Öykü

Diriliş: 2518

Büyük, silindir kapsülün içindeki bulanık, yeşilimsi sıvı aniden kapsülün arkasına bağlı hortumdan fışkırmaya başladı. Genç, beyaz tenli bir beden göğsüne ve burnuna bağlanan ince kablolarla birkaç saniye önce asılı dururken sıvının boşalmasıyla beraber kumaş bir giysi gibi kapsülün zeminine yığıldı. Kalın hortumu kemiren kanguru bacaklı, büyükçe bir fare birden gelen bu gürültüyü duyarak yerinde sıçradı ve tiz çığlıklarla, irili ufaklı bedenlerle dolu iki düzine kapsülün arasındaki hortumların üzerinden atlaya zıplaya kayboldu.

Boş kapsülün içindeki ıslak erkek bedeni saatlerce olduğu yerde kaldı. Soğuk laboratuvarda tek bir ışık yoktu. Belli belirsiz bir uğultu ve ara sıra bir yükselip bir alçalan homurdanmalar çok uzaktan geliyormuş gibi boğuk bir şekilde laboratuvarın içine doluyordu. Laboratuvarın bu tekdüze sessizliğini ansızın büyük bir patırtı kesti. İki demir birbirine sürtülüyormuşçasına bir cıyaklama koptu ve ardından bir çarpma sesi laboratuvar duvarlarını titretti.

Kapsülün içindeki bedende bir hareketlenme oldu. Kel, pürüzsüz ciltli adamın göğsü şiddetle bir inip bir yükseliyordu. Bembeyaz suratındaki ifadesizlik yerini öksürüklere ve kesik solumalara bıraktı. Göz kapakları dehşetle aralandı, göz bebekleri parıldadı. Göğsüne sabitlenmiş kabloları aceleyle kopardı. Burnuna sokulan ince hortumları da sertçe çekip çıkardı. Zorlukla yerinde doğrulmaya çalıştı. Bacakları uzun süredir alışkın olmadığı ayakta durmayı beceremeyerek dizlerinin üstüne kapaklandı. Bir eli boğazına gitti, diğer eliyle cama yapıştı. Görmeye çalıştıysa da dışarısını görmek imkânsızdı; etrafında sadece yeşil tonlarında silindir hatlar görüyordu.

Hızla camı yumruklamaya başladı. Fakat elini istediği gibi sıkamıyordu bile. Sıkamadığı yumruklarıyla kollarını cama salladı. Ellerini acıtmaktan başka bir işe yaramıyordu. Zar zor nefes alırken gözlerinden süzülen yaşlar ağzına iniyorlardı. Son bir çabayla dizlerinin üstünde dururken kafasıyla cama vurdu. Hemen sonra az biraz sıkabildiği yumruğuyla bir darbe daha savurdu. Ufak bir çatlak oluşmuştu ki vücuduna hâkim olamayıp cama yüklendi ve gözleri yavaşça kapanırken cama yaslanan vücudu kayarak yine olduğu gibi tüm ağırlığıyla zemine yığıldı.

Gözlerini açtığında kapsülün dışında yattığını ve üzerine loş bir aydınlık vurduğunu fark etti. Yattığı yer buz gibiydi. Vücudu kaskatı kesilmişti. Anlık bir farkındalıkla gördüğü cam kırıklıklarının biraz ötesine doğru emekleyip karşısındaki kapsülün dibine sırtını dayadı. Dizlerini birleştirerek kafasını içine gömdü ve bir müddet sonra laboratuvarın açık, kalın kapısından içeriye vuran sarımsı ışığa dikkatle baktı. Ses seda yoktu.

Titreyen uzuvlarını güç bir şekilde hareket ettirmeye çalıştı. Dizlerini ovdu. Boynunu gevşetti. Ayağa kalkmaya niyetlenince bacaklarının hâlâ güçsüz ama işe yarar durumda olduklarını anladı ve ne dik ne de tam kambur bir hâlde etrafındaki bedenlerle dolu kapsüllere anlamsız bakışlarla bakarak dışarıdan içeriye süzülen ışığa doğru seğirtti.

