Öykü

Ya Tamam Ya Devam

Neden vücuttan çıkan sıvılar hep aynı renkteydi? Yani bokumuz aşağı yukarı hep aynı kahverengi tonlardaydı, sümük de hakeza öyleydi. Kulağımızda biriken ve çıkmakta direnen pisliklerin rengi de tıpatıp aynıydı: Koyu turuncu. Halbuki dünyadaki tüm insanların kulağına aynı türde pisliklerin girme olasılığı var mıydı? Herkes aynı şeyleri mi yiyordu ki dışkıları aynı renkte çıkıyordu? Hatırladığı, en azından bıraktığı son noktada böylesine küresel bir dünyada yaşamıyordu, iyi biliyordu. Bunun bir sırrı olmalıydı. Elinin ayasını çevirerek avuçlarına baktı; üzerindeki çizgilere, kurumuş derisine, kırışıklıklara… Garipti ve tuhaftı. İnsan aslında en fazla ellerini görüyordu, başka yüzleri değil hatta kendi yüzünü bile değil. En çok ellerini görüyordu. Başını sağa sola salladı. Yalnızlıktan kafayı yemişti ama yalnızlıktan kafayı yemenin en güzel kısmı yalnız olduğun için bunun farkına varacak kimsenin olmamasıydı.

“Nezih abim hayırdır daldın yine?”

Ne yazık ki yalnız değildi Nezih.

“Yok bir şey ya. İçim geçmiş öyle.”

“Aman abim. Dikkat. Sen lazımsın bize.”

Her şey nasıl başlamıştı, nasıl ilerlemişti, bu noktaya nasıl gelinmişti, karşısındaki genç adam kimdi, hepsi birbirine karışmıştı. Allah’ın her günü aynı yerde uyumaktan, benzer şeyleri (depodaki yumurtalardan omlet veya menemen takılıyorlar, öğleleri meyveyle geçiştiriyorlardı, akşamları buzdolabındaki hazır etleri veya sebzeleri pişiriyorlardı) yemekten, defalarca aynı kitapları okumaktan (Sığınak’ın kütüphanesi sınırlıydı), binlerce türevini ürettiği fantezilerle oyalanmaktan tüm algıları çöpe dönmüştü. Yaşıyordu, yaşamak denirse buna. Yaşıyordu daha doğrusu Sığınak’ın ona TAMAM diyeceği güne kadar oyalanıyordu işte.

Sığınak’ın duvarındaki dijital saate baktı: 14.57’yi gösteriyordu.

“Bence bu sefer TAMAM çıkacak Nezih Ağabey.”

“Benim umudum yok.”

“Benim var. İddiaya girelim mi?”

“Girelim ama bu ne kaybetme hevesidir?”

“Bak bu sefer farklı. Vallahi billahi hissediyorum ya.”

“Benlik problem yok. Kazanırsam, yarın için fasulyeleri sen kırarsın.”

“Ben kazanırsam da o yatağının altında sakladığın malum dergiyi kankanla paylaşırsın.”

Tam bu sırada beş yıldır (aslında 1729 gündür) her gün saat tam 15.00’te çalan zil tekrar çaldı ve yazıcı çalışmaya başladı. Eski ve köhne yazıcıdan usulca; yavaş yavaş çıkan kâğıt bir tüy edasıyla nazlıca yere düştü. Nezih hemen koşarak kâğıdı aldı ve ön yüzünü çevirdi. “DEVAM” yazıyordu. Gülerek Taner’e gösterdi: “Hazır ol iki kilo fasulye var, akşama kadar bitecek.”

* * *

Elindeki demir bardağı aralarındaki cam duvara vuruyordu. Çıkan ses hoşuna gidiyordu, beş yıldır kullandığı bu bardak ona askerliğinde içtiği dışı kaynar içi buz gibi çayları hatırlatıyordu. Askere gidene kadar bir baltaya sap olamamıştı, denemediği şey de kalmamıştı: seyyar lahmacunculuk, berber çıraklığı, garsonluk, tırnakçılık, değnekçilik, arpacılık, pazarcılık, çaycılık, son ütücülük, midyecilik… Hepsinde karavana atmıştı. Belki sürekli iş değiştirmenin ve hiçbir zaman bir işe yarama hissiyle tanışmamasının sonucu belki de pek tanımadığı tanısa da sevmeyeceği ailesinin kalıtımsal mirasıyla habis bir alışkanlık kazanmıştı. Önce küçük küçük başlamıştı; dükkânı açan kişi olduğu günlerde Tip Box’tan para aşırmak, lahmacun satarken “Abi valla hiç bozuğum yok, helal et bu 20 lirayı” taktiğini çalıştırmak gibi şeylerle yolluğunu çıkartmıştı. Sonra boşta gördüğü her şeyi cebine atmayla tanıştı. Etrafta kimse yokken kasadaki paraları, iş arkadaşının telefonunu, -klasik- cami kapısındaki ayakkabıları, ağzı açık çantadan ne bulursa almayı bir deneyim olarak hayatına kattı. Kendinden iğreniyordu ama hoşuna da gidiyordu; gerçi artık önemi yoktu, yakalansa beş yıldan daha az ceza alacağını biliyordu çünkü.

“Dün akşamki fasulye partisi güzeldi ha abim? Ama yine zeytinyağlı yaptın ayıp ettin.”

“Zeytinyağı sağlıklıdır oğlum, benim sayemde incecik kaldın. Teşekkür edeceğine şikâyet ediyorsun. Her yemek tereyağı ile yapılmaz.”

“Abim yanlış anlama ama ne bileyim zeytinyağına takıntılı adam biraz yumuşak olur. Anlarsın, o biçim olur.”

“Taner’ciğim bu enteresan saptamalar nereden geliyor aklına anlayamıyorum. Entelektüel seviyen hep low kaldı, üzülüyorum. Garip.”

Eğitimi terk oğlu terkti Taner’in. Liseye kadar devam etmiş, Lise-1’de siktirname aldığında bu işlerin ona göre olmadığını anlamıştı. Hayatında takıldığı üç beş mahalleli dışında özel bir insan da olmamıştı, Nezih Abisi karısı ve çocuğu olduğunu söylemişti, o ise balığını özlüyordu. Salakçaydı ama öyleydi.

Sığınak’ın köşesinden çok iyi bildikleri yazıcı sesini tekrar duydular. “Cızzrt cızzrt” sesleriyle çalışmaya başlayan emektar alet tam saatinde o beklenen kâğıdı yeniden çıkartmıştı.

“Geliyor hissediyorum. TAMAM geliyor abim. Bu sefer geliyor, sır kapısı açılıyor. Yüzde bin eminim.”

“Benim teorimde bir değişiklik yok. Bence bizi burada unuttular. Ya da kapıyı üzerimize kapatıp kaçtılar. Yazıcı da öyle zavallıca çalışıp duruyor. Burada gebereceğiz.”

“Abim yaşın gereği bunalım takılman normal. Ama yine de umudunu kaybetme derim.”

“Nasıl kaybetmeyeyim?”

“En azından mutfak senin kısmında. Benim tarafımda hiçbir şey yok. Tıkıldım kaldım bu hücreye.”

Nezih koşar adımlarla kâğıdı alarak Taner’in olduğu tarafa gitti. DEVAM yazısını gösterdi. Sonra da kâğıdı buruşturup cam duvara fırlattı. O da elindeki bardakla yarım kaldığı oyalanma işine geri döndü.

* * *

Buraya gelmeden önce önemli bir insandı. Görünürdeki en büyük problemi dizlerinin üzerine çöktüğünde dizinden gelen menüsküs tıkırtılarıydı. Bildiği dünyada yaptığı son plan iyi bir ortopediste görünmekti. Kırk yaşına yeni girmişti, güzel bir karısı vardı, sorun çıkartmayan; dizilerdeki gibi akıllı bıdık takılmayan normal bir çocuğa sahipti. İyi para kazanıyordu, kayınpederi eziğin tekiydi, höt dedin mi “Ben öyle demek istemedim damat, sen beni yanlış anladın hehe” diyerek tırsıyordu. Arabası vardı. Balığa, maça veya Kıbrıs’a oynamaya gittikleri arkadaş grubuyla zaman geçiriyordu. O arkadaş grubunun en popüler ikinci ismiydi. İt gibi şanslıydı, gece tuvalete kalktığında bile o yarı uykulu haliyle tuvalet kapısını sessizce açıp, kimseyi uyandırmadan işemeyi başaracak kadar yetenekliydi. Hayatı görünürde mükemmeldi.

“Okuyorum abim: ‘…yadsınmış çocuklar, suçsuz sürgünler, siz, hepiniz, yaşama çöllerden girmiş olanlar, her yerde soğuk yüzlerle, kapalı yüreklerle, tıkanmış kulaklara karşılaşmış olanlar, hiç yakınmayın! Size bir yüreğin açıldığı, bir kulağın sizi dinlediği, bir bakışın size yanıt verdiği anda bir sevincin sonsuzluğunu yalnız siz bilebilirsiniz. Kötü günleri bir tek gün siliverir.’

“Vadideki Zambak, sayfa 98. Kolay oğlum kolay… Buradaki tüm kitapları ezberledim diyorum, beş yıl oldu diyorum.”

“Abim sen bu işi biliyorsun, adamsın. Adamın hasısın. Hadi bir tane daha yapalım.”

“Gönder gelsin.”

“Küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım. Ama iş bunu yapmaya gelince, bileğimin derisi gözüme öylesine beyaz ve savunmasız göründü ki bir türlü yapamadım. Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da baş parmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.”

“Aaa güzel. Challenge. Güzel. Kitap Sırça Fanus ama sayfası… Başlarda değildi net hatırlıyorum. Sayfa 154 mü?”

Nezih’in görünürde mükemmel olan hayatı ise aslında çökmek üzereydi. Anti-depresan bağımlısıydı. Evlendikten sonra başlamıştı. Önce boyun ağrısını geçiriyor diye bir arkadaşından almıştı. Sonra rahat uyutuyor diye, nihayetinde hiçbir şeyi kafaya taktırmıyor diye. Zamanla dozu arttırmıştı, hiçbir doktor ona reçete yazmayınca yurt dışından kaçak gelen ilaçlara yönelmişti. Kredi kartlarının içine etmişti, kredi puanı eksilere düşmüştü, artık bağımlılığını ailesinin de öğrendiği son noktaya ulaşmıştı. Zaten onu da böyle bulmuşlardı. İki kişiydiler, ona iyi bir maldan söz etmişlerdi. Nezih’in kafası zaten iyiydi, bir depoya kadar onları takip etmişti. Verdikleri malı içmişti, gözlerini açtığında ise bu 50 metrekarelik, cam duvarla ikiye ayrılmış odada yerde yatıyordu, yanında bir mektup ve tek tuşlu bir kumanda vardı, cam bir duvarın ardında ise isminin Taner olduğunu öğrendiği bu genç.

* * *

“Nezih Abim bir şey sorabilir miyim sana? Baya zaman geçti bu konuyu konuşmayalı.”

Çektiği otuzuncu şınavın ardından ayağa kalktı. “Sor tabii.”

“Buradan çıktığında ilk ne yapacağınla ilgili fikrin değişti mi? Yoksa hâlâ aynı mı?”

“Aynı sanırım ya, önce karımı kontrol ederim başkasıyla evlenmiş mi diye, sonra da orman tarzı bir yere giderim, Abant falan mesela. Ciğerim patlayana kadar koşarım. Ayaklarım beni nereye götürüyorsa yürürüm, kamp yaparım, doğanın tadına varırım. O özgürlüğünün tadını almaya çalışırım. Sonrasına da bakarım.”

“Ben önce bizi buraya tıkanların peşine düşerim ve bulursam da var ya çok kötü yaparım. Sonra tanışabildiğim kadar insanla tanışmaya uğraşırım. Öyle yolda gördüğüme selamın aleyküm dayıyı çekerim.”

“Yenge Hanım mevzularına girmeyecek misin?”

“O iş başka, o iş başka. Yani girmesek olmaz. Ama ondan önce bir şey daha yaparım. Yarım kalmış bir şey.”

Taner buraya düşmeden önce bir lojistik firmasında çalışıyordu. Çalışıyordu dediği de şirketin arabasıyla getir götür işleri yapıyordu. İğrenç bir işti, zaten çalışmayı da sevmiyordu, “Ben asla cep telefonunun alarmıyla uyanmam. Alarmla uyananlar maldır” havasını en çok attığı şeydi. Pandemi yüzünden bu son işten kovulduğunda ilginç şekilde tazminatını vermişlerdi, genelde üzerine yatarlardı. O parayla da belki de geleceği görmüştü, nedenini hâlâ bilmiyordu ilginç şekilde balık beslemek istemişti. Bulduğu ilk Pet Shop’a gitti, ona bir fanus içinde kırmızı bir beta balığı sattılar. Balığı evine getirdi, baş parmağı büyüklüğünde, kuyruğu tül gibi parlak kırmızı bir hayvandı. Yüzdüğü zaman tıpkı süzülüyor gibiydi. Balığıyla çok ilgilendi, neredeyse her gün suyunu değiştirdi; üstelik musluk suyuyla da değil, parasını verip damacana suyuyla yaptı bunu. En iyi yemden bol bol attı. Bir hafta sonra sabah kalktığında balığını ölmüş buldu. Pet Shop’a geri gitti, adamlarla kavga etti ama bir sonuca ulaşamadı. Pes etmeye niyeti yoktu. Telefonundan bütün akvaryum forumlarını dolaştı, bazılarına yorum yaptı, meseleyi sağlamından hatim edercesine öğrendi.

Bu işlerin sırrı azot döngüsü denilen bir şeydi. Bir balığın en uygun yaşama ortamı esasen bir döngüydü. Akvaryuma taze su ekliyordun, balığı yemliyordun, balık sıçtıkça, yem parçaları tabanda kaldıkça kötü bakteriler ortaya çıkıyordu, suyu değiştirdikçe ortaya çıkan yararlı bakteriler bu kötü bakterileri yiyordu ve bunları nitrata çeviriyordu. Kendi başına sürekli temiz su eklediğinde nitrat oluşmuyordu, balık ölüyordu. Suyu değiştirmediğinde bu sefer yararlı bakteriler üreyemiyor, filtreleme yapamıyor ve balık zehirlenerek ölüyordu. Tam bir denge lazımdı. Yani iyi bir hayatın içinde biraz sıçmak ve biraz temizlik vardı. Taner’in hayatı yaşama biçimi bundan sonra buna dönmüştü. Azot döngüsü şeklinde yaşayacaktı hayatını. Bütün hevesiyle başka bir Pet Shop’a daha gitti, buradaki insanlar ona daha iyi davranmıştı, onu küçük görmemişlerdi hatta çay bile ikram etmişlerdi. Çayı içtikten sonra gözünü açtığında ise bu 50 metrekarelik, bir demir parmaklıkla ikiye ayrılmış odada yerde yatıyordu, yanında bir mektup ve tek tuşlu bir kumanda vardı, cam bir duvarın ardında ise isminin Nezih olduğunu öğrendiği bu abi dediği entel dantel adam.

“Biliyorum biliyorum. Balığını bu sefer alacak ve en sağlamından bakacaksın.”

Yazıcının çalışma sesini duydular. Birbirlerine baktılar. Aralarında sessiz bir anlaşma oldu, tahmin etme olaylarına girmeyeceklerdi. Sessizce yazıcıdan çıkmasını beklediler kâğıdın. Nezih kâğıdı almaya gitti. Beyaz kâğıdın ön yüzünü çevirdi, Taner’in yanına geldi ve kâğıdı cama yapıştırdı.

TAMAM.

* * *

“Merhaba,

Şu anda kafanızın fazlasıyla karışık olduğunu ve fiziksel olarak da ağrıdığını tahmin ediyoruz. Neredeyim sorusu aklınıza gelen ilk şeydir ve cevabını alana kadar sizi rahat bırakmayacaktır. Ne yazık ki size nerede olduğunuzun cevabını verecek olan bizler değiliz. Sadece şunu söyleyebiliriz, bu Sığınak’ta iki kişisiniz ancak içinizden sadece birisi çıkma zamanı geldiğinde bu mekândan çıkabilecek.

Sizleri çok özel insanlar, tanrı parçacığı olduğunuz için seçmedik. Bir algoritmamız var, o algoritma sizi tıpkı bir piyango gibi tesadüfen seçti. Yaşamanız için erzak, sağlık gereksinimleri, temiz su, ısı kaynağı, kültürel dokümanlar ve fiziksel aktiviteler için alan temin edildi. Birbirinizle kırılmaz malzemeden bir cam duvarla ayrılıyorsunuz ama değiş tokuş için özel bir bölme ayrıldı. İletişim kurmanız için duvarda ses geçiren bir tasarım kullanıldı. Birbirinizle ne derecede duygusal bağ kuracağınız size kalmış. İsterseniz buradan kaçmayı deneyebilirsiniz ama defalarca denendiği ve sonuç alınmadığı gibi, sizin denemenizde de işe yaramayacak.

Buradan çıkmanın tek yolu var. Her gün saat 15.00’te yazıcıdan bir A4 sayfası çıkacak. Bu kâğıdın üstünde DEVAM yazdığı takdirde şartlarınızda bir değişim olmadan Sığınak’ta yaşamınıza devam edebileceksiniz. TAMAM yazdığında ise size verdiğimiz tek tuşlu kumandalar aktif hale gelecek.

Kumandalar ne işe mi yarıyor? İkinizin de beyninizin içine yerleştirdiğimiz birer mikro patlayıcı var. Sığınak’ın kapısı ise sadece ikinizden birinin beyin ölümü gerçekleştiği anda açılacak. Her kumanda bir bombayı aktivite edecek ama hangi bombayı aktivite ettiğini yalnızca tuşa bastığınızda anlayabileceksiniz.

Gösterdiğiniz sabır ve fedakârlık için teşekkür ederiz. Bu tarafta görüşmek üzere…”

* * *

Mektuptan ikisinin de haberi vardı, gizlemeyi hiç düşünmemişlerdi. Hayatının en olgun beş yılını bu 50 metrekarelik hem lüks hem ucube hem ilkel hem teknolojik sığınakta geçirince Nezih’in doğal olarak hayat hakkında bolca düşünme fırsatı olmuştu. Hayat her şeye hazırlıksız yakalanmak demekti. Doğmaktan, ilk aşka, baba olmaktan ölmeye kadar büyük kararlar daima en hazırlıksız şekilde alınıyordu. Böyleydi yani. Bu noktaya eninde sonunda ulaşacaklarını biliyordu. Kaçınılmaz son için kendince zihinsel hazırlık yapmaya bile çalışmıştı ama şu anda inanılmaz hazırlıksız hissediyordu kendisini.

Cam duvar aniden titreşerek yavaşça açılmaya, aralarındaki tek fiziksel engeli kaldırmaya başladı.

“Ne yapıyoruz abim şimdi? Konuştuğumuz gibi mi?” dedi Taner, kumandayı eliyle sımsıkı tutarken. Gözleri irileşmişti, gergindi. Aralarında beş yıldır ilk defa hiçbir engel yoktu.

“Konuştuğumunuz aynısı olacak ama Eşkıya filmi gibi anlaşmayı bozmak yok.”

“Bunca yıldan sonra ayıp oluyor.”

“Belki oluyor ama anla beni. Çok bekledik bunun için.”

İkisi de yere bağdaş kurdu. Boyunlarını kütürdettiler ve kemiklerini esnettiler. Kimsenin zavallıca bir boğuşma istediği yoktu. Tabi ki nihayetinde kumandaları değiştirdiler. Mevzu kendi hayatları olunca bir zar da onlar atmak istemişti.

Taner, Nezih’in kumandasını elinde çevirip duruyordu. “Abi değişik bir olay olacağını biliyordum ama yumurta kapıya dayanınca başka oluyormuş sahiden.”

“Çakal çukal gibi kavga etmek bize yakışmazdı. Bu kadar zamandan sonra, hiç olmazdı. Bana ters yani bilmiyorum.”

“Abim bana da ters. Öyleyse başlayalım.” Kurallar çok basitti. Konuşmak yoktu, yemek yemek, su içmek veya hareket etmek yoktu. Kim pes ederse, bayılırsa ya da kendinden geçerse, karşısındakine kumandasını verecekti. Basitti ve olabildiğince adildi.

Bu şekilde bir gün geçirdiler. İkinci gün Nezih’in başı ağrımaya başladı. Midesi deliniyordu zaten hiçbir zaman bünyesi de güçlü olmamıştı. Taner sağlıklı görünüyordu, e zaten yaşı gençti, kendisinin pek şansı yoktu. Belki de direkt düğmeye basmalı ve oyunbozanlık yapmalıydı.

Taner hayatında hiç doktora gitmemişti. Yani bir kere koluna sıcak börek tepsisi düşmüş ve yanmıştı, o zaman ustası onu sağlık ocağına götürmüştü, tek ziyareti buydu. Bu gerçeğe rağmen şeker hastası olduğundan hep şüpheleniyordu. Öyle geliyordu ona. O öyle artistler gibi tendonlarını zedelemezdi, kolu kırdık amına koyayım demeyi kendine yedirirdi en fazla.

İkinci gün de geçti. Artık ikisi de bayılmak üzereydi. Konuşsalar da konuşamayacak kadar yorgunlardı. Gözleri kapanmak üzereydi, hatta gözlerini kapatmak istiyorlardı, bu işkence bir yerde bitmeliydi. Gözleri kapamak, o sıcaklığın bütün vücutlarını sarmasını ve zarifçe sonsuz rüyalar alemine girmek istiyorlardı.

Üçüncü gün Nezih ağzını açmak istedi beceremedi. Taner o gücü kendinde buldu: “Abim…benim işim bitti. Atıyorum kumandayı sana. Gebereceksek geberelim.” Başını salladı Nezih. Yapamazdı. Yapmayacaktı. Taner’in gözleri yaşlıydı. Sonra, gözleri tamamen kapandı. Bayılmıştı.

Nezih gözlerini son bir gayretle araladı. Bu zafer miydi? Her şeyde olduğu gibi hazırlıksız hissediyordu kendini. Sürüne sürüne karşısındaki Taner’in yanına gitti ve eliyle kumandasını alarak kendininkinin yanına koydu. İki düğmeye aynı anda bastı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Güzel bir hikayeydi, gerçekçi, heyecanlı ve merak uyandırıcıydı. Gerçi tanıdık unsurlar barındırıyordu içerisinde sığınak gibi esir almak gibi ama bu kurgunun içinde kayboluyordu. Kişiler gerçek hayattan alınmıştı ve dikkatli baktığında çevrende olabilecek tiplerdi ve ben yine de sonunun iyi bağlandığını düşünüyordum.
    Sormam gerekiyor, beş yıl fazla uzun değil mi böyle bir deney veya cezalandırma için.
    Elinize kaleminize sağlık.

  2. Merhabalar, güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Özellikle karakterleri oluşturma konusunda zorlandığımı itiraf etmeliyim, hem hayatın içinden olsun, ilginç de olsun ama rahatsız da etmesin vs. Hiç kolay değilmiş.

    Beş yıl konusunda inanın bilmiyorum. 10 yıl fazla geldi, 2 yıl da az geldi, düz mantık :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar