Buradayım, biraz daha aşağıya bak” dedi ama bütün çabalarına rağmen ihtiyar ona bakmayı reddetti. Okulda kaldırmaya cesaret edemediği elini bu sefer ısrarla kaldırıp sallamaya başladı. Koca burunlu öğretmeni soru sorduğunda oturduğu sıraya sinen çocuk, şimdi fark edilmek için elinden geleni yapıyordu zira bu karanlık yerde kaybolmuştu. Buraya nasıl geldiğini merak etti ama hatırlayamadı zaten önemli olan nasıl geldiği değil nasıl evine döneceğiydi.

Havaya kaldırdığı kolu ay ışığında bembeyaz görünüyordu. Koluna baktığında küçükken babasının aldığı dijital kol saatini gördü ve hiçbir işine yaramayacağını bile bile baktı ama ne kadar zorlarsa zorlasın bir türlü ne yazdığını okuyamadı. Acaba gözüme bir şey mi oldu diye anlamak için etrafa baktı ama gayet net görüyordu uzaktaki ağaç kalabalığını ve önündeki yaşlı evsizi. Bunu önemsemeyerek adamcağızı omzundan tutup kendisine çevirebildi.

Kanlı gözleriyle ona doğru bakan bu sefil yaratığı görür görmez bir çığlık koyuverdi ağzından. Bir iki dakika ikisi de öylece durdular. Çocuğa ilk başta korkunç ve iğrenç gelen bu yüz bir süre sonra tanıdık gelmeye başladı. İkisi de birbirine bakıyordu. Çocuk, onun kendisine mi baktığını anlayamadı çünkü adamın yüzü tamamen ifadesizdi, sanki bir boşluğa bakıyordu. Gözbebeklerinde canlı olduğuna dair hiçbir belirti yoktu. Bir ara dudağı kıpırdarmış gibi oldu ama adamda hiçbir hareket yoktu. Az önceki gibi birini beklercesine etrafa da bakmıyordu. Gözünden çıkan kanlı bir damla yanağındaki kıvrımları takip ederek çenesine ulaştı, orada biraz daha büyüdü ve yeşilliğe doğru düştü.

Çocuğun içindeki kaçma duygusu şişirilen bir balon gibi büyüdü. Bu yaşlı adamdan zarar geleceğinden korkmuyordu, onun yaşadığından bile emin değildi. Kaçma dürtüsünü düşünerek oluşturmamıştı zaten. Öylece içinde bitivermişti. Vücut fonksiyonları yalnızca bir şeye odaklanmıştı: Sadece kaçmak…

Var gücüyle koşuyordu şimdi. Koşarken rüzgâr saçlarını dağıtmıyor, gözünün içine dolup onu üşütmüyordu. Havası alınmış bir odadaydı sanki. İlerideki ağaçlığa doğru koştu arkasına bakmadan. Koşarken ağaçlar ve dallar yanından bir akarsu gibi akıyordu. Denk geldiği köklerin ve çalıların üstünden atlayarak müthiş bir hızla kaçıyordu. Neden kaçtığını bilmemesine rağmen içindeki dürtüye engel olmadan koşuyordu. Yere yan yatmış büyük ve yosunlu bir ağaç görüp duraksadı. Üstünden atlayabilirim diye düşündü. Hazırlandı, gerindi ve zıpladı ama geçemedi, ayağı takılmıştı. Ne olduğunu anlayamadan yere kapaklandı. Toprak yumuşacıktı. Doğrulup zoraki başını kaldırdı. Yoğun ışık gözünü alıyordu. Başını nereye çevirirse ışık oraya gidiyordu. Bunun üstüne bir de sinir bozucu bir ses eklenmişti. Öfke tüm vücudunu etkisi altına almaya başladı. Çevik bir hareketle kalktı ve –bu çevikliğe kendisi de şaşırmıştı- karşısında zırlayan saati gördü. Kendine gelmesi biraz vakit aldı. Hala kanlı gözlerle bakan o tanıdık adamı görüyordu sanki. Biraz sonra o kanlı gözlerin, dolabının kapağındaki küçük yapıştırmalar olduğunu anladı.

Yatağından doğruldu, pijama niyetine giydiği eski eşofmanları terden üstüne yapışmıştı. Az önce gördüğü rüyadan şimdi sadece bir çift göz kalmıştı aklında. Kimin gözleri olduğunu hatırlayamadığı kanlı gözler…

Zaman kaybetmeden hazırlanıp ustasının yanına indi. Bu usta ne yaşlıydı ne de bilge. Sadece yakın çevrede tanınan iyi bir marangoz olacak kadar bilgeydi. Saçına yeni yeni düşen aklarla orta yaşlı, kerestelerden ve el aletlerinden başka bir şey düşünmeyen ama çırağı olan çocuğa kahvaltı hazırlayacak kadar iyi kalpli biriydi ama bunun da bir sınırı vardı elbette. Nasırlı parmaklarıyla çay bardağını tutmuş, ağzına doğru götürürken çırağı da gıcırdayan merdivenlerden aşağı iniyordu. Kalın ses tonuyla:

“Biraz daha geç kalaydın kahvaltıyı kaçıracaktın,” dedi ve soğumaya başlamış çaydanlıktan bir bardak çay doldurdu. Çocuk çırak:

“Biraz terlemişim de geceleyin, üstümü değiştim. Galiba sıcak olacak bugün,” derken ustasına, onu sanki hiç tanımıyormuş gibi birkaç saniye baktı, aklına tanıyamadığı bir yüz geldi. Sonra bunu kafasından atıp kahvaltısına başladı.

“Bugün yeni iş var mı, yoksa sadece masayı mı bitireceğiz?” diye sordu orta yaşlı ustaya. Ustası ayrıntılarını anlatmadan yeni iş olduğunu söyledi.

Kahvaltıdan sonra çocuk, yoğun iş gününe başlamadan hava almak için dışarı çıktığında sıcak güneşle karşılaştı. Ona bakan biri çocuğun ağır bir hastalıktan mustarip olduğunu sanırdı, zira beyaz teni aşırı derecede solgundu. Yarıya kadar kapalı gözkapaklarıyla hastalıklı bir bakışı vardı. Belki de olması gereken son meslekti marangozluk, ama zeki ustası ondaki yeteneği görmüştü. Çocuğun tek eksiği sağlam yapılı bir vücuttu. O da çalıştıkça olan bir özellikti sonuçta.

Ustası bunun büyük bir iş olduğunu ve bunun için Tepecik’in ardındaki köye gitmeleri gerektiğini söyledi. Güneş tepeye tırmanırken onlar da bol sarsıntılı bir traktör yolculuğu yapıyorlardı. Çırak etrafı, masmavi gökyüzünü ve hiç de yabancı olmadığı doğayı incelerken -arada bir eşyalarına göz atarak elbette- ustası traktörün sahibi olan gençle sohbet ediyordu. Motorun gürültüsünde seslerini karşı tarafa duyurabilmek için bağırarak konuşuyorlardı.

Önce bir tepeyi aştılar, ardından inişe geçtiler. Şoför mahallinde oturan genç, yol üzerindeki taşlara ve çukurlara ustaca çalımlar atarken asıl usta ondan durmasını istedi. Genç duymayınca biraz daha sesini artırarak yineledi sorusunu. Bu soru yineleme işine takıldı çırak ama fazla düşünmedi çünkü artık inmişlerdi.

Bulundukları yerin herhangi bir köyle ilgisi yoktu. Ustamın bir bildiği vardır elbet, diyerek nereye geldiklerini sormadı çocuk. Elinde alet çantasıyla –ki benzer bir çanta ustasında da vardı- yaklaşık on dakika yürüdüler. Küçük bir ormanın yeşil ve düz bir ovayla birleştiği yerde durdular. Usta yürüyüşün başından beri ilk defa konuştu:

“Burada biraz bekleyeceğiz. Büyük bir iş demiştim, sadece bizim yapamayacağımız kadar büyük, başka marangozlar da var,” dedi ve yeşil çimenlere oturup beklemeye başladı.

Eğer iş bu kadar büyükse neden ustamı istediler diye içinden geçirdi çocuk, sonuçta ünleri o kadar uzağa ulaşmış olamazdı. Bu durumdan işkillendi ama belli etmedi, bu güne kadar ustasına hiçbir konuda itiraz etmemiş, ona her zaman itaat etmişti ve bu durum devam da edecekti ne de olsa onun tek ailesi ustasıydı. Annesini hiç görmemiş, babası da o daha küçücük çocukken kömür madenindeki kazaya kurban gitmişti.

Fazla geçmeden çırak uzakta bir karaltı gördü. Anlaşılan birkaç kişiydiler. Karaltı gittikçe yaklaşırken şiddetli bir sarsıntı oldu. Sarsıntıyla beraber kendi ismini de duydu ve gözünü açtı. Dünya yan dönmüş, bir sinek burnuna girmeye çalışıyordu. Sarsıntının sahibinin ustası olduğunu kısa sürede anladı zira adamlar uzakta belirmişlerdi, yürüyerek geliyorlardı.

“Ne zamandır uyuyorum?” diye sordu ustasına ve ‘yaklaşık yarım saattir’ cevabını aldı.

“Gözlerin kızarmış, diğer ustaların yanında uykulu gözükme sakın, git şu ağaçların arkasındaki su birikintisinde elini yüzünü yıka da gel.” dedi ustası. Bu su birikintisinin yerini nereden bildiğini düşünürken otların üzerindeki izleri görüp cevabını aldı.

Geri döndüğünde adamlar gelmişti. Birisi yirmili yaşlarında diğeri ellili yaşlarında iki kişi muhtemelen ustasına yapacakları şeyin taslağı olan bir kâğıt gösteriyorlardı. Yanlarına varınca çocuğu bayağı bir süzdüler. Büyük ihtimalle bu çelimsiz çocuk nasıl bir çırak, diye düşünüyorlardı. Genç olan, daha ‘merhaba’ bile demeden kâğıdı çocuğun eline tutuşturdu.

Kırışık kâğıdı aldığında üzerinde elle çizilmiş gibi duran bir taslak gördü. Neyin taslağı olduğunu anlaması için ters çevirip bakması gerekti. Şatafatlı bir girişi olan bir evin taslağıydı bu. Çınarlı, kubbeli mavi bir evdi. Mavi mi? Mavi olduğunu da nereden çıkardı? Karakalemle çizilmiş bir taslaktı bu sadece. Gözünü kırpıştırıp daha dikkatlice baktı. Yok, yok hayal görmüştü besbelli. Gayet siyah beyazdı bu kâğıt. Taslağın arkasında başka şeyler de görür gibi oldu ama buna pek dikkat etmeden diğer ustalara önce merhaba deyip bunun nereye yapılacağını sordu. Onlar da hiç cevap vermeksizin ustasına döndüler. Daha yaşlıca olan:

“Hani emindin çocuktan? Kesin okuyacaktı. Zaten işimiz başımızdan aşkın sen de bizi oyalıyorsun. Böyle bir hatayı nasıl yapabildin, anlamıyorum!” diye sesli bir şekilde kızdı. “Cezalandırılacaksın!” dedi ve elini marangoz ustasına hızlıca doğrulttu. Çocuk ne olduğunu anlamadan bakıyordu: Ustası hiçbir tepki göstermeden nasıl öylece durabiliyordu? Ne olduysa bu anda oldu. Tek yakını olan ustasına böyle davranmalarını sindiremeyen çocuk büyük bir öfkeyle anlaşılamayan kelimelerle bağırdı. Sanki başka birine dönüşmüş gibi kalın bir ses tonuyla ustasından uzak durmalarını emretti. Gözündeki kararlılığı gören adamlar geri çekildiler; çok şaşırmışlardı. Yaşlı adamın eli yavaş yavaş aşağı indi ama genç olan hızlı bir şekilde artık hiç de çocuk gibi durmayan çırağa doğru atıldı ama daha ona ulaşamadan görünmez bir cama çarpmış gibi durdu. Çocuk bunu elinin hareketleriyle yapıyordu. Ne kadar debelenirse debelensin kurtulamıyordu adam. Çocuk diğer eliyle koca bir ağacı yerinden söküp ona doğru fırlatacakken şimdiye kadar sessizce olanları izleyen ustası araya girdi. Onu görünce çatık kaşları düzleşti, gözünün rengi yerine geldi ve adamı da ağacı da elinden bıraktı.

Sonrasında bayılmış olmalıydı ki gözünü açtığında karşısında bulutsuz gökyüzünü buldu. Kalktı ve aynı anda başı döndü. Dengesine kavuştuğunda etrafına bakındı; kendini bir nehrin kenarında bulmuştu. Çırılçıplak olduğunu berrak suya bakınca anladı. Kendine gelebilmek için yüzüne su çarparken sakallarını fark etti. Korkuyla bir kez daha yıkadı yüzünü. Çıkmıyordu, kir veya toprak da değildi. Besbelli büyümüştü. İyi de nasıl olmuştu da…

Çırak” için 8 Yorum Var

  1. İyi de bu nasıl oldu gerçekten? 🙂 Öyle bir yerde sonlandırmışsınız ki insan bir anda küçük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Hikayeniz oldukça iyi gidiyordu halbuki, kendisini okutmayı ve okuyucuyu meraklandırmayı başarıyor. Ama en can alıcı kısmında da sona eriyor maalesef. Bu daha çok giriş ve gelişme bölümü olan fakat sonucu olmayan bir kurgu gibi olmuş. Ev inşa edildi mi, çocuğu özel kılan ne, diğer marangozlara ne oldu? Bunların hepsi havada kalmış.

    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Sıkmamak için sonunu kısa kesmiş olabilirim:) Orayı daha çok okuyucunun zihnine bıraktım. Aradan yıllar da geçmiş olabilir -ki bu mantıksız olur. Özel(farklı bir yeteneğe sahip) olanların gönderildiği farklı dünyaya gönderilmiş olabilir(peki kim tarafından?).
      Devamını gerçekten düşünmemiştim, ama bence de bir devamı olmalı. Onu da cüce temasındaki diğer ay için yazarım.(yazmam gerekiyor:)

  2. Çok başarılı olabilecek bir hayal dünyasının eseri bu öykü. Ne yazık ki çağrışımların gücüne kapılmış ve olabileceğinden daha güçsüz kalmış. Sanırım bunu daha sıkı bir plan çerçevesinde yazmış olsaydınız daha etkileyici olurdu. Eğer kızmazsanız size tavsiyem bu öykünüzde snowflake metod ya da başka bir planlama metodu kullanarak tekrar yazmayı denemeniz. Çünkü öykünün içindeki parıltıyı görebiliyorum ama her değerli taş gibi temizlenmesi, işlenmesi gerekli.

    Benim gördüğüm:
    Düş sahnesi
    Marangoz atölyesi
    Tepenin ardı
    olarak üç bölüme öyküyü ayırmak mümkün. Bu üç bölümün birbiri ile ilişkisi havada kalmış. Oysa bu üç bölümde ne yapmak istediğinizi tekrar düşünüp, üstünden geçerseniz daha başarılı olur. Bu üstünden geçme işlemi sırasında birbiriyle çelişen betimlemeleri de toparlayabilirsiniz. Örneğin öykü sonsuz karanlıkta başlarken, birden ay ışığı olduğunu öğreniyoruz. Bu ikisi arasındaki geçişin sağlanması gerekli.

    Son söz

    Bu iş gerçekten de çok başarılı bir Weird Fiction eseri olabilir. Yazar kavraması oldukça zor olan Weird ruhunu hissederek yazmış. Azıcık üzerinde çalışıldığında çok daha başarılı olacağına eminim.

    1. Zaman ayırıp okuduğunuz ve yorum yaptığınız için teşekkür ederim.
      Geniş bir zamana yaymadan yazdığım için, plansız olduğum konusunda haklısınız. Tavsiyelerinize neden kızayım anlamadım. Snowflake metod’u öyküye indirgeyebileceğimi zannetmiyorum. Bu hikayeyi bir daha yazmak değil de, bunun devamı şeklinde olacak olan diğer öykümü -kendi yöntemlerimce- dediğiniz gibi daha planlı yazacağım.
      Ayırdığınız üç bölüme daha kısa olan bir bölüm daha eklemem gerekebilir. Gördüğüm kadarıyla pek anlaşılamamış olan son bölüm diğer tüm mekanlardan ayrı bir yerde geçiyor. Dediğim gibi anlaşılmazlık diğer öykümde son bulacak diye umut ediyorum.
      Değerli tavsiyeleriniz ve beğeniniz için teşekkür ederim.

  3. Merak unsurları fazlasıyla olmasına karşın ne yazık ki “ne oluyor, nasıl oldu” sorusunun fazlalığı biraz can sıkıyor. Konu nereye gidiyor, ne oluyor, nasıl oluyor diye bayağı eksik kalmış öykü. Ki sonu zaten gelmemiş, yarım bırakılmış.

    Okuyucuyu sıkmamak adına hızlı yazmışsınız ancak belirsizlik daha fazla göze batmış açıkçası 🙂 Eğer yazacaksanız, devamını okuduktan sonra umarım bütün bu sorulara cevap bulmuş oluruz 🙂

    Elinize, emeğinize sağlık.

    1. Teşekkür ederim. (Geniş zamanda ederim, dar zamanda da ederim gerçi, genelde mütevazıyımdır. Bir de sonunu edebilsem…)
      Devam hikayesinin büyük bölümünü yazdım, ama yine sonunda bir eksiklik var. Galiba ‘SON’ yazamıyorum ben. Belki de anlatacağım şeylerin çokluğundandır. Devamının devamı da gelebilir açıkçası 🙂

      biraz laubali olduysam kusura bakmayın, bu kadar resmiyetin içinde sıkılıyor insan 🙂

  4. En can alıcı noktasında kesilmesi okuyucuyu biraz üzüyor gibi.. Halbuki heyecan verici kelimelerle bir yapboz gibi bütünleşmişti. Son ve en can alıcı parçası kaybolmuş muhteşem bir yapboz gibi…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *