Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Fullmetal Alchemist

ilham alınan eser

FULLMETAL ALCHEMIST

NOT 1: İlk anime serisi ve “Conqueror of Shamballa” filmi temel alınarak yazılmıştır.

NOT 2: Anime serisi hakkında bilgisi olmayanlar, sayfanın sonunda isimler ve diğer şeyler hakkında bilgilere ulaşabilirler. Öyküden önce bu bilgileri okumanız kısmen faydalı olacaktır.


Elric Kardeşler

 

 

BÖLÜM 1 – HİTLER’İN AMACI

19 Temmuz 1934 (Dünya Tarihi)

Edward bağlandığı masanın üzerinde nefretle, tepesine dikilmiş doktor önlüklü adama intikam yemini ediyordu.

“Size bunları ödeteceğim!”

Profesör Kaiser, Edward’ın söylediklerini umursamadan parçalara ayırdığı Automail kolunu ve bacağını inceliyordu. 1934 yılı için fazlasıyla gelişmiş bir teknolojinin nasıl çalıştığını öğrenmek, kesinliği şimdiden belli olan ikinci dünya savaşında Alman halkına büyük yarar sağlayacaktı.

Ancak Edward ve kardeşinden elde edecekleri tek fayda sinir sistemine bağlanarak kullanılan bu teknoloji değildi. On yıl önce yaşanan Shamballa faciasını bu sefer daha kontrollü ve sorun çıkmadan tekrar gerçekleştirebileceklerini düşünüyorlardı. Kapıyı açan en büyük etkenin ise kapının diğer tarafından gelmiş olan bir ruhun kanı ve ruhsuz bir beden ile yapılacağını öğrenmişlerdi.

Alphonse kilitli kaldığı kafesin içinden çaresiz şekilde abisinin kolunun ve bacağının parçalara ayrılmasını izliyordu. Kendi dünyalarının acımasızlığını gayet iyi biliyordu. Özellikle hafızası yerine geldikten sonra abisiyle yaşadığı onca maceranın anısıyla bundan son derece emindi. Ancak bu dünya çok daha acımasız, çok daha bencil ve daha fazla güç uğruna her şeyi göze alabilecek insanlarla doluydu.

Üzerine tutulmuş ışıklardan dolayı etrafı göremeyen Edward, gelen kapı sesiyle birlikte kin kusmaya ara vermişti. Yankılı ayak sesleri ile yaklaşan kişinin kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Yüzbaşı Gerard, onun yakalanmasını sağlayan ve Hitler’i onlar hakkında bilgilendiren kişiydi. Hitler ilk başarısız girişiminin ardından iktidara çok daha güçlü olarak çıkmıştı ve bunun sürekliliği için her türlü tavsiyeyi almaya hazırdı. Hatta şimdiden yetiştirdiği bilim adamlarına sınırsız denek vaadinde bulunmuş, süper askerler üretmeleri ve düşmanı en etkili nasıl saf dışı bırakabileceklerine dair çalışmalarda bulunmalarını istemişti. Araştırmaların deneysel bölüme geçmeye başlayacakları zaman ise Lebensraum[1] dışındaki herkesi, özellikle Alman ırkını sefalete sürüklediğini düşündüğü Yahudileri, bu bilimsel araştırmalar için kullanmayı şimdiden planlamıştı.

Yüzbaşı Gerard, Edward’ın bağlı olduğu masanın önüne geldiğinde yüzünde sinirli bir ifade vardı. Führer’in Alman sanayisindeki devrimi savaşın sinyallerini veriyordu ve diğer tüm ırklardan daha üstün bir teknoloji istiyordu. Onun isteklerini ölüm pahasına dahi yapmaya ant içmiş Gerard için ise her başarısız girişim bir hayal kırıklığı anlamına geliyordu.

Profesör Kaiser’e bakarken olumsuz bir cevap duymak istemediği her halinden belliydi.

“İşimize yarayan bir şey var mı?” diye sordu Gerard.

Kraiser kendinden emin şekilde soruyu cevaplarken gözünü Automail zırhtan alamıyordu.

“Bu mekanik kolu sinir sistemine bağlamışlar. Koluna giden sinyalleri algılıyor ve güçlendirerek kolun çalışması için gerekli enerjiyi sağlıyor. Gelen sinyalin yönüne göre de istenilen hareketi yapıyor.”

“Bunu kendi lehimiz için kullanabilir miyiz?”

“Şimdiki olanaklarımız ile bunu kullanamayız. Bu sistemi kullanarak bir süper asker yapmak en azından yüz yılımızı alır. Ancak kol için kullanılan mekanik aksan Führer’imizin bahsettiği Blitzkrieg[2] taktiği için üretilecek tanklara öncülük edebilir. Tank ve uçaklarımızın hız ve manevra kabiliyetini arttırabiliriz.”

Duyduklarından memnun kalan Gerard’ın yüzündeki gülümseme kaşlarıyla tezat düşüyordu.

“Güzel. Peki ya Shamballa?”

Edward bu konuşmanın sonunun iyi olmadığını fark etmişti. Tıpkı on yıl öncesi gibi kendi dünyasına bir baskın yapıp simya gücünü kullanmayı hedefledikleri açıktı. Her ne söylerse söylesin onları bu düşüncelerinden vazgeçiremeyeceğini biliyordu ancak bağlı olarak hareketsizce kaldığı masanın üzerinde yapabileceği de pek bir şey yoktu.

“Siz aptallar oradan buraya simyayı getirebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Simya sadece oraya ait bir güç. Oraya gitseniz de onu bu dünyada kullanamazsınız.”

Yüzbaşı Gerard, Edward’ı ciddiye almamıştı. Edward ve Alphonse’den aldıkları bilgi ile Hubertus Strughold, Shamballa araştırmalarına başlamıştı. Hubertus, bu dünyada ölen her insanın enerjisinin bir kısmının kapı olarak isim verdikleri yerden geçerek Shamballa’da yaşayan insanlara simya gücü olarak dönüştüğünü öğrenmişti. Enerjinin bu dünyada kalan kısmı ise iklimlere etki ediyordu. Hatta büyük sayıda yaşanan ölümler sonunda büyük felaketlerin gelmesine neden olduğuna dair sadece Hitler’in ve bazı üst düzey yöneticinin görmeye fırsat bulduğu bir tez yayınlamıştı. Hitler bu araştırmaya son derece önem vermişti ve bunun gerçekliği söz konusu ise büyük bir avantaja çevirebileceğini biliyordu.

Ayrıca Gerard ve diğerlerinin tek amaçları Shamballa’daki simya gücünü araştırmak değildi. Tıpkı Edward’ın kolu ve bacağı gibi oradaki diğer teknolojileri de ele geçirmeyi planlıyorlardı. İlk Shamballa saldırısındaki başarısızlık üzerine daha hızlı ve güçlü roketler geliştirmesi için Wernher Von Braun kolları sıvamıştı. Amaçları daha güçlü ve hızlı araçlar ile tekrar kapıdan geçerek, ölen insanlardan kaynaklı bu gücün bizim dünyamızda nasıl kullanılabileceğini ve Shamballa’nın teknolojisinin ne derecede geliştiğini araştırmaktı. Bütün bu araştırmalardaki kilit rol oynayan kişi ise Edward’ın ta kendisiydi.

Yüzbaşı başını yavaşça Alphonse’nin kilitli olarak kaldığı kafese yöneltmişti. Ona bakarken aklından ne gibi planlar geçtiğini anlamak çok zor değildi. O ve abisi Edward, yüzbaşı için birer hayvandan veya bir çeşit nesneden fazlası değildiler. Güce giden yolda anahtar görevi oynayan insancıklardı.

Yeri geldiği zaman Alman halkının yükselişi için her şey yapılabilirdi. Hatta kendi ırkından insanlar dahi bu uğurda katledilebilirlerdi. Milyonlarca insanın refahı için birkaçının ölümü göze alınabilirdi. Bu şekilde düşünen SS subayları birkaç hafta önce 85 SA elemanını katletmişlerdi. Sırf Fürher’in onları birer tehdit olarak görmesi ve bu emri vermesi subayların kendi ırkından insanları katletmesine yetmişti. Bu iki kardeşin ölümü bu yüzden hiçbir önem arz etmiyordu.

Yeterli teknoloji bilgisi ve üretim kapasitesi yine de her şeyi çözmüyordu. Hitler, Versay anlaşmasından kurtulmaları durumunda bir dönüm noktası yaşayacaklarından emindi. Şimdiki ekonomik çöküşün ve Alman ırkının ikinci sınıf insan muamelesi görmesinin tek nedeni de bu anlaşmaydı.

Edward’ın metalik uzuvları veya Shamballa’nın teknolojisi her ne kadar önemli olsa da onları yorumlayacak veya geliştirecek bilim adamları da Führer için büyük önem taşıyordu. Hubertus Strughold ve Wernher Von Braun gibi önemli bilim adamlarını bünyesinde bulundursa da Einstein’in Amerika’ya kaçması üzerine önemli bir fırsatı da elinden kaçırmıştı. Ayrıca bir süredir takip ettiği Josef Mendele’yi de bünyesine katmak konusunda ısrarcıydı.

Yüzbaşı Gerard, Edward’ın sinirli tavrına karşı bir cevap vermek zorunda olmadığını biliyordu ancak yine de onun ne kadar aptal olduğunu anlaması için bunu yaptı.

“Simyayı nasıl kullandığınızı biliyor musun? Bu dünyada ölen insanların enerjisi sayesinde bunu gerçekleştiriyorsunuz. Bizi birer madde gibi kullanıyorsunuz yani. Kapı dediğiniz yerden geçen enerji simya gücüne dönüşüyor. Ama… Sizin dünyanızda ölen insanların enerjisi yine sizde kalıyor. Kapıdan geçerken yaşanan güç kaybına uğramadan, saf enerji olarak simyaya dönüşüyor. Tabi bazı sorunlar var. Mesela bizim dünyamızda meydana gelen büyük katliamlar veya ölümler sonucu ortaya çıkan enerjinin hepsi kapıdan geçemiyor. Enerjinin bir kısmı geri yansıyarak doğal felaketlere, yani dünyanın kendi simya gücüne etki ediyor. Shamballa’da aynı şekilde meydana gelen büyük katliamlar sonucu ne oluyor biliyor musun? Evet biliyorsun. Eğer enerji bir yere hapsedilirse Felsefe Taşı dediğiniz şey ortaya çıkıyor.”

Edward’ın gözleri büyümüş, şaşkınlığı ve siniri aynı anda yüzüne yansımıştı.

“Felsefe taşını nereden biliyorsun!”

“Hohenheim kendini öylece feda mı etti zannediyordun? Ölmeden önce bize her şeyi anlattı.”

Edward, babası Hoenheim’a karşı olan nefretine iyice hak veriyordu artık. Ölümünden sonra bile hayatını mahvedecek bir şeyler bırakmış olması, şimdi keşke yaşasaydı diye dua etmesine neden oluyordu. Keşke yaşasaydı ve ben onu kendi ellerimle öldürseydim…

“Amestris’i katledip kendinize felsefe taşı yapmayı düşünüyorsunuz. Sizler canavarsınız.”

“Hayır küçük dostum. Canavar olan Alman halkı dışındaki herkes.”

Yüzbaşı Gerard odadan yavaş adımlarla çıkarken Edward’ın küfürleri kulaklarında bitiyordu. Ancak onun bu haykırışları bir hayvanın bağırmasından öte değildi.

 

 

BÖLÜM 2 – SHAMBALLA’YA AÇILAN KAPI

28 Temmuz 1934 (Dünya Tarihi)

Albay Jürgen, Yüzbaşı Gerard ve Profesör Kaiser ile birlikte 12 rütbeli asker ve 4 bilim adamı, Shamballa’ya açılan kapıya tanıklık etmek için bekliyorlardı. On yıldır bağlı olarak bekleyen Envy adındaki ejderha, daire oluşturacak şekilde yerden on metre kadar yükseklikte bağlanmıştı. Dönüştürme çemberini aktifleştirmek için ruhsuz bir beden ile diğer dünyadan gelen bir ruha sahip insanın kanı gerekiyordu. Envy’nin ruhsuz bedeni ile Edward’ın kanı ise bu etmenleri sağlıyordu.

Kapıyı açmak için çizilen dönüştürme çemberinin tam ortasında Edward kendinden geçmiş şekilde oturuyordu. Kolu ve bacağından geriye kalanlar bandajla sarılmıştı ve bir kötürüm gibi görünüyordu. Günlerdir üzerinde yapılan deneyler bitkin düşmesine neden olmuştu. Artık yaşamaktan umudu kesmiş olmasına rağmen, sadece kardeşinin özgür kalması için hala savaş vermeye hazır bir kararlılık içerisindeydi.

Yüzbaşı Gerard’ın emri ile ağır, gri bir zırh giymiş asker hareketlendi. Üzerinde çeşitli semboller bulunan büyük bir bıçağı eline aldıktan sonra çemberin ortasına yürüyüp yüzbaşının emirlerini beklemeye başladı. Edward, dibinde biten adama göz ucuyla baktığında heyecanına yenik düşmüştü. On yıl önce kardeşinin ruhunu bağladığı ve sayısız maceraya atıldığı zırh tam yanında duruyordu. Üstelik bu sefer onu korumak için değil, celladı olmak için bekliyordu.

Alphonse’nin Ruhunun Bağlandığı Zırh

Alphonse, elleri arkadan bağlı olduğu için bir şey yapamayacağını biliyordu. Ancak abisini öldürerek kapıyı açmaya niyetli olan bu insanlara karşı böylece durmayı da kendine yediremiyordu.

“Sadece kanı yeterli! Onu öldürmek size bir şey kazandırmayacak. Abİİİ! Abİİİ!”

Kaiser kendinden emin şekilde Alphonse’ye cevap verdi.

“Kan çemberi aktif edecektir ama kapı diğer taraftan da açılmak zorunda. Diğer tarafa, oraya ait bir ruh göndermek bu sorunu çözecektir.”

Gerard hafifçe gülümserken içindeki kötülüğü yüzünden okumak güç olmamıştı Alphonse için. Yüzü bembeyaz kesilip nefessiz kaldığında tek düşündüğü, bu insanların nasıl bu kadar acımasız olduğuydu.

“Kapı kurban istiyor. Ona istediğini verin.”

“Hayıııırrr!” diye haykırdı Alphonse, Gerard’ın emri üzerine.

Cellat elindeki bıçağı havaya kaldırdığında Edward olacaklardan kaçamayacağını biliyordu. Tek umudu kardeşinin yaşamasıydı ve onu teselli etmekten başka bir şey gelmiyordu aklına. Konuşmak için dahi açamadığı ağzının kenarıyla gülümsedi kardeşine içten bir bakışla. Ben zaten senin yaşaman için buradayım der gibi bakıyordu. Ardından celladın kılıcı hızla yere indi. Edward’ın gözleri büyüdü ve ağzından bir avuç dolusu kan geldi. Göğsü teklerken yaşadığı acıyı ondan başka kimse hissedemezdi. Yine de kardeşine son kez bakarak gülümsedi ve olduğu yere yığıldı.

Alphonse’nin çığlığı etraftaki sessizliği kesen tek şeydi. Abisinin kanının yerde yavaşça yayılmasıyla dönüşüm çemberi de parlamaya başlamıştı. Envy’nin bedeni ve çember, odanın zemininde büyük, mor bir ışığın yükselmesine neden olmuştu. Edward’ın cesedi ve onu acımasızca öldüren cellat ise ışığın onları aniden yutmasıyla yok olup gitmişlerdi.

Odadaki herkesin içini müthiş bir heyecan, şaşkınlık ve korku sarmıştı. Tanık oldukları şey dünya üzerindeki en inanılmaz görüntüydü. Işığın ardında Shamballa olup olmadığı kesin değildi belki ama sihirli bir şeylerin gerçekleştiğine herkes emindi.

Alphonse donup kaldığı süre içinde ne yapacağını bilemeden bekledi. Daha önce bu ışığın ardından Amestris’e gelen zırhlı birlikleri görmüş ve onlarla savaşmıştı. Ancak gelen askerler geçitten geçerken ezilip ölmüşlerdi. Yine de bir süre boyunca, kapının onlara verdiği güç sayesinde ruhları bedenlerine hükmetmeye devam etmiş ve hareket etmişlerdi. Aplhonse ise şu anda kapıdan geçerse aynı trajik sona uğrayıp uğramayacağını düşünüyordu. Bedeni yüksek basınç altında kalmışçasına ezilip yok olur muydu? Ya da abisi öteki tarafa bir parça et yığını olarak mı geçmişti? Bunları öğrenmenin ve hala mümkünken abisini kurtarmanın tek bir yolu vardı. O da bunu yapmakta bir an için bile tereddüt etmedi.

Alphonse yerinden sıçradığı gibi mor ışığa doğru koşmaya başladı. Elleri arkadan bağlı olduğu için arada dengesini kaybetse de kapı ile arasında ona engel olacak hiç kimse yoktu. Gerard’ın emri üzerine silahlardan fırlayan mermilerin hemen yanından geçmeleri de bir olmuştu.

“Ateş edin!”

Alphonse son iki adımını da atarak kendini ışığa bıraktı. Abisi kendi yerinde olsaydı kesinlikle onun da aynısını yapacağından emindi. Sonucunun ne olacağını bilmediği bir yere, sırf abisini kurtarmak için kendini bırakmıştı. Mor ışığın etrafını sarmasıyla birlikte kapının tam karşısında belirmesi de bir olmuştu. İçini saran heyecan, kapının ardında sıkışmış ruhların onu esir alıp parçalayacağı korkusuyla harmanlanıyordu. Gerçeğin kapısı hiçbir zaman güzel yüzünü göstermezdi bildiği kadarıyla. Etrafı saran beyazlığın tam ortasındaki kapı yavaşça açıldığında karanlık ellerin kendisini yakalamasını bekliyordu. Fakat beklediği gerçekleşmemişti. Kapıdan içeriye şiddetli bir rüzgâr ile çekildiğinde tüm bilincini kaybetmişti.

Alphonse gözlerini tekrar açtığında hayal olarak hatırladığı ama bir o kadar gerçek olduğunu bildiği bir mekânda buldu kendisini. Amestris’de, Merkez şehrin meydanının ortasındaydı ve yüzlerce insan gözlerini ona dikmişti. Kendi evine gelmiş olmanın verdiği sevinci daha yaşayamadan Edward’ın sesini duydu.

“Al.”

Abisinin ona seslenme şekliydi bu. Birkaç metre üstünde, halka şeklindeki mor ışığa baktı önce. Ses kapıdan gelmiyordu. Etrafını yokladığı anda ise meydanın tam ortasında abisinin kana bulanmış bedeni ve onu acımasızca kesen adamın giydiği boş zırh yatıyordu. Alphonse yerinden hemen kalkarak abisinin yanına koştu. Gözlerinden akan yaşlara mani olamıyordu. Ancak o sırada fark ettiği tek şey, abisi ve kendisinin on yıl önceki bedenlerine bürünmüş olmalarıydı. Kapıdan geçtiklerinde bu dünyada son kez bıraktıkları formlarına dönmüşlerdi ve abisinin bu görünüşü Alphonse’nun daha büyük bir acı çekmesine neden olmuştu.

Dizleri üzerine çöktüğünde önce celladın kılıcını kullanarak ellerindeki ipi kesti. Sonra gözleri yarım açık olan abisine baktı. Ağlayarak ona ne diyeceğini bilemeden beklediği süre içinde Edward çoktan konuşmaya başlamıştı.

“Al… Küçük kardeşim… Tıpkı eski günlerdeki gibi…”

Edward hafifçe gülümsedikten sonra gözlerini kapattı. Son nefesini vermek üzereyken mutluluğu yüzünden okunuyordu. Alphonse’nin kurtulmasının yanı sıra, eski haline ve kendi evine dönmüş olduğunu görmek ona bu sevinci yaşatmıştı. Ancak Alphonse onun kadar mutlu değildi. Onu kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. Buna insan dönüşümü de dahildi. Ama başarısız bir girişimle abisini geri getirmek yerine başka bir Homunculus’un ortaya çıkmasını da istemiyordu. Kan mührü yapılmadan bir insanı dönüştürmek, içi ruhsuz bir bedeni ortaya çıkarmaktan fazlası olamazdı. Sadece Felsefe Taşı ile böyle bir dönüşümü sorunsuz atlatabilirlerdi ancak ne bir felsefe taşı yapmaya vakti vardı, ne de onu yapmak için binlerce insanı katledecek kadar acımasızlığı.

Alphonse bir süre ne yapacağını bilmeden öylece abisine baktı. Annelerini hayata getirmeye çalıştıkları sırada abisi kusursuz bir şekilde kendi ruhunu bir zırha bağlamıştı. Hemen yanlarında boş bir zırh bulunması bunu yapmasını kolay hale getiriyordu. Bir ruhu bir nesneye bağlamak için kan mührü kullanmalıydı ve kan en iyi demire yapışabilirdi. Ancak Alphonse’nin aklına çok daha iyi bir fikir geldi. Bedelinin ne olacağını gayet iyi biliyordu. Fakat abisini geri getirecekse bu bedelin ödenmesi umurunda bile değildi.

Hiç düşünmeden avuçlarını havada birleştirdi ve Edward’ın göğsüne yapıştırdı. Aklından geçen tek şey onun yaşamasıydı. Kapının ona verdiği bilgi sayesinde dönüşüm çemberi olmaksızın simya yapabiliyordu. İnsan dönüşümü yapmanın ise büyük bedelleri vardı her zaman. Bunun farkındaydı ancak abisinin yaşaması için bu fedakârlıkları göze almaya hazırdı. Ne de olsa abisi de aynısını kendisi için yapmıştı yıllar önce.

Edward’ın üzerinden çıkan ışıklar ile Alphonse kendisini yine kapının önünde bulmuştu. Bu sefer kapı onu geri götürmek için değil, isteği uğruna ondan bir bedel almak için açılmıştı. Kapının ardındaki siyah eller uzayarak onu bir çırpıda kapmışlardı. İnsan dönüşümünün bedelini ondan almak için dört bir yanından onu tutmuşlardı ve tüm bedenini kapıdan içeriye sürüklemişlerdi.

Edward derin bir nefes alarak gözlerini kocaman açtığında etrafta toplanan halkın meraklı gözlerine maruz kalmıştı. Onların dışında hemen yanında yatan zırhtan başka bir şey yoktu. Kardeşi Alphonse kendisini feda etmişti ve bedel olarak tüm vücudunu vermişti. Edward onsuz yaşayamayacağını biliyordu. Eksik kolu ve bacağı dönüşüm ile birlikte tekrar yerine gelmiş olsa da, kardeşi olmadığı sürece bunların bir anlamı yoktu. Kulakları tırmalayan bir çığlık atarken ne yapabileceğini düşünüyordu.

“Alll… AAALLLL…”

Edward nasıl diye düşündü önce. Kardeşi onu böyle kusursuz bir şekilde, hem de Felsefe Taşı olmadan nasıl geri getirmişti? Sol elinin üstündeki sızlamayı fark edip oraya baktığında gözleri kocaman olmuştu. Alphonse abisinin elindeki damarları tekrar konumlandırarak kan mührünün şeklini vermişti. Elinin üzerindeki damarlar bir yuvarlak çiziyor ve içinde mührün sembolünü oluşturacak şekilde ilerliyorlardı. Damarların içinden akan kan da mührü sürekli olarak aktif tutuyordu.

Tıpkı kardeşi gibi o da hiç düşünmeden aklına ilk gelen şeyi uygulamaya başladı. Yere yayılan kanını kullanarak hemen yanındaki zırhın içine kan mührünü çizdi. Alphonse’nin bedeni yeni ayrılmıştı. Eğer çabuk olursa onun ruhunu bu zırha bağlayabilirdi. Nasıl olsa bunu uzun yıllar önce, annelerini geri getirmeye çalışırlarken yapmıştı. Çok uzun zaman sonra eksik uzuvlarını hissedebiliyordu ancak onların tadını çıkaracak kadar zamanı yoktu. Hatta onlardan tekrar vazgeçmeye razıydı.

Kan Mührü

Edward mührü tamamladıktan sonra elini çemberin üzerine koydu. Mühür aktifleştiğinde tıpkı kardeşi gibi kendisi de bazı parçalarını feda etmek zorundaydı. Kapının ardından uzanan siyah eller hiç beklemeden onun sağ kolunu ve sol bacağını koparmışlardı. Ardından Edward gözlerini tekrar Amestris’te açtı. Bedel olarak verdiği eksik uzuvlarından etrafa yayılan kan, yerinden sıçrayarak ayağa kalkan zırhın ayaklarına kadar varmıştı. Zırhın kırmızı gözleri Edward’a masumane şekilde bakarken, Edward’ın duyduğu tek şey onun içini huzurla kaplamıştı.

“Abi…”

 

 

BÖLÜM 3 – ELRİC KARDEŞLERİN DÖNÜŞÜ

15 Temmuz 1925 (Shamballa Tarihi)

Alphonse’nin yankılı sesi kulağında biterken, hiç uyanmayacakmış gibi hissettiği derin uykusunun sonuna gelmek üzereydi.

“Abi?”

Edward gözlerini yarım açarak etrafına baktı. Tam tepesinde dikilmiş zırhın tanıdık gözleriyle karşılaşması çok fazla sürmemişti.

“Al. Sen misin?”

“Abi. Abiii.” Alphonse büyük bir mutlulukla koca bedeni altında ufacık kalan abisine sarıldı. “Kendine geldin.”

Edward kendini sıkan kardeşinden kurtulmak için iki elini göğsüne bastırdığında, kardeşinin ruhunu zırha tuttururken feda ettiği sağ kolunun yerinde Automail bir protez olduğunu görmesi, nerede olduğunu anlamasına yetmişti. Yine de emin olmak için sormaktan kendini alıkoyamıyordu.

“Neredeyiz Al?”

“Armstrong ile Resembool’a getirdik seni.”

Kolu ve bacağındaki protezlere bakınca Winry’nin evinde olduklarına kanaat getirmişti. Bu denli iyi bir işçilik, hele ki Resembool’da başka birinin elinden çıkamazdı. Edward garip bir heyecanla etrafına bakındı.

“Armstrong ve…” bir süre geride bırakıp gittiği Winry’i sorup sormamak konusunda kararsız kalmıştı ancak dili düşüncelerinin önüne geçmişti. “Winry burada mı?”

“Winry az sonra gelir. Armstrong ise Merkez’e gitti. Askerliği bırakmıştı ancak düşmana karşı yine de fayda sağlayabileceğini düşünüyor.”

“Düşman mı?”

Zoraki de olsa Edward neler olduğunu anımsıyordu. Bu dünyada gözlerini açtıktan sonra tüm yaşananların birer hayalden ibaret olmasını dilemişti ancak her şey gerçekti. Üstelik uzun zaman boyunca kardeşinin bedenini ve kendi eksik uzuvlarını tekrar geri alabilmek uğruna yüzlerce maceraya atıldıkları zamanki hallerine bürünmüşlerdi. Tarihin yeniden yazılıyor olabileceğini aklına getirmişken, tüm düşüncelerini tekrar allak bullak eden ses kapının eşiğinden gelmişti.

“Uyandın demek.”

Edward sesin geldiği yöne baktığında çok tanıdık ama bir o kadar yabancı bir sima ile karşılaşmıştı. Winry’nin sarı saçları, masumane yüzü, otuzlu yaşlarına merdiven dayamış bu kız ile bütünleşmiş gibiydi. Sesi o zamanların aksine daha olgundu. Aradan on yıl geçmiş olduğuna şimdi daha fazla inanıyordu. Her ne kadar kardeşiyle birlikte geride bıraktıkları hayatta tam kaldıkları yerden başlamış olsalar da, tüm dünya on yıl daha yaşlıydı.

“Winry… Sen…”

“Yaşlanmış mıyım?” derken samimi bir gülümseme ile karşılık vermişti Edward’ın şaşkınlığına. “Louis seni buraya getirdiğinde gözlerime inanamadım. Hiç yaşlanmamışsın. Ve Al’ı yine o zırhın içinde gördüğümde, her şey garip gelmeye başladı. Bizi geride bırakıp gitmiştiniz ve on yıl sonra sanki hiç yok olmamış gibi, tekrar geriye geldiniz.”

Winry gülümserken gözünden akan bir damla yaşa mani olmadı. Hayatının aşkı Edward tekrar önündeydi. Fakat farklı zamanlarda yaşadıkları, gözle görülür bir hayalin kırıklığı olmasından başka bir şey değildi.

Edward başına saplanan ağrıya mani olmak için iki elini yüzüne dayadı. Soğuk çelikten yapılma sağ eli kendine gelmesine yeterli olmuştu. Evlerine dönmüş olmaları bir yana, yıllarca Alphonse’nin bedenini ve kendi uzuvlarını geri kazanmak için yaptıkları onca uğraşıdan sonra yine her şey başa sarmıştı. Üstelik bu sefer her şeyi çok daha kötü hale getirmişlerdi.

“Armstrong savaşa gitti demiştin Al. Hangi savaş?”

Alphonse başını öne eğdiğinde ne diyeceğini bilemiyordu. Bizim yüzümüzden çıkan savaş demek ona biraz ağır gelmişti.

“Şey… Açtığımız kapı. Almanlar kapıdan içeriye tanklar ve askerler sokmaya başlamışlar. Merkez’i ele geçirmişler bile. Tüm şehri kapatıyorlarmış. Sanırım… Felsefe Taşını yapıp diğer tarafa geçirmeyi planlıyorlar.”

“Eşit Takas” dedi Edward. “Felsefe Taşı eşit takası hiçe sayıyor diye biliniyor. Saçmalık.”

“Ne demek istiyorsun abi?”

“Felsefe Taşı’nı bulmak için onca uğraşıdan sonra elimize geçene baksana. Senin bedenini geri kazandığın onca yılın bedeli, yüz binlerce Amestris’linin ölümüne neden olacak.”

Alphonse’nin gözleri büyümüştü. Abisinin, şimdiki olanların onların suçuymuş gibi düşünmesine hak veriyordu. Felsefe Taşı en sıra dışı simyanın gerçekleşmesine neden oluyordu sadece. Bir şekilde, bir zaman sonra onun bedeli de ortaya çıkıyordu.

Edward yatağından kalkarak, Winry’nin onun için getirdiği giysileri giymeye başladı. Kırmızı paltosu, siyah kıyafetleriyle eskisi gibi uyum sağlıyordu. Winry, Edward’ın aceleci hareketlerini görünce kapının girişinden bir adım ileriye yürüyüp konuşmaya başlamıştı.

“Nereye gideceksin?”

“O işgalcileri buraya biz getirdik. Onları buradan kovmak da bizim işimiz.”

 

 

BÖLÜM 4 – ROY MUSTANG SAVAŞTA

18 Temmuz 1925 (Shamballa Tarihi)

Edward ve Alphonse, Merkez şehrin sınırlarının yaklaşık bir kilometre uzağına kurulmuş siperlere yaklaşamadan askerler tarafından durdurulmuşlardı. Kendilerini tanıtmaları üzerine şaşkınlık içine düşen askerler yine de onlara inanmamakta direniyordu. Yıllar önce anlatılan efsane kardeşler olarak bilinmelerinden başka haklarında en ufak bir delil yoktu çünkü. Edward’ın uzun ve sinirli ısrarları üzerine olay yerine gelen Onbaşı Roy Mustang, iki kardeşi görmesiyle çok daha büyük bir şaşkınlığa düşmüştü.

Edward ve Alphonse, kendisi henüz otuz yaşındayken onları tanıdığı gibi genç görünüyorlardı. Bir süre ne diyeceğini bilemeden bekledi. Ardından yüzünde sinirli bir ifade oluşmuştu. “Bütün bunların nedeni sizsiniz, değil mi” der gibi bakan gözleri yaşlanmış olmasına rağmen, hala katı ve dinç görünüyorlardı.

“Sizler artık Devlet Simyageri değilsiniz. Ne istiyorsunuz?”

“Bu olanlardan biz sorumluyuz. Size yardım edebiliriz” dedi Edward kendinden emin bir tavırla.

Mustang dudağının kenarıyla gülümserken çatık kaşlarında en ufak bir hareketlenme olmamıştı. Yine de hala tanıdığı Edward karşısındaysa eğer, her ne yaparsa yapsın onu fikirlerinden veya yapmak istediklerinden alıkoyamayacağını biliyordu.

“Pekâlâ. Beni takip edin.”

Edward ve ruhu zırha bağlı Alphonse, önlerinden yürüyen Mustang’ı takip ederken etrafta onlarca askerin acı çekişlerini ve inlemelerini duyuyorlardı. Birçoğunun kolu, bacağı veya bir başka bölgesi bandajla sarılmış yatıyordu. Düşmana karşı yeterli asker olmamasından dolayı hiçbiri savaş alanından uzaklaştırılmamıştı. Aksine acil bir durumda tekrar siperlere geçmeleri gerekiyordu.

Yüz metre kadar uzaklıktan gelen bomba patlaması sesiyle tüm askerler yerinden sıçramıştı. Mustang, uçan araçlardan atılan bu bombalara artık alışmıştı. On yıl kadar önce bunun benzeri bir alet ile gökyüzünden asker yağdığını görmüştü ve tıpkı şimdiki gibi onlara karşı savaşmıştı. Fakat şimdiki düşman onlardan çok daha güçlüydü. Tankları, uçakları ve yüzlerce metre ileriye ateş edebilen dürbünlü tüfekleri yüzünden, kazdıkları siperlerden kafalarını dahi çıkaramaz hale gelmişlerdi. Merkez şehirde ne yaptıklarından haberleri olmamasına rağmen, Elric kardeşlerin her şeyi anlatacaklarından emindi.

Ateş simyageri olarak nam salan Mustang, siperden biraz daha aşağıya doğru inen ve karargah merkezi olarak kullanılan boşluğa girdiğinde Edward konuşmaya başlamıştı.

“Onbaşı ha. Hala rütbe atlamamak için ısrarcısın.”

Mustang cevap vermeden masasının önüne geçip, önündeki haritadan birliklerini ve rapor edilip işaretlenmiş olan düşman askerlerinin son görüldüğü noktaları incelemeye başladı. Rütbesinin yükselmesine izin vermemiş olsa da tüm askerler tarafından saygı görüyordu. Şimdiki baskın yüzünden Merkez şehirde esir edilmiş generaller ve komutanlar yüzünden de kendi birliğini yönetecek en yetkili birkaç kişiden birisi olarak kalmıştı.

“Geçen sefer sormaya fırsatım olmadı. Ama şimdi her şeyi öğrenmek istiyorum. Bunlar kim? Nereden geliyorlar? Ne istiyorlar? En önemlisi, Al neden hala o zırhın içinde ve sen neden hala küçük bir çocuk olduğun zamanlardaki gibi görünüyorsun.”

Edward istemsizce bağırarak Mustang’a karşı çıkmıştı.

“SEN KİME KÜÇÜK DİYORSUN!!!”

Boyuna olan takıntısı hala geçmeyen Edward, ani çıkışının ardından derin bir nefes alarak Mustang’ın tüm sorularını yanıtladı.

“Buraya çok benzeyen başka bir dünya orası. Almanya denilen bir şehirden geliyorlar. Biz oraya gittiğimizde büyük bir savaş yeni bitmişti. Şimdi ise bir diğerine hazırlanıyorlar ve ikinci savaştan üstün çıkmak için büyük ölçüde teknolojilerini geliştiriyorlar. Olabilecek her türlü gücü de kullanmaya niyetliler.” Edward başını önüne düşürerek sonraki anlatacaklarının kendisi yüzünden olduğunu söylemeden Onbaşının anlamasını sağlamıştı. “Bu dünyadaki simyayı kullanmak istiyorlar. Amaçları Felsefe Taşı’nı yapmak ve onu kendi dünyalarına götürmek.”

“Felsefe Taşı mı? Bizim dünyamızda bile efsane olan bir taş peşinde mi koşacaklar.”

“Efsane olmadığını biliyorsun. Onlar bizim hayatlarımızı önemsemiyor. Felsefe Taşı için Merkez şehirdeki tüm insanları kurban edecekler.”

Mustang’ın korkusu yüzünden okunuyordu. Koca bir şehri sırf biraz güç uğruna nasıl katledeceklerini düşünmüştü önce. Ama kendi dünyasında da buna benzer şeyler yaşandığını hatırlaması fazla sürmemişti. İnsanlar her nerede olursa olsun güç uğruna diğerlerini hiçe sayabiliyordu.

“Bu dünyaya nasıl gelebildiler?” diye sorduğunda ise cevabını gayet iyi biliyordu. Sadece detayını öğrenmek istiyordu.

“Beni kullandılar. Simyanın nasıl kullanıldığını öğrenmişler. Üstelik bizim bildiğimizden çok daha iyi bir şekilde.”

“Bu dünyaya nasıl geldiler!” diyip elini masaya vurduğunda Mustang bu sefer çok daha sinirliydi.

“Beni öldürerek.”

Mustang ne diyeceğini bilemeden durdu. Daha fazlasını öğrenmek istemediğine karar verdi. Sadece kapıyı nasıl kapatacaklarını ve düşmanı nasıl geri gönderebileceklerini bilmek istiyordu artık.

“Tüm bunlardan nasıl kurtulacağımız hakkında bir fikrin var mı?”

“Onlara kendi silahlarıyla saldırabiliriz. Kullandıkları araçlar petrol dedikleri kaynaktan üretiliyor[3]. Bu yüzden tankları daha hızlı ve kilometrelerce ileriye fırlatabildikleri patlayıcı roketler yapabiliyorlar. Madem şehre yaklaşamıyoruz biz de onlara aynı şekilde karşılık vermeliyiz.”

“Ama önceliğimiz şehirdeki insanları tahliye etmek ve o kapıdan daha fazla askerin gelmesini engellemek olmalı. Yeterince vaktimiz yok.”

“Şehrin içine kanalizasyonu kullanarak girebiliriz.”

“Düşündük. Çoktan oralarda barikat kurmuşlar. Biz de kendi yolumuzu açmaya karar verdik.”

Armstrong’un karargaha girmesiyle Elric kardeşler durumu anlamışlardı. Toprak ile ilgili simyada uzman sayılan Armstrong, şehrin merkezine kadar uzun bir yolu yumruklarıyla kolayca kazabilmişti. Onbaşı Mustang daha fazla ayrıntıya gerek kalmadığına inanarak konuşmasına devam etti.

“Siz o kapıyı nasıl kapatacağımızı bulun. Gerisini bize bırakın.”

 

 

BÖLÜM 5 – TEKNOLOJİ SİMYAYA KARŞI

19 Temmuz 1925 – (Shamballa Tarihi)

Armstrong’un Merkez şehrin meydanına kadar açtığı tünelden dışarıyı görebildikleri ufak bir delik bulunuyordu. Mor ışık saçan kapıdan içeriye giren tankların üzerindeki roketler, kapıdan geçmeleri için gerekli hızı onlara sağlıyordu. Ardından roketlerin konumlandırılmalarını tankların arkasına doğru çevirerek, gerekli durumlarda tankları hızlandırmak amacına ulaşıyorlardı. Muhtemelen zamanı geldiğinde tekrar kapıdan geçebilmek için bu roketlerin gücünü kullanacaklardı.

Kapıdan içeriye giren mühimmat, birleştirilmek üzere dağıtılmış uçak parçaları ve yüzlerce silah sadece Edward ve Alphonse’ye normal gelmişti. Ancak onları şaşırtan en büyük etken ise, kapıdan geçen bazı askerlerin simya gücü elde etmeleri olmuştu. Üstelik tıpkı Edward gibi bir dönüşüm çemberi kullanmadan bunu gerçekleştirebiliyorlardı. Roy Mustang bu görüntünün üzerine Edward’a sordu.

“Simya yapamadıklarını söylemiştin?”

Edward’ın sinirle dolu bakışları, Alman diktatörün vahşetineydi.

“Kapı onlara bilgiyi vermiş olmalı. İnsan dönüşümüne girişenlerin elde ettiği gibi, çember olmadan simya yapabiliyorlar.”

Mustang etrafı iyice inceledikten sonra saldırı planını kısmen kurmuş gibiydi. Yine de öğrenmek istediği bazı bilgileri hemen yanında duran Edward’a sormaktan kendini alıkoyamıyordu.

“Uçak dediğin şu araçları nasıl durdurabiliriz?”

“Yakıtları bittiği zaman yere inmeleri gerekecek. Uçaklar dalışa geçmediği sürece bombaları yeterince isabetli değil. Dalış sırasında ise normal tüfeklerle bile hasar verilebilir.”

“Yine de bizim için risk ve onlar için büyük bir avantaj.”

Mustang, hava olaylarına hükmederek hotum ve benzeri etkiler oluşturabilecek kadar yetenekli hangi simyagerler olduğunu düşünürken Edward aklındaki soruyu soracak fırsatı bulmuştu.

“Nasıl saldırmayı düşünüyorsun?”

“Askerlerimiz ve tanklarımızın bir kısmıyla kuzey ve doğu cephelerinden ani bir baskın yapacağız. Onlar eş zamanlı bir saldırı olduğunu düşünüp birliklerini ikiye böldüklerinde kazdığımız kanallardan çıkarak düşmanı arkadan vuracağız. Bunun için elimizdeki en iyi Devlet Simyagerlerini bu işe almamız gerekiyor. Ve buna sizler de dahilsiniz.” Ardından kapıyı göstererek “Ama önceliğimiz onlara gelen desteği kesmek olmalı. Bunu nasıl yapacağımız hakkında bir fikri olan var mı?” dedi.

Armstrong bu konu hakkındaki fikrini paylaşmakta gecikmemişti.

“Simya ile kapıyı örtecek taş bir duvar yapabilirim. Gelen birlikler birkaç saniye bile kapının içinde kalırlarsa canlı çıkamazlar.”

“Bu bize sadece zaman kazandırır. O kapıyı tamamen yok etmemiz lazım.”

Bu sefer bildiklerini paylaşma sırası Alphonse’ye gelmişti.

“Söylediklerine göre kapıyı bizim dünyamızdan bir ruhu, onların dünyasından buraya göndererek açtılar. Yani abimin ruhunu. Belki onların dünyasındaki bir ruhu geri göndermek kapıyı kapatacaktır.”

“Onlardan birkaçını öldürdük zaten.”

Edward bir anlık duraksamanın ardından ne yapabileceğini çözmüştü.

“Eşit Takas kanunu. Kapı buraya bizim ruhumuzu göndermiş olabilir ama kapı kapalıyken biz diğer taraftaydık. Buraya ait bir ruh oraya gitmediği sürece o kapı kapanmayacak.”

Herkes bunun ne demek olduğunu biliyordu. Kapının kapanması için birisi kendini kurban edecek ve kapıya bırakacaktı. Edward ise tüm bu sorunların nedeni olarak kendisini gördüğü için bunu yapmaya gönüllü olduğu gözlerinden okunuyordu.

* * *

Aradan geçen birkaç saatten sonra tüm askerler pozisyonunu almıştı. Arkadan yapılacak baskın ekibinde ise Edward, Alphonse, Roy Mustang ve Armstrong’un dışında elli kadar asker tünelde bekliyordu. Kuzey ve doğu cephesindeki askerler saldırıya geçtiğinde, Mustang ve ekibi tünelden çıkarak kapıyı kontrol altında tutacak ve düşmanı arkadan kuşatarak ablukaya alacaklardı.

Düşman askerlerinin bir kısmı uçaklar ile siperleri bombalayıp nöbet tutarak saldırıları engelliyor olsa da, büyük çoğunluğu şehrin üzerinde çizmeye çalıştıkları dönüşüm çemberini tamamlamaya ve halkı kontrol altında tutmaya çalışıyordu.

Şehir sınırları içinde yükselen alarm sesi, askerlerin ilk saldırıya çıktığının habercisiydi. Çemberi tamamlamak için uğraşan askerler ve şehrin sokaklarında gezen tanklar Yüzbaşı Gerard’ın emri ile hemen saldırıların geldiği yerlere doğru yönelmişlerdi. Üst üste bağımsız çift namlulu tanklar aynı anda iki farklı yere ateş edebilme imkanı sağlıyordu ve birkaç tank bile koca siperi topçu ateşine tutarak askerleri olduğu yerden çıkmamaları için zorluyordu. Düşmanın amacı gerçek anlamda savaşmak değil, zaman kazanarak çemberi tamamlamaktı. Şehir içindeki insanları kullandıktan sonra hem Felsefe Taşına sahip olacaklardı, hem de binlerce insanı kontrol altında tutmak için parçalara ayırdıkları orduyu daha düzenli ve birlik hale getirerek güçlerine güç katacaklardı.

Ordunun büyük bölümünün sınırlara kaydığını gören Roy, karşı saldırıya geçmek için en iyi fırsatın şimdi olduğunu düşünmüştü. Başını hafifçe öne eğerek verdiği komutu üzerine Armstrong yumruğunu var gücüyle etrafı gözetledikleri deliğe savurdu. Büyük bir patlama ile açılan devasa delikten Roy ve askerleri aniden etrafa saçılarak gördükleri her düşmana ateş etmeye başlamışlardı.

Roy’un beyaz eldivenlerine işlenmiş ateş oluşturan dönüşüm çemberi sayesinde, elini her şaklatmasıyla etrafa yayılan alevler düşmanın yanarak koşuşturmasına neden oluyordu. Edward ise ellerini birleştirip yere koyarak gördüğü düşmanları yerden yükselen taş duvarlar arasında hapsediyordu. Alphonse, çelik zırhından seken kurşunlara aldırış etmeden elindeki tebeşirle olabildiğince hızlı magnetik dönüşüm çemberini çiziyor, düşman silahlarından çıkan mermilerin olduğu gibi yere yapışmasına neden oluyordu.

İki askerin yaralanması dışında bir kayıp yaşamayan Roy, çok kısa sürede kapının etrafını ele geçirmişti. Armstrong zaman kazanmak adına yumruklarını yere vurdu. Çelik muştaları üzerindeki çember sayesinde, yumruklarını toprağa değdirdiği her seferinde toprağa istediği şekli verebiliyordu. Böylece meydanın ortasından yükselen dev taş bloğunu birkaç metre yukarıda parlayan kapının girişine kadar getirmişti. Şehri kuşatmış askerler ile uğraşırken bir de arkalarından başka takviyelerin gelmesi riskine giremezlerdi.

Kapının ele geçirildiğini öğrenen Gerard, tüm birliklerini meydana doğru yöneltmişti. Kuzey ve doğu siperlerinden çıkarak şehre doğru yaklaşan askerleri oyalaması için ise uçaklar gökyüzünden bomba yağdırmaya devam ediyordu. Yirmi kadar tank ve binin üzerinde askere karşı elli adet askerin karşı koyamayacağını biliyordu. Üstelik kendisi de dahil olmak üzere askerleri arasında da simya kullanabilen kişiler vardı artık.

Gerard’ın öğrendiği ilk şey ise, simya kullanmak için kullanıldığı maddenin kimyasal ve fiziksel özelliklerinin iyi bilinmesi gerektiğiydi. Maddeyi bileşenlerine ayırıp tekrar istenilen formda birleştirmek için sadece istemek değil, bu değişimlerin nasıl olacağını bilmek ve ona göre simyayı kullanmak gerekiyordu. Asker olmadan önce aldığı dersler arasında ise patlayıcı maddelerin kimyası, arkeoloji ve anatomide uzmanlaşmıştı.

Meydana yaklaşırken pusuya yatmış bir askeri gördüğünde bilgilerini hiç tereddüt etmeden kullanmaya başladı. Ellerini havada birleştirip yere koyduğu gibi, askerin altındaki toprağın içinde bulunan az miktardaki metan gazının tepkimeye girerek patlamasına neden olmuştu. Askerin etrafa dağılan parçaları Gerard için bir zafer ve güç gösterisiydi.

Simya şimdiye kadar görülmemiş bir güçtü. Bir maddenin bilgisiyle onu istenildiği gibi değişime sokabiliyorlardı. Ve bu dünyanın, simyanın gücünün farkında olmadığına inanıyordu. Bu yüzden bu gücü hak eden insanların kullanması gerektiğini düşünüyordu. Milyonlarca insanın katledilmesi ile üretilebilecek onlarca Felsefe Taşı ile kendi dünyasına Alman’ların hükmetmesini sağlayabilirdi.

Edward, Alphonse ve diğerleri meydana bakan binaların arasında siper almış, askerlerin yaklaşmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Tank topları Armstrong’un kapattığı taş bloğa ateş ediyor ve onu yıkmak için uğraşıyorlardı. Mustang’ın yapabileceği tek şey ise diğer cephelerden gelen desteğin bir an önce merkeze ulaşmasını beklemekti.

Bazı askerlerini binaların içinde konuşlandırarak yaklaşan askerleri kurşun yağmuruna tutmaları kısmen işe yarıyor gibiydi. Edward, Alphonse ve birkaç iyi simyager ise durmaksızın tüm girişleri taş bloklar ile kapatarak düşmanın yaklaşmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Ancak her kapattıkları geçit çok kısa süre içinde tanklar tarafından yıkılıyor ve tekrar kapatmaları gerekiyordu.

Dört bir yandan yaklaşan askerlerin bir kısmını uzak tutmayı bir süre başarmış olsalar da, düşman tankları karşısında fazlasıyla çaresizlerdi. Tanklar, roket desteklerini kullanarak oldukları yerden yükselip meydan içerisine iniş yaptıklarını gördüklerinde ise tüm birlik donakalmıştı. Edward ellerini birleştirip hemen yanına inen takın üzerine koyarak, tankın motorundaki tüm ısının dışarıya saçılmasına neden olmuştu. Motoruyla birlikte bütün aksanları donan tank ise hareketsizce orada kalmıştı.

Kapalı duvarları teker teker aşan düşman gittikçe yaklaşırken, geriye Roy ile birlikte meydanı savunan bir avuç asker kalmıştı. Kendi birliklerinin de yaklaştığını duyabiliyordu ama çok etkili olamadıkları fazlasıyla belliydi. Armstrong bulduğu her fırsatta kapıyı kapatmak için oluşturduğu sütunun parçalanan kısımlarını tamir ediyor, Edward ve Alphonse ise yaklaşan tankların önünü kesmek için ellerinden gelen her türlü simyayı kullanıyorlardı.

Ölen askerlerin silahlarını eline alarak direnişe katılan halkın gücüyle birlikte, Gerard gittikçe çaresiz bir hale gelmeye başladıklarını anlamıştı. Kontrolü eline alması gerekiyordu ve hala halkı zapt etmek adına dağınık duran yüzlerce asker yüzünden bunu yapmakta zorlanıyordu. Üstelik serbest kalan insanlar ellerine geçen her şey ile onlara saldırıyor, büyük hasar veremeseler bile kuşatılmak üzere olan askerlerini zor durumda bırakıyorlardı.

Gerard başka yolu olmadığını düşündüğünden daha fazla beklemeden emrini vermişti.

“Tüm birlikler gördüğünüz herkesi öldürün!”

Emir tek tek tüm askerlere yayıldıkça, kontrol altında tuttukları her kim olursa, kadın, çocuk demeden büyük bir katliamın başlamasına neden olmuşlardı. Şehrin dört bir yanından yükselen tüfek sesleri ve acı dolu haykırışlar meydana kadar ulaşıyordu. Gerard için önem taşıyan bu insanlar şimdilik katledilebilirlerdi. Bu dünya ile olan bağlantı kopmadığı sürece, bunlar gibi binlerce insanı bulmak hiç sorun olmayacaktı ne de olsa. Şimdi önemli olan onlara zorluk çıkaran her engelden kurtulmak ve kapının güvenliğini sağlamak olmalıydı.

Düşman askerleri fırsat buldukça binaların çatısına çıkıyor ve uzun menzilli silahlarıyla gördükleri askerleri vuruyorlardı. Ekibiyle birlikte iyice oldukları yere sinmek zorunda kalan Roy, bütün bunları sonlandırmanın zamanı geldiğini düşünüyordu. Eğer biraz daha beklerlerse çok daha geç olabilirdi.

“Armstrong… Kapıya açılan bloğu yok et.”

Emrini verdiğinde Edward ve Alphonse’nin gözleri büyümüştü. Neden böyle bir şey istediğini anlamaya çalışırken, Mustang’ın asla pes etmeyeceğini ve aklında iyi bir fikir olacağını da gayet iyi biliyorlardı.

Armstrong yerinden sıçradığı gibi taş bloğun arkasına kadar durmaksızın koştu. Ayaklarının altından seken kurşunlara hedef olmamak için olabildiğince çabalıyordu. Bloğa vardığı anda sıkmış olduğu yumruğunu taşa geçirdi. Aktifleşen dönüştürme çemberi sayesinde koca taş blok bir saniye içinde parçalara ayrılmıştı ve etrafı göz gözü görmeyecek derecede toz bulutu sarmıştı.

Toz bulutunu fırsat bilen Edward olduğu yerden çıkarak konumunu değiştirmeye karar verdi. Düşmana farklı bir açıdan saldırmak iyi bir plan olacaktı ve şimdiki duman bunun için uygun ortamı sağlıyordu.

Tam istediği konuma varmak üzereyken Alphonse’nin sesiyle olduğu yerde durdu.

“Mustang!”

Arkasına dönüp baktığında, Roy Mustang meydanın tam ortasında duruyordu. Üstü çıplaktı ve kan ile tam göğsüne çizdiği çemberi gayet iyi biliyordu. Roy kendi bedeninde insan dönüşümünü kullanacaktı ve bunu kapının içinde yaparak onun tamamen kapanmasına neden olacaktı. Edward tüm bunların nedeni olduğu için böyle bir fedakarlığı Roy’un yerine kendisi yapması gerektiğine inanıyordu.

“Hayııır. Dur…”

Mustang, Edward’a bakarken yüzündeki hafif tebessüm, onların hala ikinci bir şansı olmasından kaynaklanıyordu. Yaşamak için koca bir ömürleri vardı önlerinde ve bunu onların elinden almaya razı gelemezdi. Zaten bu güne kadar birçok acı çekmişlerdi. Artık fedakarlık sırası kendisine gelmişti.

“Armstrong, beni kapıya taşı.” Dedi Roy kendinden emin bir şekilde.

Louis Amrstrong bir süre tereddüt ettikten sonra yapılması gerekeni yaptı. Yumruğunu yere vurduğunda Mustang’ın altından yükselen taş blok, onu kapının içine kadar sokmuştu.

Birkaç saniye sonra ise kapı, büyük bir ışık saçarak yok olmuştu. Edward dizleri üzerine çöktüğünde kaskatı kesildi. Her ne kadar gelecek olan tehlikelerden kurtulmuş olsalar da, Roy Mustang gibi bir adamın bu dünyadan gitmesi büyük bir kayıptı. Bu kaybın nedeni olan tüm düşman askerinden ise bedelini almanın zamanı geldiğine inanıyordu.

Sinirli şekilde ayağa kalktığında tam karşısında ne yapacağını bilemeden bekleyen Gerard’ı gördü. Kapı kapandıktan sonra bu dünyada bulunmanın bir anlamı kalmamıştı. Tüm askerler de bunun farkındaydı ve büyük çoğunluğu teslim olmayı kabul etmişti. Sonsuza kadar savaşamazlardı ne de olsa. Hele ki destek ve mühimmat olmadan milyonlarca insana karşı asla savaşamazlardı.

Ancak Gerard’ın hırsı ve gururu teslim olmayı kendine yediremiyordu. Yüzündeki sinirli bakışlarını Edward’a çevirdiğinde, bütün bu olanları ona ödetmeye karar vermişti. Nasıl hala yaşadığını veya nasıl bu kadar genç görünüşe kavuştuğunu bilmiyordu ancak o olduğundan son derece emindi.

“Seni tekrar geberteceğim pis velet.”

Gerard ellerini havada birleştirip yere koyduğunda, Edward da aynı şekilde ona karşılık vermişti. Edward ayaklarının altındaki taş yolun yapısını değiştirerek çeliğe dönüştürdü ve hemen altında gerçekleşen patlamanın etkisini olabildiğince aza indirdi. Yine de patlamanın şiddeti yüzünden yerinden fırlayıp birkaç metre geriye düştü. Gerard’a karşı uzak mesafede kalmanın iyi bir fikir olmadığının farkına varınca, iyi olduğu diğer şeye yönelmesi gerektiğine karar verdi. Ellerini birleştirdiğinde sol elini, Automail sağ kolunun üzerine koydu. Metal kolunun bileğinden uzanan bir bıçağın şekillenmesini sağlamak, Edward’ın simyada yeniden biçimlendirme yeteneklerinden sadece bir tanesiydi. Sağ kolunu bir bıçak gibi kullanarak yakın dövüşe girecekti ve Gerard’a ne kadar yakın durursa, onun patlamalar yapmasına da o kadar engel olmuş olacaktı.

Hızla Gerard’a doğru koşarken, hala onun gerçekleştirdiği patlamalardan kaçınmaya çalışıyordu. Duvarlardan ve zeminden saçılan taş parçalarına aldırış etmeden, zikzaklar çizerek Gerard’ın dibine kadar gelmişti.

Bıçağını ona savurduğunda Gerard da aldığı dövüş eğitimleriyle ona karşılık vermeye başlamıştı. Edward’ın boşa savurdu birkaç hamleden sonra metalik kolunu kavrayarak onu kaldırıp yere vurdu. Ellerini birleştirip onun kafasına tutmak için hareket ettiğinde ise amacı, vücudundaki tüm suyu ayrıştırıp ortaya çıkan hidrojeni patlatmak idi. Ancak Edward çok daha hızlı bir manevrayla onun hareketinden kaçtı.

Edward o sırada Gerard’ın simya ile ilgili tabulardan haberi olmadığını anladı. İnsan dönüşümü yapmanın sonucunu bilmediği açıktı. Bunu nasıl bir avantaja çevirebileceğini de gayet iyi biliyordu.

Tekrar yerinden sıçrayarak Yüzbaşı’nın yüzüne vurmaya çalıştığı bıçağı boşa savrulmuştu. Hiç ara vermeden ardı sıra yumruklarını ona vurmaya çalışsa da Gerard hepsinden büyük bir ustalıkla kaçıyordu. Son hamlesinin üstüne ise Gerard, Edward’ın savunmasız sol boşluğuna tüm gücüyle bir yumruk indirdi. Olduğu yerde iki büklüm kalan Edward’ın nefesi bir süreliğine kesilmişti ancak tam istediği yere gelmiş olması kurduğu planı uygulaması için fırsat vermişti. Kalan son gücüyle bıçağını savurarak Gerard’ın bacağını bileğinden kopararak yere düşmesine neden oldu.

Gerard büyük bir çığlıkla bağırırken aynı zamanda Edward’a küfürler yağdırıyordu.

“Lanet pislik. Ne yaptın bana?” bir süre acı çekerek haykırdıktan sonra ise deli gibi gülmeye başlamıştı. “Hahahaha… Bana zarar veremezsin.”

Gerard ellerini havada birleştirerek kopuk bacağına koydu. Anatomi bilgisi sayesinde kopan bacağının yerine simya ile yenisini getirebileceğini düşünüyordu. Bacağından yükselen ışığın ardından ise bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.

Yerinden kalkan Edward, Gerard’ın yüzüne acınası şekilde bakıyordu.

“Seni aptal. Bu dünyadaki en büyük tabuyu yıktın. Asla insan dönüşümü yapmamalısın.”

Gerard’ın büyüyen gözleri neler olacağının korkusunu yansıtıyordu. Ardından kendisini bembeyaz bir boşluğun içinde buldu. Arkasından gelen kapının sesiyle o tarafa yöneldiğinde ise, hayatının en korku dolu anını yaşıyordu. Kapının ardındaki karanlıktan ona bakan yüzlerce göz onun bedenini istiyordu. Olduğu yerden kalkıp kaçmak için koşsa da, kapıdan uzanan siyah eller onu bir çırpıda yakalayıp yerde sürükleyerek kendilerine çekiyorlardı. Kapı kapandığında ise Gerard’dan geriye bir şey kalmamıştı.

Edward yorgunluğuna yenik düşerek yere oturduğunda gözlerini açık tutmak için zorlanıyordu. Alphonse koşarak hemen yanına geldiğinde ise yüzünde tatlı bir tebessüm belirmişti.

“Her şey bitti Al. Artık evimizdeyiz.”

Yere iyice uzanıp gözlerini bulutlu gökyüzüne çevirdiğinde ise aslında henüz her şeyin bitmediğini gayet iyi biliyordu. Eşit Takas kanunu, her şeyi başa almış, hatta Roy Mustang ve birçok insanın ölümü gibi geri alınamaz bedellerin ödenmesine neden olmuştu. Üstelik kardeşinin bedeni ve kendi kolu ile bacağının yerinde soğuk çelikten başka bir şey kalmamıştı. Bütün bunları tekrar geri kazanmanın bir yolu olmalıydı. Aslında her şey daha yeni başlıyordu.

 

SON

 

FULLMETAL ALCHEMIST SÖZLÜĞÜ

 

KAVRAMLAR

Automail: Metalden yapılan ve vücuttaki sinirlere direkt bağlama yoluyla monte edilen bir çeşit protez. İyi yapılmış bir automail, gerçek bir uzvun gücünü ve hareket kabiliyetini karşılayabilir (hatta daha da iyisini). Automailın bazı formları balistik aletler veya diğer gelişmiş aletleri içerir. Gerçek dünyanın sibernetik araştırmalarının oldukça ilerisinde bir çeşit sibernetik teknoloji gibi görünmektedir.

Devlet Simyageri: Başkomutanın doğrudan emri altında ordunun özel bir koluna hizmet eden simyacıdır. Devlet Simyacıları bir dizi sınav sonucu seçilirler ve en güçlü ve yetenekli simyacılar olarak kabul edilirler. Devlet Simyacısı’nın pozisyonu hatırı sayılır bir otoriteyi ve etkiyi elinde tutar, (otomatik olarak Binbaşı rütbesini alırlar). Bununla beraber, Devlet Simyacıları halk tarafından küçümsenir, çoğu zaman “askeriyenin köpeği” diye çağrılırlar (özel yetkiler kazanabilmek için ruhunu askeriyeye satan insan anlamında.)

Dönüştürme Çemberi/Dönüşüm Çemberi: Dönüştürme çemberleri, simyasal tepkimelerde katalizör görevi görür ve herhangi bir dönüştürme için gereklidir; bununla beraber, bazı simyacılar, Edward Elric gibi, çembere ihtiyaç duymadan dönüştürme yapabilirler. Çember, enerjinin sabit akışını simgeler; desenler, dönüştürme işleminin ne gibi etkileri olacağına karar verir. Bir çember; yere çizilebilir, bir giysi parçasının üzerine işlenebilir veya simyacı kendi üzerine dövme şeklinde bile yaptırabilir. Dönüştürme çemberleri, tebeşirden kana, izi çıkan herhangi bir maddeyle çizilebilir.

Eşit Takas Konunu: Bir şey elde etmek için eşit değerde başka bir şeyin verilmesi gerektiğine dayanan kanun.

Felsefe Taşı: Sahibine, Eşit Takas prensibini tamamen saf dışı bırakma izni veren efsanevi taştır. Tüm getirileriyle beraber, bir Felsefe Taşı oluşturmak için hammaddenin harcanması gerekmektedir ve bunun için gerekli olan hammadde de insan hayatıdır.

Homunculus: İlk anime serisinde Homunculuslar, insan fiziği ve aklı kazanmış, üretilmiş yapay varlıklardır. Bununla beraber, ruhları yoktur ve varlıkları, sayısız ruh kullanılarak yapılan Felsefe Taşı ile bir dereceye kadar değiştirilebilir. Acımasız ve kararlı bu yaratıklar, Fullmetal Alchemist serisindeki başlıca kötü karakterlerdir. Çıkarcıdırlar, olayların arkasından ipleri çekenler çoğu zaman onlardır ve daha fazla işlerine yaramayacağını bildikleri kişileri hemen yok ederler.

İnsan Dönüşümü: Ölmüş bir insanı canlandırmak için teşebbüs edilen yasak yöntemdir. Bununla beraber, onu uygulayan insandan bir şey alır (ör: kol, bacak veya organ) fakat insanı yaratmak yerine simyacıyı vazgeçtiği şeyle orantılı olarak bilgi elde ettiği Kapı’ya götürür. İlk animede, insan dönüştürme girişiminin son ürünü bir Homunculus’tur.

Kan Mührü: Dönüşüm çemberinin bir çeşididir. Bir kişinin ruhunu kanla bir nesneye bağlamak için kullanılır. Bu bir zırh olabilir. Yapılan kan mührünün ruh ile bir bağı olması gerekir ve ruh bu kan ile mühre bağlanır. Mühür silindiğinde ruh da yok olur. Kan en iyi demire yapışabildiği için en etkili kan mührü zırha yapılanlardır.

Kapı: Bütün simyasal gücün kaynağıdır. İlk animede denir ki simya için enerji çağrılışının her seferinde Kapı ileri doğru savrulur, herkesin içinde bir Kapı vardır ve Kapı’ya ulaşmak için gerekli olan tek şey nasıl yapacağın bilgisidir. Ayrıca denir ki vücut, akıl ve ruh arasında Kapı diğer bir değişle ölüm denen ince bir bağ vardır. İlk animenin ileri sürdüğü üzere bir bebeğin vücudu, aklı ve ruhu arasında ince bir bağ vardır ve bu nedenle bebek kullanarak Kapı’yı çağırmak kolaydır.

Simya: Animede simya basitçe üç adımlı bir metoddur. Bu adımlar, analiz (maddenin dönüştürülebilmesi için maddenin yapısını ve özelliklerini anlamak), yıkım/parçalama (maddeyi temel bileşenlerine ayırmak) ve yeniden yapım (maddeyi başka bir şekilde veya özellikte tekrar oluşturmak).

 

KARAKTERLER

Alex Louis Armstrong: Kaslı Simyacı, simyacılardan oluşan seçkin bir ailede doğmuştur ve kendi ailesinin teknikleri üzerine uzmanlaşmıştır. Ailesinin üyeleri, geçmişte, devletin içinde en yüksek askeri ve politik mevkileri doldurmuşlardır. Simyacı unvanını, simyasını kol gücü ile birleştirmesinden almıştır.

Alphonse Elric: Edward Elric’in duygusal ve kibar genç kardeşidir. Simyada çok başarılıdır fakat dönüşüm çemberi olmadan simya kullanamaz. O tüm vücudunu annesini yeniden geri getirme girişiminde kaybetmiştir ve abisinin onun ruhunu bir zırha bağlamasından sonra uzun süre o zırh içinde yaşamıştır. (Animenin 51. Bölümünde tekrar bedenine kavuşmuştur ancak hafızası tam olarak yerine gelmemiştir.) Alphonse genç kardeş olmasına rağmen, zırha sahip olduğundan dolayı Edward’dan daha büyük olduğu zannedilir. Koku, tat, hissetme gibi duyguları yoktur. (Hatta uyumadan yemek yemeden bile yaşar) fakat görebilir duyabilir ve konuşabilir. Abisi gibi bir simyacı olmak ister.

Edward Elric: Edward çok güçlü bir simyagerdir. Özellikle annelerini dönüştürme girişimlerinden sonra gerçeğin kapısı’nı(veya simyanın kapısı) gördüğü için, yani insan dönüşümünü denediği için, simya çemberi kullanmadan dönüşüm yapabilir. Edward aslında inatçı ve insani duyguları çok sevecen olan bir karakterdir. Kardeşiyle arada bir tartışsa da birbirlerini çok sevmektedirler. Edward boyu konusunda çok hassastır. Ona kısa denilmesi anında bir anda parlar ve aşırı kızar. Ama her zaman insanlara yardım ederler ve bu sayede yol boyunca gittikleri birçok yerde arkadaşlar edinirler.

Envy: Homunculusların en büyük olanıdır. Gerçekte ne gibi göründüğünü unutmuştur ve istediği kılığa girebilmektedir. Tüm insanoğlundan nefret eder ve nefret edebildiği kadar fırsat buldukça birçok insanı öldürebilir. Envy Felsefe Taşını pek önemsemez, diğer Homunculuslar gibi insan olmayı da istemez. Babasından (Hohenheim) nefret ettiği gibi Ed ve Al’dan da nefret etmiştir. Dante’den babasının gittiğini öğrenince onu öldürmenin en doğrusu olacağını düşünür. Envy babasının Kapı’nın diğer tarafında yaşadığını öğrenince onu öldürme duygusu daha da kafasına takılır. Serinin 51’inci bölümünde, kapıdan geçerken bir ejderhaya dönüşür.

Hohenheim: Edward ve Alphonse’nin babasıdır (Ayrıca Envy’nin). Simyayı dönüşüm çemberi olmadan kullanabilir ve zamanın bir efsanesidir. Ed, annesini terk ettiği için ona karşı bir kin duyar.

Roy Mustang: Ateş simyacısıdır ve Elric kardeşlerin yeteneğini tanıyan ilk kişidir. Edward’ın ulusal simyacı olması için üyeliğe alan kişidir.

Winry Rockbell: Edward ve Alphonse’nin çok yakın çocukluk arkadaşıdır. Automail yapma konusunda çok ustadır ve Edward’ın kolu ve ayağı için de Automail yapmıştır. Edward ile Winry arasında romantik havalar estiği de görülür. Elric kardeşler ilk simya denemelerini, Winry’ye bir oyuncak bebek yaparak denerler. Ailesi Ishbal Savaşı’nda doktor olarak görevliydiler fakat ailesi Roy tarafından o zaman öldürülmüştür.

 

GEÇEN YERLER

Amestris: Fulmetal alchemist serisindeki ulus devlettir. Kültürel ve teknolojik olarak 1. dünya savaşındaki avrupasına benzer. Çok geniş arazilere sahiptir.

Merkez: Asırlar önce gözden kaybolan, çok eski bir şehrin bölgesinde oluşturdu. Amestris’te hükümet merkezidir.

Resembool: Elric kardeşlerin evidir. Amestris’e bağlı küçük bir köy.

Shamballa: Bizim dünyamızdaki insanların diğer dünyaya verdikleri isim.

 


Alt bilgilerin, resimlerin ve sözlüğün kaynağı:

  • Wikipedia
  • fma.anime.web.tr

 


[1] Doğu Avrupa’da Almanya sınırları dışında yaşayan Alman azınlıkların, Almanya’nın hakimiyetinde birleştirilmesi ve yeni toprakların kolonizasyonu ile beraber Alman popülasyonunun bu topraklara yerleştirilmesi politikasıdır.

[2] Yıldırım savaşı, (Almanca Blitzkrieg, okunuşu › Blitzkırig) II. Dünya Savaşı’nda Almanların savaş doktrinidir. Doktrinin amacı hızlı ve ani saldırılarla, düşmanın düzenli bir savunma kurmasını engelleyip sonra da hızlı bir şekilde yok etmektir.

[3] Shamballa’daki araçlar odunun simya ile ayrıştırılması sonucu ortaya çıkan yanıcı gazlar kullanılarak çalıştırılmaktadır. (Kurgusal bilgi)

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *