Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Göl Ruhu

Birisinden ya da bir şeyden kaçıyormuşçasına topraklı yolda son sürat ilerliyordu. Zaten küçük olan açık kahve gözlerini kısarak daha da küçülttü ve yanı başında duran güneş gözlüklerini takmayarak güneşin gözlerini acıtmasına izin verdi. Birdenbire yavaşlamak istedi ve ayağıyla frene yavaşça dokundu. Hiçbir değişiklik olmayınca daha bir yüklendi frene. Fren bozulmuştu ve arabası son sürat ilerlemeye devam ediyordu. Ne yapacağını bilemeden etrafa bakınırken yolun tam ortasında duran ve yolu ikiye ayıran büyük meşe ağacını fark etmedi. Gözlerini açtığında hatırlayacağı tek şey kulaklarında takılı kalan büyük çarpma sesiydi.

Arabasının ön kısmı hurdaya dönerken kendisi ufak bir sıyrık bile almamıştı. Yola çıkarken başlattığı müzik çalar çalmaya devam ediyordu. Hurdaya dönmüş olan arabasından hiçbir zorluk yaşamadan çıktı. Burası sarı otlarla ve bol ağaçla kaplı bir yerdi. Yarısını otların kapladığı beyaz bir tabela gördü. Eliyle otları çekti ve tabelada yazan kırmızı yazıyı okudu. “VİCTORİA GÖLÜ. GÖLE GİRMEK TEHLİKELİ VE YASAKTIR.” Topraklı yokuştan aşağı indi. Karşısında duran büyük suya baktı. Nedendir bilinmez içini bir tuhaflık kaplamıştı. Bin an önce buradan gitmek istiyordu. Sol tarafında başıboş bırakılmış üç sandal vardı. Bu sandalların soldan en sondakinde sandalın uç kısmına oturmuş beyaz elbiseli bir kız gördü. Koşar adımlarla kızın yanına gitti. Sanki her şey kendisine inatmış gibi telefonunu almayı unutmuştu ve şayet bu kızın bir telefonu varsa onu kullanıp yardım çağırabilirdi. Kız dizinin altına kadar inen beyaz bir elbise giymişti ve bu elbise onu oldukça zarif gösteriyordu. Elbisenin pileli eteği rüzgarla uçuşuyordu. Kestane rengindeki düz ve uzun saçları temizdi ve güzel taranmıştı. Resmi bir sesle sordu:

“Rahatsız etmek istemezdim fakat bir kaza yaptım ve şansa bakın ki telefonumu almayı unutmuşum. Telefonunuzu birkaç dakikalığına, yardım çağırmak için kullanabilir miyim?”

Genç kız ayağı kalkıp zarif bir şekilde döndü.

“Sonunda geldin Robbie, neden bu kadar geç kaldın?”

“Krystal…” Karşısına duran genç kızı ince belinden sımsıkı sardı. Başını omzuna koydu ve ipeksi saçlarından yayılan huzur kokusunu içine çekti. Saçları yumuşaktı ve vanilya kokuyordu. Robbie genç kızı bırakmadan konuşmaya devam etti.

“Ama Krystal, sen öldün. Bu nasıl olur?” Genç kadın ince ve her zaman dengesini koruyabilen sesiyle cevapladı.

“Evet, Robbie. Şimdi sus ve beni dinle. Gölün karşı tarafında sevgilim, senin için bıraktığım bir şey var. Oraya git ve onu al.” Genç kız Robbie’ye sarılmaya devam ediyor, bir yandan da minik elleriyle genç adamın geniş omuzlarına ritim tutarcasına hafif hafif vuruyordu.

“Orası çok uzak sevgilim… Oraya nasıl giderim? Ya seni bırakıp oraya gittiğimde seni tekrar burada bulamazsam…”

Robbie arkasından tüylerini kaldıran bir ses duydu. Bu ses ürkütücü olduğu kadar etkileyiciydi de.

“Ben sizi götürürüm, bayım.”

Robbie arkasını dönüp sesin sahibine bakmak istedi. Ama Krystal’ in kolları daha bir büyüdü. Az önceki narin beden şimdi dev bir cüsse olmuş, Robbie’ yi olabildiğince sıkıyordu. Gittikçe nefes alması zorlaştı. Ter içinde yataktan fırlarcasına doğrulup uyanmasaydı rüyasında nefessizlikten ölebilirdi.

Uyandığında, kahvaltı yaparken ve evini toplarken gördüğü rüya Robbie’ nin zihnini kurcaladı durdu. Rüyadan terli bir şekilde uyanmış ve birkaç saat karanlıkta öylece oturmuştu. Robbie bu korkunç ve düşündürücü rüyayı ilk defa görmüyordu. Üç aydır, Krystal öldüğünden beri, haftada en az bir kez bu rüyayı görüyordu. Rüyasında her defa aynı arabayla aynı yoldan gidip aynı ağaca çarpıyordu. Her defasında telefonunu evde unutmuş oluyor, yardım için birisini ararken aşağı iniyor ve sevgilisini aynı sandalda otururken buluyordu. Ve devamında olan olaylar her defasında aynıydı. Rüyayı gördüğü geceler terle kaplı bedeni irkilerek uyanıyor ve Robbie saatlerce karanlıkta oturup rüyayı çözmeye çalışıyordu. Ve ne yaparsa yapsın, rüyasında arkasında duyduğu korkunç ama etkileyici ses kulaklarından bir türlü gitmiyordu. Ama bu gece gördüğü rüya diğer rüyalarının hepsinden farklıydı. Krystal ilk defa onu bu kadar fazla sıkmıştı. Üç ay önce ölen sevgilisi Krystal’ i düşündü. Gerçekten ölmeden önce Robbie için gölün karşısına bir şeyler bırakmış olabilir miydi?

Robbie Krystal’ i çok severdi. Bir yıllık bir ilişkileri olmuş ve Robbie genç kıza evlilik teklifi etmeyi düşünürken, Krystal onu ortada öylece bırakıp gitmişti. Robbie bir şeye karar veremediğinde hep Krystal’ e danışır, genç kız ona zeki fikirlerini sunardı. Krystal öldükten sonra genç adam için karar vermek oldukça zorlaşmıştı. Her defasında yanlış bir şey yapmaktan korkuyor, yaptığı hatalardan sonra onu teselli edecek birinin olmadığını bilmek Robbie’ye acı veriyordu. Eğer Krystal olsaydı diye düşündü genç adam, bana yapmam gerekeni söylerdi. Eğer bir hata yaparsam beni o narin kollarıyla sımsıkı sarar, yumuşak ve huzur veren sesiyle tekrarlardı.

“İyi yaptın Robbie, doğru olanı yaptın sevgilim.”

Odasına doğru yürürken belki de şu ana kadar yüzlerce kez yaptığı şeyi yaptı. Krystal’ in trafik kazası geçirerek öldüğü günü yaşadığı kötü günlerine ekledi.

Bilgisayarın açma düğmesine bastı ve açılana kadar böyle bir gölün olmaması için dua etti. Arama motoruna girip “Victoria Gölü” yazdı. Sonuç istemediği şekildeydi. Adresi küçük bir kağıda yazdı ve arabasının anahtarlarını alıp garaja doğru yürüdü.

Yol boyunca gördüğü her şeyin rüyadakiyle eş olması içinin korku ve huzursuzlukla dolmasına yol açıyordu. Yanı başında duran güneş gözlüklerini takarak aynadan kendisine zafer kazanmış edasıyla gülümsedi. Güneş gözlüklerinin gözünde takılı olması rüyadaki durumla ters düşüyor, bu az da olsa Robbie’yi rahatlatıyordu.

Gördükleri karşısında içini kaplayan korkuyla arabasını durdurdu. Uzun bir müddet arabasının içinde oturup karşısında duran meşe ağacına baktı. Rüyasının gerçek olabileceğine olan inancı şimdi daha çok artmıştı. Arabadan inip yarısı sarı otlarla kaplı olan beyaz tabelaya kadar geldi. Robbie gölün karşısındakini, ona ait olan şeyi, şimdi daha çok merak ediyor ve daha çok istiyordu. Aşağı indiğinde gördüğü manzara rüyadakinden daha farklıydı. Üç sandal gölün kıyısında duruyordu. Sandalların yanı başlarında duran iki adam vardı. Sandallara doğru yürürken adamları incelemeye başladı. İlk sandalın başındaki adam oldukça yaşlıydı. Tırnaklarının sarılığından, kesik aldığı nefeslerinden ve sürekli, balgamlı öksürüklerinden iyi bir sigara içicisi olduğunu çıkarmak çok da zor değildi. Üstelik parmaklarının arasındaki yarısı içilmiş sigara da bunu doğruluyordu. Kısık mavi gözleriyle göle bakıyor, arada bir de az ve beyaz saçlarını kaşıyordu. Diğer adam daha gençti. Başında hasır bir şapka vardı. Oturduğu sandaldan eğilerek yerdeki ıslak toprağı eşeliyor, bazen de kamburluğunu sergilemek ister gibi ayağa kalkıyordu. Robbie her iki sandalı da geçti ve üçüncü sandalda durdu. Diğer sandalların başında duran iki adam sanki önemli bir iş üstünde yoğunlaşmış gibi toprağı eşeliyordu. Robbie sandalların sahibini bulmak için etrafına bakındı. Buğday sarısı ellerini sandalın üstüne koydu. Yanı başında belki de bir zamanlar oldukça güzel ve etkileyici olan kesikli, hırıltılı bir ses duydu.

“Karşıya mı geçeceksin? Sandal mı arıyorsun?”

Robbie arkasında duran, kırışıklarla dolu yaşlı yüze baktı.

“Merhaba, ben Robbie Price. Bu sandalın sahibi nerede acaba?”

Yaşlı adamın açık mavi gözleri Robbie’nin üstünde baştan aşağı gezindi.

“Bay Price, öksürdü ve tükürdü, karşıya sizi ben geçirebilirim. Buyurun, benim sandalımla gidelim.”

Robbie rüyasını anımsadı. Krystal her defasında son sandalda oturup onu beklemişti.

“Teşekkür ederim. Fakat bu sandalı kullanmak istiyorum. Bu sandalın sahibi yok mu?”

“Var Bay Price… Fakat bir yere… gitti ve onun gelmesi…uzun sürebilir. İzin verin sizi ben götüreyim.”

Yaşlı adamın sözleri garipleşmiş, sesi yalvarır bir tonda çıkmıştı. Robbie acelesi olmadığını düşündü. Bekleyebilirdi. Kararlı bir ses tonuyla teklifi kibarca reddetti. Yaşlı adam hafifçe arkasına dönüp diğer sandalda oturan orta yaşlı adamla bakıştı. Bu bakışlarda bakıldığında hemen göze çarpan farklı duygular vardı. Korku ve çaresizlik… Yaşlı adam Robbie’ye tekrar baktı. Garip ve duyulmayacak kadar kısık bir sesle mırıldandı ve arkasını dönüp sandalına, eşelediği ıslak toprağına doğru yürüdü. Önünü dönmeden tekrar seslendi.

“İyi yolculuklar. Fikriniz değişirse… buradayım. Sizi oraya götürürüm.”

Robbie arkasından tüylerini kaldıran bir kahkaha duydu. Ve duyduğu andan itibaren kulaklarından bir türlü silinemeyen korkunç ama bir o kadar da etkileyici ses kulaklarında tekrar yankılandı.

“Yaşlı adam, bakıyorum da yine müşterimin peşindesin. Bu sefer onu sana kaptırmayacağım, yaşlı Barry. Ayrıca artık bu işten emekli olmalısın. Görüyorum da görüşmeyeli sesin kadar sen de eskimiş ve yıpranmışsın. Neyse, asıl konumuz bu değil.” Robbie’ye doğru dönerek alaycı ses tonuyla konuşmaya devam etti. “Ben Victor Hunter. Sizi karşıya geçirmekten onur duyarım, bayım.”

Yaşlı adam ve diğer sandalcı önce korkuyla birbirlerine baktılar. Sonra her ikisi de çaresizlik ve acıma duygusuyla dolmuş olan yaşlı gözlerini Robbie’ye çevirdi. Robbie ise omzuna dokunan bu sahiplenici elin ve rüyalarında duyduğu, bir türlü silemediği sesin sahibini görmek için büyük bir merakla döndü.

Robbie arkasını dönünce Victor güneşin kavurduğu esmer tenli elini Robbie’nin omzundan çekti. Robbie’nin dikkatli gözlerle kendisini incelediğini fark etmişti. Robbie’ye bakmıyor, etrafına alaycı gülüşler gönderiyordu. Arada bir de eliyle rüzgârın dağıttığı kahverengi saçlarını düzeltiyordu. Yer yer beyaz ve düzgün dişlerini ortaya çıkartan alaycı gülüşünü yüzünden eksiltmeyerek sandalı göle doğru itti. Yolculuğa çıkmak için gerekli birkaç ufak hazırlığı yaparken Robbie onun bedeninin oldukça kaslı ve iri olduğunu tespit etmişti. Dişlerinin arasında döndürdüğü sarı ottan dolayı söyledikleri yer yer anlaşılmıyordu.

“Bayım, sandalım ve ben yolculuk için hazırız.” Geniş omuzlarını daha da belirtmek ister gibi kollarını iki yana açtı.

“Sizi daha çok bekleyecek miyiz?”

Robbie bu karizmatik ve garip görünen adamdan oldukça korkmuştu. Aklından Krystal’in de olduğu bir senaryo yazdı. Karşıya geçtiklerinde Krystal’in gelip ona sarıldığını, sonda rüyadaki gibi onu sıktığını düşündü. Muhtemelen böyle bir olay gerçekleşse Victor Hunter yerinden bile kıpırdamaz, Robbie’yi eşsiz kahkahasıyla ölüme uğurlardı. Bir anda düşündüklerinin saçmalığını fark etti ve yüzünden eksiltmemeye çalıştığı gülümsemesiyle sandala bindi. Kendi kendine uzun bir yolculuk geçireceğini düşündü. Victor Robbie’ye dönük bir şekilde oturmuş, kürekleri çekmeye başlamıştı. Yüzündeki alaycı gülümsemesi bir an olsun eksilmiyor, ağzından atmadığı sarı otu halen daha dişlerinin arasında gezindiriyordu. Robbie küçük gözlerini kısıp karşıdaki küçük binaları seçmeye çalıştı.

“Büyük bir göl ve yazdan kalma bir sonbahar günü. Bu aylarda hiç müşterimiz olmazdı. Burada ne işiniz var bayım?”

“Evet, bu gölü daha önce bilmezdim bile. Yeni öğrendim. Karşıya beni bekleyen ve bana ait olan bir şeyi almaya gidiyorum.”

Victor meraklı, siyah gözleriyle bir süre Robbie’ye baktı.

“Önemli bir şey olsa gerek. Merak ettim doğrusu.” Alaycı gözlerle Robbie’ ye bakıyordu.

“Önemli mi bilmiyorum. Yani sevgilim ölmeden önce benim için bırakmış.”

“Anlaşılan bayım. Ölen sevgiliniz sizin için değerliydi.” Beyaz dişlerini göstererek hafif bir gülüşle baktı Robbie’ye. Robbie Victor’un sandığından daha ukala ve densiz olduğunu geçirdi aklından. Normalde insanlar böyle bir anda konuyu açtıkları için özür dilerdi. Victor ise bu haberi duyduğuna sevinmiş gibi gülüyordu. Bu gülüş yakalanmış, arsız bir katilin gülüşüyle eşti. Robbie onun aptalın teki olduğunu düşündü ve ona içinden bir küfür savurdu.

Sandal gölün durgun sularında yol almaya devam ederken Robbie karşıya bir an önce varmak için dua etti. Yola çıkalı bir saat olmuştu ve son beş dakikadır sandal Victor’un kaslı kollarının seri kürek çekişine rağmen aynı yerde duruyordu. Robbie bunun sadece uydurduğu bir kuruntu olduğunu düşündü ve rahatlamak için parmaklarını soğuk göle değdirdi.

“Varmamıza daha ne kadar var Bay Hunter?”

“Bilmiyorum.” Victor bunu söylerken yüzüne de aksetmiş olan rahatlık hissiyle omuzlarını silkti. Robbie ise sandalcının bu tavrına sinirlendi ve onun yüzüne koca bir yumruk geçirmek istedi.

“Nasıl bilmezsin? Beş dakikadır sandal hareket etmiyor sanki. Kürekleri bir ileri bir geri mi çeviriyorsun, anlamadım.”

Victor alaycı gülümsemesiyle sandalın küreklerini çekmeye devam etti. Robbie’nin bu ani ve sert çıkışı onu sanki biraz daha keyiflendirmişti.

“Sakin olun, bayım. Hızlanmaya çalışacağım.” Söylediklerine kendisi de inanmıyor gibiydi. Victor’un kavisli dudaklarından çıkan bayım kelimesi bu sefer Robbie’nin kulaklarını daha bir tırmaladı.

“İsmim Robbie Price. Bana bayım yerine Bay Price diyebilirsiniz, Bay Hunter.”

Kelimeler ağzından ister istemez vurgulu çıkmıştı. Victor ilk defa normalden fazla konuştu.

“Alışkanlıkları bilirsiniz. Kolay değişmezler. Deneyeceğim. Şu ana kadar sandalıma binen insanlara hep bayım dedim. Size Bay Price demem için bana süre tanımalısınız.”

Söylediklerinin alaydan ibaret olduğunu anlamak için yüzünü görmeye gerek yoktu. Robbie sesini duyarak bile bunun sadece öylesine söylenmiş sözler olduğunu anlayabilirdi.

Victor Hunter ağzındaki sarı otla oynarken kaslı kollarıyla kürek çekmeye devam ediyordu. Robbie’nin içinde geri dönüp eve gitme hissi oluşmuştu. Victor Hunter ani bir hareketle kürekleri bıraktı ve doğruldu.

“Fark ettiniz değil mi Bay Price? Yaklaşık yarım saattir gölün ortasında asılı kaldığımızı fark etmemeniz için deli olmalısınız.”

“Evet farkındayım. Fakat bakın Bay Hunter. Oyun oynayacak vaktim yok. Bir an önce karşıya gitmeliyim. Anlıyorsunuz değil mi?”

Victor Hunter büyük kafasını geriye doğru atarak bir kahkaha attı.

“Üzgünüm Bay Price. Ama artık elimde değil. İstesem de istemesem de bu sandal artık ne ileri gider ne geri. Neyse asıl merak ettiğim şu. Rüyanızda siz kimi gördünüz Bay Price? Ölen sevgilinizi mi?”

Koca bir kahkaha daha attı. Sesini acır bir tonda çıkartmaya çalışarak konuşmaya devam etti.

“Yazık size. Göl size adice bir oyun oynamış.”

Robbie sendeleyerek ayağa kalktı. İçinden girdiği bu karmaşayı çözmeye çalışıyordu. Yapması gerekeni ya da söylemesi gereken kelimeyi bir türlü bulamıyordu.

“Ne diyorsunuz? Ne rüyası Bay Hunter. Lütfen geri dönün. Geri dönmek istiyorum.”

Robbie yalvarıcı tonda çıkan sesine bir küfür savurdu. Victor’ un alaycı gülüşü kayboldu ve garip bir biçimde sesi oldukça ciddileşti.

“Size anlatayım Bay Price. Bu gölün canlılığının ve sularının sakinliğinin bir nedeni var. Ruhlar, canlı insan ruhları… Her üç ayda bir müşterisi olur bu sandalın. Hepsi bir rüya görmüştür ve karşıda kendilerine ait bir şeyin olduğunu söylerler. Bu sandal yanlış sandal Bay Price, çünkü bu sandal hiçbir zaman karşıya ulaşmaz. İnanın karşıda ne olduğunu ben de bilmiyorum. Bu gerçeği bilen az sayıda insan var. Kıyıdaki diğer sandal sahipleri bu gölün sırrını biliyorlar. Onlar benim gibi değil. Onlar gerçekten karşıya geçiyorlar. Sizi sevmiş olmalılar ki uzun bir süre sizi sandalıma binmekten vazgeçirmeye uğraştılar. Bu sırrı bilen diğer kişilerse ölen ruhlar… Onlar seçilmiş ruhlar Bay Price. Tıpkı sizin ruhunuz gibi. Siz de onlar gibi yanlış sandaldasınız Bay Price. Benim en merak ettiğim konu ise rüyanızda ne gördüğünüz. Bunu öyle merak ediyorum ki… Bana hiç kimse anlatmadı.”

Korkudan titreyen Robbie’ye yaklaştı. Victor esmer kalın parmaklarıyla Robbie’nin yere bakan başını kendi siyah, delici gözlerine doğru kaldırdı. Şimdi Robbie’nin minik gözleri büyümüş, korkuyla Victor’a bakıyordu. Victor sesinin en etkileyici tonuyla cümlesini bitirdi.

“Siz bana re gördüğünüzü anlatır mısınız, bayım?”

Robbie’nin gözleri uzun bir süre Victor’un ne düşündüğü asla anlaşılamayan siyah gözlerinde kazandı. Sonra arkasını dönüp sandalın uç noktasına kadar gitti. Mor titrek dudakları aynı kelimeyi söylemeye devam ederken açık kahve gözleri gölün dibini görürcesine suya bakıyordu.

“Bu bir rüya Robbie. Ve sen bu rüyadan uyanacaksın.”

Bu bir rüyaysa şayet Robbie bedenini göle bıraktığında kendini yumuşak ve sıcak yatağında bulacaktı. Ya, gerçekse diye düşündü bir an. Ölümü ilk kez düşünmüyordu. Robbie bundan üç yıl önce ki o zaman yirmi dört yaşında, işe alındığını duyurmak için mutlu bir halde evinin kapısını çalmıştı. Kapıyı kimse açmamıştı ve birkaç dakika sonra telefonu çalmıştı. Hayat Robbie’ye bir şeyler sunarken, bir şeylerini almıştı. Ailesini… Trafik kazasında hepsi ölmüşlerdi. O gün kimlik teşhisi için morga girdiğinde Robbie ilk kez ölünün ve ölümün kokusunu koklamış ve sessizliğini dinlemişti. Şimdi göle doğru minik adımlar atarken duyduğu hafif koku benziyordu ölümün kokusuna. Arkasından Victor onu ölüme teşvik etmek için bir şeyler söylüyordu.

“Hadi ama siz bu sandala binen herkesten farklı olacaksınız. Eğer göle kendiniz atlarsanız, bu sandaldan benim kollarımla uğurlanmayan tek kişi olacak ve göl ruhu tarihine isminizi yazdıracaksınız, Bay Price.”

Şimdi göle bir iki minik adım kalmıştı, Krystal neden böyle bir günde yanında değildi. Neden narin bedenini ona sarıp, ne yapması gerektiğini söylemiyordu? Victor’un sesinde zafer kazanmış edası vardı. O soyadını tam anlamıyla taşıyordu. Victor rahatlamış ve kısık bir tonda konuşuyordu.

“Belki aşağıda sevgilini bulursun. Belki e bir sandalın uç kısmına oturmuş, beyaz elbisesiyle seni bekliyordur. Her şey rüyandaki gibi olacak. Ben hariç. Benim bu güzel sesimi duymaktan mahrum kalacağın için üzgün olmalısın.”

Robbie afallamış gibi geriye doğru döndü. Victor arkasını dönmüş, gölün karşı kısmına bakıyor, ıslıkla kendi kendine bir ritim tutuyordu. Robbie Victor’a yaklaştı. Sesi şimdi daha sert ve telaşsız çıkıyordu.

“Sen rüyayı nereden biliyorsun? Daha önce kimse anlatmadı demiştin.”

Victor ıslığı kesti ve Robbie’nin korkusuz gözlerine baktı. Umursamaz ve korkunç görünen bu siyah gözlere birden korku ve telaş hakim olmuştu. Sesi oldukça titrekti.

“Senin gölü boylamış olman gerekmiyor mu? Hem ben bu rüyayı… bir yerlerden duymuş olmalıyım.” Robbie daha fazla yaklaştı. Victor’un kas yığını olan iri cüssesi küçülmüş, küçük bir çocuğunki gibi titriyordu.

“Üzgünüm ama bir olasılık daha var Bay Hunter. Siz de bir kurban olabilirsiniz mesela. Neden siz de ruhunu teslim etmeye gelen, seçilmiş bedenlerden olmayasınız ki? Kurallara uymamış kaçak bir ruh. Yıllar önce siz de bu sandala karşıya gitmek için binmiştiniz ama bir hata yaptınız ve sizi götüren sandalcıyı göle attınız. Olay tam böyle oldu değil mi?”

Robbie ani bir hareketle Victor’u ittirdi. Victor dengesini korumaya çalışsa da başarılı olamadı ve göle uçtu. Önce iri bedeni suda kayboldu, sonra yüzeye çıktı. Robbie orada kalmasını beklerken göl onu tekrar içeri çekti.

Robbie şimdi gölün ortasında tek kalmıştı. Sandalın hareket etmemesinden ölüp gitmekten korktu ve kürekleri çekmeye başladı. Sandalı kıyıya doğru birkaç metre ilerletti. Sonra kürekleri bıraktı. Şimdi ne olacağını, gölün kuralına karşı çıkı çıkmadığını bilmiyordu. Bu konuyu sonra düşünmeye karar verdi. Yorgun bedenini sandala bıraktı. Gözlerini kapatıp yüzüne vuran güneşe rağmen uyumaya çalıştı. Bir iki dakika sonra kendini Victoria Gölü kıyısında buldu. Sandalda onu bekleyen Krystal’i gördü ve ona doğru koşar adımlarla yürüdü. Krystal narin kollarını Robbie’nin bedenine doladı. Robbie Krystal’in saçlarından gelen ve Robbie’yi rahatlatan vanilya kokusunu içine çekti. Az önce yaşadıklarını hatırlayınca bedeni titredi. Krystal her şeyi biliyormuşçasına daha bir sıkı sarıldı Robbie’ye. Narin elleriyle genç adamın sırtına minik vuruşlar yaparken tatlı, huzur verici sesiyle Robbie’nin kulağına fısıldadı.

“İyi yaptın Robbie. Doğru olanı yaptın, sevgilim.”

Göl Ruhu” için 12 Yorum Var

  1. Merakla okudum. Hoş bir hikayeydi. Yalnız, Robbie’nin Victor’un yaşadığı şeyleri böyle hemencecik çözmesini biraz garipsedim. Onun haricinde gayet iyiydi. Kalemine sağlık…

    1. haklısınız. sanırım daha fazla uzatmak istemediğimden kaynaklandı. 🙂 yorumunuz için teşekkür ederim 🙂

  2. Merhabalar.

    Öncelikle ellerinize sağlık. Çok güzel ve ilginç bir hikâye olmuş.

    Bu seçkilerde gölle ilgili pek çok hikâye oluyor sanki. Fakat göl de öykü yazmaya çok uygun bir şey.

    Karakterin duygularını ve yaşadıklarını çok güzel bir dille anlatmışsınız, ülsup gayet iyiydi bence.

    Ellerinize sağlık, görüşmek üzere…

    1. öncelikle bu güzel yorum için çok teşekkür ederim. haklısın göl konusu yazmaya çok müsait bir konu:) tekrar teşekkürler ve görüşmek üzere 🙂

  3. Önce adamın gerçekten hikayeyi yaşadığını sandım rüyaymış 🙂 Romantizm tam tadında olmuş. İçinde bir de gizem olunca tadından yenmez. 🙂 Kısacası hoş bir hikaye. Sanırım hikayelerinizi gittikçe uzatıyorsunuz.(sayfa sayısının uzunluğu) Böyle devam ederseniz, kendi öykülerinizi içeren bir kitap bile çıkarabiliriz. Öykü yazmaktan vazgeçmeyin derim. Ellerinize sağlık.

Mustafa Güngören için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *