Öykü

Gidecek Yer

Sığınağın tavanına ipler çekilmiş, bu iplere asılan siyah muşambalarla aileler için odalar ayrılmıştı. Yaklaşık bir aydır sığınak olarak kullanılan tren istasyonunun yüzeye çıkan merdivenlerinin önü beslenme ve ısınma alanı olarak kullanılıyordu. Her gece başka bir kötü haberin ardından paslı varillerin içerisinde çıtırdayan tahtalar bir sürü üşümüş, halsiz, umutsuz ve bir o kadar telaşlı insanın yüzünü aydınlatıyordu. İşgal her birinin evini elinden almıştı.

Dört gün önce yanında kızıyla çıkagelen kadın onlara kurtulmalarının bir yolunu olduğunu, kendisine güvenmeleri gerektiğini söyledi. İçeridekiler kadının verdiği umuda bağlanı onları kabul ettiler. Kız ve annesi kara poşetler arasında kendilerine bir yer bulup yerleştiler.

Bir gece küçük kız muşambadan koridorda arkadaşlarıyla saklambaç oynuyordu. Erkekler dışarıda güvenli alanları genişletmek için keşfe çıktığından içeride sadece kadınlar vardı. Kız saklandığı yerden birkaç kadının konuşmasına kulak misafiri olmuştu.

“Bizi bu deniz kıyısında kıstırdılar.” dedi kadın. Sesi ağlamaklı çıkıyordu. “Onların savaş gemileriyle askerleri arasında kaldık. Ama neden burayı terk etmiyorlar? Harabelerden başka ne kaldı ki dışarıda? Murat burayla işleri bittiğinde İç Anadolu’ya saldırmak için gideceklerini söylemişti. Gittiler ama üzerinden geçtikleri her yere nöbet kuleleri dikmişler. Bizden daha ne istiyorlar? Her şeyimizi kaybettik zaten.”

“Sakin ol Fatma.” dedi küçük kızın annesi. Sesinin büyülü yatıştırıcılığı Fatma’ya kendini toparlamasında yardımcı olmuştu.”Eğer eşleriniz sahile giden yolu hepimizin geçişini gizleyebilecek hale getirebilirlerse yakında tüm bu dertlerden kurtulacağız. Sadece denize ulaşmamız lazım.”

Uzaktan başka bir kadın “İbrahim geçen gün bellerine taş bağlamış bir ailenin el ele tutuşup denize yürüdüğünü görmüş.”dedi. Diğer kadınlar korkuyla ciğerlerini doldurdular. “Küçük çocuk babasının elinden kendini kurtarıp kıyıya gitmeye çalışınca…” Yutkunmak için durakladı. “Nöbetçi kulesinden onları izleyen asker ona doğru ateş açmış. Çocuk suya devrilmiş. Dalga onu sürükleyip götürmüş, ailesinin yanına.”

Küçük kız oyununu unutacak kadar dehşete düşmüştü. Muşambanın altından odaya girip annesine sarıldı. İçerideki kadınlar az önceki sözleri söyleyen kadına düşmanca bakıyordu.

Kadın devam etti. “Bizim için planın bu mu? Eğer istediğimizin bu olduğunu düşünüyorsan yanılıyorsun.”

“Planım hepinizin hayatını kurtarmak. Hande, son günde edilecek laflar değil bunlar. Eğer bir sıkıntın varsa baştan söylemeliydin.”dedi kızın annesi.

“Sıkıntı mı! Sıkıntı bunlarda.” diyerek tüm kadınları gösterdi. “Bize nasıl kurtulacağımızı söylemedin ama hepsi senin anlamsız zırvalarına hemencicik inandı. Erkekler ne desen yapıyor. Kocam sen istedin diye nöbet kulelerinin altından geçip hayatını tehlikeye atıyor. Ne yaptığını bilmiyorum ama beni de uyutmana izin vermeyeceğim. Şu sinir bozucu, ninni gibi konuşmalarını başkalarına sakla.”dedi Hande ve muşambaların arasından uzaklaştı.

Ertesi sabah hava kapalıydı ve yağmur yağıyordu. Annesi küçük kıza bunun onlar için iyi olacağını, korkmaması gerektiğini söyledi. Sonra herkesi toplayıp kulaklarını iyi açmalarını söyledi ve ne yapmaları gerektiğini anlattı. Konuşması çok keskin ve akılda kalıcıydı. O sırada küçük kız arkada bir yerde Hande teyzesini başını kahverengi bir atkıyla sıkıca sararken gördü. Kulaklarını sanki bir şeylerden saklarmış gibi koruyordu.

Yol uzundu ama büyük bir kısmını katetmeyi başarmışlardı. Tehlikeli noktalardan sıkıntısızca geçmişlerdi. Herkes denileni yapıyordu. Küçük kız üzerinde bir mayhoşluk hissediyor ama bu duyguyu adlandıramıyordu. Sanki vücudu kendi kendine hareket ediyordu. Etrafındakilere baktığında bu duyguyu başkalarının da hissettiğini belli eden bakışlar görebiliyordu. Sadece Hande Teyzesi ve annesinde bu ifadeler yoktu.

Kızın annesi ufaktan bir ezgi mırıldanıyordu. Ağzı hareket etmiyordu ama ses oradan çıkıyordu.

Yağmur onları adeta perde gibi örtüyordu. Su damlaları onlara dokunmaktan çok bir koridor oluşturmakla meşguldüler.

Sonunda denize yanaştıklarında beklemedikleri bir manzarayla karşılaştılar. Kıyıya çıkartma gemileri yaklaşıyordu.

İçlerinden iniltiler duyuldu. Bir kere kapıldın mı kurtulması imkansız ve bu da canlarına mâl olabilecek o dehşete düşeceklerken kızın annesi “Susun!” dedi. Kısık sesliydi ama çok gür çıkmıştı bu söz ağzından. Sessizlik çöktü üzerlerine.

Küçük kız Hande Teyze’yi izliyordu. Onun kendi kendine “Bu sefer olmaz cadı.” diye mırıldandığını duydu. Elleriyle kulaklarını örtmüştü. Kız Hande’nin yanına gidiyordu ki annesinin söylemeye başladığı şarkı onu yerine sabitledi ve eğildi. Kimse ses çıkarmıyordu.

Çıkartma gemisinden askerler inmeye başladı. Sahili kaplamaya devam ettiler. Anne şarkısını söylerken onları izliyor, ilerledikleri yönün durdukları sokak olmaması için dua ediyordu. Bölük onların olduğu yöne ilerlemeye başlayınca kadın şarkısını şaşırdı. Bir an için arkasındakilerden sesler geldiği duyunca daha keskin nağmeler kullanmaya başladı.

Kızın annesi şarkısına devam ederken ayağa kalktı. Diğerleri ona aynı şekilde tepki verdi. Arkasına saklanacak hiçbir şey olmayan sahile doğru ilerliyorlardı.

Şarkı değişti. Artık sözleri bir anlam ifade etmiyordu. Sanki ağzında üç dil varmış gibi karmaşık geliyordu sesler.

Askerlerin yanından geçiyorlardı ama askerler onları göremiyordu. Şarkı söyleyen kadının arkasındakiler gözleri kapalı, kadını takip ediyorlardı. Denizin kenarına ulaşmayı başarmışlardı.

Şarkısına devam eden kadın bir çığlık duydu ve dili sürçerek arkasına döndü. O sırada kendisine gelen diğerleri de arkalarına döndü ve çığlığın geldiği yöne baktılar. Hande sokağın başında dizleri üzerine çökmüş ve başına tüfek doğrultmuş askerin önünde hüngür hüngür ağlıyordu.

Kızın annesi göz yaşlarına boğuldu. Artık şarkı söylemiyordu “Hande, ne yaptın sen?” diye mırıldandı.

Pat! Pat!

Handenin cansız bedeni yere yığıldı. Deniz kenarındakiler gördükleri manzara karşısında çığlık çığlığa suya doğru koşmaya başladılar.

İnfaz bölüğü sahilden gelen sese döndüklerinde nereden çıktıklarını anlamadıkları bir grup insanı görünce nişan aldılar. “Hazır!”

Küçük kız kalabalık arasından sıyrılarak annesine yaklaştı.

“Ateş!”

Birden kopan gürültüyle kızın üzerine bir kadın yığıldı. Annesi kızı çekip kurtardı ve deniz kenarına koştular. Suya kendilerini bıraktılar ve kızgın dalga onları hızlıca derinlere sürükledi.

Küçük kız geçen gece duyduğu belinde taş bağlı ailenin akıbetini hatırlayınca çırpınmaya başladı. Annesinin kollarından kurtulmak için çabalıyordu ama kadın onu çok sıkı tutuyordu. Su yutuyordu. Gözünün önündeki görüntüler kaybolmaya başlıyordu.”Ann…e.”

Annesi, annesi mi? Kimdi bu kadın?

Şimdi uzun zaman önce unutmuş olduğu anıları görüyordu, acı dolu anıları, tekrar yaşıyordu.

Bir adam ve bir kadın iki yanına uzanmış yatıyor, boş gözlerini pencereden dışarıya dikmişlerdi. İkisinin de alnında kocaman bir yara vardı, içinden kan akıyordu. Küçük kız onlara seslenmişti ama cevap alamamıştı.

Hatırladı, onlar gerçek ebevenleriydi. Artık burada olmadıklarını bilmek acı verdi.

Ailesine bunu yapan yeşil üniformalı adam silahını yere bırakıp kızı çekiştirmeye başladı. Karşı koyacak kadar güçlü olduğuna karar verip tüfeğiyle onu bayılttı. Kızı bağlayıp omuzuna yükledi.

Küçük kız götürüldüğü gemide işkencelerle dolu haftalar geçirdi. Askerler kendisine çok, çok kötü davrandılar. Bir gün ellerinden kurtulup güverteye kadar çıktı. Arkasından gelen sinirli asker onu tekmeledi. Kız dengesini kaybedip denize düştü.

Tıpkı şimdi olduğu gibi nefessiz kalmış, çırpınmıştı. Derinlerden gelen mavi ışık ona doğru yaklaşırken bu ışığın onun gördüklerinin sonuncusu olacağını düşünüyordu. Gözleri kapanmıştı. İki sıcak kolun onu sarmaladığını hissetti.

Nefret dolu bir şarkı doldu tüm akıntılara. “Dalgaların dişleri parçalayacak kemikleri. Demir zemin gök kubbeleri olacak. Ağır gelecek, patlayacak uzuvları. Deniz her zaman ödetir günahları.”

Kan kokusuna gelen balıkların artıkları toplamaya geldiği sırada kız kıyıya ulaşmıştı. Gözlerini açtı. Sanki hiç su yutmamıştı. Sanki haftalarca işkence çekmemişti. Alnındaki elini çekince güzel kadını görebildi. Kadının yanakları al aldı, üç gün boyunca ağlasa öyle iz kalmazdı.

“Merak etme kızım. Artık hiç acı çekmeyeceğiz. Görmezden gelmeyeceğim yeryüzünün ateşlerini. Söndürebileceğim koca deniz varken elimde. Merak etme kızım. Hiç ayrılmayacağız.”

İşte bu sözlerdi gerçek ailesini, acılarını ve yaralarını unuttuğu an. Şimdi tekrar boğuluyordu ama o ses yine yanındaydı. Güzel kadının, denizdeki mavi ışığın sesi.

Kadının güzel ve hüzünlü sesine kulak verdi. “Başaramadım baba. Daha fazlasını kurtaracaktım. Ama sadece gidecek yeri olmayan bu zavallı yetim kızı kurtarabildim. Onun sizden birisi olmasına izin ver baba.”dedi kadın. Suyun altında bile çok netti sesi.

Kudretli bir kadın sesinin hüzünlü ezgisi duyuldu dehlizlerinden Ege’nin. “Zavallı kızım. Sana olan kırgınlığımız akıntılarda yıllar önce kayboldu. Yine de kabul edemem seni aramıza. Çünkü kralım affetmeyecek asla seni. Tıpkı seni affettiğim için yıllarca etmediği gibi beni.”

Sıcak bir su dalgası ikisini de tuttu ve denizin dibine çekmeye başladı. Bir yarığa girdiler. Kadın küçük kızı kollarına aldı ve alnından öptü. Kız hareketlenmeye başlayınca onu tabandaki kayaya bıraktı. “O beni duyuyor anne. Ben yanınıza geri dönmeyeceğim. Daha ne kadar temiz kalpli insan kaldı bilmiyorum ama onları bulacağım ve kendi krallığımı kuracağım. Onları yüzeyin zalimliklerinden kurtaracağım. Baba! Sana meydan okumamdan vazgeçmedim. Bu yüzden sana emanetim olan bu kızı ben tekrar onu almaya gelene kadar büyüt.”dedi.

Kız gözlerini açtı. Nefesini geri kazandı. Boğazı kıpır kıpır hareket ediyordu sanki. Bazı şeyler farklıydı vücudunda. Hissedebiliyordu, sanki içinde olduğu suya sözünü geçerebilirdi. Ama bunlara dikkat edemeyecek kadar meşguldü beyni. Çünkü karşısındaki kadın bir meleğe dönüşmüştü. Saçları mavi ışıklar saçıyor. Bu tüm ışık omuzlarını, yüzünü ve en ilginci belinden altındaki pullu kısmı parıladatıyordu. Bacakları pullarla kaplı tek bir bütün olmuştu. Ayaklarının olduğu yerde balina yüzgeci vardı. Çok güzeldi. O bir deniz kızıydı.

Yarığın içindeki kayalar şiddetli bir depreme tutulmuş gibi sarsıldılar. Taşlar yarıldı. Her yarıktan ışık sızıyor, ışık ise giderek güçleniyordu. Huzmelerin içerisinden yaşlı bir deniz adamı geldi. Küçük kıza yaklaştı. Elinden tuttu ve kaldırdı. Kızın bacaklarına dokundu ve bacakların yerini deniz kızınınki gibi bir kuyruk aldı. Saçlarına dokundu ve saçlar altın gibi parlamaya başladı.

Onları izleyen deniz kızı hemen arkasını dönüp yüzmeye başladı. Yaşlı deniz adamı onun arkasından baktı. Şarkısına başladı. “Görmeyeli ne kadar büyümüş, kalbi de kendisi de. Bitkin düşmüş, ruhu da ezgisi de. Kanımın lanetini taşıyan güzel kızım. Lanet ediyorum, tahtıma da kendime de. Dikkat et. Eğer kaybedersen kadim ezgilerimizin büyüsünü, farkın kalmayacak insanlardan. Ve tamamlayacak duyguların dönüşümü, yıkılacaksın ölümlülüğün verdiği yorgunluktan.” Küçük kızla beraber ışık huzmelerine doğru yürüyüp kayboldular.

Gidecek Yer” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Bu biraz zayıf ve anlaması zor bir cümle olmuş. Üzerinden geçilebilir.

    Kısık ses ve gürlüğü ben bağdaştıramadım, çünkü ikisi de sesin yüksekliğiyle ilgili ama zıt anlamdalar. “Kısık ama net bir ses” daha düzgün olur.

    Doğru olan çıkarma gemisi.

    İçinden kelimesi gereksiz olmuş.

    Bu kısım bence biraz baştan savma olmuş, dili de fazla basit. İyi insanların başına gelenleri anlatan, öğüt veren masallara benzemiş ki öykünün önceki kısmında böyle bir hava yok.

    Deniz kızı temasını savaştan kaçan insanlarla birleştirmek fikri bence güzeldi. Ama ben geçişleri takip etmekte zorlandım. Kim kimdi, kaç tane annesi vardı ya da hepsi aynı kişi miydi, ne ara işkence görüp tekrar karaya döndü… Belki de ben biraz dikkatsizdim, emin değilim. Ama öyküdeki geçişleri biraz daha yumuşak ve detaylı yapabilirsiniz diye düşünüyorum. Dilbilgisi hatalarına da dikkat etmekte fayda var.

    Elinize sağlık.

  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Taha,

    Öyküdeki ilk öykün olduğunu görüyorumç Aramıza hoşgeldin. Seçkiye gönderdiğin ilk öykünün çok katmanlı, farklı lokasyonlarda, bribirine benzemeyen dinamikleri olan çevrelerde ve birbirine geçişkenli bir yapıda yazmaya çalıştığını görüyorum. Ancak bu yazım seni biraz yormuş, dikkatini dağıtmış ve öykü senin kontrolünden biraz çıkıp kendi başına gürüldeyerek akarken senden uzaklaştığı için gittikçe gücünü kaybedip bir nehirken küçük bir dereye dönmüş gibi hissettirdi.

    İşte son cümlem her yazarın kendini bulduğu bir ikilemdir: aklındakilerin hepsini yazmak mı yoksa ne kadar bize acı verse de amaçladığımız hissiyatı okuyucuya verecek bir dünya yaratabilmek için fazlalıkları budamak mıdır?

    Bana bu sorıyu sorsan, ben yazmaktan çok buduyorum. Anlamlı bir bütün, kendi içinde tutarlı bir varlık ve nedenselliği atom altı seviyede birbirine bağlı bir yaşayan organizma olana kadar buduyorum…

    Bununla beraber hayal gücünün ışık hızında çalıştığını, yazarın bu anlamda kendisine bile yetişemediğini de takdir ediyorum.

    Bir sonraki seçkide görüşmek üzere
    Elinize ve düş gücünüze sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!