Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hiçkimse, BerMu Dağ Savaşı

Hava rüzgarlıydı, gri bulutlar tüm gökyüzünü kaplamış maviyi ve güneşi esir almıştı. Denizden esen rüzgar dalgaların kıyıya vuran damlalarını içeriye, yolun karşısındaki kaldırımlara kadar taşıyordu zaman zaman. Bu yüzden kıyı boşunca açılmış tavernalar, lokantalar ve hanların dışarıda kurulmuş masaları boştu ama içerileri tıkabasa doluydu. Yaklaşan akşam saatlerinde kimi yemek yemeğe çoğu da içmeye gelen müşterilerdi. Hangisine girerseniz girin benzer bir müşteri tipiyle karşılaşırdınız. Kirli sakallı ve hırpani görünüşlü, üzerlerinde mevsimin şartlarına göre giyilmiş çoğu ucuz kıyafetlerden oluşan kişilerdi. İyi giyimli birileri hemen farkedilecek kadar azdı.

Limana biraz uzak kalmış Kovuk Meyhanesi diğer akşamlardan farksızdı. İçeride müdavim sayılabilecek birkaç müşteri vardı. Çoğu tekneleri Soka’ya geldiğinde yemek yemek için ucuz mekanlar arayan fakir tayfalardı ama içeride kapının solunda kalan loş bölgede oturan iki kişi daha farklı olduğunu belli ediyordu. İşletmenin sahibi ve aşçısı aynı zamanda şef garsonu olan Adebu diğer müşterilerinden daha fazla önem veriyordu bu özel müşterilerine. Ender gelen belki de daha önceden tanışıklıkları olan bu iki adama servisi çömez garsonlara bırakmadan kendisi yapmıştı ve tezgahın altında sakladığı en iyi testisini çıkarmıştı içecek olarak. Birkaç kelimeden oluşan hal hatırdan sonra geri çekilmiş biri genç uzun kestane saçlı, diğeri kısacık kesilmiş beyaz saçlı adamı leziz yemekleriyle başbaşa bırakmıştı.

“Geçen ayki kahramanlık ilanına yetişemedik peki bu hafta yetişebilecek miyiz?”dedi genç olan. Yaşlı adam önündeki etli yemekten bir lokma daha aldı. Uzun süren bir çiğneme ve düşünme döneminden sonra

“Bence bu olayı oldukça önemsiyorsun hem de gereksiz bir şekilde önemsiyorsun. Biz o kurt adamlarla nam olsun yahut birileri bizlerin neler yaptığını görüp de Vay be Hiçkimse ne kadar kahraman bir yiğitmiş desin diye savaşmadık. Oradaki insanların bize özellikle sana ihtiyaçları vardı o nedenle oradaydık ve düşmanı bozguna uğrattık. Varsın kimseden bir takdir görmeyelim.” Kısa bir sessizlik oldu. Maşrapaya doldurulmuş özel şaraptan dolu bir yudum aldı. Ardından konuşmasına devam etti.

“Eğer sen yada bir başkası nam için şöhret için bu kahramanlıklara kalkışırsa sonun pek iyi olmaz. Önemli olan insanların özellikle de mazlumların yardımına koşabilmek. Üstelik bunu kimse bilmesine gerek yok sen biliyorsun ya” Genç adam kafasını sallamakla yetindi. Birkaç dakika ekmeklerden parçalar koparıldı, tabaktaki yemekler kaşıklandı. Maşrapalardaki şaraplar eksildi. Genç olan söz aldı.

Kıdara, bilge ustam yeni görev ya da yeni bir konu var mı sen ondan söz et. Yemekler bitesiye kadar başka da bir söz olmadı. Mideler dolup keyifler yerine geldiğinde Kıdara

“Hadi dışarıya çıkalım yapraklarımızı orada içeriz” dedi. Masadaki tabakların boşaldığını gören yaşlı meyhaneci kızına işaret etti. Genç adamın yaşlarındaki toplu kız kırıta kırıta yanlarına geldi İşve yaptığı her halinden belli olacak ve dekoltesini gözlerini içine sokacak tarzda genç adama doğru eğilerek, “Başka bir arzunuz var mı” diye sordu. İki adamda bu tavrı görmezden gelerek masadan kalktılar. Kıdara, meyhaneci Adebu’ya sıcak bir şeyler ısmarladı ve iki adam dışarıya yöneldiler.

Kovuk meyhanesi Büyüksu’yun sahilinin uzağında kalsa da rüzgarın zerreler halinde getirdiği tuzlu suyu yüzlerinde hissediyorlardı. Kapıya uzak olan köşedeki boş masaya oturdular. Dakikalar sonra ilk konuşan gene Hiçkimse oldu.

“Hadi ama yaşlı kurt, meraktan çatlatma insanı” dedi.

“Kraliyet duyuru yapmış, uzaklarda batıda büyük denizin ötesinde birkaç ticaret teknesi kaybolmuş. Birinde denizin ötesine Naraya ülkesine giden “Katava” büyükelçisi varmış. Teknelerin battığı yerler lanetlenmiş bir bölge. Oraya gidenler veya oradan geçenlerden haber alınmıyor.” Delikanlının bilmediği isimler gelmeye başlamıştı. Kıdara, genç öğrencisinin yüzüne baktığında söylediklerinden bir şey anlamadığını farketmişti.

“Senin bilgilenmen gerekiyor hem de acilen” dedi. Az önce şansını deneyip başarı yakalayamayan kız tekrar elinde tepsiyle geldi. Bu defa ağzındaki sakızı atmış, saçlarını üstünkörü de olsa toparlamış ve üzerindeki kirli önlüğü çıkarmıştı. “Buyurun içecekleriniz” dedi güzel bir konuşma tarzında. Kız tüm sevimliliğiyle delikanlıya bakıyordu. Hiçkimseyse gösterilen ilginin farkında bile değildi sanki. Yaşlı adam gülümsedi delikanlıya göz attı. O zaman Hiçkimse başlarında bekleyen genç kızın farkına vardı. Ama hala bir tepki vermeyince Kıdara araya girmek zorunda kaldı.

“Tamam güzel kız, bir gereksinimimiz olduğunda yiğidim seni çağıracaktır.“ Kız, allanmış yüzüyle içeri girdi.

Sana bir kural daha, gördüğün ilgiden rahatsız olma ve mutlaka karşılığını ver. Birkaç saniye durdu hala anlamamış gibi yüzüne bakan öğrencisine “Gönlün başkasına ait olsa da sana gülümseyene sende gülümsemelisin” dedi. İkisinin de bakışları uzaklığını ölçemedikleri ve güzel havalarda bile karşı sahilin görünmediği gri bulutların arkasında asi dalgalanan lacivert sulara baktılar.

“iyi birisin, yiğitsin, beceriklisin. Bunun böyle olduğunu pek çok yerde kanıtladın ama sende hala eksik olan bir şeyler var. Bu halinde az önce içeride gördüklerinden daha ileri durumda olamazsın. Kendini yetiştireceksin, bilgileneceksin ve aklını daha çok kullanmayı öğreneceksin. İşte tam da bu nedenle sana gönderdiğim papirüsleri, parşömenleri okumalısın. “ Konuşma daha da uzayacaktı ama delikanlı araya girdi.

“Usta, uslu çocuk olacağım ve seni dinleyeceğim ama şimdi bana söylediklerinin ne anlama geldiğini anlatmalısın. Büyük denizi neresi Naraya ve Katawa hangi ülkeler. Lanetli yerler neresi ve Kralın bizden istediği ne.

“Dur istersen sana her şeyi baştan anlatayım. Bugün sabah erken saatlerde Soka ’ya vardığımda ki sen o ara hala yatağında uyuyordun- direk komiteye gittim yaşadıklarımızı kraliyet duvarına asmak için. Lakin geç kalmışız. O nedenle bende emeğim boşa gitmesin diye -bilmiyorsun ama ben İkta’da yaşadıklarımızı halkın ve komitenin beğeneceği şekilde kaleme almak için uzun süre uğraştım. Dedim ya emeğim boşa gitmesin diye hikâyemizi başkaları okuyabilsin diye rıhtımın başka bir yerinde sergilemek istedim”

“Okuyan ilgilenen oldu mu bari…”

Maalesef; pek rağbet yok. Neyse konumuza dönelim. Eskiyi kaçırdık bari yenisini yakalayalım diye kraliyet duvarının oralarda şöyle bir dolandım. Az önce dedim ya bu defa uzaklarda uğursuz bir deniz olan yer hakkında bilgi sahibi olanları aradıklarını duydum.

Neresi bu anlattıklarında geçen uğursuz deniz.

BermuTağ; Gün batımı yönünde ve uzaklarda, Şeytan Denizi de diyorlar ama bir rivayete göre kadim zamanlarda, orada büyük bir dağ varmış. Dağda bilge bir hanımefendi yaşarmış. O dağın adı zamanla unutulmuş, bilge kadının adıyla bir anılmaya başlamış yıllar içinde. Ve sonra tarihin kaydettiği en büyük savaşlardan bir yaşanmış bu dağın eteklerinde. Ve sonunda Tanrılar veya devler hepsini yok etmişler. Saldırganları ve dağı dağda kurulu olan tapınağı koruyan herkesi her şeyi silmişler. Orası yerin dibine batmış ve yerden çıkan su o ovayı doldurup göl haline getirmiş. Büyük Tufandan sonra deniz olmuş lakin Tanrıların laneti sonsuza kadar sürecekmiş. Hiçkimse’nin boş bakışlarını görünce “Dur hele sana olanları baştan anlatayım. Anlatayım da pek çok kişinin bilmediği kadim tarih hakkında bilgi sahibi ol…

Geniş bir ovanın tam ortasındaydı kocaman dağ. Aslında dağın bulunduğu alana ova demekte doğru değildi. Kum ve kayalardan oluşan gündüzleri güneşin bağrında kavrulan geceleri soğuktan donan bir bozkırın ortasındaydı. Her yandan görülebilecek kadar yüksek dev bir koni gibiydi. Koninin güneye balkan cephesinde düzlüğün üzerinde dağın eteklerinde bir taş bina. Aslında görünen yapıdan daha fazlası dağın içine doğru oyulmuştu. BerMu ananın inançları yıllar içerisinde güçlü bir din gibi kök salmıştı dağa ve insanlığın bağrına. Çevreden ve uzaklardan bilim insanları, ahlak insanları geliyor fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Bu merkez sadece aydınlık insanları değil aynı zamanda vahşileri de cezbediyordu. O günlerde dünya ikiye bölünmüş gibiydi. Kendilerine insan diyen ve insani değerlere kıymet verenler ve gözü dönüp her şeyi yakıp yıkanlar.” Adam yanında duran adaleli gence baktı, uzun söylevler canını sıkıyordu besbelli, bu nedenle hemen konuya girdi.

Kayalık dağın çevresinde binlerce asker toplanmıştı. Her biri kendince silahlanmıştı. Bellerinde taşıdıkları kısa kılıca ek olarak kiminde gürzler kiminde kendi boylarına yakın yaylar, dolu sadaklar kimindeyse uçları bakır veya demirle güçlendirilmiş mızraklar vardı. Hepsinin tek hedefiyse kendilerine uygar diyen zengin diyarların önünde dikilen dağı talan etmekti. Dağı saranların kimine göre burası büyücülerin karargâhıydı kimine göreyse hacıların ve dindarların getirdiği bağışlarla tıka basa dolu hazine merkeziydi. Her durumda da alınması gereken hatta yerle bir edilmesi gereken bir yerdi. İlk birliklerin görülmesinden bu yana bir hafta kadar kısa bir süre olsa da söylentiler bütün maceracıları, hazine avcılarını ve barbarları çekmişti.

Yamacın yukarısında kurulan taş bina uzaktan bakılınca ulaşılmaz gibi görülüyordu. Zaten BerMu kalesinin en büyük avantajı da buydu. Sadece dar bir patika kıvrıla kıvrıla yukarı tırmanıyordu o kadar. Hacılar, dindarlar ve sempatizanlar BerMu anayı ziyaret etmek istediklerinde bu patikayı kullanmak zorundaydılar. Binanın en üzerindeki küçük odada kalıyordu yaşlı kadın. Kendisine elçi diyenlerde vardı peygamber olduğunu iddia edenlerde. Yaşını tam olarak kimse bilmiyordu ama zihni pırıl pırıldı ve hala kendi işini kendi görüyordu. Bu halini Tanrılarla görüşmelerine ve onların verdiği ilaçlarla ve besinlerle beslenmesine bağlayanlar çoktu. O yüzden BerMu kadının yedikleri, okudukları, söyledikleri bir yol olmuş ve yolu neredeyse bir din haline gelmişti.

Zamanının çoğunu burada tüm düzlüğü gören odasında geçiriyordu. Ömrünü insanlara hizmet etmek için geçirmişti. Onlara dostluğu ve kardeşliği anlatmıştı. Düzenin önemini ve insanı insan yapan temel değerleri öğretmişti. Ve sonra uzaklarda bir tehlike belirmiş taş üzerine taş koya koya kurulan yapıyı tehdit eder hale gelmişti. Bu tehlikenin adıysa bazen yabancılarla yaptığı görüşmelerde duyduğu bir kelimeden ibaretti. Bhoo.

Gözlerini kıstı, dağın önündeki boşluğu dolduran çapulculara baktı. Sayılamayacak kadar çok olan bu yığınların alınmazsa tüm uygarlığı yakıp yıkacak bir sel haline gelecekti. En kötüsü de bu tehdit karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Tek ümidi yukarıda gökyüzünde kendi tahtında oturan yabancıların bu durumun farkında olması ve yardım etmeleriydi. Bakışları tekrar ovaya kaydı, yığınların önünde ve dağın eteğinde kurulan çadıra dikildi gözleri. O zaman çadırın yanına getirilmiş nesneleri gördü. Üzerleri bezlerle örtülerek içindekiler gizlenmeye çalışılmıştı. Uzaktan bakınca sanki bu orduya ait değillermiş gibi duruyorlardı. Üstelik yaşlı kadın onların dün gece orada olmadıklarını biliyordu, o zaman gecenin karanlığında getirilmiş olmalıydılar. Gözlerini bir kere daha kıstı baktı, üç tane saydı. Merak içini yiyip bitirse de gizlenen melunluğun ne olduğu konusunda beklemek ve dua etmekten başka çareleri yoktu.

İriyarı adam hep üzerinde oturduğu süslü koltuktaydı gene. Bu defa başarıya ulaşacağını biliyordu. Değişik zamanlarda sayısız kereler hücum etmişti merkeze. Ama daha o denizin kıyısına ulaşamadan sönmüştü isyan ateşleri. Bu defa akıllı davranmış sadece bu dünyaya ait insanlarla saldırıya geçmemişti. Kendilerine uygar diyenleri o adaya hapsetmekti amacı. Bu defa öncekilerden daha hazırlıklıydı. Üzerleri örtülerek gizlenmeye çalışılmış kafeslerde yıllardır gizli yerinde üzerinde çalıştığı canlı silahları vardı. Çadırında kendi başına düşünürken kapı yerine kullandığı kalın bez aralandı, en az kendi kadar kirli bir yüz belirdi aralıkta.

Lordum, dedi boğuk ve kalın bir sesle. Kuşatma tamamlandı, ne zaman emrederseniz o zaman harekete geçeceğiz” Adam yerinden doğruldu, zırhını bir kere daha düzeltti. Kendini korumak için bu zırha ihtiyacı vardı ve bu zırhı taşımak içinde güçlü bir bedene. Ağır adımlarla çadırından çıktı ve kendisine yol vermek için ayrılan askerlerin arasından yürümeye başladı.

Kafeslerin yanına vardığında gördükleri bir kere daha hoşuna gitti. Çok zamanını almıştı bu başarı ama şimdi ellerini dayadığı neredeyse iki insan boyunda yüksekliğe sahip bu kafeslerde zaferini taşıyacak yaratıklar vardı. Tüm gücüyle kafese vurdu, içeriden tiz bir bağırış koptu. Yanında dikilen askerleri kulaklarını tıkamak zorunda kalmıştı. Ordunun lideri olan adam yakınlarda olan bir askeri çağırdı. Diğerlerine göre daha ufak tefek olan asker ürkek adımlarla liderinin yanına yaklaştı. Korkudan ayakları titriyordu. Lider kafesin üzerine örtülen kalın kumaşı araladı. Altında bir insan kolundan daha kalın ağaçlardan yapılmış kafes gözüktü. Askeri bir adım daha yakına çağırdı. Zavallı asker heyecandan bayılacak gibiydi. Adamı kolundan tuttu çekti. Ne olduğunu anlamadan kolunu aralanan kafesin içine soktu. İşte o zaman acı dolu feryat dudaklarından döküldü. Asker kendini geri çektiğinde kolu omzundan kopmuştu. Liderin kahkahası askerin acı dolu sesini bastırdı. Yanındaki komutanına dönerek; son hazırlıkları da tamamlayın, hücuma geçeceğiz. Sözlerini tamamlayınca geri döndü ve çadırına doğru yürümeye başladı. Yolu yarılamadan kalın ve kuvvetli bir boru sesi askerlerin ne yapması gerektiğini ilan ediyordu.

Askerlere son hazırlıklarını yapmaları için çalınan boru sesi yukarıda taş yapıda da duyulmuştu. BerMu kadın ne yapacağını bilemeyecek durumdaydı. Olacaklara hazırlıklıydı, zaten ömrünün sonuna yaklaşmıştı ama eğer bu sürü burada durdurulamazsa tüm uygarlığı yıkıp geçerdi. O nedenle üzülüyordu. Son çare olarak kendisine en yakın gördüğü müridlerini toplayıp küçük dua hücresine kapanmaya karar verdi. Asasına dayanarak oturduğu iskemleden kalktı. Ağır adımlarla küçük odayı aştı. Kapıyı açmadan hizmetkarı belirdi. Kendinden genç ama diğerlerine göre yaşını almış bir başka hanımefendiydi.

“Dokuzlar konsülünün toplanması için haber salınmasını istiyorum” dedi. Hizmetkar kadının önünde saygıyla eğilerek çekildi. Bir dakika geçmemişti ki saçı sakalı beyaz bir adam kapısını çalıyordu. Birlikte birkaç kat aşağı küçük toplantı salonuna indiler.

Görüşmeler kısa sürdü. Tüm müritler ve çömezler neler olduğunun farkındaydı. Kıdemlilerde bir sorun yoktu ama çömezler korkuyorlardı. Kısa süren konuşmalardan sonra isteyenlerin gizli dehlizlerden gitmek isteyenlere engel olunmayacağı kararlaştırıldı. Kıdemli müritlerle dua odasına çıkıldı. O zaman dışarıdan boru sesleri bir kere daha duyuldu ve birkaç soluk sonrasında tiz çığlıklar taş binanın duvarlarında yankılandı. Sekiz mürit birde BerMu kadının oluşturduğu Kutsal Dokuzlar mırıltılarla yakarılarına başladığında kalede kalmayı seçen gönüllülerin acı dolu çığlıkları duyuluyordu. Dokuzların en genci olan bir adam dayanamadı yerinden doğruldu. Mazgaldan biraz genişçe pencereye yüzünü dayadığında gördükleri karşısında şaşkına dönmüştü.

Havada yılanı andıran gövdeye sahip ama yarasa kanadı benzeri zar kanatlı yaratıklar dönüp duruyorlardı. Kartal pençesini andıran pençeleri vardı ve o pençeler rahatlıkla bir insanı tutup kavrayabilirdi. Bir serçe kadar kıvraktılar, pullu gövdeleriyle bir yılanı andırıyorlardı. Sesleri yılan tıslamasını andırıyordu ama keskinliği kulak zarlarını yırtacak kadar güçlüydü. Adam kendisine bakan odadaki kader arkadaşlarına bir şey diyemedi. Çünkü yaratıklardan biri hemen mazgal deliğinin diğer tarafında kanat çırpıyordu. İşte ne olduysa o ara oldu. Meraklı din adamı acı bir çığlıkla yere yuvarlandı. Tüm yüzü yanıp kavrulmuştu. Oda yanık et ve kıl kokusuyla dolmuştu. Kısa bir panikten sonra dua sesleri daha yüksek bir tonda duyulmaya başladı…

Yörüngede yüzlerce yıldır dönüp duran uyduda son zamanlarda bir sakinlik bir dinginlik vardı. Ne kadar zaman önce olduğunu unutacak kadar süre önce buraya kendi gezegeni diye gelen yaşlı kadın Khao daldığı yarı transtan çıktı. Adını zorla anımsadığı Cantra gezegeni diye bir yerden, galaksinin çok ötesinden gelmişlerdi. Parasını vererek satın aldıkları bu gezegeni İlk zamanlar uygarlaştırmak için elinden ne geliyorsa yapmıştı. Hele eşi öldükten ve ikiz çocukları doğduktan sonra enerjisinin ve bilgisinin tamamını bu işe vermişti. Önce yerleşeceği bir yer büyük bir ada seçmiş ardından oraya eğittiği ve adına insan denilen gezegenin akıllı varlıklarını yerleştirmişti. Binlerce yıl sürebilecek bilgiyi onlara vermeye çalışmıştı. Bilim öğretmişti, sanat öğretmişti. Ama ne kadar çaba gösterirse göstersin insanların gelişimi ağır oluyordu. Özellikle de etki alanının dışında kalanlarda. Bir de buna kendi galaksisinden bilmeden getirdiği kötü varlık olan Bhoo’nun baltalamalarını da ekleyince emeğinin karşılığını alamaz olmuştu. Ama çocukları burayı bu mavi gezegeni yurt bellemişlerdi. Bir zaman sonra elini ayağını dünyadan tamamen çekmiş mekiğinde yaşamaya başlamıştı.

Bhoo, beden değiştiren ve kendini her türlü yaşam formuna ustalıkla yerleştirebilen hırslı Bhoo. İnsan türünün tüm olumsuz yönlerini korkularını, hırslarını, zevke ve eğlenceye düşkünlüklerini ustaca kullanmıştı. Kendisini barbar insanlarının arasında korkulan bir simge haline getirmişti. Son zamanlarda bu hareket o kadar ileri gitmişti ki uygar unsurlar hareketlerinin ilk yeşerip kökleşmeye başladığı adalarına çekilmek zorunda kalmışlardı. Birkaç koloni daha vardı direnen ama onlarında dirençleri kırılacak gibiydi. İşte yerden yükselen yakarışları duyduğunda yaşlı kadında bu hisler vardı.

Mekiğinin mikro motorlarını çalıştırdı ve uydu hesaplarını tekrar gözden geçirerek sesleri aldığı merkeze doğru harekete geçti. Bir süre sonra teleskopunu ayarladığında gördüğü manzara karşısında irkildi. Kendisine bağlılığından kuşku duymadığı ve insani duyguların en yüksek derecesine ulaşmayı başarmış BerMu Kadının kurduğu volkanik dağdaki inanç merkezinin kuşatılması tüylerinin diken diken olmasına yol açmıştı.

Dağın yükseldiği kıraç ova düşman askeri kaynıyordu. Binlerce yabani kıyıya varmaya tek engel olarak gördüğü dağı kuşatmışlardı. Sanki o bölgenin tüm barbarları toplanmışlardı. Daha kötüsü uzun zamandır haber alamadıkları ve ne yaptığı konusunda fikirlerinin olmadığı Bhoo yeni tür yaratmıştı melezleme yoluyla. Teleskopunu biraz daha yaklaştırdı. Havada kuş gibi süzülen ve ölüm kusan varlıklar karşısında ne yapacağını bilemedi. İşte o an beyninin bir köşesinde BerMu’nun sesini duydu.

“Dayanacak gücümüz kalmadı” dedi yalvaran bir sesle. Zihin yoluyla konuşmayı öğrenmiş olması defalarca işe yaramıştı ve bu yeteneğe ulaşabilen çok az sayıdaki insan neslinden gelenlerden biriydi.

“Sizin için ne yapabilirim, Adanın tüm ordularını harekete geçirebilirim ama bu günler alır” dedi konuşur gibi zihninden.

“Hayır bizleri düşünme sonrasını düşün” dedi, aşağıdan gelen yakarış. “Düşmanı topluca yok etmek için iyi bir fırsat, bunca barbar başka ne zaman bir araya gelecek. Bana bahsettiğin kahredici gücünü kullan ve tüm orduyu yok et”

“Ya sen” dedi “Sen ne olacaksın Sana inanan o masum insanlar ne olacak”

“Diğerleri kaçmaya çalışıyorlar ama başarabileceklerini sanmıyorum. Odamdan baktığımda gözümün ulaşabildiği her yer düşman kaynıyor. Gizli yollarımızı çoktan bulmuşlardır. Bu fırsatı değerlendir, onları yok et.” Khao ne yapacağını bilemeyecek durumdaydı. BerMu doğru söylüyordu. Kendilerine yardım ulaştırmanın imkanı yoktu. Çaresizliği tüm hücrelerinde hissetmişti.

“Üstelik Bhoo yeni bir tür yaratmış gördüğünü sanıyorum. Onları da kahret diyeceğim ama bir yerlerde devamının olduğunu sanıyorum.” Bir süre sessizlik oldu. Yörüngede yol alan Titan aşağıdan gelen seslere hak veriyordu. BerMu dağında yaşayanların fazla bir seçeneği yoktu. Ya düşmanla beraber kavrulacaklardı ya da düşman kendilerini diğerlerine korku salmak için işkenceyle öldürecekti. Kafasının içindeki ses tekrar konuşmaya başladı

“Bizi dinle yüce efendi, bizleri vahşilerin insafına bırakma. Yalvarıyorum sana” beyninin içinde yankılanan ses iyice ağlamaklı bir hale gelmişti.

“O zaman seni oradan kutsal ışığımla çekip almak istiyorum. Sen yükseğe ve açığa çık.”

“Yüce Khao, sana müteşekkirim ama alacağın kişi ben olmayayım. Sana inananların arasında bir genç delikanlı var. Hem bir akıl adamı hem de yiğit bir delikanlı. Benim yerime onu al” dedi. Yukarıdan itiraz gelmek üzereydi ki BerMu kadının sesi tekrar kafasının içindeydi.

“Yüce Yabancı ,lütfen beni kırma. Bu kişinin ırkıma daha fazla yardımı olur.” Vurucu cümleyi ekledi, “Üstelik bu kişi bir melez, sizlerden birinin kanını taşıyor.” Yörüngedeki gemide bulunan yaşlı kadın şaşırdı.

“Nasıl yani”

“Kızlarından birinin bir dünyalıdan olan oğlu, senin torunun.” Bir zaman daha sessizlik oldu. Khao ikilemde kalmıştı. Kalbi kendisine hizmet eden insan dostu BerMu’dan yanaydı ama aklı kendisinin tanımadığı gençten yanadır. Birkaç saniye süren düşünmeden sonra.

Birkaç dakika sonra yukarıda açıkta kim olursa ben onu alacağım. Eğer bir daha görüşemezsek … “ Sözü burada düğümlendi, hıçkırıklara boğuldu. Kafasının içindeki ses de kaybolmuştu. Demek bilmediği bir torunu daha vardı. Hangi çocuğunun olduğunu tahmin etmeye çalıştı ama vazgeçti. Yaşlı bedenine tekrar can geldi sanki, konsola yaklaştı, birkaç düğmenin konumunu değiştirdi. Yukarı uzandı bir çerçeve gibi duran dikdörtgen cisme dokundu. Cisim duvardan hafifçe ayrıldı. Küçük bir boşluk oluştu. Parmaklarını sokup ince bir silindir çıkardı. Bir bebek parmağı kadar küçük beyaz metalik bir silindirdi bu. Ağır hareketlerle ana konsola yaklaştı. Kenardaki düğmelerden birini çevirerek çıkardı. Küçük bir cam tüp çıktı. Elindeki silindiri yavaşça tüpe yerleştirdi. Tüp önceden ayarlanmış borunun içerisinde kayboldu. Düğmeyi tekrar çevirdi, karşısındaki panoda geri sayım başlamıştı.

Ağır adımlarla tekrar konsolun diğer tarafına yürüdü. Uzun zamandır kullanılmayan birkaç düğmeye bastı. Ekranda görüntü belirdi. Dar alanda neler olduğunu göremiyordu ama sesini duyurabileceğini düşündü. “Gözlerini ve kulaklarını sımsıkı kapa ve asla arkana bakma” dedi. Sesinin hedefine ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordu.

Genç bir çocuk uzun zamandır burada bu kutsal evde kalıyordu. Orada bulunanların en genci sayılırdı ve çömezlerden de müritlerden de özel ilgi görüyordu. Bu defa yaşlı liderleri olan kadının kendisiyle neden bu kadar ilgilendiğini bilmiyordu. Bildiği, olağan üstü bir durumun yaşandığıydı ve kendisi savaşmadan teslim olmak istemiyordu. İstekleri fikirleri hiç dikkate alınmamıştı. Kalenin en yüksek odasına çıkmıştı ve yaşlı bilge bizzat kendisini buraya getirmişti. Odanın ortasına konulmuş olan oval mermer plakanın üzerine çıkardı BerMu ana kendisini

“Beni iyice dinle evlat” diyerek sözlerine başlamıştı. Sen seçilmiş kişisin ve şimdi seni Tanrılar yanına alacak. İyi bir eğitim alacaksın ve onların direktifleri doğrultusunda yaşamaya devam edeceksin. Ama daha öncesinde bu yolculuk sırasında gözlerini ve kulaklarını sımsıkı kapa ve asla arkana bakma” dedi.

Büyük bir çocuk veya küçük bir genç sayılabilecek delikanlı ürkek adımlarla beyaz plakanın üzerine çıktı. Ortada duran korkuluk benzeri nesneye tutundu istem dışı olarak. Yaşlı kadın birkaç adım geri çekildi. Odanın tavanı açıldı. Başını kaldırınca gökyüzünden üzerlerine bir ışık sütununun yaklaştığını gördü. Açık yeşil tondaki bu ışık demeti plakanın tam ölçüsündeydi. Ve çocukla birlikte yükselmeye başladı. Yaşlı kadın kendisine “İyi yolculuklar evlat” dedi. Plaka yükseldikçe arkasından bağırma ihtiyacı duydu. “sakın arkana bakma evlat… Gözlerini sımsıkı kapat, kulaklarını da.

Delikanlı garip bir heyecan içindeydi. Işık demetiyle birlikte kendisi de yükseliyordu. Önce çevresine bakındı şaşkınca. Üç iri kanatlı yaratık uçarak kendisine yaklaşıyordu. Ağızlarından alev kustular ama çevresini saran ışınlar kendisini koruyordu. Ağır ağır Yükselmeye devam ediyordu. Ayaklarının dibindeki insanlar karınca gibi görünmeye başlamıştı, ulaştığı yüksekliğe ejderhalar çıkamazlardı artık. İnce bir ses duydu uzaklardan ses çoğaldı ve bir ışık parladı. Bu öyle bir ışıktı ki sımsıkı kapalı göz kapaklarının ardından bile göz bebeklerinin yandığını hissetti. BerMu ananın söyledikleri aklına geldi. Başını ters yöne çevirdi plaka üzerinde yere çömeldi. Korkuyla ve can havliyle ışık demetinin ortasındaki metalik nesneye sımsıkı sarıldı. Bir ses patlaması duyuldu o kadar yüksekten bile. Ardından da kendisini savurup atacak kadar güçlü bir rüzgarla savruldu. Sonrasını anımsamıyordu. Gözlerini açtığında revir benzeri bir yerdeydi. “

Kır saçlı adam sözlerini bitirince, delikanlı bir zamandır konuşan adamın yüzüne eğilerek baktı. Göz pınarlarında bir iki damla birikmişti sanki.

“O delikanlı sendin değil mi?” sorusuna bir cevap alamadı. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra adam sözlerine devam etti.

“Tarihçiler derler ki; O gün orada nasıl bir patlama olduysa BerMu ananın kalesi ve kalenin yer aldığı dağ yerle bir olmuştu. Kimine göre ilahi bir tesadüf sonucu volkan patlamıştı kimine göreyse barbarlara kızan tanrılar yok etmişlerdi. Bilinen dost ya da düşman hiçbir canlının o savaştan sağ çıkamamış olduğuydu. Dağın olduğu ova kocaman bir çukur haline gelmişti. Yerden fışkıran sular çukuru doldurmuş uğursuz bir deniz haline getirmişti. İşte o yüzden o sulara BermuDağ denizi veya Şeytan denizi adı verildi.

Hiçkimse, “Sen hariç hiçbir canlı kurtulamadı değil mi?” dedi. Şansını bir kere daha kullanmıştı amayine cevap alamayacaktı. Sözlerine devam etti.

“Peki, sonuç ne? Büyük elçinin teknesini aramaya gidecek miyiz?

“Gidemeyiz zaten, oralara gitmek haftalar belki de aylar alır ve çok paralar döküp iyi bir takım ve donanım sahibi olmak gerekir. O nedenle bırakalım kraliyet kendi sorunlarını kendisi çözmeye çalışsın. Ama inan bu onlarında hazinesini aşacak bir sorun. Yerinden doğruldu, geç oldu, hadi köyümüze dönelim” dedi.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Hiçkimse, BerMu Dağ Savaşı” için 2 Yorum Var

  1. Selalar Aziz Hayri,
    Tekrar görüşmek güzel…
    Her bir hikayende ifade yeteneğin güçleniyor. Okuduğum hikayeden büyük bir keyif aldım üstelik bir çok noktasında ciddi bir çaba ve akıl yürütme görmüş olmak beni çok sevindirdi. Kalemine geldiği gibi yazmanın yazmak eylemi olmadığını düşünenlerdenim. Tutarlı bir bütün, neden sonuç ilişkileri, okuyan herkesi asgaride metinle bir arada tutacak bağların hikayeye dokunmasını büyük çabalarla mümkün görürüm. Yazmak kolaydır. Klavyenin karşısına geçer belki bir günde bir hikaye çıkarırsın… Çıkarırsın ama eline olan şey çoğu zaman işlenmeden bir değere sahip olmayan bir madendir.
    Başka bir şey; bazı hikayeler okuyorum ve ilham alındıkları yerleri tahmin etmeye çalışıyorum. Bir çoğu belli bir dünya yaratıyor kafalarında am bunun için ilham alınan yerler kendisini çok bell ediyor. Bu aralar, movimaxxdeki dizilerin etkisi çok yüksek. Kitap okumadan izlediklerine benzer şeyler üretme hevesine kapılanlar var. Bu yüzden yazmanın emek isteyen zor yanında sınıfta kalıyorlar. Aslında yazdıkları bir hikaye değil çoğu zaman senaryo. Çünkü yazı dediğin aceleye gelmez, puzzle’ın tüm parçlarının tamam olması gerekir. Üstelik, hem tamam olacak hem de seni onu çözmek için teşvik edecek, meraklandıracak, kendinden bir parça bulduracak vs…
    Seni okuduğumda bu endişelerimden sıyrılıyorum. Gün geçtikçe gelişiyorsun. Hızlanıyorsun, derinleşiyorsun.. Tıpkı bir yazarın doğum sürecini izlemek gibi. Lütfen, hep aynı hevesle devam et. 20 yıldır yazdıklarımı kimseye göstermedim ama yazdım. Sende gösterdiğin halde cevap alamamaktan şikayetçiysen, kıymet görmediğini düşünüyorsan- belki kırgınlıkla yazmışsındır- kahramanına söylettiğin gibi; sen kendi kendine yetersin ve yazabildiğin için yazarsın.” Bununla beraer bu hikaye senin öğrenme ve keşfetme sürecin miş gibi geliyor bana. Sadece yazmaya devam et ve yazma ritminin bozulmaması için burasını bir tür ritim koruyucu gibi gör.
    Bunlardan başka: Bazen bazı şeyler yazarız ve bunların bir kaç kelimeye daha ihtiyacı vardır. Çok kapalı olmuştur. Örneğin; “Denizden esen rüzgar dalgaların kıyıya vuran damlalarını içeriye” çok kompleks bir anlatım. Tamamaları biraz azaltabilirsin belki?. **Giriş konuşmasında, Hişçkimse ile Kıdara’nın yemek yediği zaman araığını konuşmaya sahne yapmışsın. Daha öncede kullanmıştın. Buradaki yemek ritüelinin bir amacı yok ise ellerinde testi karanlık köşede oturarak Kovuk’u incelemeleri sırasında konuşmaları, konuşmanın önemine daha fazla dikkat çekebilirdi diye düşünüyorum, ne dersin? ** “uzaklarda batıda büyük denizin ötesinde” sıfat niyetine kullanmak yerine tasvirleri birbirine bağlamak da bir çözüm olabilir “uzak batıdaki büyük denizin ötesinde?” gibi.. **” Büyük denizi neresi Naraya ve Katawa hangi ülkeler. Lanetli yerler neresi ve Kralın bizden istediği ne” cevapları almak için kahraman her istediğinde direk soru sorabilir ama bu biraz fazla. Konuşmanın akışına yedirebilirsen, hikayenin anlatım hızı artacaktır. Aynı şekilde Kıdara’da ona cevap verirken konuşma havasını korumuş olacaktır. **Dur hele sana anlatayım da bilgi sahibi ol” bağlacına ihtiyacın yok iliyormusun, yazdıkların kendi kendini bağlıyor.
    Ne fark ettim biliyor musun, hikayeye giriş yapmakta sıkıntı çekiyor olabilir misin? Çünkü hikayen “Geniş bir ovanın tam ortasındaydı kocaman dağ.”dan sonr açılıyor. Belki bir sonraki hikayende böyle başlarsın?
    BerMu Ana Dini ise başlı başına çok zekice bir buluş. Üstelik, bence “savaşçının sıkılacağı bölümü” iyiki vermişsin aksi halde o kısım eksik kalacaktı. Üstelik,ulaşılmaz olarak çizdiğin Bermu Ana’yı da yazdıkaların arasına katmışsın. Farklı konular arasında çok başarılı geçişler var burada. Hem Bermu Ana hem de kuşatmacılar hakkında kurduğun yapı okuyucu dostu üstelik yazı kabiliyetini gösterdiğin alanlar var. İfadelerin gerçeklikle bağlantısına bir kez daha bakmanı tavsiye edebileceğim yerler gördüm. Örneğin “İnsan kolundan kalın ağaçlar” dediğinde yürüyen bir ağaç kafes düşünürüm oysa burada “kalas yada kereste veyahut kaba bir işçilikle parçalara ayrılmış zavallı bir ağacın insan kolundan kalın parmaklıkları arkasından bakan ….”gibi. Askerlerin acımasızlığını anlatmak için askerin kolunu kopardın. Bu çok faydalı bir canlandırma. Sadece cümleler nasıl desem “küt küt” bitiyor. Onları birbirine birleştirerek cümlelerin yapısını düzenlesen sanki hikaye biraz daha güçlenerek akacak.
    **Bambaşka bir şey; şunu sıklıkla yapıyorsun. Bence bu ifadeler metnin güzelliğinde biraz göze batıyor “Ekmekler koparıldı, yemekler yenildi. Görüşmeler kısa sürdü” mesela buraya başka görüşmeler yapılmasını eklemek istersem “Kimlerle görüşmedi ki Bermu Ana, yıllardır ona danışmanlık yapan yüksek bilginler, iç gözü açık kahinler ve tabiki bu kutsal dağın mağralarını avuçlarının içi gibi bilen Dehliz Okuyucuları.. ama tüm görüşmeler başladığı gibi hızla bitti. Çünkü, Tüm müritler….”derdim. (Bazılarını ben ekledim, üstüme vazife değil ama tutamadım 🙂
    “Havada yılanı andıran….. “ile başlayan paragrafını bir kez daha elden geçirmek istersin belki. Yanarak ölen Adam birden çıkıyormuş gibi görünüyor. Bir yumuşak geçiş belki? **Bir yerde Titan demişsini ama herşeye sahip olan diğer gezegenden gelen kişi sanki Titan ifadesinin yüklendiği negatif etkilerden uzak daha insancıl duyguları olan biri gibi geldi.
    Bunun dışında Kıdara’nın BermuDağ Ana’nın kurtardığı adam olduğunu anlamak için bir kez daha okumqam gerekti. Kıdara’ya geçişi tekrar düzenlersen elinde muhteşem bir son olur. Bunun geleceğini anlamamıştım. Ters köşeye yatırdın beni. Üstelik, kolay kolay şaşırmam. Eline sağlık. Hikayeyi artık birbirine bağlamaya başlıyorsun. Üstelik bu hesaplı kitaplı değil, son derece doğal akışında gerçekleşiyor. Ben öyle görüyorum. Yazı içinde zorlandığın ve kolaylıkla yazdığın yerler çok belli. Bir süre sonra yağ gibi metinleri ilk denemelerinde yazmaya başlayacaksın.Tebrik ederim.
    Eline ve Düş Gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Merhaba:
    İlginize ve yazdıklarınıza teşekkür ederek başlamak istiyorum sözlerime. Pazartesiden bu yana cevap olarak bir kaç kelam etmek için bekledim durdum. Sonuç aşağıda…
    Öncelikle yazmak konusundaki fikirlerinize bütünüyle katılıyorum. Evet, bence beyin kazanında kaynayan hayaller, fikirler, kelimeler, noktalamalar vb. olgunlaştığı zaman parmaklar ve kalem sayesinde serbest kalmalı ve işi akışına bırakmalıdır ama yine de bu akış alabildiğine olmamalıdır. Bir düzen bir bütünlük olmalıdır. Bir de eser bittikten sonra birkaç adım geri çekilmeli ve bütünlüğüne güzelliğine tekrar bakılmalıdır. Bu eser ister bir beste olsun ister bir yontu veya bizlerde olmaya çalıştığı gibi hikaye veya roman olsun. Son rotuşlar yapılmadan göz önüne çıkmamalıdır diye düşünüyorum. Ve kocaman bir maalesef ki bu son bakış ben de yok.
    Benim için yazdıklarınız teşvik edici yüreklendirici ve büyük bir kısmını hak etmediğimi düşündüğüm cümlelerden oluşuyor Gerçekten teşekkür ederim. Seçki yayınlandıktan sonra hemen hemen her sabah açıp kontrol ettim bir eleştiri var mı birkaç söz söyleyen var mı diye. Aslında görmek istediğim son zamanlarda alışkanlık haline gelen yazılarınızdı. Ve bu cevabı yazabilmek için keyif almak ve içime sindirebilmek için bekledim.
    Aynen öyle, hikayelere girişlerde de sorunlar yaşıyorum.İyi bir başlangıç olsun ve okuyucuyu sıkmasın istiyorum. Hikaye yazmak biraz karşındakine bir şeyler anlatmak gibi. Kimi pat diye lafı söyler bazıları da söze nasıl gireceğini bilemez ve lafı dolandırır durur. Ben ikinci guruptanım sanırım. Ne kadar da olsa kendi kendime bunu yapmayacağım desem de olmuyor gene konunun etrafında dolanıp duruyorum ısınma turları atan sporcular gibi. Sanırım bazen ısınacağım derken tüm enerjimi kaybediyorum. Bak bu satırlarda böyle olmaya başladı…
    Yazıların bölük pörçük olmasının bir nedeni de ki eğer kötü yazılara mazeret aradığımı zannetmezseniz söyleyeceğim- yazma işleminin bir süreklilik şeklinde değil de bir gün birkaç dakika başka bir gün bir saat bilgisayar başında olmaktır. Bu da metinde ciddi kopukluklara yol açıyor. Olmaması gerektiğini biliyorum ama oluyor. İnanın bu yazıyı yazarken bile aynı durum söz konusu Neyse yazıyı çok da uzatmanın bir anlamı yok. Yazdıklarınız eleştirileriniz ve özellikle de okuduğunuz için teşekkür ederim. Sanırım tempo tutmaya devam etmeliyim.

Dipsiz için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *