Öykü

Dans Eder Ardından Ekmekler

“Ben kaç kahkaha ederim?”
“Sirk Yangını” – ­­Eylül Korkmazyiğit

Siyahlı çocuk sokakta yürüyordu, kimse de peşinde değildi. Bu büyük hikâyelerden birisi değil. O yüzden siyahlı adamımız çölde kaçmıyor ve silahşor de onun peşinde değil. Bu daha çok, akşamüzeri ekmek almaya çıkmış bir çocuk hakkında. Siyahlı olması benim suçum değil.

Orta boy, hafif kilolu (hafif kilo?), koyu kahve saçlı, ablak yüzlü, küçük burunlu bir çocuktu Tahsin. Lise ikinci sınıf öğrencisiydi, pis bir liseliydi yani. Kafası o akşam devasa alışveriş listeleriyle dolu olmadığı için mutluydu. İki ekmek, bir de süt alacaktı. Her idealist iki ekmek, bi süt almaya çıkmış erkek evladı gibi ekmekleri fırından; sütüyse bakkaldan alacaktı. Bazen önce sütü, sonra ekmekleri alırdı. Bazen ekmek almaya diye çıkar, trenle ta Kadıköy’e kadar giderdi. Çocuk Kadıköy’ü seviyor olabilirdi fakat, evdekilerin ekmek beklediği bir dünyada; bu hiç de adil değildi. Zaten annesinin terlikleriyle gittiği Kadıköy’den hayır mı gelirmiş? Gelmez. Yine de o terlikleri giymese, fırının ona ekmek satacağından şüphe duyuyor da olabilir. Şüpheci bir kardeşimiz bu.

Ne idüğü belirsiz psikolojik nevrozlar yaşadığı bir gerçek. Ancak tıbbi olarak bu durumu hiçbir zaman teşhis edilemeyecek. Kimse sormayacak bile.

Düşüncelerinin hızına yetişmekte zorlanıyordu. Ekmekleri, fırıncıları, çiftçileri düşünürken aklı “Çavdar Tarlasında Çocuklar”a gidiyor, oradan da hiçliğe karışıyordu. Her şeyin başı hiçlik. Sonu da hiçlik.

Fırına, “Selamünaleyküm!” diyerek giriyor, “Hayırlı işler!” diyerek çıkıyordu. Hay mübarek! Bir tek esnafla bu kadar sıcak selamlaşıp vedalaşabiliyor. En sıcağı bu işte. Bu!

Şimdi dosdoğru bakkala. Kar yağışı da başladı. Adımlarını hızlandırıyor, ekmek poşetine sıkıca sarılmış. Rüzgârda kaybetmek istemiyor. Rüzgâra kaybetmek istemiyor. Kaybetmeye çok alışkın olmasına rağmen, bu raundu başarıyla tamamlamanın peşinde. Kendisini güç bela bakkala attığında içinden birkaç havai fişek havalanıyor, midesinden ağzına doğru. Şu patlayan şekerler gibi hepsini ağzında soğurup yutkunuyor.

Görev bir başarıyla tamamlandı. İkinci görev: Süt almak.

Bakkal yok görünürlerde. Muhtemelen arka tarafta kolilerle kavga dövüş etmekte. Bu sırada Tahsin’in aklına sirenler eşliğinde bir fikir geldi: Bakkal da ekmek satıyor! Ekmeği fırından, sütünü bakkaldan aldığını nasıl izah edebilir bir insan! Çok utanıyor Tahsin. Ayaklarıyla tozsuz yeri eşeliyor. Bakkal Refik’in ayak sesleri duyulmaya başladı bile. Beş, bilemediniz altı saniye sonra arenada boy gösterecek azılı bir gladyatör kendisi.

Tahsin ekmek poşetini telaşla montunun altına sıkıştırıveriyor ve fermuarını da sonuna kadar çekiyor. Yüzüne doğal bir ifade yerleştirmeyi deniyor.

Nihayet Bakkal Refik de çıkıp geliyor işte. Tezgâhın ardında, gülümseyen yılışık bir suratla yerini alıyor. Kısa boylu, şişman, domuz suratlı bir adam. O surat sürekli pespembe olmak zorunda mı be adam! Ne yazık ki Tahsinlerin evine en yakın bakkal bu. Alternatifsizsiniz.

“Çok bekletmedim değil mi? Ne istemiştin Tahsin?”

Tahsin’in cevap vermesi gerektiğini idrak edebilmesi için dört uzun saniye gerekecek. “Eeeıhhh. Süt. Süt istiyorum, bi litre.”

Bakkal Refik, Tahsin’in bu yabancı tavırlarına şaşmış gibi bir ifade takınıyor. “Yahu yabancı mısın oğlum, dolap şurada. Git, al ne istiyorsan!”

Tahsin hak veriyor adama. Ne zamandır tanıdığınızı hatırlamadığınız insanlara karşı duyduğunuz o sıcak samimiyet beliriyor gözlerinde. Boşuna endişelenmiş olmalı. Bu adam fırından aldığı ekmeklerin hesabını soracak kadar kindar bir insan değil. Utanması yersiz. Hem bakkal da biliyordur zaten, fırın ekmeği büyüktür bakkal ekmeği önermesinin doğruluk değerini.

Başıyla onaylayan Tahsin, bakkalın nispeten arka tarafında kalan dolaptan arzu ettiği markadan sütünü alıyor, tarihine bakıyor ve yeniden tezgâha yönelmek için arkasını dönüyor.

Gladyatörle burun buruna!

Korkmaması elde değil. Kısa boylu, şişman adam şimdi adeta bir Spartaküs gibi görünüyor gözüne. Elindeki şişeyi adamın kafasında parçalayıp kaçıp gitmek istiyor buralardan.

Her tarafı süte bula Tahsin!

“Bizde tarihi geçmiş ürün bulunmaz Tahsin Efendi!” diyor Bakkal Refik. Tok bir sesle gülüp çocuğun omzunu sıkıyor. Biraz canı yanıyor Tahsin’in, ama önemli değil. Yine yanlış alarm efendi. Yine yanlış alarm.

Samimiyet orada bir yerlerde çünkü. Tahsin ikinci görevin sonuna yaklaştığı hissinin ferahlatıcı etkisiyle parayı vermek için elini cebine sokuyor. Tam o sırada bir eli sütte, bir eli cepte olan Tahsin; yanlış bir hamle yaptığının farkına varıyor.

Ancak çok geç.

Ekmek montun aşağısından süzülüp düşüveriyor yere. Bakkalın gözlerindeki eğleniyor muyuz arkadaşlar ifadesi sabit. Sanki başından beri biliyor; ekmeğin orada olduğunu. Belki de kendi ekmekleri gibi kokmayan bu hamur işinin kokusunu, bir kurt edasıyla şıppadanak ayırt edivermişti Tahsin içeri girdiği an.

Öyleyse bu kötü.

Bu çok kötü.

* * *

Eğilip yerden ekmekleri almaya çabalarken verecek bir cevap düşünen Tahsin’e, beklenen soru geliyor:

“Ekmeği neden benden almıyorsun Tahsin? Ben de satıyorum ekmek.” Bu sırada raftan bir ekmek çıkartıp yeni doğrulmuş olan Tahsin’in burnuna tutuyor nimeti: “Bak! Çıtır çıtır! Tazecik.”

“Satıyorsan satıyorsun, ne yapalım be! Almak zorunda mıyız senin iki günlük ekmeğini!” diyerek çıkıp gidebilirdi Tahsin. Diyemedi. O kadar kolay değildi karşı gelmek bir yetişkine. Zaten bir garipti dünya, düşünceler, düşler…

O an yapılabilecek en doğal şeyi yaptı. Ekmeğini de alıp kaçtı gitti. Kaçtıkça kovalanacağını hesap etmemişti. Dik bir duruş ve fiyakalı birkaç sözle bu defteri kapatabileceğini akıl edememişti.

Kaçmıştı.

Hani derler ya, “Kimi, kime şikâyet ediyorsun?” diye… Kimden, nereye kaçıyorsun Tahsin?

Aklının içindeki çarklar döndü, döndü, döndü. Annesinin terlikleri ayaklarında parçalandı, parçalandı, parçalandı. Yalın ayak koştuğu sokaklar dağıldı, dağıldı… dağıldı.

Şimdi neredeydi?

TAHSİN ŞİMDİ NEREDEYDİ?

* * *

Bir lunapark.

Daha önce hiç gitmediği bir lunapark bu. Pek lunaparka gitmezdi gerçi. İnsanlar yok zaten. Kendisi var. Gri hava. Boğucu hisler. Bir dönme dolap, bir hız treni, bir çarpışan araba pisti; çarpışan arabasız.

Kendisini bu piste benzetti. Mantık arabaları kalkıp gitmişti aklından. Çarpıştıracak fikirlerden ırak kalmıştı. Boş bir çöplük gibiydi. Oysa bilirsiniz, hiçbir çöplük boş kalmazdı dünyada. Elindeki ekmeğin köşesinden bir ısırık alıp düşündü. Kimden kaçmıştı? Neden kaçmıştı? Neredeydi? Ayakları neden çıplaktı? Kar ne ara durmuştu? Süt almıştı bir şişe, parasını ödemiş miydi? Şişe görünürlerde yoktu. Bakkalda mı unutmuştu?

Bakkal Refik’ten kaçmıştı tabii ya! Bakkal Refik kötü birisi miydi? Evet, kötü birisiydi. Kızdırmıştı onu. Onun ekmeğini fırıncınınkiyle aldatmıştı. Bunun eşini aldatan bir kocadan ne farkı vardı ki? En doğrusunu yapmıştı kaçarak. Aferindi ona!

Hız treninin en ön vagonuna oturdu.

“Işıklar,” dedi. Ellerini çırptı. Lunapark olanca heybetiyle hayat buldu. Olanca dediğime bakmayın tabii, canlandı sadece. Işıklar, insanlar, kahkahalar doluştu öyle.

İnsanlar gülünce Tahsin de güldü.

Tahsin gülünce tren de çalıştı.

Tren çalışınca düşler de canlandı. Tren her şeyin anahtarıydı. Arabalar bile gelmişti geri, çarpışmaya. Diğer arabalara çarpıp zevk vereceklerdi sürücülerine. Öyle işte.

Tüm bunlar iyiydi, güzeldi. Yalnız, Tahsin hâlâ gülüyordu. Kollarını iki yana açmış rüzgâra meydan okuyordu. Trenin nereye varacağını bilmiyordu. Galiba ona gülüyordu. Ekmek kayıp düşmüştü bu arada. Birisinin onu üç kere öpüp ayakaltından çekmesi lazımdı. Lunaparklarda öyle duyarlı insanlar olur muydu? Pek sanmam.

Ekmeği çiğneyip durdu insanlar. Tahsin çiğneyip durdu düşlerini. Önce öfkelendi, sonra korktu, sonra mutlu oldu.

Her şey gittikçe karışıyor, olanları takip edemiyorum.

Ama şunu söyleyebilirim: Tahsin, pamuk iplikleriyle ahıra bağladığı keçilerini; tek bir soru yüzünden rehin bırakmıştı bir bakkalda: “Ekmeği neden benden almıyorsun Tahsin? Ben de satıyorum ekmek.”

Geri alabilecek miydi? Bilmiyorum. Tren sonsuza kadar çalışabilir ve Tahsin sonsuza kadar orada kalabilir. Orayı nasıl yarattığını, orayı insanlar ve kahkahalarla nasıl doldurduğunu hiç bilmiyorum. Sonsuza dek bir hiçlik yaratmıştı. Bu işin başı da sonu da hiçlikti zaten.

Tahsin hiçliğin kaç kahkaha edeceğini düşünerek gözlerini kapattı. Sabah onu bir çöp konteynırının içinde buldular. Kucağında ekmek, gözlerinde hiçlik vardı.

“Tahsin, napıyosun lan sen orda!” dedi Bakkal Refik.

“Hiç,” dedi Tahsin. Tahsin kimdi yav?

Tren sesleri ve kahkahalar.

SON

Onur Selamet

1993 İstanbul. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunuyum. Çeşitli kısa ve orta metraj film projelerinde yer aldım. Öykü ve senaryo üzerine çalışıyorum. Öykülerim kimi dergi ve fanzinlerde yayımlandı. 2013'ten beri üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'in makinistliğini yapmaya devam ediyoruz.

Dans Eder Ardından Ekmekler” için 10 Yorum Var

  1. Bu sefer farklı sulardasın, karşında anlamlar var, şiirselliğin gücü adına dövüşüyorsun. Bakkala elinde o bakkaldan alınabilecek bir ürünle girme sorunsalı gibi bir nesli ölümcül kabuslara sürükleyen bir konuyu ele alıyorsun. Yine gülerek ve severek okutuyorsun. Her ne kadar fantastik öykü yanı -aslında öykü yanı- kuvvetli olmasa da, kelimelerin sinsi dizilişinin yarattığı hayranlıkla ellerine sağlık diyorum. Böylesini de sevdim.

  2. Güldürürken düşündürdün tebrikler. :p

    Diğerlerinden farklı yerde duran bir öykü olmuş, yukarıda ismimi görmekse ayrı bir incelik benim için, o yüzden sevmemem mümkün değil. Türk insanının en dertli, derbeder olduğu bir hususa değinmişsin. İleride senin için edebiyat kitaplarında ‘toplumsal sorunlara değinir, mizahi anlatımıyla olaylara eleştirel bir bakış açısı getirirdi’ diyeceklerinden eminim eheh.

    Tahsin bana bir tür sizofrenik vaka gibi geldi, sen o sekilde düsünüp yarattın mı bilemiyorum ama, sanki Bakkal ile diyaloglarini hayal dunyasına kacisina bir tepki olarak yaratmis gibiydi. Tabii derin anlamlar arabak yanlis olur, hiçligin içinde ne kadar derine inebilirsin ki? Eheh negzel dedim buna şiyir yazayım :p

    sonuç olarak, severek okudum, bu farklılığın sana iyi geldiğini de söylemeliyim.

    bay.

  3. Bu durumu ben hâlâ yaşıyorum arkadaş. Fırından ekmek almışsam, bakkalın önünden geçerken adımlarım hızlanıyor, bakışlarım diğer yöne kayıyor, poşet bakkal tarafındaki elimdeyse diğer elime geçiyor. Adam beni görmesin, kötü düşünmesin istiyorum sanki. 🙂

    Öyküne gelirsek yine eğlenceli, absürt, edebi ve okunasıydı. Elinde sağlık Onur. 😉

    (Bu arada ismi Tahsin olan çocuk var mı yav? 😛 )

  4. Başta zar zor okuyabildim sözcükleri, pek de akıcı gelmedi bana ama 2. sayfadan itibaren akıcılığım hızlandı. Herkesin mutlaka yaşadığı -sanırım bu da 90’larda çocuk olmak olaylarına girebilir- olayı farklı şekilde almış olman sıradan bir konuyu ilginçleştirmiş. Kişinin ruh hali ağırlıklı olmasına rağmen pek derinlemesine göremedim Tahsin’in ruhunu ama bence yeterince okunasıydı. Ellerine sağlık!

  5. her yere her alışveriş merkezinin poşetiyle girerim aslında ama insan yine de böyle şeyler yaşamıyor değil. komikti ve güzeldi. (:

  6. Yine gülümseterek okuttun Onur Abi.

    Genelde 1. tekil ve mizahi bir anlatım kullanıyorsun hikayelerinde, bunda ise farklı bir şey denemişsin: 3. tekil ve mizahi. Oldukça da başarılı olmuş bu deneme. Yazının ‘öykü’ kısmı pek ön planda olmasa da eğlenceli ve düşündüren yanı her zamanki gibi ön planda. İstikrarını kaybetmemen çok hoş.

    Ekmeği fırından alıp bakkala görünmeme sorununu hala yaşamaktayım. Ailelerin de biri bakkaldan biri fırından olmak üzere en az iki ‘alınacak’ belirlemesinin de kaderin bir oyunu olarak düşünüyorum. Bakkala gitmeden önce bir şey alırken “bakkalda satılıyor mudur bu?” diye düşünüyorum her zaman. Bu konuya ustaca değinmen gerçekten çok sevindirdi beni.

  7. Elinize sağlık, sabah kahvaltımı yaparken okudum (ekrandan bir şey okumakla ilgili sevdiğim tek şey: okurken yazıların üstüne kırıntı dökmeden bir şey yiyebilmek) ve sayenizde kahvaltım şenlendi, güzelleşti. Tarz olarak Yekta Kopan’ın öykülerine benzettim; ama daha önceki öykülerinizi okumadığım için bunu genele vuramayacağım. Kısa, çarpıcı ve gülümseticiydi; ki sonuncusu bana özellikle zor geliyor. Bir komediden güldürmek yerine, sizin kullandığınız söz ve durumlar + benim beynimdeki kavram ve deneyimler = yüzümde eğlenceli bir gülümseme, bir tebessüm.

    Arada bir çok ufak tefek, akıcılığı hafif sekteye uğratan sıkıntılar gördüm (sözcük seçimi, noktalama işaretleri kullanımı vs.) ama bunlar sadece yol üzerinde arabayı sallandırmaktan bile aciz küçük çakıl taşlarıydı.

    Kaleminize sağlık. Öykülerinizi takip etmeye çalışacağım.

  8. Selamlar Onur;

    Değişik tatlar içeren değişik bir hikaye yazmışsın bu kez. Ya da Amras’ın da dediği gibi; farklı sularda yüzüyorsun bu kez. Ama bunu kötü bir eleştiri olmak alma, bilakis oldukça beğendim. Çoğu yazar kendi tarzı dışına çıkmayı kolay kolay göze alamaz, alsa da bocalamadan edemez. Sen bunların ikisini de başarıyla gerçekleştrimişsin. Herkesin içinde yatan “bakkala elinde ekmek vs. ile girme, önünden geçme” korkusunu da güzel ve eğlendiren bir üslupla almışsın kalem. Kısacası beğendim 🙂

    Kalemine sağlık…

  9. Özgür, yorumun için teşekkür ederim. Her ne kadar delirmekten öte fantazyanın olmadığını düşündüğüm için, yorumunun son kısmına katılmasam da; farklı sular hususunda doğrusun. Son öykülerimde anlatımsal olarak reforma gittiğim de doğrudur, sağ olasın.

    Eylül, hem güldün hem de düşündüysen ne mutlu bana. Bir “kaçış”ın olduğu muhakkak. Kaçışın da hiçlikte yattığına inananlardanım. Güzel yorumun için çok teşekkürler! 🙂

    Gökcan, bu sorun, hepimizin sorunu. Dillendirmeli pek tabii! 😛 Yorumun için teşekkür ediyorum. Tahsin isminde çocuk içinse, Fırat karikatürlerinde gördüğümü hatırlıyorum öyle bir çocuk, neden olmasın? Olmalı bence! 😛

    Bars, yorumunuz için teşekkür ederim. “Akıcılık” anlatımda bugünlerde aradığım bir şey değil. Kelimeler akıp gitmesin, okuyan kişi okurken kelime nedeniyle tökezlesin ve tökezlerken de üzerine düşünsün istiyordum. Amacıma ulaştığım için mutluyum.

    Aybük, teşekkür ederim. Beğenmenize sevindim. 🙂

    Asilkan, yorumun için teşekkür ederim. Farklı şeyler denemek gerçekten motive edici. En az iki alınacak şeydeyse, haklısın; bize kaderimizin bir oyunu bu, olsa gerek. Bu tarz küçük meselelere değinmeye devam edeceğim! 😛

    Fiddler, yorumunuz ve eleştirileriniz için teşekkür ederim. Ne yazık ki Yekta Kopan’ı hiç okumadım; ama uzun süredir aklımda okuması. Onunla tanıştıktan sonra bu öyküyü yeni bir gözle bir defa daha okuyacağım sizin için. 🙂 Akıcılık konusunda “Bars”a yaptığım yorumu tekrar yapmak durumundayım. Her şey için yeniden teşekkürler!

    Sevgili İhsan abi, beğenin beni çok mutlu etti. Sen okumayınca hep bir eksik öykülerim… 😛 Tarzımın dışına çıkmaktan çok memnunum, çıkabildiğim kadar çıkmak; yerimde durmamak istiyorum! 😀 Görüşlerin benim için değerliydi, teşekkür ederim. Var ol. 🙂

    (Geç cevap verdiğim için üzgünüm arkadaşlar, yorum kalabalığı olmasın diye en son yanıt vermekten yanayım yorumlara; gecikmenin sebebi budur. Yanlış anlamayın lütfen.)

    Okuyan herkese tekrar teşekkürler! 🙂

  10. Eski öyküleri karıştırırken gördüm öykünüzü. Bu öykünüzü referans alarak diğerlerini de okuyacağım tez vakitte.
    Öyküyü yazdığınız yaşa baktım; şaştım kaldım. Yorumlarda yeni denediğiniz bir anlatım biçimi gibi bir şeyler okudum; öyleyse mükemmel bir başlangıç bu. Mükemmel bir anlatım biçimi, seçilen kelimeler, durumun absürdlüğü, Tahsin’in ruh hali…
    Öykünün akıcı olmadığı hususuna katılmıyorum. İç seslerle, dış seslerle gayet güzel akıcılık sağlanmış. Başlık enteresan.
    Keyifli ve çok başarılı bir öykü; başarısı kesinlikle anlatım biçiminde.

Lord Engord için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *