Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Gabriella’nın Kovuğu

Dünya üzerinde yaşayan pek çok insanın ancak Hollywood yapımı filmlerde karşılaşabileceği, bulutların üzerinde süzülen, kara parçasından değil de adeta bir robot fabrikasından zorla ayrılmışçasına zemininden kopmuş kabloların ve metal parçalarının rastgele çıkıştığı, elektrik verilmiş dikenli tellerin etrafında yarım daire bir kubbe oluşturarak cızırdayıp, davetsiz misafirleri uzak tuttuğu, kasaba büyüklüğünde komplekste hummalı bir koşuşturmaca hakimdi. İçerisinde yer alan irili ufaklı binaların tam ortasındaki, diğerlerinden daha yüksek ve daha bakımlı, bir kontrol merkezi ya da gözcü kulesi olarak veyahut her iki işlevde de kullanılabilecek saydam ve sağlam cam kaplı gökdelenin en üst katından, daha aşağılarda yaşayan veya çalışan sakinleri tedirgin edecek derecede gürültüler, gıcırtılar, ayak ve kaynak sesleri geliyordu. Herhangi bir oda ya da koridor olmadan, sadece iki adet metal asansör kapısının açıldığı, tüm katın tamamından oluşan daire şeklindeki bölümde, bilgisayarların ışığı kırmızı uyarı sinyalleriyle yanıp sönüyor, bembeyaz kıyafetleri içerisindeki görevliler bir oraya bir buraya koştururken bir yandan birbirlerine telepatik emirler yağdırıyor, arada hatlar karıştığında veya işine karışılmasından hoşlanmayan bir tanesi üstünden anlamsız ve imkansız bir emir aldığında, normalde kovulmasına ya da seviyesinin düşürülmesine sebep olacak ancak şu an içinde bulundukları ortamda kimsenin umurunda olmayan bir şekilde tiz bir sesin eşlik ettiği bir kaç saniyelik krizlere girebiliyordu. Bütün bu kafa karıştırıcı ve yanıltıcı kaosun içerisinde, asansörlerden bir tanesinin vardığını ve açılmak üzere olduğunu belli eden ding sesinin yankılanması ile birlikte, kadın, erkek ve diğer bütün cinsiyetler her ne ile uğraşıyorlarsa bırakıp, hızlıca ezberlenmiş bir boy sırası oluşturdular.

Otomatik kapılar iki yana savrulduğunda, içeriye hepsinden daha uzun ve daha iri olmasının yanında, diğerlerinin aksine kafasına, ağzına ve ellerine her an bulaşıcı hastalık kapmak üzereymişçesine plastik koruma bonesi ve eldivenleri geçirmediği için yüz hatları ve sarı saçlarının seçilebildiği bir adam girdi. Keskin bakışları ile ip gibi dizilmiş, sayıları otuzu bulan personeli tek tek süzdükten sonra sıranın en başındakine yanına gelmesini işaret etti.

Belinden eğilerek reverans veren görevli, elinde tuttuğu eski bir disketi adama uzatırken ağız maskesini çıkarmadan, “Efendim, ölü pikseli bulduk.” dedi kısık bir ses tonuyla.

Sarışın, iri ve üstün olanın kaşları çatıldı. “Ne bekliyorsunuz, gidip getirin!” diye tok bir sesle bilgisayar fanlarının gürültüsünü bastırarak emrettiğinde normal bir günde canlı bir kaynaktan çıkan bir sesin çok nadir kulaklara erişebileceği dairede yankılandı dudaklarından çıkan kelimeler.

“Efendim, özel time ulaşamıyoruz.”

Elini alnına götürerek şakaklarını ovalayan adam, verdiği derin nefesin ardından bölümün tam ortasına yerleştirilmiş, hiç kimsenin yanına yaklaşmaya cüret edemeyeceği, önündeki panelde şu an kapalı olan dört adet ekran ve çeşitli kollar ile düğmelerin bulunduğu kahverengi deri koltuğuna doğru ilerledi. Oturup, omuzlarındaki ağırlığı kendisi için özel tasarlanmış koltuğun dayanaklarına yaslayıp, en sağ taraftaki panele döndü. Panelin yanı sıra dizili bir kaç düğmeye bastıktan sonra sabırsızca bekledi.

Kısa bir kaç saniyenin ardından, görüntü panelinde bir hareketlenme oldu. Simsiyah ekranın bağlandığına dair tek işaret, alıcı kameranın monteli olduğu kapkaranlık odada parıldayan, irissiz ve bebeksiz, kan damarlarının dahi olmadığı beyaz bir çift göz akıydı.

“Azrael, neden adamlarımın telefonlarını açmıyorsun?” diyerek ekrana doğru azarlayıcı bir ses tonuyla konuşan sarışın adam, “Ne yapıyorsun sen karanlıkta?” sorusunu ekledi ardından.

“Uyuyordum.” diye homurdandı, simsiyah ekranda konuştuğunda ağzını açtığına dair herhangi bir görüntü oluşmamıştı, azarlanmaktan ve rahatsız edilmekten hiç hoşlanmadığı mimiklerinden değil, ancak ses tonundan anlaşılabiliyordu.

“Birini alman gerekli. Aletiyle birlikte.”

“Emin misiniz? Son beş yılda bu ikinci, daha sonra ben azar işitiyorum insanlık tarihini etkileyebilecek birinin kaderini engelledim diye.”

“Emin- değilim Azrael.” Bir yandan da daha ilk girdiğinde adamlarından birinin verdiği disketi kişisel bilgisayarına takmış, ekranlardan bir diğerinde akan verileri inceliyordu. “Yine de -” diyerek devam etti sözüne, Azrael denen adamın itiraz etmesine izin vermeden. “Durumun ne kadar özel olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım.” O ana kadar sert ve emrivaki olan ses tonu yumuşama eğilimi göstermeye başlamıştı. “Bak, eğer sorun çıkarırsa babamla ben konuşurum.”

Karşıdan gelen derin nefes verme sesi kabullenişin işaretiydi. “Tamam, bilgileri tabletime gönderirsin.” diye ekledi Azrael, aynı zamanda üzerinden kalkılan bir yatağın yaylarının ve uzun süredir sık kullanılan bir dolabın menteşelerinden gelen gıcırdayışlar birbirini takip etti.

İstediğini elde etmiş olmaktan memnun, sarışın adam bağlantıyı keseceğini bildiği başka bir düğmeye bastıktan sonra disketteki potansiyel pikselin verilerini içeren dosyanın, Azrael’in istediği gibi tabletine ulaşmasını sağlayacak ayarlamaları yaptı. Koltuğu çevirdiğinde ise, anın verdiği heyecan ile dağılmalarını söylemeyi unuttuğu, hala asansör kapısının girişinde sıralı bir şekilde hazır olda bekleyen adamlarını görüp, istemeden bir kahkaha patlattı. Gökdelen adamın kahkahası üzerine temellerinden sarsıldı.

“Devam edin.” demekle yetindi. Biraz önceki ufak çaplı depreme rağmen üstlerinin bugün neşesinin yerinde olmasından rahatlamış çalışanlar, çil yavrusu gibi kendilerine ait bilgisayarların ve görevlerinin başına dağıldılar. Sarışın adam, yanından geçecek kadar talihsiz olan bir tanesini, tıpkı bir anne kedinin yavrularını taşırken gösterdiği davranışı misali ensesinden tuttuğu gibi havaya kaldırdı. “Sorgu odası ile merkezi hazırlat.” diyerek emirlerini ilettikten sonra, yere, ayakları üzerine geri bıraktı.

Ve itaatkar bir yavru misali çalışan, efendisinin emirlerini yerine getirmek adına hızlı adımlarla kendi istasyondaki telefonunun başına geçti.

* * *

“Kimisi sonsuz yaşama, kimisi utanca ve sonsuz iğrençliğe gönderilecek. Bilge olanlar gök kubbesi gibi, birçoklarını doğruluğa gönderenler de yıldızlar gibi sonsuza dek parlayacaktır.”

Papaz demecini bitirdiğinde kara yatak çıkılmayan çukura doğru alçalıyor, kara toprakla kaplanıyor, kadınların hıçkırıkları boğucu sessizliği yarıyor ve bir cenaze daha baş sağlığı dilekleri ile tamamlanıyorken, uğruna kalabalığın toplandığı bedenin asıl sahibi, dünya zamanına göre bir kaç dakika öncesine kadar world of warcraft oynadığı monster bilgisayarına sarılmış, mışıl mışıl uyuyordu.

* * *

“Ne zaman kendine gelir?”

“Bilmiyorum, insandan insana yüklenmesi değişiyor.”

“Süreci hızlandıramaz mıyız?”

“Riske etmezsin diye düşündüm.”

Sarışın adamın duvarları beyaza boyanmış, beyaz bir yatak ve yatağın içerisinde uyuyan insanoğlu dışında hiçbir eşyanın olmadığı kutu misali odada attığı voltalar artık sinirlerini bozmaya başlamış olan Azrael, “Ben gidiyorum.” diyerek kapıya yöneldi.

“Sağol Azrael, her şey için.” diyerek içten bir şekilde kardeşine teşekkür etti.

“Eğer sonuçlar olumlu çıkarsa…”

“Sana da haber veririm, kalman için ısrar ederdim ancak genelde senden çekiniyorlar.”

“Eh, korumam gereken bir itibarım var.” derken Azrael’in derinden gelen sesinden eğlendiği anlaşılıyordu. Sarışın adam, vücudunu saran simsiyah deri kıyafetleri, bir ucu göğsünden başlayarak plastik bir borunun devamında ağzını kapatıp bir çeşit nefes alma ünitesini andıran aleti, siyah yüzüne düşen siyah saçlarının parıldayan gözlerini büyük ölçüde kapattığı haliyle odanın geri kalanı ve kendisi ile büyük bir tezat içindeki kardeşinin arkasından kapıyı kapatıp huzursuz ileri geri yürüme işlemine geri döndü. Azrael’i severdi, uzaktan bir akrabayı sever gibi, biraz asi bulurdu, bu konuda kesinlikle ağabeylerine çekmişti, yine de sadıktı ve işini iyi yapardı. Saygısını uzun yıllar önce kazanmıştı.

Düşüncelerini bölen yataktaki bedenin huzursuz bir şekilde kıpırdanmaya başlamış olmasaydı. Üzerinde bir müzik grubunun armasının olduğu siyah tişörtü ve gri eşofman altı, yastığın altından sarıldığı diz üstü bilgisayar ile buradaki varlığı varoluşa ters genç adam, yavaş yavaş doğruldu. Gözlerini açmıştı, – bu iyiye işaretti – bakışları boştu ve sık sık göz kapaklarını kırpıştırıyordu, – bu normaldi – bulunduğu odayı ve onu inceliyordu. – bu ilgi çekiciydi –

“Merhaba Michael.” dediğinde gencin bakışları sarışın adamda sabitlendi.

“Hayranlarımdan biriyle tanışmaktan her zaman memnuniyet duymuşumdur.” diyerek devam etti, gencin konuşmasına fırsat vermeden. “Gerçi, ailen hayranım oluyor bu durumda ama olsun, yine de imza verebilirim istersen.”

“Ne?”

Genç adamın kafa karışıklığını daha iyi ifade edilecek bir soru zamiri, dünyaların hiçbirinde henüz icat edilmemişti.

“Michael, ismin, benden geliyor sonuç olarak.”

“Ah, aslında annem Michael Jackson hayranıydı.”

Sarışın Michael’ın hayal kırıklığı, omuzlarının ve kanatlarının düşüşünden anlaşılabiliyordu.

“Eh, yine de kendime biraz kredi verebilirim değil mi – bütün Michael’ların isim babası benim.”

“Sanırım.” Genç adam, sarışın Michael’a olan ilgisini kaybetmişti. “Neredeyim ben, cennette mi?” diye sordu, yatağın kenarında olduğu duvarlardan bir tanesine tıklattı. Beton hissi ve sesiyle karşılaştığında hayal kırıklığına uğrama sırası ona geçmişti.

“Hayır, ah, cennet çok sıkıcıdır. Tabii Orta Çağ hayranıysan tam sana göre, bitmek bilmeyen savaşlar ve balolar, ama beni açmıyor.”

“Burası da pek eğlenceliye benzemiyor.”

“Daha hiçbir şey görmedin!” diyerek kendi elleriyle kurduğu tesisi savunmaya geçen sarışın Michael, içinden gelen içeride neler olduğunu sayma dürtüsünü zor da olsa bastırdı.

“Peki cehennemde miyim?”

“Hayır, açıkçası yıllardır oraya ben de gitmedim. Lucy pek misafirperver değildir.”

“Arafta?”

“Güzel tahmin ama hayır.”

“Nerede olduğumu söyleyecek misin?”

Sarışın Michael, genç ve yanında pek ufak kalan Michael’in kalkmasına yardımcı olmak için elini uzattı. “Göstersem daha iyi olur.” dedi.

Kendisine uzanan eli kabul etmeme gibi bir lüksü olmadığından emin olan merhum, dev meleğin de yardımıyla ayaklandı. Sarışın Michael’ın “Bilgisayarını unutma!” emri üzerine, hemen yanı başında durmasına henüz bir anlam veremediği, hayatının değişmez bir parçası olmasına rağmen öbür dünya, ya da burası her neresiyse orada da yanından ayrılmayacağını en saçma rüyalarında bile görmediği dizüstüsünü kucakladı. “Son bir şey sorabilir miyim, gitmeden?” dedi, sakin bir şekilde.

“Elbette.”

“Neden şaşkın ya da korkmuş değilim? Ya da heyecanlı, bilmiyorum, herhangi bir şey.”

Sarışın Michael, bu sefer de kahkahasına engel olamadı. “Sen bir robotsun.” dedi, sanki başından beri bariz olanı belirtiyormuş gibi bir havası vardı. “Robotlar hissetmez, sadece insanların belirli durumlar karşısında gösterdikleri davranışları kopyalamak için programlanabilirler. Tabii, bunu aslında sana da uygulayabilirdik ama, iş birliğin şu an daha önemli.”

Genç Micheal, anladığını belirten bir ses çıkarıp, kapıyı onun için çoktan açmış olan meleği hızlı adımlarla takip etti.

* * *

Merkez kaç kuvveti sebebiyle yukarıya doğru havalanma eğilimi gösteren vücudu aslında aşağıya indiklerini anlaması için yeterliydi. Yürüdüğü sırada yer çekiminde bir farklılık hissetmemişti, henüz nerede olduğunu öğrenemediği burada, dünyadaki fizik kuralları birebir işliyor gibi gözüküyordu. Hoş, az önce artık bir robot olduğunu öğrenmişti, belki tahmin ettiğinden çok daha ağır olabilirdi. Bedeni, teni, saçları, nefes alış verişinde ciğerlerine – en azından içine – çektiği hava, dudaklarının kuruluğu, midesinin guruldaması ile bütün işaretler insan, kanlı canlı bir insan olduğunu zannetmesine sebep olsa da, Micheal’ın açıkladığı herhangi bir şaşkınlık ya da korku duyumsamama nedeni oldukça mantıklıydı. Ve şu an, içerisinde Vivaldi’nin Sonbahar’ının çaldığı metal bir asansörde hemen yanında kendisinin en az üç katı büyüklüğünde, uzuvları, yüz hatları, ten rengi kısacası omuzlarından çıkıp, kafasının üzerine yükselen ve içer doğru bükülerek yerlere kadar uzanan kapalı metal kanatları haricinde, bir de devasa olmasını saymazsak normal bir insandan hiç bir farkı olmayan bir melekle birlikteyken mantığını kullanabiliyor olması Michael’in bir robot olduğuna dair açıklamasını destekleyen en sağlam kanıt değil miydi?

Asansörün yavaşlamasıyla tersine dönen merkez kaç kuvvetinin midesini kaldırdığını dahi hissederken, açılan kapının karşısında gördüğü manzara küçük dilini yutmasına, kalp atışının hızlanmasına dahi sebebiyet vermediğinde, bu konu hakkında daha fazla düşünmemeye karar verdi – şimdilik.

Büyük, en az üç yüz metrekarelik olduğunu hesap edebildiği dairesel, tavandan sarkan yüzlerce kablonun odanın tam ortasına yerleştirilmiş iki insan boyu uzunluğunda, bir insan boyu genişliğinde, içinde tanımlayamadığı bir sıvı ve beden bulunan bir fanusa bağlandığı, fanusun çevresinde ise yine dairesel olarak yerleştirilmiş izleme aygıtları ve kontrol panellerinin olduğu, camsız, metalden yapılma, herhangi bir havalandırma görememesine rağmen oldukça ferah bir havası olan bölüm tüm ihtişamıyla karşısında duruyordu.

“Gabriella’nın Kavuğu’na hoş geldin.” dedi Michael, kollarını eseriyle gurur duyan bir üstat misali tüm odayı kucaklamak istemişçesine açmış, içeri doğru adım attı. Genç Michael, peşinden takip etmeye başladığı meleğin adımlarındaki aksaklıkları fark edip, bakışlarını yere indirdiğinde kıvrılan, birbirinin üzerinden geçen ve pek çoğu odanın ortasına doğru süzülen yüzlerce kablonun daha varlığını fark etti. Hiç birine basmamak için özenle dikkat ederek ilerledi.

Etrafta, irili ufaklı, ancak hiçbiri sarışın Michael kadar büyük değil ve hiçbiri genç Michael kadar küçük değil, üzerlerinde laboratuvar önlükleri, boneleri, plastik eldivenler, ağız maskeleri ve hatta koruyu gözlükleri olan insan silüetinde pek çok melek koşturuyordu. Bazıları kablolara bakım ve kaynak yaparken, bir kaç tanesi kontrol panellerinin başındaydı. Hepsinin kanatları vardı, sırtlarında kapalı bir şekilde duruyordu, melek olduklarına bu yüzden kanaat getirmişti. Ancak hiçbirinin kanatları Michael’inkiler gibi metal değil, tam aksine kutsal kitaplarda ve sahnelerin resmedildiği sanat eserlerinde olduğu gibi beyaz, kuş tüyünü andıran kanatlardı bunlar.

“Gabriella’nın Kavuğu, bizzat benim tarafımdan kurulmuş bir araştırma merkezi ve yaşam destek ünitesi.” diyerek açıklama işine çoktan girişmişti bile sarışın Michael. “İçeride gördüğün -” bu sırada fanusu işaret ediyordu “ – Gabriella’ya, benim kız kardeşim, adını duymuşsundur, gerekli olan hayat enerjisini üretmek ve kardeşimi içinde bulunduğu bu durumdan çıkarabilmek için araştırma yapmak adına kuruldu.” diyerek devam etti. Bu sırada o ve peşinde genç Michael fanusun yanına kadar gelmişlerdi. Genç, daha yakından incelediğinde Michael dışında içeride işlerine bakan diğer bütün meleklerden daha büyük, yine de boyutuna rağmen zarif, adeta uykuda izlenimi uyandıran, Michael’ınkilerden bile parlak altın sarısı saçları, ayak bileklerine kadar süzülen, altın rengi kanatları omuzlarında başlayarak kapalı bir şekilde saçlarına eşlik eden dişil bir insan silüeti ile karşı karşıya olduğunu fark etti. “Ne oldu ona?” diye istemsizce sordu, gözlerini Gabriella’dan alamamıştı.

“YILAN!” diye kükredi Michael. Tesisin sağlamlığı ve genç Michael’in kulak zarları başka bir testten daha geçmişti. Hızlı hızlı aldığı birkaç soluk ile, sinirlerini kontrol altına aldığında devam etti. “Dünyaya son inişinde zehirlendi. Yılan zehri. Görüştüğü adamı sorguladık, bir şey bilmiyordu.”

“Sizlere alelade bir yılanın zarar verebileceğini düşünmezdim.” diyerek şaşkınlığını dile getirdi genç.

“Alelade bir yılan olmadığına emin olabilirsin.” diyerek cevap veren Michael, bir kaç düğmeye bastığında, bir platform cızırtılı seslerin eşliğinde kontrol panelinden ayrılarak öne çıktı. “Senin neden burada olduğun konusuna gelirsek.” dedi, öğrencilerinin cahilliği karşısında hakarete uğramış gibi ekşimik suratla duran profesör tavrı geri dönmüştü. “Gabriella, Azrael dışında insanlarla direkt olarak iletişime geçebilen tek kardeşimizdi. Tabii, Azrael’den farklı olarak, o iletişime geçtiğinde hepimiz ne olduğunu biliyoruz, tabii sen daha iyi biliyorsun.”

“Benden mi bahsediyorsunuz?”

Kalın ve ince kabloların arasındaki karanlık bir boşluktan gelen derin ve hırıltılı bir ses ile, bakışlarını altın renkli sıvıda süzülen altın kadından alabilmiş genç Michael, başını arkaya çevirdi. “Seni hatırlıyorum.” dedi, gözleri kısılmıştı.

“Eğer hatırlamasan hakarete uğramış hissederdim.” diyerek cevap verdi, Azrael. Siyah, deri, topuklu çizmeleri üzerinde rahat adımlarla yerdeki kalabalık ve dolaşık kablo yığınlarının üzerinden atlayarak, her zıplayışında bir kaç metre açılarak süzülmesini ve dengede durmasını kolaylaştıran kendisi kadar siyah, parlak karga tüylerini andıran kanatlarının da yardımıyla yanlarına geldi.

“Merak edip geleceğini biliyordum.” dedi sarışın Michael, yüzüne belirgin bir sırıtış yayılmıştı.

“Sadece son ve en saçma projen de işe yaramadığında yaşayacağın hayal kırıklığına tanık olmak ve mümkünse evimi yıkmanı engellemek için buradayım.” diye aksi bir şekilde cevap verdi Azrael. Dediklerinde samimi miydi, yoksa Michael’in iddia ettiği gibi gerçekten de endişelendiği ve umutlandığı için mi buradaydı, mimiklerinden, sesinden ve vücut dilinden anlaşılamayacak kadar katı bir tavır takınmıştı. Genç Michael, sarışın Michael ile Azrael’in neredeyse aynı boyutlarda olduğunu fark etti. İkisinin de yüzlerine bakabilmek için boynunu sonuna kadar arkaya yatırması gerekiyordu.

“Neden buradasın?” Genç Michael’in soruları bitmemişti. “Şuan dünyada birileri ölmüyor mu?”

“Her biri öldüğünde canını ben almak zorunda kalsaydım araf ne kadar kalabalık, köprü trafiği ne kadar yoğun ve ben ne kadar uykusuz olurdum biliyor musun?” Bir faninin kendini sorgulamasından hoşnutsuz, ancak daha önce bu tarz sorulara maruz kaldığı belli bir şekilde otomatik bir sesle yanıt vermişti. “Seni özel olarak ben aldım çünkü buraya getirilmen gerekiyordu. Diğerleri için kendime ait küçük bir robot ordum var.”

“Ne diyordum.” diyerek konunun dağılmasından rahatsız – her ne kadar ilk başta konuyu toparlamakta zorlanan kendisi olsa da – sarışın Michael kaldığı yerden devam etti.

“Kısacası, Gabriella sizin bitkisel hayat dediğinize oldukça benzer bir durumda.” diyerek devam ederken Azrael’in “Ugh, onlardan nefret ediyorum, işimi uzatıyorlar.” diye söylenmesine aldırış etmedi.

“Yılan zehrini Gabriella’ya akıttığında, aynı zamanda bilgisini de akıttı. Bu zehri, laneti ya da her ne yaptıysa Gabriella’ya, bunu nasıl kaldıracağımızın bilgisi de bizzat Gabrielle’da.”

“Nasıl yani?” dedi genç Michael. “Tanrı bilmiyor mu?” diye sordu. Bu noktaya kadar Tanrı’nın varlığını sorgulamayı akıl edemediği için kendini bir aptal gibi hissediyordu. ‘Belki de robot olduğum içindir.’ diye düşünerek kendini teselli etti, bu robot olma fikrine kendini ne kadar çabuk kaptırdığına zerre şaşırmadan.

“Eh, biliyordur herhalde. Sonuç olarak yılan da bildiklerinin tamamını ondan çaldı zamanında. Ancak bilmek ile hatırlamak maalesef aynı şeyler değil.”

“Ağabeyimin demek istediği zaten sorduk, bize yardım etmeyeceğini söyledi.” diyerek kaba bir şekilde Michael’in sözünü kesti Azrael. Hırıltılı ses tonu ilk kez çatallanmış, ağızlığının arkasından dahi bu konuda kızgın olduğu anlaşılıyordu.

“Tanrı neden meleklerine yardım etmeyi reddediyor?”

Azrael ile Micheal kısa bir süre bakıştılar. “Adını kirlettiğimizi düşünüyor.” diye cevap verdi sarışın Michael, kısa süreli bir sessizliğin ardından.

“Ah, hadi oradan. Hala onunla Orta Çağ evciliği oynamayı reddettiğimiz için bize kızgın. Her gün adına savaşlar açılması hoşuna gidiyor. Soyluların oyunlarıyla eğleniyor. Eğer o kadar eski kafalı olmasaydı kendine bir televizyon edinebilir ve bütün zamanını dizi izleyerek geçirirdi.”

Sarışın Michael, Azrael’in konuşmalarını onaylamadığını yumruk haline getirdiği sağ elinin içerisinde hafifçe öksürerek belirtti. “Spesifik olarak Gabriella’ya yardım etmeyeceğini ikimiz de biliyorduk Azrael, özellikle de onun adını kullanarak -”

“Gabriella’nın onun adına bir kaç oyun çevirmesi yüzünden şuan sahip olduğu bebek evine sahip!” diyerek itiraz etti Azrael, ağabeyinin sözünün bitmesini beklemeden.

“Eğer içimizden bir başkası, örneğin sen ya da ben aynı durumda olsaydık yardım edeceğini sen de biliyorsun.” diyerek itiraz etti Michael. “Sadece Gabriella’ya biraz – kızgın.”

“Elbette sana ya da bana yardım ederdi. O zaman ayak işlerini yaptıracak kimse kalmazdı, öyle değil mi? Gabriella ile işi bitti için umursamıyor, umurunda değil.”

“Haksızlık ediyorsun -”

“Kardeşimiz bu durumdayken halen bana onu nasıl savunuyorsun anlamıyorum!”

“Onu savunmuyorum, sadece sebeplerini açıklıyorum.”

“Bahanelerini demek istedin herhalde?”

“Azrael, son zamanlarda Lucy ile mi takılmaya başladın bilmiyorum ama-”

“Onun bu işle hiç bir alakası yok!”

Tenis maçı izler misali, arkaya yatırdığı boynunu sağa sola oynatarak iki kardeş arasındaki bu atışmayı izleyen ve eğer bir şey yapmazsa, sonsuza kadar, ya da en azından sonsuza en yakın zamana kadar devam edebileceklerine kanaat getiren genç Michael, hararetle devam eden iki meleğin dikkatlerini kendine çekmek için “HEY!” diyerek seslendi yüksek bir tonda. “Ben hala neden burada olduğumu, neden öldüğümü bilmiyorum.”

Eski bir faninin ve onlarca çalışanının önünde böyle bir tartışmaya girme gafletine düştüğü için kendine kızan Michael, metal kanatlarını iki yana doğru açıp – bunu yaptığında neredeyse odanın bir ucundan diğerine kadar ulaşıyordu – silkinerek kendine geldi ve tartışmanın, şimdilik, bittiğini ifade etti. Azrael, ağabeyinin baskınlığını ifade eden bu davranışı karşısında gözü korkmuşa benzemiyordu, saygısından ya da tartışmanın devam etmesi halinde tüm tesisi yerle bir edebilecek veya Gabriella’ya bir zarar gelebilecek olmasından dolayı sessiz kalmayı tercih etti.

“Ben de tam olarak bu konuya geliyordum. Gabriella ile iletişim kurmamızda yardımcı olabileceğini düşünüyoruz.”

“Benim mi? Neden ben?” diye sordu genç Michael merakla. Hayatı boyunca seçilmiş bir kişi olduğunu hayal etmişti, Hogwarts’tan mektup gelmesini, aniden mutant güçlerinin ortaya çıkmasını, bilgisayar oyunun içine kapalı kalmasını, bir şeyler olmasını ümit etmişti. Ve şimdi, ölü bir robot olarak da olsa, hayallerinin gerçekleşmesine hayır demezdi.

“En başta dediğim gibi, Gabriella insanlar ile iletişim kurabilen tek kardeşimizdi, onları hayatta bırakabilecek şekilde. Bu zehrin vücudundan nasıl atılacağına dair bilgileri almak, Gabriella’nın bilinci ile iletişim kurabilmek için elimizden gelen her yolu denedik ancak olmadı. Sonrasında, bunun için insanları kullanabileceğimiz teorisini ortaya attım.”

“… Ve ardından yüz yıllar boyunca benden çeşitli yazarları, şairleri, müzisyenleri, düşünürleri, din adam ve kadınlarını hatta siyasetçileri dahi zamanından önce hayatlarını alarak kendisine getirmemi istedi.” diyerek ağabeyinin sözünü bitirdi Azrael.

“Benim herhangi bir özelliğim yok ki…” dedi genç Michael, hayal kırıklığına uğramak üzere olmasına rağmen, herhangi bir utanç ya da eksiklik hissetmeden.

“Eğer bitirmeme izin verirseniz -” sarışın Michael sabırsızlanmaya başlamıştı. “Daha sonra, insan oğlu bilgisayarları, robotları, yapay zekayı icat etti. Harikulade!” Sesinde bu başarıdan çocuğunun pahalı bir üniversitede yüzde yüz burs kazanması hakkında komşularının ve akrabalarının tümüne övgüyle bahseden bir ebeveynin tınısı vardı. “Melekler, insan oğlunun aksine yaratma iç güdülerinden yoksundur.” diyerek devam etti. “Bunda pek çok etken var tabii, yaratılmamızda bir şey icat etmemize gerek duymayacağımız güçlerimizin ve bilgi birikimimizin olması gibi. İçimizde bazı yetenekli geliştiriciler, ki geliştiricilerden kastım sahip olduğumuz bilgileri ve güçleri bir üst seviyeye çıkarmak için çalışanlar, seyrek de olsa iki kavramı birleştirdiğinde ortaya yeni ve farklı kavram çıkarmayı başardılar ancak insanoğlunun aksine saf hayal gücünden gelen bir yaratıcılık yetisine sahip değiliz.”

Sarışın Michael, bir kaç tuşa hızlı hızlı bastı, bir kolu çekti ve kontrol panelinin önündeki ekranda “proje: ölü piksel” yazısı parıldadı.

“Teknolojinin bu denli gelişmesiyle birlikte, biz meleklerin dahi önünde yeni bir yol açılmıştı. Azrael kendine bir robot ordusu oluşturup greve giden elçilerinin hepsini kovdu, ayrıca insan bilinçlerinin yüklendiği bal mumu bedenler yerine senin gibi robotlar kullanmaya başladı. Gabriella’nın yaşam destek ünitesi ve kovuk, gördüğün gelişmiş merkez haline geldi, ah önceki halinde burada olmak istemezdin, okyanusun ortasında bir adada kısılı kalmıştık ve ben kardeşimi hayvan bağırsak derisinden yapılan tüpler ile hayatta tutuyordum. Bir çok melek vücutlarına mekanik protez eklemeleri yaptı. Ve hatta ben de bunlardan biriyim, tüylerimin tamamının üzerine teker teker metal kaplanması oldukça uzun zaman aldı.”

Azrael, gözlerini devirdi. Michael, umursamadı.

“Sonuç olarak bütün bu gelişmelerin ışığında bir ihtimal Gabriella’nın bilgisayarlar ile iletişime geçebileceğini düşündüm. Öncelikle tabii merkezdeki bilgisayarları ve yazılımları denedik ancak başarılı olmadı.” Bakışlarını altın sıvıda süzülen altın renkli kız kardeşine çevirip, parmaklarının ucuyla fanusa dokundu hafifçe. Derin bir iç çekti. “Daha sonra, yavaş yavaş karakter misali her kişinin bilgisayarının kendine özgü olduğunu keşfettim. Ayda ya da yılda bir içini temizlenmesi, başında otururken yemek yenmesi, üzerine dökülen bir sıvı, kullanıcısının indirdiği programlar, internette girdiği siteler, bilgisayarda yaptığı aktiviteler… Kısacası ikiz olsalar bile nasıl hiç bir insan bir diğerinin tıpatıp aynısı değilse, aynı fabrikadan aynı sürümde çıkan bilgisayarlar da, açıldıkları andan itibaren birbirlerinin aynısı olmuyordu. İşte ölü piksel projesi de bu teoriden ortaya çıktı.”

“… Ve ağabeyim de Gabriella’yı internete bağlamaya karar verdi.” diyerek Michael’in sözünü bitirdi Azrael. Zaman geçtikçe, iki kardeşin arasında ileri geri giderek tiyatral bir hava vermeye başlamış konuşmanın daha önce defalarca tekrarlandığı düşüncesi daha da güçleniyordu genç Michael’da. Anlatılanları kafasında evirip çevirdi. Aslında özel olanın yanında getirmesi için sarışın meleğin ısrar ettiği bilgisayar olduğunu fark ettiğinde yaşadığı hayal kırıklığına rağmen üzgün değil ve üzgün olmadığı için kızgın da değildi.

“Yani Gabriella benim bilgisayarımla iletişime geçebilir öyle mi?”

“Evet, aldığımız sinyaller bu yönde.”

“Peki neden beni öldürdünüz?” diye sordu, gücenmiş bir tavrı yoktu. “Sadece bilgisayarımı alabilirdiniz?”

Öldürmek kelimesini hiç üzerine alınmamış, hırıltılı bir ses tonu ile cevap veren bu sefer Azrael’di. Eğer açıklamaya devam etme işini ağabeyine bırakırsa daha saatlerce insanların yaratıcılık güçlerine ve teknolojiye olan hayranlığından bahsetmeye devam edeceğinden neredeyse emindi, kendisi ise gencin iş başına geçtiğini görmek istiyordu bir an önce. “Bilgisayarın bir enstrüman.” Kontrol panelinden ileri doğru uzanan platformun orta seviyesindeki bir girişe elini sokup, tam da gencin dizüstüsünün büyüklüğünde bir bölmeyi kendine doğru çekerek açılmasını sağladı. “Nasıl kullandığın, neler yaptığın, alışkanlıklarını gerçekleştirebilecek olan sensin. Gabriella ile kurulacak bağlantı stabil kılınana kadar burada yaşaman ve dünyada gerçekleştirdiğin davranışlarını taklit etmen gerekecek.”

Genç Michael “Ben hala önemliyim…” diye fısıldadı kendi kendine, iki meleğin varlığını unutmuş, henüz sorulmadan Azrael’in çıkardığı bölmenin üzerine yerleştirmişti bilgisayarını. Fanusa ve içerisindeki altın renkli varlığa doğru çekildiğini hissediyordu. “Bu, mutluluk verici…” diyerek devam etti, bilgisayarının kapağını kaldırıp, açma düğmesine basarken.

Henüz pikselleri canlanmamış simsiyah ekranda gördüğü, kendisini süzen, kendisi olan, metal bir yüzün, metal yüzünün yansımasına gülümsedi.

Gabriella’nın Kovuğu” için 1 Yorum Var

  1. Güzel bir öyküydü. Konuya yaklaşımınız sıra dışı ve son derece felsefi. Bir de eleştirim olacak: Öykülerinizde biraz daha kısa cümleler kurmanızı tavsiye ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *