Öykü

Hapis Bir Peri Masalı

Dünyaya bile isteye düştüğünden beri başına gelen en feci şeydi bu: hapishanedeydi… Zeminin kokusu, suçlu insanların mutsuzluğu, yemeklerin tatsızlığı ve arada deliğinden çıkan o şişman farenin tıkırtısı… Buradaki her şey berbattı. Dışarda güneşlenen, kafeye gelip muhallebi yiyen insanların güneş kremi kokusu gelmiyordu artık burnuna. Sadece birkaç gündür içerideydi ve ilk kez ölmek istemişti. Dayanabileceğinden çok daha fazlaydı bu gidişat. İsteyerek geldiği dünya, ona karanlık ve kokmuş yüzünü çekinmeden göstermeye başlamıştı. Uğruna periler diyarını bıraktığı ve ölümsüz geleceğini yaktığı yerdi burası. Şu anda bu seçiminden dolayı çok ama çok mutsuzdu.

Hücreye fena bakışlı, gene ne için suçlu olduğunu bilmediği biri daha girince beş kişi olmuşlardı hücrede. Hiç temizlenmeyen tuvalete bir konuğun daha gelmesi hiç iyi değildi. Hızlıca bakışlarıyla hücreyi tarayan genç, geldiği gibi karanlık bir köşe bulup çökmüştü çoktan. Ondan sonra geldiği için mi, yoksa ilk izlenimdi, bilmiyordu ama onun hikâyesini merak etmişti. Gelen yemeğin kötü kokusu açlıktan kıvranan bedeninin ilgisini çekmişti. Kumanyadan bir tane de ona aldı. Yabancının güzünde aniden çakan kırmızı ışığı görünce içine salan merakı artık dizginleyememiş ve ağzından çıkıvermişti sözcükler:

“Merhaba”

“….”

“Adın ne?”

“….”

“Neyse ne..” deyip geri dönecekken gencin cümlesi onu aniden yakaladı: “ İnsan olmamışsın sen henüz!”

Yerinde kalakaldı. Dediklerini duyan oldu mu diye korkarak çevresine bakındı ve “ Neden bahsediyorsun sen?” dedi.

“Dönüşümdesin. Henüz bitmemiş. Yani bir şansın daha var, diyorum.”

Şaşkınlığını tam zamanında kontrol altına alıp üste çıkmaya çalıştı:

“Boş ver beni, sen ne işsin? Neden buradasın?”

“Adama yaralama.”

“Nasıl oldu?”

“Isırarak!”

Ciddi olup olmadığını anlamak için genci süzdü:

“Gerçekten birini ısırdın diye mi buradasın?”

“Vampirim ben!”

Bunu duyunca elindeki kumanyayı ona vermekten vazgeçti:

“Güzel şaka!”

“Sen de yarı perisin. Bu da mı şaka?”

Dondu kaldı. “Sen nereden …?”

“Çünkü insan değilim, yemem!”

İçi kabardı. Mutsuzluğu giderek arttı, tüm hücreyi doldurdu. Özlemişti. Diyarı mı yoksa dünyaya düştüğü o güzel sahil kasabasını mı? Sadece buradan kurtulmak istiyordu. Kendini dünyaya geldiğinden beri farklı hissediyordu. Bu his onu diğer insanlardan ayırıyor, yalnızlaştırıyor ve ruhunu ortadan ikiye bölüyordu. Kumanyayı açıp peynir ekmekten büyük bir ısırık aldı. Aradığı cevapların hepsi ondaymış gibi samimiyetle sordu. Nihayet konuşacak birini bulmuştu:

“Neden böyle?”

“Ne?”

“Neden biz, hücredeki diğer insanlardan farklıyız?”

“Onlar gibi mi olmak istersin?”

“Ben insan olmak için Diyarı bırakıp geldim.”

“Salaklık etmişsin. Dünyada yaşanır mı? Arada gezmeye gelecektin buraya. Neden köklerini arkanda bıraktın ki? Benim bir evim olsaydı oradan ayrılmayı asla düşünmezdim.”

“Biz neden farklıyız herkese benzesek daha iyi olmaz mıydı?”

“Ben gayet iyiyim, kendi adına konuş.”

“Neden buradasın o zaman? Buraya düşmemek senin için çocuk oyuncağı aslında.”

“Biraz dinlenmek için. Çok can aldım, doydum. Aslında herkes beni vahşi bir hayvan sanıyor. İnsan eti yiyen bir piskopat belki de. Beni kategorize edemiyorlar. Edemeyecekler de. Bilerek çelişkili ifade verdim. Biraz gün ışığından kaçmaya geldim.”

“Bana dönüşümdesin dedin.”

“Evet, kokunu alabiliyorum. Sihir hâlâ var kalbinde. İnkâr ettiğin kadar azalacak ama benden demesi.”

“Yani istesem…?”

“Evet, istesen melez olarak kalabilirsin. Bu kadar insan olmaya hevesli olmanı anlamıyorum. Bir bok yok bu insanlarda. Çok eskiden vardı. Onları ayrıcalıklı yapan gene içlerindeki sihirdi. Şimdi kurumuş bir ot kadar ışıksız ve niteliksizler.”

“Kaç yaşındasın?”

“4087, sen?”

“2067.”

“Gençsin ve bu yaşına rağmen insan dünyasına merak salmışsın. Hayret! Anlam arayışını sıcak peri evinde şömine önünde de yapabilirdin.”

İçi cız etti. Bu yüzeysel bakış açısı, ona şu anki konforunu sorgularken hiç iyi gelmemişti:

“Neden bu kadar farklıyız insanlardan?”

“Kod hatası!”

“Nasıl yani?”

“Kodlarımız yazılırken sistemsel hatalar bizi değişip dönüştürmüş. Bu kadar.”

Pişmanlık içini kaplarken buraya gelene dek yaşadıkları gözlerinin önünde geçti hızla. Diyarı terk etmesi, bir sahile açılan geçidin arkasında kapanması, iş bulması, yazlık dünya deneyimi… Kimliği yoktu. Bu başına aldığı en ciddi bela olmuştu. Buradan nasıl çıkacağını bilmiyor ve diğer taraftan yanında bir vampirle, hücredeki insanların güvenliğinden şüphe ediyordu.

“Kod hatası…“dedi kendi kendine zeminin rahatsızlığı ile kıvranan kalçasını rahatlatmaya çalışırken. Tüm bunların bir anlamı olmalıydı. İnsanların bir kâğıt parçasına verdiği anlam kadardı varlığı. Burada olması, saçma insan kural ve kanunlarının bir çıktısıydı. Hevesle vampire döndü:

“Kafa dinlemen bitince haber ver. Kısacık insan ömrüm boyunca burada kalamam.”

“Bir planım var” dedi, vampir tekinsizce. Peynir ekmeğini bitirmişti. Fare tam önüne düşen ekmek parçasını kaptığı gibi deliğine koştu.

Emine Nihan Acar

Multi-disiplinli bir alanda akademik arayışını sürdüren bir fenci- sosyolog olarak, peri masallarına ve bilime aynı anda inanan bir edebiyat hayranıyım. Üretkenliğimi sınadığım görsel tasarım, müzik ve sahne sanatlarından sonra -ve akademik yazından önce- edebiyat denemeleri yapıyorum. Kendimi bildim bileli okuyor ve yazıyorum. Online ve yazılı edebiyat platformlarında yayınlanmış kitap analizlerim ve öykülerim mevcut. Üretmenin bu dünyadaki tek sihir olduğuna inanıyorum.