Karanlığa alışmış gözleri aydınlığa çıktığında kamaşmış, acır hâle gelmişti. Gözlerini hem kısarak hem de bir eliyle onlara perde yaparak bir iki adım attı. Diğer eliyle de önünü yokluyor ve bir yandan da sesini duyurmaya çalışıyordu.

‘’Kimse yok mu!’’ dedi zorlukla çıkan sesiyle. ‘’Nereye gittiniz? Niye sadece ben dışarıdayım? Kapsülüme n’oldu?’’

Artarda gelen bütün sorular iki yana açılan boş koridorlarda uzayıp gitti. Kısık gözlerini iki eliyle ovuşturdu. Gözlerini ışığa alıştırmaya çalıştı. Kızarık gözlerini en sonunda birkaç kırpmayla açabildiğinde ayaklarının sarı bir kumun üzerinde olduğunu gördü. Kafasını kaldırıp iki yana da baktı. Uzun, geniş koridorların zemini sapsarı, altın gibi parıldayan yumuşak bir kumla kaplıydı. Hemen önünde iki yana siyah koltuklar yerleştirilmiş, ortasında küçük bir masa duran bir açıklık vardı. Her şey, üstlerinde tek bir boşluk olmayacak şekilde tozlanmıştı. Yerlere beyaz kâğıtlar ve evrak dosyaları saçılmıştı. Hepsi yıllar boyu tek bir el değmemiş gibi öylece yerli yerindeydi.

‘’Hayır!’’ dedi dehşet içinde bağırarak. Aklına unuttuğu bir şey gelmişçesine ‘’Hayır, öyle bir şey olmamış olsun. N’olur!’’ diye korku dolu gözlerle kendi kendine dua ediyor gibiydi.

Koridorda serin bir hava akımı vardı. Çıplak vücuduna kollarını sararak karşısındaki açıklıktaki cam duvara doğru ilerledi. Öylesine ışık vuruyordu ki camların ardı sadece beyaz bir boşluktan ibaret gibiydi. Eliyle gözlerine tekrar perde yaptı. Ayakları kumun içine batıp çıkarak telaşla yürüyordu. Cam duvarın bazı kısımları yer yer çatlak ve kırıklarla doluydu. Pencereler kapalı olmasına rağmen bu boşluklardan hafif bir rüzgâr giriyor, içeri küçük kum taneleri serpiliyordu.

Cama yaklaşınca güneşin sıcağı çıplak vücuduyla buluştu. Gözleri yavaş yavaş ışığa alıştı ve pencerenin arkasındaki beyazlık yerini turuncu bir tabloya bıraktı. Dudaklarından fısıltıyla bir küfür döküldü. Ağzı şaşkınlıkla açıldı. Güneş olduğundan daha büyük, daha parlaktı. Yukarıda, batmasına henüz saatler varken göğün griye çalan mavisinde yeryüzünün çöle dönmüş çehresine bakıyordu. Ufkun gökle birleştiği çizgide öbek öbek kum fırtınaları dönüyor, tepelerindeki bulutların içlerinde şimşekler çakıyordu. Kum fırtınalarının koptuğu, ufkun en uzağındaki yerlerden laboratuvarın olduğu binaya kadar küçük kum tepelerinden başka bir şey yoktu. Rüzgâr, sürekli savurduğu kumlarla yeni tepecikler oluşturuyordu ve yeryüzü bu hâliyle kaynayan bir altın kazanının yüzeyine benziyordu.

Gözlerinden yaşlar boşanarak yere çöktü. Çatlaklardan süzülen tozlar gözlerine giriyordu ve bu yüzden avuçlarıyla yüzünü kapatıp ağlamaya başladı.

‘’Böyle olmaması lazımdı.’’ diye inledi. ‘’Olmaması lazımdı. Olmaması… Buna uyanmamam lazımdı.’’

Derken kendine bir tokat attı. Ne ki bir tokatla kalmayarak yüzüne birkaç sert tokat daha indirdi.

‘’Kâbus olsun!’’ dedi yüksek sesle, ağlayışlarının arasından. ‘’Kâbus olsun bu! Uyan! Uyan!’’

‘’Ağlamayı bırak da…’’ dedi erkeksi bir kadın sesi arkasından. ‘’Giy şunu üstüne.’’ diyerek adamın üstüne uzunca, beyaz bir doktor önlüğü fırlattı.

Adam irkilerek üzerine fırlatılan kıyafeti eline aldı ve ayağa kalkarak arkasını döndü. Koyu tenli, iri vücutlu bir kadın laboratuvarın kapısının önünde duruyor, ona daha önce hiç görmediği, ince namlulu bir tabancayı doğrultmuş, kafası aşağıya eğik, yere bakıyordu. Kadının kafasında gri bir kapüşon takılıydı. Sırtından aşağıya doğru uzanan bir pelerin, çöl bedevilerininkine benzer bir kıyafetin üzerinden salınıyordu.

‘’Kimsin sen?’’ dedi adam korkuyla. ‘’Nerede herkes? Sen mi çıkardın yoksa beni kapsülden?’’

‘’Şunu giy dedim üstüne.’’ diye diretti kadın silahıyla işaret ederek. Sesine katı bir ciddiyet hâkimdi. ‘’Çıplak erkek görmek uğursuzluktur.’’ dedi hemen ardından, huşu içinde. ‘’Ve bugün yeterince gördüğümü düşünüyorum.’’

Adam tereddütle ve korkuyla kadını süzdü. Gözyaşlarını silip tozla kaplı beyaz önlüğü hızla üzerine geçirdi ve düğmelerini ilikledi.

‘’Giydim.’’ dedi bir yanıt beklercesine.

Kadın yanındaki koltuklardan birini önüne çekti. Koltuğun sırtını önüne getirerek oturdu ve kollarını üstüne dayarken silahını ucu adama gelecek şekilde tekrar doğrulttu. Şimdi bütün yüzü görünüyordu. Gözleri bir insan gözünün neredeyse iki katıydı ve gözünün beyazlığı bulanık bir sarı rengine kayıyordu. Göz bebeklerinde bir yuvarlak yerine bir yırtık gibi, ince, uzun bir çizgi vardı; renkli birer kedi gözünü andırıyorlardı. Gözlerini her kırpıp açtığında göz kapaklarının ardından saydam bir örtü daha yukarıdan ve aşağıdan çekilerek ortadan ayrılıyorlardı.

‘’Şimdi…’’ dedi kadın.

‘’Evet, şimdi…’’ diye sözünü kesti adam, yarı korkak yarı cesur bir edayla. ‘’Kim olduğunu, kapsülüme n’olduğunu…’’ duraksadı ve cama doğru bakıp tekrar önüne döndü. ‘’Hangi yılda olduğumuzu söyleyecek misin?’’

Kadın, adamın bu ani çıkışına karşı afallayarak bir an durdu. Anlamsız bakışlarla soruları cevaplamaya niyetlendi.

‘’Adım Eliz. Kapsülünden seni ben çıkardım. 2518 yılının son günlerindeyiz.’’

Adam önündeki masaya bir tekme savurdu. Masa duvara doğru fırlayıp koltukların üzerine düştü. Beyaz yüzü tokatlarından ve ağlamaktan kızarmıştı. Boşlukta bir o yana bir bu yana gidip gelmeye başladı. Kel kafasını tutup sızlanarak kumun içinde düşe kalka olanları kabullenemediği için kriz geçirir gibiydi.

‘’Hey!’’ dedi kadın. Kaba sesinde bir memnuniyetsizlik vardı. ‘’Ben sorularına cevap verdim. Şimdi sen benim sorularıma cevap vereceksin.’’ diye bağırdı.

Adamın sızlanmalarını bastırmak imkânsızdı. Kadının kaşları çatılmıştı. Elindeki silahı yere çevirip tetiğini çekti. Küçük, mavi bir ışık huzmesi elektriklenerek namlunun ucundan çıkıp yere saplandı. Silahın doğrulduğu yerde, birdenbire yuvarlak bir alan küle dönüştü. Kumların üzerinden dumanlar tütüyordu.

Adam, kadının yaptığı şeyi görür görmez kendinden geçercesine, öylece bakakaldı. Yaşlı gözlerle olduğu yere çöktü.

‘’Şimdi…’’ dedi tekrar kadın. ‘’Bütün bu kapsüller neyin nesi? Böyle bir yerin hâlâ bulunmadığına inanamıyorum. Gerçi…’’ diyerek göz devirdi. ‘’Köylerden çok uzaktayım. Çoğu yağmacı buraya adımını bile atmamıştır.’’ dedi kendi kendine.

‘’Gitti. Bütün hayallerim yitip gitti. Keşke girmeseydim o kapsüle. Keşke… Kötü de olsa yaşardım.’’ burnunu çekeledi, hıçkırıklarla ağlıyordu.

‘’Yeter!’’ diyerek ayağa kalktı kadın. Adamı iki eliyle boynundan tutup kaldırdı ve tüm gücüyle duvara yapıştırdı. ‘’Yeter be adam! Ağlayıp durma! Kimin nesisin? Neresi burası? Anlat artık!’’

Adam kadının ellerinden kurtulunca kumların üstüne düştü. Olduğu yerde kıpırdamadan son kez uzunca bir iç çekti.

‘’Söylediğin doğruysa neredeyse dört yüz yıl önceydi.’’ dedi adam. ‘’Hayata dair hiçbir beklentim, umudum kalmamıştı. Ne bir tek arkadaşım ne bir ailem vardı. Yapayalnızdım. Günlerim iş aramakla geçiyordu. Her günün sonunda bana sakat babamdan kalan kıç kadar evime beş kuruş parasız dönüyordum. Önceden açlıktan acıyan midemi artık hissetmiyordum bile. Hatta…’’ dedi gözünden bir damla yaş süzüldükten sonra. ‘’Son zamanlarda hırsızlık bile yapmaya başlamıştım. İlk ne çaldım, biliyor musun?’’ dedi ve kadına baktı. ‘’İki paket sigara, küçük bir şişe votka. Ha bir de çakmak.’’ deyip gülmeye başladı. ‘’Çakmak çaldım. Çakmağım bile yoktu. Çakmak!’’ son kelimeyi uzatarak ve bağırarak söyledi. Kadına manalı gözlerle baktı. Ama kadının, tepesinde sessizce ve soğuk bakışlarla onu izlediğini fark edince ürpererek tekrar anlatmaya devam etti. ‘’Bu sorduğun kapsüller o zamanlarda her haberde karşıma çıkıyordu. Öyle popüler hâle gelmişti ki neredeyse sadece bunlar konuşuluyordu. Adı neydi ki?’’ dedi kendi kendine düşünceli hâlde. ‘’Hiber… Hibernasyon. Bazı hayvanlar kış uykularında…’’ duraksadı ve gözünü dışarıya doğru kaçırdı. ‘’Tabii artık kış diye bir şey kaldı mı bilmiyorum ama…’’dedi. ‘’Bazı hayvanların kış uykularına yattıkları zaman bedenlerinde meydana gelen değişimlerin tıpkısını bir insan bedenine de aynı şekilde uygulayabiliyordu bu kapsüller. Yani bir nevi insan bedenini kış uykusuna yatırmak gibi. Bilimsel kısmını ben de bilmiyorum. Bir şekilde oluyor işte. Böylece, uyandırılana kadar mışıl mışıl, hiçbir zarar görmeden o şeyin içinde kalabiliyordun. Bir gün, bu kapsüllerin içine konacak insan kobaylar aradıklarını duydum. Ama cesaret edemedim. Sefil bir hayat yaşıyor olsam da geleceğin nasıl bir yer olacağına dair kuşkum beni korkuttu. Korkmakta haklıymışım da…’’ diyerek dolu gözleriyle bir kadına bir de dışarı baktı. ‘’Bilimkurgu filmlerini pek sevmezdim. İzleseydim şimdi yararı olurdu herhalde, ha!’’ dedi ve yüzünü buruk bir gülümseme kapladı. ‘’Her neyse… Bu gönüllü kobaylığı çok düşündüysem de korkum beni alıkoydu. Kobay başvuruları arasında elemeler yapıldı. İnsanlık günbegün bu olayı tek yürek olmuş gibi takip ediyordu. Hatta başvuru sayısının milyarları bulduğu söyleniyordu. Bunun için en ince ayrıntısına kadar kriterler belirlediler. Elemeler uzun da sürse ilk kobaylar seçildi. İlk önce hepsini ilaçlarla ve yemeklerle beslediler. Bir sürü teste tâbi tuttular. Dediğim gibi, bu olay öyle ses getirmişti ki yapılan her şey her gün insanlara özel olarak hazırlanmış haberlerle sunuluyordu. Tabii bu olayın bilim adına bu kadar şeffaf bir hâlde sürdürülmesi de insanlara güven aşılıyordu. Ama bu güvenin hepsi boşa gidecekti; kobayların kapsüllere alkışlar eşliğinde yerleştirilmesinden birkaç hafta sonra hepsinin ölü olarak bulunmasıyla. Tam hatırlayamıyorum ama…’’ dedi. ‘’Yaklaşık yüz kişilik bir gruptu. Medya, dünya ve hükümetler bu deneyin bir katliama sebep olduğuna hemen tek bir tarafta birleşmişti. Bir güven boşa gittiğinde elbette bir nefrete dönüşecekti.’’

Ağlaması yavaş yavaş kesilmişti. Anlatmaya başladıktan sonra sakinleştiğini fark etti. Yerinde doğrulup sırtını duvara verdi ve tekrar anlatmaya koyuldu.

‘’Deneyin üzerinden bir veya iki sene geçmişti, hatırlamıyorum. Ben de bu sıralar intihar etmenin eşiğindeydim. İlk kapsül kobaylarından olmadığıma üzülmeye başlamıştım; bedava, acısız ve eforsuz bir ölüm. İntihar düşüncesinin en iyi yanlarından biri de…’’ sözünü yarım bıraktı. ‘’Eğer benim gibi yalnız ve beş parasız, sefil birisiysen…’’ yarım kaldığı yerden devam etti. ‘’Tamamen özgür olmaktır. Çünkü seni hayata bağlayan bir bedeni katletmeyi düşünüyorsan geri kalan dünya sen kendini öldürene kadar umurunda bile olmaz. Bu da sana aslında gerçekten yaşıyorken olman gereken insan olmanı sağlar. Aslında…’’ dedi duraksayarak. ‘’İlk başta söylediğim söz doğru değildi. Hayır, umudum hiçbir zaman tükenmedi. Ne kadar boktan bir hayata sahip olduysam da içimde hep küçük bir umut sakladım.’’ konudan iyice saptığını düşünerek boğazını temizledi ve tekrar asıl olaya dönmeye karar verdi. ‘’Neyse işte. İlk kapsül faciası unutulmaya yüz tutmuştu ki tekrar gündeme geldi. İlk deneyi yürüten bilim insanlarının elinden bu yetki alınmıştı. Bir daha böyle bir organizasyonda yer almaları da yasaklanmıştı. Ne olduysa bu insanlar haberlerde yine boy göstermeye başladılar. Bilim camiasında ayaklanmalar oldu. Medya hepsini artık hakaretlere varacak manşetlerle anıyordu. Hatalarını anlamışlarmış, en iyi ve en güvenli şekilde tekrar deneyi başlatacaklarmış, bu bir insanlık göreviymiş falan. İşin garip kısmı, tekrar gönüllü kobay istedikleri zaman en azından söylediklerine göre ilk başvuruların yarısı kadar bir başvuru olmuş. Yani insanların çoğunun bu deneyi kınamasına rağmen birçok kişi hâlâ bunun olmasını merakla bekliyormuş. Bense bunlar olurken artık çoğu şeyi çalar hâle gelmiştim. Kusursuz bir yankesiciydim. Gereğince ve dozunda yapmaya çalışıyordum. Ama bunu kendime yediremiyordum. Kötü bir insan değildim. Dükkânlarından bir şeyler çaldığım insanlar bile beni bir tanısalardı eminim severlerdi. Buna rağmen her onlara görünüşümde bana tiksintiyle bakarlardı. Sanki hırsızlık yaptığımı biliyorlarmış gibi. O adamların da hepsi borçlarından yakınıyordu. Telefonlarda kavga ediyorlardı. Bense bunları fırsat bilip bu arada ceplerime daha çok şey dolduruyordum. Öyle bir dünyaya böyle bir insan. O zamanın dünyasından işte bu yüzden nefret ettim. Öyle bir dünyada şanslı doğmadıysan kendi şansını yaratmana imkân bile tanımıyorlar. Var olman için, insanların seni görebilmesi için paran olmalıydı. Doğuştan gelen bir itibarın olmalıydı. Ve bazı insanlar arasında öyle bir uçurum oluşmuştu ki artık orta diye bir kelime yoktu. Ya tam fakirsindir ya da zengin. İş aramaya da devam ediyordum yine. O sürede birkaç işe girip kovulduğum da oldu. Çoğunda gereksiz bahanelerle kapı dışarı edildim. Bunlardan sonra iş bulmam çok daha zorlaştı. Her şey neredeyse makine ve robot gücüyle halloluyordu. Saf insan gücüne gerek yoktu. Ütopik dünya hayallerindeki gibi parasız, sınıfsız bir toplum yapısı hâlâ hayaldi. İyi bir iş için torpil gerekiyordu. Ben…’’ dedi üstüne bastırarak. ‘’Ben, yokluğuyla varlığı arasında bir fark olmayan ben, nereden bulacaktım torpili? Neyse, kapsüllere döneyim. Bu sefer gözümü karartıp kobay olmak için başvuru yaptım. Zaten intihar düşüncesi kafamda iyice yer etmişti. Öleceksem de kapsülde öleyim diyordum. Ama çok geçmeden kriterlere uymadığıma dair bir e-posta aldım. Şanssızlık burada da bulmuştu beni. O günün gecesinde hayatımda hiç olmadığım kadar sarhoş olmuştum. Gecenin sonunda tek hatırladığım şey kapsül deneyinin olacağı binanın, yani bu binanın bahçesine arabayla girip duvarına çarptığımdı. Böyle bir şeyi nasıl yaptığımı hâlâ bilmiyorum. Arabayı nereden bulduğumu da. Herhalde o kafayla sıkıcı hayatıma bir renk katmak istedim.’’ içtenlikle gülümsedi. ‘’Ertesi gün gözlerimi binanın revirinde açtım. Birkaç saat sonra da haberlerde gördüğüm adamlardan biri yanıma geldi. Gece o hâlimle ağzımdan çıkan tek cümle ‘beni deneye alın’ olmuş. Beni güler yüzle karşıladı ve işte o zaman şansımın döndüğünü anladım. Kriterleri karşılamasam da deneye alınabileceğimi söyledi. Ama bu seferki deneyde şöyle bir farklılık vardı; medyaya yansıtmadan önce kapsüllerin sağlamlığına dair çalışmalar yürütebilmek için ön denemeler yapılacaktı. Bunlarda da seçili kişiler görev alıyormuş ve halktan rastgele birinin seçilmesi imkânsızmış. Bunları anlattıktan sonra çok düşünmeden bana istediklerini yapabileceklerini söyledim. Birkaç belge imzalattılar ve sonra önceden anlattığım ilaç ve beslenme süreci başladı. Kilo aldım ve kendimi zinde hissetmeye başladım. Hayatı hissediyordum. Yaşadığımı ilk defa o zaman anladım. Her gün önüme çeşit çeşit bir sürü yemek konuluyordu. Spor salonuna gidip spor yapıyordum. Kendime ait koca bir odam vardı. Bana karışan yoktu. Günler böyle geçip gitti. Ön deneyin gelip çattığı gün içimde bir tereddüt vardı. Son günlerde geçirdiğim onca güzel günden sonra yaşamanın tadına varmıştım. Ama ne yazık ki bu deney olmasa yine bir hiçtim. Buradan çıkıp yürümeye başladığımda eski günlerime geri dönecektim. Her halükârda beni kötü bir son bekliyor gibiydi. Ben de gözümü kırpmadan ön deney için kapsüle girdim. Gözlerimi tekrar açtığımda aradan altı ay gibi bir süre geçtiğini söylediler. Yani anlayacağın kapsüllerde bir sorun yoktu. Hemen gerçek deneylere başlandı. Medya yine çıldırıyordu. Bilim camiası deneyin güvenilirliğini sorguluyordu. Deneyde yüzü aşkın insan kullanılacaktı. Burada gördüğün kapsüller…’’ laboratuvar kapısını işaret etti. ‘’Sadece birazı. Diğerleri nerede bilmiyorum. Binanın başka bir yerinde daha büyük, daha korunaklı bir depo olabilir. Buradakiler ön deneyler için kullanılanlardı. İşte, hikâyenin sonunda…’’ dedi kederle iç çekerek. ‘’kapsüle girdim ve buradayım. Çöle dönmüş bir dünyaya gözlerimi açtım, sayende.’’

Kadın, adamın anlattığı şeylerden bazılarını anlamamıştı. Fakat bozuntuya vermedi. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordu ve ne diyeceğini şaşırmış hâldeydi. İstifini bozmadan bir şeyler söylemeye yeltendi.

‘’Ben buraya geldiğimde kapsülünde, yerde yatıyordun. Diğerleri gibi suyla dolu bir kapsülde değildin. Bir şekilde su akıp gitmiş. Camını kırıp seni oradan çıkarmasam ölür giderdin. Öldüğünü sanmıştım zaten. Nefes almadan öylece yatıyordun. Diğerlerini de ölü sanıyordum gerçi.’’ ciddiyetle konuşuyordu. Konuşmasında ne bir heyecan ne de ima vardı. ‘’Sen…’’ dedi gözlerindeki anlamsızlıkla. ‘’Sen şimdi zombi gibi bir şeysin o zaman, öyle mi?’’

Adam, kadının bu sorusuna kahkaha attı. Acı bir kahkahaydı.

‘’Ben şimdi değil, bundan dört yüz yıl önce de zombinin tekiydim.’’ dedi gülmesini sürdürerek.

Kadın yine anlamamıştı. Bir şey söyleyecekti ki bir an adam ona baktı. Gözlerinin içine bakıyordu.

‘’Dünya şu an nasıl bir yer? Anlatsana. Nasıl bu hâle geldi?’’ dedi meraklı ve yine yaşlarla dolmuş gözleriyle.

Kadın, adamın anlattıklarını dikkatle dinlese de inanası gelmemişti. Şimdi bu sorduğu soruyla onun ne kadar ciddi olduğunu anladı. Başından beri ona doğrulttuğu silahını indirdi. Yerinden kalkıp batan güneşin ufukta kayboluşunu seyretmek için pencerenin önüne yürüdü.

‘’Dünya bu gördüğün kadar.’’ dedi. ‘’Gerçekten. En azından ben bundan fazlasını duymadım. Nasıl bu hâle geldiğini ben de bilmiyorum. Çocukluğum bir mağaranın içinde geçti. Bilinçli olarak ilk hatırladığım şey annemin elini tutarak mağaradan dışarı çıktığım zaman. O zaman benim gördüğüm de şu an sen ne görüyorsan oydu.’’ dedi ileriye derin derin bakarak. ‘’Yaşanılacak çok yer yok. Köyler dediğimiz yerler var. Mağaralara ya da yerin altına oyduğumuz küçük yerleşkeler. Bazı efsanelere göre…’’ deyip sustu. ‘’Senin için bunlar efsane değil sanırım ama…’’ kaldığı yerden devam etti. ‘’Eskiden kumdan çok su varmış. Şimdi su için insanlar birbirlerini öldürüyorlar. Ne kadar çok köy bilirsen o kadar fazla olanağın var demektir ve ne kadar çok insan tanırsan o kadar çok düşmanın. Bu yüzden her zaman tek başımayım. Yağmalar yapıyorum. Elime ne geçerse satmaya, karşılığında bir şey almaya çalışıyorum. Yiyecek veya giyecek fark etmez. Yeter ki beni hayatta tutmaya yetsin. Elimden geldiğince uzakları görmeye, başka yerlerde su bulmaya çalışıyorum. İşte, dünya çoğumuz için böyle bir yer. Anlattıklarına göre benim hayatım seninkinden daha eğlenceliymiş.’’ dedi ve yanına yaklaşan adama gülümsemeye çalıştı.

Adam da pencerenin önünde durdu. Manzarayı seyrediyordu.

‘’Kaç yıl geçerse geçsin…’’ dedi ufkun kızıl alacasına bakarak. ‘’Bu dünya hep aynı kalacak desene. Avın hem av hem avcı olduğu bir dünya. Kaostan ibaret dünya. İnsan bu işin sadece süsü.’’

‘’Öyle galiba.’’ dedi kadın. ‘’Ee, n’apacaksın?’’

‘’Geleceğin daha iyi bir yer olabileceğine ve uyandırıldığımda daha iyi bir hayata sahip olabileceğim bir dünyaya gözlerimi açacağımı hayal etmiştim. Anlattıkların doğruysa…’’ yutkunmaya çalıştı ve kafasını eğip gözlerini ovuşturdu. ‘’Gözlerimi açtığım dünyaya bak!’’ dedi gözlerinden tekrar yaşlar süzülerek. ‘’Yıllar önce yaşadığım zamanlarda bu dünyanın yaşanılacak en boktan yer ve insanların da iki yüzlü kuklalardan ibaret olduğunu düşünüp acı çekerdim. Tamam…’’ deyip kesik bir nefes çekti. ‘’İnsanlığın yok olmasını çok kez diledim ama…’’ sustu. Bağırarak ağlamaya başladı. ‘’Keşke o kapsüle girmeyip yaşasaydım!’’

‘’Sen ne istediğini bilmiyorsun. Yaşamak mı istedin yoksa ölmek mi? Karar ver. Kararını ver de…’’ dedi kadın, soğuk tavrını tekrar takınmıştı. ‘’Benimle gelmek istersen gelebilirsin, her ne kadar beni yavaşlatacak olsan da.’’ Adam öylece durmuş, ileriyi seyrediyordu. Kadın da onun bu hâlini görünce laboratuvara doğru yürümeye koyuldu.

Arkasını döner dönmez kemerinin sol kılıfında duran, az önce adama doğrulttuğu silahı bir elin kavradığını gördü. Durdurmaya çalışsa da el hızlı davranmıştı.

‘’Ölmek!’’ diye bağırdı adam ve şakağına dayadığı silahın tetiğini çekti.

Silahtan çıkan ışın adamın kafasında koca bir delik açarak duvarı vurdu. Beden sarsılarak yere yığıldı.

‘’Ah…’’ dedi kadın yerden silahını alırken. ‘’Elektrik israfı.’’

Kadın, sırtındaki çantasından büyükçe bir kavanoz çıkardı. Kemerinin bir yanından da iri bir bıçak çekti. Adamın kafasındaki gözleri söküp kavanozun içine koydu. Bıçağı bir iki defa sallayarak üzerindeki kanı silkeledi. Hemen sonra laboratuvara girdi. Aheste adımlarla bütün kapsüllere silahının kabzasıyla vurdu. İçlerindeki bedenlere bakmamaya çalışıyordu. Hepsini kırıp döktükten sonra kavanoz ve bıçağı tekrar eline alıp bedenlerin kafalarındaki gözleri sökmeye başladı.

Semih Berber

1999 yılında Bilecik’te doğdu. Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü son sınıf öğrencisi. Ayrıca antropolojiye büyük bir ilgisi var. Yazmak işine lisede şiir ile başladı. Son zamanlarda da kendi çapında öyküler kaleme alıyor, öğrendiği, okuduğu şeyleri öykülerine yansıtmaktan büyük bir keyif duyuyor. Yazmaya çabaladığı bir bilimkurgu novellası ve bir fantastik romanı var. Bunlar haricinde evde vakit geçirmekten ve okumaktan başka bir şey yaptığı yok. Keşfedilmeyi beklerken keşfedilmeye çalışıyor.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for verdem verdem says:

    Kadının, adamı bulduğu kısma kadar olan hikaye içine çekmekten uzaktı. Ama olayların nedeni, sosyal konular ve zaman farkı hikayenin gidişatını değiştirmiş. Bir kişi üzerinden giden uzun diyalogları parçalayıp hikayene yayarsan bence daha etkili olur.

  2. Öncelikle, okuduğunuz ve yorum yaptığınız çok teşekkür ederim. :slight_smile: Öykü içinde öykü yapmak düşüncesiyle yazarken adamın o uzun konuşmasını bozmak istememiştim. Belki de sizin dediğiniz gibi parçalayıp öyküye yaymalıydım o bölümü daha etkili olması açısından. Bir ara tekrar okuyup düzeltmelerde bulunacağım. Tekrardan teşekkür ederim. :raising_hand_man:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar