Öykü

Doksan Dokuz Düzlük ve Kırk Birinci Sektörün Kara Deliklerindeki Minicik Yaşamlar

Merhaba! Evrenin en çok okunmayan gazetesinin sabah ekinden herkese merhaba! Gazetenin evinize uğraması için üç kez “Gazu!” diye bağırmanız yeter de artar bile. Şans eseri üç kez “Gazu” diye bağırırsanız ve olur da gazete evinize kadar gelmeyi başarabilirse lütfen ilk önce sabah ekine göz atmayı unutmayın.

Pek sevgili dostunuz, sabah eki yazarı; Dante Superpower.

O gün Dante her zaman ki gibi yatağından kalkmış ve kahvesini içmek için mutfağına ilerlerken kafasını biçimsiz evini oluşturan kolonlardan birine çarpmıştı. Galaktik Belediyenin bu evin lisansını iptal etmesinin üzerinden üç sene geçmesine ve evinin neredeyse yıkılıp dökülmesine rağmen anlamsızca bu evde yaşamaya devam ediyor, başına gelebileceklere aldırmadan yaşamaya devam ediyordu.

Mutfağı evin dış kapısının hemen yanındaydı. Acıyan başıyla, boynunda havlusu ve üzerindeki bornozu ile kahvesini yaparken mutfak tezgahının hemen üzerindeki pencereden bakmış, gazetesinin gelmediğini fark etmişti. Yüzü burkulmuş, buna gerçekten üzülmüştü. Çünkü evrenin en çok satan ikinci kitabı olan “Doksan Dokuz Düzlük ve Kırk Birinci Sektörün Kara Deliklerindeki Minicik Yaşamlar” adlı kitabı almasına sadece bir kupon kalmıştı. Bu kitap isminin de gayet güzel açıkladığı gibi evrendeki doksan dokuz güzel düzlüğü ve onların etrafında bulunan sadece birkaç karadeliğin içinde yaşayan minicik yaşamları anlatmaktaydı. Bu doksan dokuz düzlük uzaktan görülebilse dahi, bölgedeki kara delikler rahatsız edilmemeliydi. Sonuçta hangi kara delik bir çocuğun gelip içine parmak sokmasını isterdi ki? Parmağınızda sıyıracağınız tatlı ve şekerli siyah krem bir Gargilla Krem (Evrensel bir gargilla ezmesi markası) değildi. Oldukça zararlı toksik bir atıktı. Zira galaksinin çöpleri kara deliklerin içine dökülüyordu.

Anlatılan tüm kötü şeylere ve yalnız kalmak isteyen kara deliklere rağmen Dante oraya gidip minicik yaşamları görmek istiyordu. Ki zaten okumak istediği kitabı da alamamıştı. Bu kitabın yazarı oraya gidip de geri dönebilen -Gittiği ve döndüğü ne kadar şaibeli olsa da- tek kişiydi. Dolayısıyla anlattıkları Dante için çok önemliydi. Eğer okuyamıyorsa, gözleriyle görmeliydi.

Kafasının içinde düşünceler girdap oluşturup dönerken, camından uzaya bakarak kahvesinin yarısını bitirmişti. Sonra kahvesini tezgaha koyarak boynundaki beyaz havlusu ve üzerindeki bebek mavisi bornozla beraber duşa girdi. Duştan çıkıp mutfağa geri geldiğinde üzerine giydikleri değişmemişti. Tezgahın üzerinde duran kahvenin geri kalanını bir dikişte bitirdi başını kurularken. Nano teknoloji sayesinde başı hemen kurumuş, bornozu ise bedenini sararak tüm nemi içine hapsetmiş ve sonra dışarı vererek onu kupkuru yapmıştı. Yani havluları da kurumuştu. Kahvesini tezgaha koyup baş havlusunu boynuna asarak buzdolabına doğru ilerledi ve dün gece yaptığı sandviçi çıkardı. Bu alüminyum folyoya sarılı, sıradan bir sandviçti. Evrenin her yerine kurulmuş büfelerde bulunabilecek olan bir sandviç olmasına rağmen, Dante sandviçini her zaman kendisi yapardı.

Bornozunu sıkıca bağladı ve sandviçi ile beraber garaja giderek kırmızı ve eski uzay mekiğine bindi. Bu araç eski Dünya’nın klasik arabalarını çağrıştıran bir görünüme sahipti. Zamanda geri giderek 60’lara ışınlansa ve bu araçla bir otobanda gitse, kimse onun gelecekten geldiğini anlayamazdı. Mekiğin içine binmişti binmesine ama kapısı ilk çekişte kapanmamıştı. İkinci kez ve daha sert çektiğinde kapı kapandı. Güvenle bindiğine göre artık sandviçini açabilirdi. Alüminyum folyoyu yavaşça sıyırarak sandviçinin paketini açtı. Bir ısırık alarak anahtarı çevirdi ve mekiğini çalıştırdı. Artık yola hazırdı.

Çok geçmeden doksan dokuz düzlüğü geçmeye başlamıştı, bunlar büyük uzay adalarıydı. Üzerlerinde pek çok yaşam barındırıyorlardı. Genellikle yemyeşil araziler ve çeşit çeşit hayvanlara sahiptiler. Çoğu zenginler için yapılmıştı. Bu düzlüklerin çoğu kırk birinci sektörün kara deliklerinin yakınında bir yörüngeye sokulmuştu çünkü kara delikler ağırlıklarından dolayı zamanı büküyordu. Bu durumda diğer herkes yaşlanıp ölürken siz hâlâ genç kalıyordunuz. Bir çeşit zaman yolculuğu da denebilirdi. Eğer ellili yaşlara kadar çalışıp zengin olduysanız burada bir elli yıl daha yaşayabilirdiniz. Kim daha fazla yaşamak istemezdi ki?

Dante ilerlemeye devam ederken kara deliklerden birinin içinden belli belirsiz ışıklar çıktığını fark etti. Doğruca kara deliğin içine doğru sürmeye başladı mekiğini. Kara deliğe yaklaştıkça yavaş yavaş uzamaya ve moleküllerine ayrılmaya başladı vücudu ve mekiği. Artık onun için zaman diye bir şey kalmamıştı. Her şeyden muhaftı o dakikalarda. Çok geçmeden kara deliğin içine çekildi. Her şey karardı.

Gözlerini tekrar açtığında kendisini çok garip bir yerde buldu. Keza bir köy meydanındaydı, fakat burası orta çağdan kalma bir köydü. Meydanın tam ortasında yuvarlak bir su kuyusu vardı. Dante biraz korkmuştu, çünkü yanından kısa boylu canlılar geçip gidiyordu. Çocuk gibiydiler -Bazıları, hatta çoğu gerçekten de çocuktu.-. Oldukça değişik bir kulak yapısına sahiptiler. Uzun ve sivri kulakları vardı. Dante hemen kalktı ve kuyuya yönelerek yüzüne su çarptı. Fakat bu bir rüya değildi, gerçeğin ta kendisiydi. Yaşamak zorunda kalacağı bir gerçek.

Bu küçük yaratıklar sağa sola koşturuyor, çeşitli kutular taşıyordu. Bu kutular neredeyse onların boyları kadardı ama hafiftiler. İki elleriyle sararak onları taşıyor ve küçük ayaklarıyla bir penguen gibi, fakat hızla yürüyorlardı. Hepsi oldukça meşgul gibiydiler. Dante geçen yaratıklara seslense de kimse ona kulak asmamıştı. Kasabanın içine doğru yürümeye karar verdi. Çok uzun ve dar bir sokak vardı, iki yanda tuğla ve odundan yapılmış evler duruyordu. Sokak oldukça kalabalıktı, herkes ona çarpıyor ama kimse onu umursamıyordu. Hemen sağ tarafında tavernaya benzeyen bir yapı gözüne çarptı. Burası diğer yerlere nazaran oldukça hareketliydi ve rengarenk ışıklara sahipti. İçeriden Kelt müziği duyuluyordu.

Dante içeri dalmakta gecikmedi, içeride bir sürü yaratık oturmuş biralarını içiyor ve bir kısmı ise dans ediyordu. Birbirleriyle iletişim halindeydiler ve oldukça mutluydular. Bira bardakları oldukça büyüktü, hatta bazıları bardaklarını iki elle tutuyorlardı. Dante de bir bardak bir aldı ve yaşlı bir adamın yanına oturdu. Tabireler ve masalar haliyle onların boyuna göreydi ve küçüktü. Dante oturmakta zorlansa da yerleşmeyi başardı. Büyük bira bardağı ise eline tam olarak uygundu.

“Sen bir yabancısın! Üstüne üstlük bir de yetişkinsin!” diye hönkürdü yaşlı adam.

“Ne demek şimdi bu? Sen de bir yetişkinsin! Sakalını görmüyor musun? Her yerine ak inmiş…” diye söylendi Dante adama bakarak.

“Ben 9 daha yaşımdayım!” dedi yaşlı adam.

Dante oldukça şaşırmıştı, bu ne demekti şimdi. Şaşkınlığı sinirini bastırmıştı… Birasından birkaç yudum alarak “O zaman siz tam olarak nesiniz?” diye sordu adama.

“Bize Puppit derler. Hiç evrende yalnız ve ailesiz bırakılan çocuklara ne olduğunu merak etmedin mi? Etmedin değil mi…” diyerek birasından bir yudum aldı yaşlı adam. “Onların hepsi buraya gönderilir. Buraya gönderildiklerinde kaç yaşındalarsa o yaşta kalırlar. Fakat buradaki herkesin ömrü sadece dokuz gündür. Burada zaman evrenin diğer yerlerine göre çok daha hızlı akar.” diye ekledi. Daha sonra birasını bir içişte bitirdi Dante’den kaçabilmek ve o masadan kalkmak için. Ardından çıkıp gitti.

Dante duydukları karşısında oldukça şaşırmıştı. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Yani terk edilen çocukları bir kara delikten içeri mi atıyorlardı? Bu ne kadar vahşice bir fikirdi böyle. Etrafına baktı, oldukça kalabalıktı ve herkes ona bakıyordu. Rahatsız olmuştu, dışarı çıktı ve deminki sokaktan yukarı doğru yürümeye devam etti. Yolun sonunda büyük bir kule vardı. Sağ ve sol taraftaki evlerden elleriyle kutularla çıkan çocuklar oraya doğru gidiyor ve kutuları bırakarak yenileriyle geri dönüyorlardı.

Yukarı doğru yürürken evlerden birinin içini görme şansı buldu. Evin içinde bir kazan kaynıyordu ve garip şekilli tahtaları bu kazandaki siyah sıvıya batırıp çıkarıyorlar, sonra da paketleyip koşarak yukarıdaki kuleye taşıyorlardı. Dante kuleye vardı, kapı zaten açıktı. Keza onlarca çocuk içeri girip çıkıyordu. Dante kafasını çarpmamak için başını eğerek zaten açık olan kapıdan içeri girdi. O girdikten hemen sonra bir çocuk daha dışarı çıktı ve hemen ardından bir diğeri içeri girdi. İçeride kocaman bir kâğıt vardı. Dante’nin on katı büyüklüğündeydi ve bu kâğıt sağa sola kayıyor, ara sıra yukarı aşağı hareket ediyordu. Çok yaşlı bir adam vardı bir de. Siyahiydi ve hasırdan bir şapka giymişti başına. Yırtık, beyaz kıyafetleri vardı. Uzun sakalı resmen yerde boylu boyunca uzanıyordu. Bu adam eline gelen tahtaları dikkatlice önündeki kâğıda bastırıyordu. Çocuklar bu tahtaların karşılığında paketlenmiş yemekler alarak dışarı çıkıyorlardı. Dante ona doğru yaklaştı ve “Tüm bunlar da ne böyle!” diye bağırdı. Çünkü aklını kaçırmak üzereydi.

Adam gelen paketlerden birini açtı ve elindeki kocaman tahtayı sayfaya bastırdı, “A” harfi çıkmıştı sayfada. Dante yavaş yavaş anlıyordu ama kabul etmekte oldukça zorlanıyordu. Burası nasıl olurda bir daktilonun içi olabilirdi? Adam kâğıdın farklı yerlerine hareket edebilen merdiveninden inerek sakalını koluna sardı ve Dante’nin önünde durdu. “Evet, elbette…” dedi yaşlı ve yorgun sesiyle gülümseyerek. “Burası bir daktilo…” diye ekledi sonra. “Bir kara deliğin içinde her şey mümkün olabilir Dante.”

“Sen ne zamandır buradasın?” diye sordu adama.

“Ben senin en sevdiğin kitabın yazarıyım. Buradan hiç ayrılamadım, çünkü buradan çıkmanın bir yolu yok. Kitabı bu gördüğün daktilo sayesinde yazdım. Sorun şu ki Dante, Yaşlı olduğun için burada sonsuza kadar hayatta kalacaksın.” diye cevapladı Henry Jones. Evet o Henry Jones’tu. Bu açıkça belliydi ki Dante aradığını bulmuştu. “Doksan Dokuz Düzlük ve Kırk Birinci Sektörün Kara Deliklerindeki Minicik Yaşamlar” adlı kitabı yazmış olması muhtemeldi ve dedikleri Dante’ye mantıklı gelmişti. Yine de yaşlı Henry Jones nasıl olur da Dante’nin ne düşündüğünü bilebilirdi? Ayrıca şöyle bir sorun vardı ki Dante buradan çıkmak zorundaydı.

Dante gerçekten şok geçiriyordu, o an sadece “Buradan çıkmak zorundayım!” diye bağırdı. Bu nasıl olabilirdi. Böyle bir şey imkansız ve akıl almazdı. Bir rüya gibiydi. Ardından her şey yıkılmaya başladı. Tüm evler sıra sıra çökmeye başladılar. Yer, altlarından kayarak siyah, derin bir boşluğa düşüyor; içinde bulundukları kulenin tuğlaları teker teker başından aşağı düşüyordu. Onlardan kurtulabilmek için sağa sola hareket etse de bir tanesi tam kafasına çarpmıştı.

Tekrar yatağında uyandı… Kafasında gerçekten de bir tuğla vardı. Yataktan doğruldu ve koşarak mutfağa doğru ilerledi. Bu sırada kafasını evinin kolonlarından birine çarpmayı ihmal etmedi. Evin dış kapısını açtı, dışarısı kalabalıktı. Kafası acıyordu. Karşısında gülen adamlar ona arkasına bakmasını söyledi, evi kocaman bir kara deliğin içine doğru gitmekteydi. Kara deliğe öyle yaklaşmıştı ki yapısal olarak artık dayanamıyor ve yıkılıyordu. Galaktik Belediye Dante’ye böyle bir şaka yaparak, Dante’nin onlara yaşattığı acıların öcünü almak istemişti. Keza Dante’nin zarar görmesi ve evden dışarıya bembeyaz tozla kaplı bir şekilde öksürerek çıkması onların işine gelmişti.

Galaktik Belediye sonunda bu evi yıkmaya karar vermişti. Dante’yi ise kollarından tutarak götürdüler. Çünkü yıkım ekiplerine zorluk çıkarıyordu. Gerçi bu bir yıkım sayılmazdı çünkü evi bir kara deliğe atılıp yok edilecekti. Dante ise karşı çıktığı için bir hafta hapis yatacaktı.

Demir parmaklıklar şıkır şıkır sesleriyle Dante’nin yüzüne kapandı. İki eliyle demir parmaklıkları tuttu ve bir süre dışarı baktı. Tekrar hapse düşmüştü. Artık hapise düşmekten evsizlerle arkadaş olmuştu. Ne zaman hapise düşse hep bir tanıdık bulurdu. Arkasını döndü, bu sefer bir tanıdıktan fazlası vardı orada, Henry Jones… Gözlerine inanamadı. Çok heyecanlanmıştı. Ona doğru yavaşça ilerledi ve Henry Jones’un yanına oturdu. Onu korkutmak istemiyordu çünkü üzerinde bornoz vardı, yine de yavaş yürümekte bazı durumlarda hızlı yürümek kadar korkutucu sayılabilirdi. Özellikle de üzerinizde bornoz varsa.

Henry Jones “Dante…” dedi.

“Adımı nereden biliyorsun!” dedi Dante. İkisi de birbirlerine baktılar.

“Çünkü seninle aynı rüyayı paylaştık.” dedi Henry Jones.

“O kitabı yazmalısın…” dedi Dante. “Eğer yazarsan gazete de o kitap hakkında kesinlikle yazabilirim.” Diye de ekledi.

“Yazacağım… Kesinlikle yazacağım.” dedi Henry Jones.

Galaktik Gazete sabah eki!
Dante Superpower

Doksan Dokuz Düzlük ve Kırk Birinci Sektörün Kara Deliklerindeki Minicik Yaşamlar” için 4 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @OgulcanKara

    Bu ayki hikayenin başlığını görünce -Sevilmeyen Devde de tecrübelediğimden- minik/kısa boylu insanlar hakkında yazmaktan hoşlandığını düşünmeden edemedim. Şaka bir yana önceki iki öykünle karşılaştırılınca bu öyküde, yazar olarak yeteneklerini daha iyi gösterme imkanı bulduğunu düşünüyorum. Yazarken daha çok keyif almışsın gibi - eğer öyleyse

    Bu hikayende, benim naçiazne gözlemime göre, Sessiz Devdekinden daha iyi cümle yapıları ve Mahşerin Dört İntikamından daha güçlü bir içsel tutarlılık ve akışsal planlama vardı.

    bu ifadeyi nedense çok beğendim, demek bu yüzden karadeliklerin içi bir tuhaf :slight_smile:

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. :smiley: Okuyup, yorum yazmak için zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Birinin okuyup yorum yazması beni çok sevindirdi.Hatta bayağı bir şevklendirdi. Aslında minik ve kısa boylu insanlardan bahsetmek istemiyordum, fakat öyle oluverdi. Sonra keyif almaya başladım dediğiniz gibi. Nedense konu belli olunca bir şeyler yazmakta çoğu kez zorlanıyorum, fakat bu sefer güzelce buluverdim ne yazacağımı.

    Geliştiğime çok sevindim, hatta birinin bunu söylüyor olması beni çok daha fazla sevindirdi. Gözlemlenmek harika bir duygu. Umarım kendimi daha çok geliştirebilirim.

    Evet, ehehehehe. İçine girildiğinde değişik yerlere çıkılabiliyor.

    Gözlerinize ve ellerinize sağlık :slight_smile:

  3. Merhaba
    Öykü yüzümde bir tebessüme sebep oldu. Karakteri samimi ve eğlenceli buldum. Hayal gücünüz çok iyi olsa da kurgudaki akış biraz hızlı geldi bana. Yani her şeyden biraz biraz anlatılmış gibi. Daktilo kısmı ve final etkileyiciydi. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  4. Okuduğunuz ve yorum yaptığınız için çok teşekkür ederim. Ben de sizin gibi, hızlı olduğunu düşünüyorum. Fakat bir yandan da insanları boğar mı diye korkuyordum çok fazla detay ve ayrıntı. Şimdi boğmayacağını, aksine daha ayrıntılı olmasının daha iyi olacağını öğrenmiş oldum. Genelde ayrıntıları yazmayı seven biriyimdir. Bir dahaki yazıda kesinlikle dediklerinize daha çok dikkat edeceğim. :slight_smile: Ayrıca insanlar üzerinde bir etki bırakabildiğine çok sevindim. Tekrar teşekkürler yapıcı ve güzel yorumunuz için.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!