Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Evrenin Şarkısı

“Çeneni kapa ve uyu artık,” dedim Fred’e hayli sinirli bir şekilde. Ayaklarımın altı nasırlarla dolmuş, önceki gece sarhoş bir görevliden sol gözümün üzerine bir yumruk yemiş ve dudaklarımdaki çatlaklar sert Nepal viskisiyle öpüşmekten, büyükbabamın yaşlı suratındaki derin meteor çukurlarına nispet yapar hale gelmişti.

Fred, yüzündeki çamurları yanı başımızda duran tasın içindeki suyla temizlerken Fransızca bir şarkı mırıldanıyor, bazı yerlerinde durup şarkıyı ıslıkla çalıyor sonra yeniden bilmediğim dilde söylemeye devam ediyordu. Sol gözüm, sarhoş görevli sayesinde artık Fred’e biraz daha yakındı. Şişlik ve üzerindeki mor halkalar üzerime giydiğim turuncu tişörtle ne kadar uyumluydu bilemezsiniz; gecenin ışığıyla kutsanmış bir moda ikonuydum sanki!

Noi Thainum yani Ay Işığının Düşmediği Orman denilen yeri ardımızda bırakmış ve evrenin şarkısını dinleyebilmek için efsanevi Kayıp Rıhtım’a doğru ilerlemeye başlamıştık. Nepal’in soğuk dağlarını hemen hemen aşmıştık. Haftalardır bir başımıza yol alıyorduk ve gücümüz neredeyse tükenmek üzereydi. Gerillalar bizim mistik yolculuğumuz hakkında herhangi bir fikir sahibi olmadıklarından üç beş saatte bir bizi zevkle tırtıklamışlar, yol üzerinde gördüğümüz ahmak turistler ise üzerinde bulundukları dağları onlar yaratmışçasına burun kıvırmışlardı bize. Her şeye rağmen evrene dokunmaya çalışan Yansıyan Yol’a ulaşabilmiştik. Şarkıyı dinlemek için artık önümüzde sadece birkaç günlük mesafe vardı ve Fred hâlâ mırıldanmaya devam ediyordu! Edit Piaf’ın çok ama çok yüksek bir uçurumdan aşağı düşerken söyleyebileceği kadar iyi söylüyordu şarkıyı. Açıkça söylemek gerekirse, şarkı uçurumdan aşağı çırılçıplak yuvarlanıyordu! Ben ise o kadar yorgun ve harap durumdaydım ki ağzımı açıp tek bir kelime daha söyleyemeden uyuyakaldım. Fred sayesinde iki kafalı editle sabaha kadar kabuslarımda sohbet ettim ve unutulmuş sağır bir tanrı tarafından dört kulağımla şarkıyı dinlemekle cezalandırıldım.

Sabah olduğunda önceki geceden biraz daha yorgun ama yeni umutlarla açtım gözlerimi. Fred, şarkısını çoktan bitirmişti anlaşılan. Yansıyan Yol’un üzerinde gözlerini kapatmış bir halde sabah rüzgarıyla derin bir sohbet halindeydi.

Evrenin şarkısını duymaya çok az kalmıştı, Kayıp Rıhtım’a ulaşmak için önümüzde yükselen zorlu tepeyi aşmamız yeterli olacaktı. Ve eğer bir yerde yanlış yapmadıysak o tılsımlı rıhtıma sonunda ulaşacaktık. Bu yolu çok az insan biliyordu. Eskiler için kutsal olan yansıyan yola adım atmak bile bir mucizeydi aslında. Kayıp Rıhtım’ı ise sadece kaderinde olanlar görebiliyordu. Pachupathi de o insanlardan biri olduğumuza inandırmıştı bizi. Yaşlı şaman olmasaydı orada olamayacağımızı çok iyi biliyorduk.

Fred’i rahatsız etmemek için usulca kalktım ve gecenin üzerime bıraktığı şeyleri silkeleyip tasta kalan su birikintisiyle yüzümü yıkadım. Heyecan ve sevinç içinde bir kez daha Fred’e baktım. Adam derin derin konuşuyordu sabah rüzgarıyla. Ona gülümsedim ve yanından ayrıldım. Bir süre sonra arkama baktığımda Fred’i artık göremiyordum ama biliyordum ki yine bir şekilde yolculuğuma eklenecekti. Duyduğum heyecan için Fred’in kuzey rüzgarıyla olan sabah sohbetini bölmek arsızlık olurdu. Yol tekti ne de olsa, adımlarımız bizi aynı yere götürecekti, önce ya da sonra…

Aynı gecenin akşamı beyaz mermerli antik yolun üzerinde yalnız başıma uzun süre ilerledikten sonra dinlenmem gerektiğini fark ettim ve yolun etrafını kaplayan ağaçların altına atıverdim kendimi. Sol gözüm önceki günkü kadar ağrımıyor, büyükbabamın suratına yerleşmiş meteor çukurlarına özenen dudaklarım kendilerini daha iyi hissediyor ve en önemlisi Fred’in berbat şarkısı yanıma yaklaşamıyordu. Biliyordum ki Fred birkaç saat geride yine o aptal şarkıyı mırıldanıyor ve gecenin içinde kendi kendine kıkırdıyordu. Suratıma bir gülümseme yayıldı ve gözlerimi kapadım geceye. Birkaç gün sonra evrenin şarkısını duyabileceğim rıhtımda olacaktım ne de olsa! Efsanelerde göğe en yakın yerdeki rıhtım, diye bahsedilen Kayıp Rıhtım’a ulaşmış olacaktım.

“Sakın kıpırdama,” dedi birden biri; ince ve narindi havada süzülen ses ama gecenin içinde her şey olması gerekenden daha tehditkar görünüyordu bana. Birden gözlerimi açtım ve sesin sahibine baktım. Ay, gecenin içinden çıkıp gelen kızın ardında bana göz kırpıyor, kız ise uzun bıçağını bana doğrultmuş halde bir ölüm meleği gibi gözlerimin içine bakıyordu. Son bir isteğim olup olmadığını sormasını ve ardından canımı almasını beklerken, “Sarı örümcek,” dedi birden bire. Karanlığın içinden gelen kız az İngilizce bilen bir yerli gibi konuşmuş ve gizemine gizem katmıştı gözümde. Esen sır dolu rüzgarda Fred’in kulaklarıma ulaşan kahkahalarını duyabiliyordum. Ondan ayrıldığım ilk gecede başımı hemen belaya soktuğum için bana gülüyordu şüphesiz. “Piç kurusu,” dedim içimden ve havada süzülen kahkahaları kovalayıp ana odaklandım.

“Ben de gogo,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Yani bana insanlar kısaca böyle der,” diye ekledim hemen sonra ve elimi uzattım istemsizce. Sarı örümcek, bu tatlı kıza verilecek belki de en ilginç isimdi ama o an buna takılmak hayli anlamsı olurdu. Kız, bıçağının düz tarafıyla elimin üzerine sertçe vurdu ve havaya kalkan elim hüzünlü bir şekilde aşağı inmek zorunda kaldı. “Sarı örümcek çok zehirlidir,” dedi ve ekledi, “Başının üzerinde bir tane var.” Kızın karanlığın içindeki gülümsemesi kalp atışlarımı hızlandırdı. Sarı örümcek orada değilmişçesine bir süre orman yeşili gözlere bakakaldım. Fred benimle gelmeyerek kesinlikle çok şey kaçırmıştı!

Sarı örümcek Nepal’in en tehlikeli böcekleri sıralamasında ilk sıradaydı ve zehri zerk etmesi durumunda kurbana yavaş ve acı dolu bir ölüm sunardı. Nepal’e ilk gelişimde yerliler tarafından bunun için uyarıldığımı hatırladım bir anda. Hatta Nepalli bir şifacının bana satmaya çalıştığı sarı örümcek panzehirini içeren o küçücük mini minnacık şişeyi almak yerine sağa sola sert Nepal viskisi ısmarladığım için kendime kızdım bir an. Olan olmuştu ne de olsa. “Ana odaklan gerizekalı,” dedim kendi kendime, “Yoksa rıhtıma ulaşamadan ölüp gideceksin.”

Gözlerimi yavaşça geriye doğru kaydırdığımda sarı örümceğin gecenin içinde nasıl parladığına şahit oldum ve korkum bir kat daha arttı. Ölüm ancak bu kadar güzel ışıldayabilirdi.

“Ne yapmam lazım?” diye sordum gecenin prensesine. “Olduğun yerde kal,” dedi yeniden. “Kıpırdama gogo.” İsmim kızın dolgun dudakları arasından süzüldüğünde yüzüne naif bir gülümseme yayılmıştı, işte o gülümseme beni tekrar rahatlatmayı başardı. Gülüş, ben ne yaptığımı biliyorum sen yeter ki olduğun yerde kal ve bana güven, diyordu.

Sağ elinde tuttuğu bıçağın ucu sarı örümceği gösterirken sol eliyle cebini karıştırdı ve sonra vakit kaybetmeden bulduğu şeyi bıçağının üzerine yerleştirdi ve onu örümcekle benim arama getirdi. Ölümcül sarı örümcek, dikkatini artık bana değil bıçağın ucundaki nesneye çevirmişti. Çok seri bir hamleyle bıçağın ucundaki şeyi kapıp sırtımı dayadığım ağacın tepesine doğru hızla ilerledi ve hemen sonra gözden kayboldu. Kız, bıçağını belindeki kılıfa yerleştirdi ve uzattığım eli sıkıp beni kendine doğru çekerek ayağa kaldırdı.

“Sen de evrenin şarkısını duymaya gidiyorsun değil mi, rıhtıma doğru?” diye sordu birden, sanki az evvel ölüm etrafımda dans etmemiş gibi rahattı. Ve sanki o yolu herkes biliyormuş hatta sıradan bir patikaymış gibi öyle bir anda söyleyivermişti. “Evet,” dedim bir anlık duraksamanın ardından. “Oraya gidiyorum.”

“O zaman artık yol arkadaşıyız,” diye ekledi. Halinden memnun gibiydi. Kısa süre sayılmayacak yolculuğumda rastladığım en güzel kadınlardan biriydi şüphesiz. Mistik yolculuğumun içinde parlayan inciydi ya da gecenin koynundaki bir kral çiçeğiydi olabilirdi. Bilemiyorum, isimler anı anlamsızlaştırıyor, görüntüyü betimlemeye yetmiyordu çoğu zaman.

Adının Elanor olduğunu öğrendiğim kurtarıcımla olan sohbetimiz ayın yerini güneşe terk etmesine kadar devam etti. Her şeyden ve hiçbir şeyden konuşmuştuk saatlerce. İnanmak zor ama birbirlerini tanımayan iki insanın yokluğun ortasında tanışıp bilmedikleri hayatlarına dair sonsuz sayıdaki şeyi paylaşması da bir mucizeydi belki de. Kat ettiğim yolculuklarda bir sürü mucizeyle karşılaşmıştım; gizemli Buda’nın dizlerinde uyuyakalmış, bizzat Krişna’nın anlattığı öykülerde başka gerçekliklere adımlamıştım ve bu da onlardan biriydi düşününce. Öykünün içinde Buda’nın nefesi ya da ölümsüzlük veren bir çeşme yoktu belki ya da şarkı söyleyen ağaçlar ve karanlıkla sohbet eden yıldızlar ama bu sefer mucize, gecenin içindeki iki yabancının samimi sohbetiydi. Ve o an anladım ki kelimelerin şehvetle seviştiği öyküler bazen mucizenin ta kendisi olabiliyordu; ortada uçan bir halı ya da dans eden bir perinin olmasına gerek yoktu.

Daha sonra dinleyenlere anlattığımda, basit bir karşılaşma işte, dedirtmeyecek anlardan biriydi Elanor’la karşılaşmamız. Hayatlarımıza dair birçok şeyin örtüşmesine rağmen aramızdaki tek ve belirgin fark onun büyülü efsanelere ve mistik öğretilere olan şüpheci tavrıydı. Kayıp Rıhtım’a da evrenin şarkısı diye bir şeyin olmadığını ispatlamak için gidiyordu. Bu onun gayri resmi göveriydi sanki.

Güneş, tüm göz kamaştırıcılığıyla ufukta yükselirken gözlerimi kapatıp onun yanaklarıma dokunuşunu hissetmek ve çoğu zaman Fred’in yaptığı gibi güneşle kısa bir sohbete girmek istediğimde de Elanor beni hiç anlayamamıştı. Ona göre Güneş her zamanki gibi ufukta yükseliyordu ve dünya döndükçe bu hep olacaktı. Bunda ne şaşılacak bir şey vardı ne de mistik bir yön. Sohbet sadece insanlara yapılırdı ona göre!

Yeni doğan güneşle olan sohbetim bittikten sonra Elanor’la yolumuza koyulduk. Ardıma baktığımda Fred’i göremiyordum ve sarı örümceklerin onun yamacında dolanmadığını ummaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Birkaç gün sonra yolun çok önemli kısmını geride bırakmıştık. Artık yapmamız gereken beyaz mermerli yolun sonundaki rıhtıma ulaşmaktı. Evrenin şarkısı orada bizi bekliyor olacaktı.

Gece tekrar geldiğinde tüm yorgunluğumuzu ve açlığımızı yok edecek olan o görüntü artık karşımızdaydı. Yemyeşil bir tepenin eteklerine yaslanmış Kayıp Rıhtım ayın ışığı altında öyle güzel parıldıyordu ki güneş bile bir yeri ancak bu kadar aydınlatabilirdi. Işıldayan yelkenleriyle büyülü gemiler evrenin şarkısını gökyüzünden getirmiş olmanın mutluluğu içerisinde rıhtımın koynunda huzurlu bir uykuya dalmış olmalıydılar. Bu kesinlikle tılsımlı bir andı ve aynı büyüyü Elanor’un da yaşıyor olması umudu ile ona baktığımda onun çoktan rıhtıma doğru yürümeye başladığını hayretle fark ettim.

Elanor hızlı adımlarla rıhtımın kalbindeki tılsımlı bir şekilde ışıldayan iskeleye adımlarını attı ve ben de onu takip ettim. Gördüğüm manzara bir anlığına dizlerimin titremesine yol açtı. Ayın huzur veren simasından süzülen ışık huzmeleri büyük gemilerden birinin yelkenindeki yırtıktan ahşap iskeleye öyle güçlü bir şekilde düşüyordu ki, düştüğü yer kesinlikle efsanelerde bahsedilen şarkının duyulabileceği yer olmalıydı. İçimdeki heyecana engel olmaya çalışarak neredeyse sürüne sürüne ışığın altına ulaşmayı başardım. Oraya ulaştığımda Elanor gözlerini kapatmış ayın ışığı altında şarkıyı duymak için yoğunlaşmıştı. Beyaz mavi ışığın altında bir periden farksızdı. Ben de gözlerimi kapadım ve beklemeye koyuldum. Çok geçmeden kime hatta neye ait olduğunu bilmediğim ses kulaklarımda yankılanmaya başlamıştı. Aniden gözlerimi açıp Elanor’a baktım; aynı heyecanı onun da duymuş olabileceğini umut ederek ama onun suratında herhangi bir mimik yoktu henüz. Her şeyi bir kenara bırakıp şarkının içinde kayboldum sonra. Ses bu dünyaya ait değildi ama neler söylediğini hissedebiliyordum. Evrene dair her şey vardı notaların içinde. Gözlerimden akan yaşlar Kayıp Rıhtım’ın belki de bin yıllık iskelesine damlarken, ben evrenin kolları arasındaki uçsuz bucaksız karanlıkta ışıklar saçarak ilerliyordum. Her şey yanımda ve her şey uzağımdaydı. Kendimi paramparça olmuş bin yıllık bir heykelden çok uzun zaman önce koparılan küçük bir taş parçası gibi hissettim ve o an ait olduğum yerde, bütünü tamamlamaya çok yakındım. Uzun yıllar toprağın altında kaldıktan sonra tekrar gün ışığını görmeyi başarmıştım. Sanki her şey aydınlanmıştı. Soracak hiç soru yoktu, her şey güneşin altında parıldayan başakların dansında, amaçsızca ama aynı zamanda bilgece savrulan meteorların sonsuzluktaki yürüyüşlerinde ve ruhların ebediyete olan dokunuşlarındaydı. Her şey oluyordu, her şey ilerliyor ve gitmek istediği yere ulaşıyordu. Şarkı en küçük parçamdı ve aslında evrenin tamamıydı…

Derken, tüm bu büyünün arasında bir ses duydum akordu hayli bozuk. Elanor’du sesin sahibi. “Gördün mü, hiç ses yok. Sadece ay ışığı var görülmeye değer. Bi fotoğraf makinem olsaydı fena olmazdı. Ne ses ne şarkı var. Hepsi yalanmış, tam da düşündüğüm gibi. Burada kir ve tozdan başka bir şey yok.”

Olanlara anlam veremiyordum. Benim duyduğum, şahit olduğum onca şeyi Elanor nasıl göremez, duyamazdı? Nasıl olabilirdi tüm bunlar? Beynimden vurulmuşçasına Elanor’un gözlerine bakarken arkamdan gelen ses beynimdeki soru işaretlerine noktayı koyuvermişti.

“Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.”

Aniden arkamı dönüp sesin sahibine baktığımda Fred’in ayın ışığı altında bağdaş kurup gözleri kapalı bir şekilde oturmuş olduğunu fark ettim. Başbelası, serseri Fred sonuna kadar haklıydı. İbni Sina’nın yüzyıllar önce söylediğini ancak bu kadar doğru bir zamanda söyleyebilirdi başka biri. Tekrar Elanor’a döndüm. O da şaşkın şaşkın bana bakıyordu, sanki şarkıyı duyduğunu söyleme bana, der gibiydi. Ona hayatımı kurtardığı için tekrar teşekkür ettim ve gözlerimi kapadım. Kadının bi küfür sallayarak rıhtımı terk ettiğini anladım. Sonrasında ise Kayıp Rıhtım’ın kalbindeki iskelenin üzerinde, yaşlı evren beni tekrar kucakladı ve ay bitmeyen şarksına tekrar başladı. Her şey aydınlanmıştı…

Göktuğ Canbaba

Ankara doğumlu olan Göktuğ Canbaba ilk ve orta öğretimini yine aynı şehirde tamamladı. 2006 yılında Anadolu Üniversitesi Basın-Yayın bölümünden mezun oldu. Bitirme tezini “Şarap ve İnsan” adlı belgesel fotoğraf projesiyle yaptı. Başta İstanbul Fotoğrafevi olmak üzere birçok ilde fotoğraf sergilerine katıldı. Uzun bir süre kültür ve edebiyat dergisi Patika için fotoğraf çekti. Tayland ve Nepal’i kapsayan uzun soluklu bir Uzak-doğu seyahatine çıktı ve kişisel fotoğraf projeleri üzerinde çalıştı. Dönüşünde “En Mutlu Günüm Photography” adlı fotoğrafçılık şirketini kurdu. Çocukluğundan beri ilgili olduğu edebiyat dünyasına ilk adımını 2007 yılında Ankira Yayınları’ndan çıkan Kuzey Kıtalar Efsaneleri “Ozanın Şarkısı” adlı romanıyla attı. Ozanın Şarkısı, Kuzey Kıtalar serisinin ilk romanı olarak çıktı. 2010 yılında ise ikinci romanı olan Tılsım-ı Kudret Laika Yayınlarından çıkarak raflardaki yerini aldı. Tılsım-ı Kudret, M.Ö 2000’lerin Mezopotamya’sından Osmanlı İmparatorluğunun kayıp bir zamanına oradan da günümüz İstanbul’una sıçrayan hikayesiyle tarihi fantastik türün örneklerinden biri oldu.

Evrenin Şarkısı” için 8 Yorum Var

  1. İşte Göktuğ Canbaba’dan beklediğim güzellikte bir öykü… İşte sırf bu yüzden Kuzey Kıtalar devam etmeli…

    İlk kitabınızdan bu yana hayallerinizin ne kadar da sonsuzluğa ulaştığını zannediyorum bu öykü ifade ediyor:) Kayıp rıhtıma ulaşıp o ezgilerin kulağıma çalınması için neler vermezdim…

    Kaleminize, yüreğinize sağlık. Lütfen daha fazla yazın, bizler daha fazla okuyalım:)

    1. Çok teşekkürler.. Kuzey Kıtalar konusu inan beni de düşündürüyor ama başka projeler hep araya girdi ve bi şekilde beni seriden uzaklaştırdı. Ama bu Galenar’ın şarkısını artık duyamayacağız demek değil elbette.. Bakalım zaman gösterecek.. 🙂

  2. Elinize ve kaleminize sağlık. Güzel bir hikayeydi, keyifle okudum. Bir ara işleri Shangri La’ya bağlayacaksınız sandım ama böylesi çok daha iyi olmuş. Tekrardan kaleminize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *