Öykü

Daha Kanlı, Daha Çıplak – “Kasap’ın Gözünden”

Kasap’ın gözünden…

Omuzlarımdan taşan ve geniş vatkaların altında beni daha da çelimsizleştiren ceketi giydim. Babamdan kalan eski bir yadigardı. Bir zamanlar süründüğü limon kolonyasının aroması burnuma çalınırken, bunun aslında gerçekten var olmadığını ve koku hafızama yerleşen işe yaramaz bir anı olduğunu anladım.

Günlerdir, sigara dumanından başka bir şeyin değmediği dişlerimi fırçaladım. Saçlarımı gelişigüzel tarayıp, usturanın paslı ucunu sakalımın üzerinde dolaştırdım. Ceketimin yakası, tıraş kremiyle kirlenirken, soğuk suyla yüzümü yıkadım.

Kendimi aynanın karşısında görmeyeli günler olmuştu. Bu yüzden saçmalamış olmalıydım. Her şeyi alt üst edip, taradığım saçlarımı yeniden karıştırmış, üstümü sırılsıklam etmiştim. Umurumda değildi. Önemsediğim tek şey, birazdan burada olmasını umduğum kadındı.

Aynanın önünden ayrılıp, tahta iskemlenin tozlu ayaklarını beton zeminde sürüyerek, dün Öykü’yü bıraktığım resmin üzerine geldim. Bedenimi iskemleye bırakıp, gözlerimi kapattım. Pürüzsüz bedenini, gözlerini, korkudan titreyen ellerini düşündüm. Parmaklarımı burnuma değdirip, bacaklarının arasından aldığım kokuyu yeniden duymaya çalıştım. Onu istiyordum. Hiçbir şeyi istemediğim kadar çok istiyordum.

Hissiz odada uyanan bedenime şaşırarak gülümsedim. Vücudumda salgılanan hormonların sarhoşluğuyla dudaklarımı ısırdım. Parmaklarımı birbirine geçirip, öne doğru eğildim. Demir kapının yanında duran gazeteyi o zaman fark ettim. Yerimden hızla kalkıp, gazeteyi elime aldım ve Öykü’nün yazdığı sayfayı açtım. Ardından, köşe yazısının hemen üzerindeki resmini okşadım. Öyle güzeldi ki… Öyle benimdi ki…

Başımı iki yana sallayıp, dikkatimi yazıya vermeye çabaladım. Başlığı görmemle beraber, bunu başardım.

“Kanlı Ressam”… Cümle kulaklarımda yanarken, sırtımın gerilen kemiklerini serbest bıraktım. Artık “Kasap” değildim. Artık bir “Ressam”dım. Dudaklarımı genişleterek güldüm ve okumaya başladım. “Ben onun kurbanlarından biriydim. Kanımla çizdiği resmin ortasında, kendi ölümünü bekleyen bir cenindim. O insandan çok, bir hayvanı andırıyor. Kokusu oldukça nahoş ve sesi sarsıcı bir ürkütücülükte. Hiç sevilmemiş olduğu aşikâr. Sevme biçimi ise öldürmek.”

Hızlanan nefesimi kontrol etmeye çabalayarak, avuçlarımı sıktım. Gazete kâğıdı parmaklarımın arasında küçücük kalana kadar ufaladım. Parmaklarım mürekkebin rengine bulandı. Gazetenin aşınan sayfaları yere dağıldı.

Biraz önce, vajina resminin üzerine bıraktığım iskemleye geri döndüm. Daha fazla okumak, kendimi dinlemek istemiyordum.

Parmaklarımın arasını hayalimde bir kumandayla doldurdum. Olmayan kumandanın açma tuşuna basıp, olmayan televizyonu açtım. Kafamın içinde hayatımın sahneleri dönerken, babamın limon kolonyasının kokusu yeniden burnuma çalındı, ağlamaya başladım.

Ceketin altında un ufak olan bedenimle beraber, yirmi yıl öncesine gittim. Kahverengi, kareli koltuğa oturmuş, en sevdiğim çizgi filmin başlamasını bekliyordum. Odanın kapısı hızla açıldı. Gebe annem, acıdan kızıla bulanmış yüzünü kapı aralığından uzattı. Gözlerinin içine kan dolmuştu. Korktum. Olduğum yerden kalkamadan ona baktım. Çığlığı kulaklarımı deldi, buz kestim. Salondaki koltuklardan birine oturup kıvranışını, kasılan bedeninin içinde çırpınışını izledim.

Birkaç dakika sonra, kıvrıldığı kapı kenarından babam doğruldu. Uyurken bile avuçlarının arasından bırakmadığı şişeyi dikleyip, son paramızla aldığı şarabı boğazından aşağı bıraktı. Aşağılayan bakışları anneme kaydı. “Kalk,” dedi, “Kalk ve yiyecek bir şeyler hazırla!”

“Bebek…” dedi annem titreyerek, “Bebek geliyor.”

“Hay bebeğine de, sana da!”

Şişeyi yeniden dikledi ve gözlerinden alevler fışkırtarak bana baktı. “Kalk lan bok herif! Bitti bu. Git bir şarap al gel!”

İstemsizce doğruldum. Komut almaya mecbur bırakılmış bir hayvan gibi, ayaklandım.

“Hangi parayla?” dedi annem “Nasıl alacak şarabı?”

Ona kulaklarını tıkayıp, bana döndü. “Siktir git lan, almadan gelme. Yazdırıyor musun, çalıyor musun, ne yaparsan yap ibne!”

Annem acıyla çığlık attı. “Bebek geliyor!” dedi, “Rahat bırak çocuğu. Doktora götür beni. Daha ne içeceksin, küfelik olmuşsun zaten!”

Göz bebekleri büyüdü. Dişlerinin arasına sıkıştırdığı dudakları aldan mora döndü. Ve sonra… Şarap şişesini havaya kaldırıp, annemin karnına indirdi.

Annem daha büyük acıyla, daha çok bağırdı. Çocuk bedenimi oturduğum koltuktan kaldırıp, onun titreyen vücuduna sarıldım. Babam, güçlü kollarıyla beni alıp, aynı koltuğa fırlattı. Ardından annemin saçlarını tutup, yere savurdu. Ayağındaki kunduranın sivri ucuyla, karnını tekmeledi. Annemin gözlerindeki yaşlar dondu. Çığlığı, iniltiye, doğumun sancısı acıya dönüştü.

Babam, hiçbir şey olmamış gibi, sehpada duran limon kolonyasıyla avuçlarını ıslatıp, boynuna sürdü. Kundurasının adımları, ahşap zemini çatırdattı. Sonra bir ses duydum. Odanın kapısını kilitleyen anahtarın sesiydi bu. Aslında, demirin son çaremizi düğümleyişi idi.

Annem yerdeki eski halının üzerine kıvrıldı. Bacaklarını araladı. Halının koyu bej rengi ala bulandı. Kan, tüm zemine yayıldı. Vajinasının arasından, ölü bebeğin başını gördüm. Annemin rengi soldu. Sanki tüm kanı çekilmiş gibi, sonsuz bir beyazlık giyindi.

Donup kaldım… Bakışlarımı onların ölü bedenlerinden ayırıp, arkalarında duran tüplü televizyona daldım. En sevdiğim çizgi film dönüyordu. Tazmanya Canavarı… Çirkin hayvan, hızla dönerek taşları yarıyor, keskin dişlerini sivrilterek, kahkaha atıyordu. Geçtiği her yer tuzla buz oluyordu. Annemin ve hiç tanımadığım kardeşimin bedenlerinin ardında kalan ekran, tüm zihnimi dolduruyordu.

Kaç saat orada, öylece, çaresizce oturduğumu bilmiyordum. Gözlerimi kırptığımdan bile emin değildim. Ama gün, yüzünü geceye dönmüştü. Hava iyice kararmış, akşam haberleri başlamıştı.

Önce dış kapının, sonra salonun ahşap kapısının anahtar sesini duydum. Salon kapısı titredi; ancak açılmadı. Bu kez babamın küfür dolu cümleleri evin ölüm kokan duvarlarına sızdı. Kapıyı yumruklayıp, tam ortasından kırdı. Aynı çizgi filmdeki o hayvan gibi…

İçeri girdi ve öksürmeye başladı. Kokmaya başlayan bedenler midesini kaldırmıştı. Bakışlarımı televizyondan ayırmadım. “Manyak herif!” dedi, “Hâlâ televizyon mu izliyorsun beyinsiz!”

Yere eğilip, anneme baktı. Şaşırmadı, sevinmedi, üzülmedi. Hiçbir şey hissetmedi. Annemin yüzünü, elbisesinin eteğiyle örttü. Bakışlarım bir anlığına onlara kaysa da yeniden ekrana döndüm.

Hızla odadan çıktı, kunduranın sesi kulaklarımı tırmaladı. Birkaç saniye sonra döndüğünde, et kestiğimiz bıçak, avuçlarının arasındaydı. Yere eğildi. Annemle kardeşimi bağlayan mor kordonu kesti ve üzerime fırlattı. “Al!” dedi, “Al onlardan bir anı olarak sakla!”

Sesi beynimde yankılanırken, gözlerimi kapatıp, tekrar açtım. Yeniden bulunduğum ana geri dönmüştüm. Hayalimdeki televizyon gitmişti. Tazmanya Canavarı’nın jenerik müziği kısıklaştı ve sonra, tamamen silindi. Babamın kokusu ve sesi diriliğini yitirirken, beş yaşındaki bedenimin, kaçtığım adama nasıl evrildiğini düşündüm. Bir zamanlar bir hayvan diye tanımladığım kişi, Öykü’nün kaleminde bendim. Artık tahmin etmediğim kadar babamdım.

Sonra karşımdaki yatay, demir kapının titrediğini gördüm. Bir misafirim vardı. Derin bir nefes aldım. Öykü’nün kokusunu ciğerlerime doldurdum. Demir kapı titreyerek açıldı. Kokusu tüm duvarlara sızdı. İçime, kızgınlıkla karışık minnet duygusu yerleşti. Beni uzun zamandır kaçtığım ana döndürdüğü için Öykü’ye teşekkür borçluydum; ama bana ayna tuttuğu için de öfkeleniyordum. Ondan istediğim gibi parıldıyordum; ama kendimi içten içe eritiyordum.

Hissettiğim hiçbir şeyi anlamayarak, başını uzattı. Yeşil gözlerinin ışığı, tüm karmaşıklığı silip aldı. Kanının kuruyan rengini kuşanan, beyaz elbisesine baktım. Merdivenleri adımlayıp, beton zemine vardı. Kapıyı avuçlarının arasından bırakırken, küçük bir toz bulutu havalanıp, yere geri indi. Ayaklarında bez, parmak arası terlikler vardı. Tüm bedenini usulca süzüp gülümsedim. Dudaklarımı ısırıp, ayağa kalktım. “Hoş geldin.”

Bakışları, ayaklarına kaydı. “Hastanede bir tek bunları buldum,” dedi ve biraz daha yaklaştı. Kollarımı iki yana açıp bana sarılmasını bekledim. Dün, yüzünde tütsülenen korku geri gelmişti. Olduğu yerde durdu. “Korkma,” dedim, “Sana zarar vermeyeceğim. Seni biraz daha sevmek istiyorum.”

Kafa karışıklığıyla beni süzdü. Üzerimdeki ceketin geniş omuzlarına, içinde çelimsiz kalan bedenime baktı. Yarısı tıraşlanmış yüzümde gezindi, tarağı dağılmış saçlarımı izledi. Tereddütlü birkaç adım daha attı. Onu kollarımın arasına aldım. Sırtındaki kemiklerin çıtırtısını duydum. Erkekliğim, onun bedenine değdi. Uyandım. Tüm hormonlarım şahlanırken, ona biraz daha sarıldım.

“Bana detayları ver,” dedi, kendini benden uzaklaştırmaya çabalayarak, gövdesini geri çekti. “Son cinayetle ilgili, kimsenin bilmeyeceği şeyler bilmemi sağla.”

“Sabırlı ol. Hem benim kadar bilgi sahibi olursan, bir işbirlikçi olduğunu düşünmezler mi?” Saçının kokusunu nefeslendim. “Polisler kadarını bilsen kâfi.”

Başını iki yana salladı. “Ne düşündükleri umurumda değil. Kaybolmayı, sadece cinayet sonrasında seninle buluşmayı planlıyorum. Bu beni belki işbirlikçi yapar; ama aynı zamanda adımı hafızalara kazır.”

Hırsı gözlerimi aldı, gülümsedim.

Saçlarını öpüp, sırtındaki ellerimi kalçalarına indirdim. Sol kulağını, dudaklarımın arasına alıp, hafifçe ısırdım. “Birazdan anlatacağım,” diye fısıldadım. “Şimdi eski bir konuya dönüyorum. Kulağını senden almayacağım. Ancak… Yerine başka bir şey verirsen…”

Titreyen ellerini kulağına götürdü. Kalıcı varlığına sevinmişti. Ama bu kez başka bir kaygı kafasının içinde geziniyordu. “Ne istiyorsun?” dedi “Neden illa ki kurbanlarına ait bir parçayı alıp saklıyorsun?”

Annemin ve kardeşimin bedeninden kesilip, yüzüme fırlatılan kordonun düşüncesi sarstı beni. “Anı…” diye mırıldandım. “Doğumları kutsamak gibi.”

“Ama onlar doğmuyorlar.” Kollarımdan sıyrıldı. “Onlar ölüyorlar.”

Başımı iki yana salladım. “Hepsi bir doğma şekli. Canlı ölmez, dönüşür. Nefesi son kez üfleyen, ait olduğu bedenden gider sadece; ama var olmaya devam eder…”

O geri geri giderken, ben de üzerine doğru yürümeye devam ettim. “İstediğimi bana verecek misin?”

“Ne istiyorsun?” diye yineledi.

Onu tutup, demir kapının üzerine yatırdım. Tüm hücreleri dirilen bedenimi üzerine bıraktım. “Vajinanı,” dedim, “Beni, erkekliğimi onunla kutsa!”

“Yapma…” Yalvaran sesi, dudaklarımın dar aralığında kayboldu. Eteğini sıyırıp, üryan bacaklarını araladım. Pantolonumu çıkarıp, kendimden bir parçayı, bu kez ben sundum. O acıyla ağlarken, ben zevkten inliyordum.

Kanlı elbiseyi yırtarak soydum ve üzerimden çıkardığım ceketi, onun yüzüne kapattım. Limon kolonyası yeniden burnuma çalınırken, sesini duydum. “Dur! Lütfen dur artık!”

Tüm enerjimi boşaltana kadar devam ettim. O yalvarırken, ben terleyen bedenimin ritmini dinledim. Nihayet her şey son bulduğunda, ceketi yüzünden sıyırdım. Ama… Gördüğüm yüz onunki değildi. Sarsıldım. Korkuyla ayağa fırladım.

Pantolonum paçalarıma düşmüş, gömleğim dağılmıştı. Kendime çeki düzen vermeye çabalarken, utançtan titriyordum. Çünkü yerde yatan Öykü değil, annemdi…

Ağlamaya başladım. Çığlık çığlığa bağırdım. Ellerimi erkekliğime götürüp, kıpkırmızı oldum. Yırtılan elbiseyi alelade giyip, ayağa kalktı. Biraz önce yüzünü kapatan ceketi üzerine giydi. “Manyak” dedi “Manyaksın sen!”

Yüzü yeniden Öykü’ye döndü. Nefesimi bırakıp dizlerimin üzerine çöktüm. Onun bedenine sarılıp, kafamı gövdesine yasladım. “Benim kimsem yok Öykü… Beni içine al, benim ruhuma dokun, beni doyur olur mu?”

Elleri titreyerek saçlarımı buldu. Annemden sonra kimsenin okşamadığı gibi okşadı beni. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Hadi,” dedi, “Şimdi sıra sende. Bana detayları ver.”

O zaman dokunuşlarındaki zorakiliği fark ettim. Sahte de olsa sevilmenin savunmasızlığıyla, kendimi ona daha çok bıraktım. “Senin de kimsen yok,” diye mırıldandım. “Birbirimize aile olalım.”

Başımı gövdesinden ayırıp, diz çöktü. Tam karşımda duran yüzünü öptüm. Daha az iğrendi. Tebessüm ettim.

“Benim bir ailem var,” dedi “Bir kardeşim var.”

Ayağa kalkıp, başımı iki yana salladım. “Yok… Senin benden başka kimsen yok.”

“İnan bana var. Şimdi… Bana detayları verecek misin?”

“Detaylar sende,” dedim, “Tüm şifreler sende.”

“Ne?”

Ceketi sıyırıp, elbiseden sızan vücudundaki, kabuklanan izleri gösterdim. “Bir sonraki cinayetin şifresi, senin bedeninde.”

Hışımla ayağa kalktı. “Şifreyi, bedenime mi kazıdın?”

“Hiçbiri rastgele izler değildi Öykü…” Göğsündeki yaraları okşayıp, kabuklarını öptüm. “Hepsi seni bir sonraki cinayetin adresine götürüyordu.”

Ellerini kendi bedeninde dolaştırmaya başladı. “Ne yazıyor,” dedi, “Söylesene ne yazıyor üzerimde?”

Parmaklarımı sırtında gezdirip, en son kestiğim yerlere dokundum. Gözlerimi kapatıp, alaycı gülümsememi giyindim. “Şişli,” dedim “Ve bir ev adresi… Sana çok tanıdık gelecek bir sokağın, en bildiğin apartmanının adresi.”

Geri geri adımlarken, gözleri kan çanağına döndü. “Benim evim mi?”

Tiz bir kahkaha attım. Paçalarımda asılı kalan pantolonumu üzerime çektim. “Kurbanın evi,” diye mırıldandım.

Titreyerek ağlamaya başladı. “Kardeşim…” dedi “O iyi mi? Ona bir şey yapmadın değil mi?”

Çıplak gövdesine sarıldım. “Artık özgürsün,” dedim, “Sadece benimsin… Artık hiç kimsen kalmadı.”

Çıldırdı. Yumrukları bedenime inerken, “Neden?” diye bağırdı, “Neden onu öldürdün manyak herif?”

İskemleye oturup, onu üzerime çektim. Bedenine sıkıca sarılıp kucağıma oturttum. Biraz öncekinden daha büyük acı ve tiksintiyle bağırdı. “Yalan söylüyorsun! Yalan!” Sesi boğuklaştı ve yalvarmaya başladı. “Ne olur tüm bunların gerçek olmadığını söyle bana. Ne olur kardeşimin yaşadığını söyle…”

Dudaklarını iştahla öpüp, yüzümü sırtına dayadım. “Sevgilim… Detayları öğrenmeye hazır mısın?”

Titriyor ve ağlıyordu. Ellerimi bedenine daha sıkı sardım. “Şahane yüzükler takan, şahane parmakları vardı kardeşinin… Onlardan biri, hayat boyu saklanacak bir anı olarak bizimle.”

Kucağımdan kalkmaya çabaladı, titremesi atağa dönüştü. Artık ağlamıyor, ayinin içinden çıkamayan bir zavallı gibi sallanıyordu. Sırtındaki yara izlerine, kuru dudaklarımla dokundum. “Üzülme,” dedim “Ben kendi kardeşime ait bir anıyı da saklıyorum biliyor musun?”

Titremesi durdu. Ellerimi bedeninden ayırıp ayağa kalktı. Yırtılmış elbisesi ile vajina resminin üzerine uzandı. “Öldür beni!”

Gülümsedim. “Hayır! Şimdi detayları dinle. Dün seni bıraktıktan sonra, vücudunda yazılı olan adrese gittim. Senin dairenden yükselen gitarın sesi, kulaklarımı neredeyse sağır edecekti. Kapıyı çaldım, duymadı. Yumrukladım, duymadı. Sonra… Dün hızla buradan ayrılırken bıraktığın çanta ve içindeki anahtar geldi aklıma. Onu kilide soktum. Kapı hemen açıldı.”

Dizlerini karnına çekip, yeniden titremeye başladı. “Sus! Artık duymak istemiyorum.”

“Ama duyacaksın. Sen başka bir ölüme izin verdin Öykü. Kim olduğunu önemsemeden, sadece bir ölüm bekledin. Neden? Gazetedeki köşende yazabilmek için. Kendini gösterebilmek için.”

“Hayır! Ben, bana zarar verme diye dediğini yaptım.”

Kahkaha attım. “Hamurun benimle aynı. Bencil fahişenin tekisin! Sen de en az benim kadar katilsin.”

Yerden kalktı. Demir kapının yanına koşup, çantanın fermuarını açtı. Kasap önlüğünü fırlatıp, dün bilenen bıçağı çıkarttı. Üzerime doğru hızla yürürken, anlatmaya devam ettim. “Bu bıçakla boğazını kestim. Damarlarındaki kanlar, gitarın tellerine düştü. Yüzümü görmedi. Sesimi duymadı. Hemen öldü. Onu rahimde büyütmedim. Ona bir vajina çizmedim. Çünkü o, benim değil, senin kurbanındı.”

Elindeki bıçağı kaldırıp, hızla indirdi. Yüzümün boylu boyunca çizildiğini hissettim. Bir kez daha elini havaya kaldırdı ve bacak arama indirdi. Acıdan uyuşurken gülümsedim. “Öldürüyorsun beni,” dedim “Tam olarak benim sevgilimsin!”

“Seni geberteceğim!” Acıdan kıvranan bedenimi, dün onun için çizdiğim vajinanın üzerine savurdu. Tahta iskemle, gövdemle beraber yere düştü. Çantaya doğru koşup, kurbanlarım için sakladığım halatı aldı. Bıçağı yere fırlatıp, beni soydu ve cenin pozisyonunda bağladı. “Seni geberteceğim!”

“Bu darbeler beni öldürmeye yetmez” diye mırıldandım, “Yalnızca bayıltır. Bedeninde gezinen spermlerim öldüğünde, ben yeniden doğrulurum.”

Yere attığı bıçağı yeniden alıp, boğazıma dayadı. Dişlerimi sıktım. Bıçağın kaygan yüzeyi tenimde kayarken babamı düşündüm. Annemi, kardeşimi ve heyecanla beklediğim çizgi filmi öldüren babamı… Ve kordonu parçaladığı bıçakla, o gece, onun boynunu nasıl kestiğimi düşündüm.

Katile dönüşen bedenimin içinde, kendi intiharımı izlemeye başladım.

Öykü, benim kendimi öldürme biçimimdi. Bense onun parıldama şekliydim. Gözlerim odaya sızan ışıktan, son kez kamaşırken, onun yanımdan uzaklaşan bedenine baktım. Ayakları çıplaktı. Yırtılmış elbisenin üzerinde, babamdan yadigâr ceket vardı. Ve yürüyordu. Ardında limon kolonyasının kesif kokusu, avuçlarında, kardeşini ve beni öldüren bıçakla.

Ben ise, gözlerimi kapatıp, sonsuzluğa doğuyordum. Yeni Kasap’ın ilk kurbanı olarak, hep düşlediğim şekilde ölüyordum. Kanlı, çıplak ve bir vajinanın tam ortasında…

Gaye Keskin Çelik

Cağaloğlu Anadolu Moda Tasarım Lisesi'nin ardından MSGSU'de Tekstil eğitimi aldım. On sene tasarımcılık yaptım. Sonra... Ellerimdeki asıl hünerin, çizim yapmak değil, yazı yazmak olduğunu farkettim. İçimde durmadan bağıran yazma aşkını susturmamaya karar verdim. Çalışmadığım ve evde geçen sürecimi, kendimi donatarak, 'Suçlu Zihinlere Yolculuk ' ve 'Cosmos' gibi belgeselleri izleyerek, 'Homo Sapiens', 'Zamanın Kısa Bir Tarihi', 'Einstein' tarzı kitapları okuyarak geçirdim. Bu süreçte, Cosmos'u izlerken, kafamda çakan şimşekle, ilk polisiye romanımı yazdım. Evren, bana çok güzel yollar açtı, çok güzel kişilere ulaştırdım. Umarım geri dönüşleri de iyi olur 🙂 Bunun dışında canlıların hepsini severim. Onlarca köpeğe ve kediye baktım, bakıyorum. Hayvanlara dokunamayan hikayeler ya da hikayelerim eksik geliyor. Yakında 33 olacağım. İki çocuklu, dört kedili bir hayatın içinde, bir de buralardayım.

Daha Kanlı, Daha Çıplak – “Kasap’ın Gözünden”” için 18 Yorum Var

  1. Devamı da en az ilki kadar güzel bir öykü olmuş. Öykü’nün yeni öykülerinizde de karşımıza çıkması dileğiyle. Elinize sağlık.

  2. okutucu dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Gaye!
    Hikayenizin devamı gelmiş. Bu da diğer hikaye gibi akıcı ve süslü bir dille yazılmış. Her ikisini de çok beğendim. Üslubunuz, polisiye türünde kendine farklı bir yer açıyor.

    Yazılarınızın devamını bekliyorum.

    Sevgilerimle…

  3. Teşekkür ederim Gökay?
    ‘Polisiye türünde kendine farklı yer açmak’ amaçladığım bir şeydi, böyle düşünüyorsanız, biraz başarabilmişim demek ki.
    Bu güzel yorumunuz için çok teşekkürler.
    Görüşürüz, sevgiyle?

  4. Müthiş bir polisiye roman umarım devamı gelir…
    Kullanılan dil samimi akıcı ve doğal, kurgu zekice ve sürükleyici, devamı için merak uyandıran insanı okurken kurguya iten bir öykü.
    Sanırım ünlü bir polisiye romanı yazarı adayının öykülerini ilk kesfedenlerden olma lüksüne sahip oldum.
    Başarılar demeyeceğim çünkü ziyadesiyle başarılı…

  5. Tolga dedi ki: dedi ki:

    Tek kelimeyle harika… başarılar :clap: