Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hızlı Tren Faciası

İlk okulum, Kadıköy’ün Moda’sında yeni inşa edilmiş ve hala bahçesi ile girişi inşaat halinde olan Nihat Işık diye bir okuldu. O zamanlar hangi akla hizmet bilinmez, bizimkiler beni o okula göndermeyi uygun görmüşlerdi. Oturduğumuz yere uzak olduğundan okula servisle gidiyordum. Çok da servet sahibi, varlıklı bir aileymişiz gibi paşa çocuğu muamelesi görüyordum ki bunu anlayacak yaşta değildim. 7 yaşında bir çocuğun zekasıyla düşünürsek, arkadaşlarımla oynamaya gidiyor olmanın salakça sevincini üstlenmiş vaziyetteydim. Sabahın köründe, servis arkadaşlarımla kucak kucak sevgi paylaşıyor ve aynı anlamsız sevgi ile mutluluğu okul saatleri ve geri dönüş yolculuğu süresince de sergiliyordum.

Günler ve haftalar boyu, sayısız okuma fişlerinden, saymayı öğrenmek için heba edilmiş onlarca plastik fasulye’den ve az sonra anlatacağım gibi pek çok lüzumsuz olaylar silsilesinden sonra bu Sevgi Treni’nin son istasyonuna ulaşmayı başardım. Elimde kör cahil öğretmenimin yarım yamalak öğrettiği çarpım tablosu ve yine aynı öğretmenin anlamını bilmediğini sonradan farkettiğim atasözlerini ve deyimleri yazdırdığı yırtık pırtık fihrist kaldı.

En başa dönmek suretiyle inşaat halindeki okul bahçesinin 7 yaşındaki bir çocuk için ne kadar engin bir oyun alanı olabileceğinden bahsetmeyi düşünüyorum. O kadar engin ki, hayatın en acı verici deneyimlerinden birine tanık olmasını sağlayabiliyor aynı bastı bacak, yeni yetme veledin…

Trenimiz harekete geçmek üzere. En öne her zaman ki gibi ben geçmişim. Düşüp kalkmaktan dizleri aşınmış pantolonum yine göz alıcı. Göğsüm kabarıyor o pantolonu taşırken. Savaşlarda elde ettiğim kurşun yaraları gibi övünerek gösteriyorum çevremdeki insanlara. Aynı gurur tablosunu, eve döndüğümde annemin karşısında gösteremiyorum malesef. Kimbilir kaçıncı defa yamaladığı pantolona hüzünle karışık bir bıkkınlıkla bakıyor ve dikiş çantasını aramak için odasına gidiyor her seferinde. Beni de yemek üzere olduğum dayağın stresi sarıyor iliklerime kadar. Ama şu an savaş alanımdayım ve gururluyum. Çevremde benim gibi mini mini askerler var ve bana imrenerek bakıyorlar. Bir kaç salak yerlerde yuvarlanarak kendine zarar vermeye çalışıyor ama onların yapay zaferleri benim ki gibi güzel tepkiler toplayamıyor. Alay konusu oluyorlar,eleştiri oklarına maruz kalıp telafi edilemez biçimde yaralanıyorlar. Komalık oluyorlar adeta…

Yakaları terden ve kirden kapkara olmuş gömleğimin en üst düğmesi açık. Yeleğimin düğmelerini ise tamamen çözmüşüm ki çevremdeki insanlardan ne kadar farklı olduğum belli olsun. Ellerim belimde hafifçe arkaya bakıyorum boynumu çevirip. Yeleğimin sırtına sıkıca tutunmuş arkadaşımla gözgöze geliyorum. Kendisi tam benim arkamda olduğu için benim gururuma ortak olmaya çalışıyor. Gözleri çocukça bir keyifle parlıyor. Onun arkasına dizilmiş 4 çocuk daha var. Hepsi bir önündekinin sırtına aynı şekilde tutunmuş ve hareket emrimi bekliyorlar. Az sonra kalkacak olan bu trenin rotası tüm bahçeyi dolaşıyor. Zorlu bir yolculuk bizi bekliyor. Hepsi gözlerimin içine güvenle, biraz da imrenerek bakıyorlar. Trenin en öndeki vagonu olduğum için bana saygı duyuyorlar. En yüksek sesimle “çuf” luyorum ve tren harekete başlıyor.

10 dakikadan daha az bir sürede bahçeyi turlayabildiğimiz kadar turlamamız gerektiğinden çok hızlı hareket ediyoruz. Bize sürenin dolduğunu söyleyecek olan o acı teneffüs zilini duymazdan gelme şansımız yok çünkü. Herkes önündekine sıkı sıkı tutunmuş ve avazı çıktığı kadar “çuf” luyor. Bu tren daha sonraları okulun efsanesi haline gelecek olan ve nesilden nesile aktarılıp, hayret nidaları yaratacak bir hikayeyi de yük olarak taşıyor. Bahçeyi teneffüs süresince en çok dolaşan 5 kişilik trenin hikayesi. Kulaktan kulağa aktarıldıkça turlama sayısı giderek artıyor ve cebelleşilen zorluklardan bahsedilirken gözler şokla irileşiyor daha sonraları.

Önce “Ölüm Mezarlığı” gibi saçma bir isimle şereflendirdiğimiz çukurlarla dolu dip köşeyi geçmeye hazırlanıyoruz. Çukurlar o zamanlar benim dizim boyundalar. Birinden çıkıp diğerine girerek devam ediyoruz. Hareketlerimiz çok uyumlu ve kayıp vermeden atlatıyoruz bu kısmı. Daha sonra “Salıncaklı Tahterevalli” dediğimiz, büyük bir kayanın üzerine bırakılmış ve denge kuramının ispatı gibi bize doğru yatık duran enine kalın suntanın üzerine tırmanıyoruz ve diğer tarafına geçiyoruz. Bu aşamada devrilecek gibi oluyoruz ama uzun sürmüyor.Birbirine sıkı sıkıya tutunmuş bu gençler, benden aldıkları destekle diğer tarafa geçmeyi başarıyorlar. Ama Salıncaklı Tahterevalli hemen arkamızdan yıkılıyor ve bir toz bulutu bırakıyor geride. Atlattık dercesine geriye bakıyorum ve koşmaya devam ediyoruz. “Büyük Labirent”, “Küçük Labirent”, “Çivi Denizi” ve İbrahim Hoca engellerini aştıktan sonra artık önümüzde hiçbir engel kalmıyor. Bahçenin geri kalanı engelsiz ama uzun ve yorucu… Çimento kaplı bir çöl gibi… Gidiyoruz rayına oturmuş bir tren misali…

Sonra en arkadaki çocuk bir taş parçasına takılıyor. Önündekine tutunuyor düşmemek için ama nafile… Onu da düşürüyor. Bu domino taşlarının devrilmesi gibi en öndeki vagon olan bana kadar devam ediyor. Şöyle ki her düşen bir önündekinin yumuşak poposuna kafasını çarparken, grubun lideri ben kafamı sert çimentoya çarpıyorum. Tam burnumun üzerine düştüğüm için, bir kaç yıl öncesine kadar devam eden zamansız kanamaların bu olayın eseri olduğu söylenebilir. Sonraları pek rahat davranıp burnuma tampon yapmakla yetinmiş olsam da o olay anında aynı serinkanlılığı gösteremiyorum. Yoğun kan ve acıdan dolayı bayılıyorum. Daha önce salvo yaparak geçtiğimiz İbrahim Hoca’nın kollarında öğretmenler odasına taşındığımı farkediyorum. Adamcağızın öğretmen maaşıyla zar zor aldığına emin olduğum ceketi kanlar içinde. İçinden ne küfürler ediyor kim bilir ama eli mahkum. Okula çağırılan ambulans yıllar gibi geçen bir kaç dakika içinde geliyor. Aynı İbrahim’in kollarında ambulansa taşınırken, göz ucuyla okul bahçesini görüyorum. Uzun zamandır benim lideri olduğum grubun ve başını çektiğim trenin artık yeni bir makinisti var. Hep gelip arkama tutunan ve bana imrenen çocuk artık tüm takdiri topluyor. Üstelik parkura yeni bir engel eklenmiş. Benim kalıntılarımdan meydana gelen “Kan Gölü”…

Hızlı Tren Faciası” için 8 Yorum Var

  1. Selam.

    Aslında öykü okuyacak durumum yoktu, bir göz atıyordum, yanlışlıkla okumuşum. Beni çeken unsurlar “tren”, “Kadıköy” ve “Moda” oldu sanırım. Ayrı yazdığın “bir çok”lar ve “-ki” eklerinin yazımında sıkıntı var. Bu tatsız kısmı bir kenara bırakırsak öykünün hoşuma gittiğini söyleyebilirim.

    Çocuk gözünde büyüyen o engellerin havasını başarılı bir şekilde vermişsin. Yerini kaybeden liderin burukluğu ve yeni engel de güzel şeylerden bazılarıydı öykündeki.

    Eline sağlık. Kısa ve keyifli bir hikâye olmuş.

    1. Güzel yorumun için teşekkürler =)
      Başımdan geçmiş bir hikaye ve seneler önce yazmıştım. Bu ay ki konu başlığını görmeden önce tesadüfen bu yazımı okuyordum. Seçkiye yollayıverdim. Yazım yanlışları, hikayeler bir redaktör kontrolünden geçmediği sürece her zaman olacaktır. Bence her hikayenin altına “yazım yanlışlı” eleştiriler yapmayın boşuna. Tam olarak düzelmez çünkü =)

      1. Biraz dikkat ve bilgiyle yazım yanlışı olmayabilir ya da çok aza indirilebilir aslında. Sebep olarak “redaktörsüzlük” gösterilmemeli bence. 🙂 Çünkü yorumunda dahi “-ki” eki yanlış yazılmış durumda.

        1. Onur’cuğum şu yorumunu görünce sırf meraktan girip yazılarına baktım. Acaba bende mi bir sorun var diye. Senin yazdığın hikayelerde de tonla yazım hatası varmış. Rahatladım biraz.

          Ben amatör bir yazarım. “Amatör yazar” adı üstünde amatörce yazan demek. İmla yanlışlarını göze sokmanın manası yok demek istedim ben sadece =) Niceliksel sıkıntıları yüze vurmaya kalkarsak, sayfalar dolusu yazı yazmamız gerek. Niteliksel şeylere bakmak lazım =)

          Neyse tartışma yaratmaya çalışmadığımı bilmeni isterim. Özel mesajdan devam edelim, eğer arzu edersen.

  2. Çocukluğuma döndüm resmen 😀 Yer yer güldüm, gülümsedim, eğlendim… Anlatımınız, betimlemeleriniz yine çok güzel ve etkileyici. Sıkmadan okutuyor.

    Kötü bir yorum yapmak istemiyorum bu öyküye ama, ama, işte o ama etkeni, keşke içinde fantastik, korku veya bilimkurgu olabilecek bir öykü olsaydı kayıprıhtım havasına uygun olacak şekilde 🙂 Dediğim gibi bu sorunu saymazsak harika bir öykü. Elinize, emeğinize sağlık.

    1. Güzel yorumların için teşekkürler. Cüce teması için fantastik dünyalara dönüş yapmaya hazırlanıyorum =)

  3. Güzel hikayeydi Mert, ellerine sağlık. Bir çocuğun gözünden dünyayı anlatmayı çok iyi başarmışsın. İşin en ilginç tarafıysa bunları birebir yaşaman herhalde 🙂 Hani gülesim vardı ama gülemedim gibi bir durum oldu, tuhaf oldum. Takıldığım tek nokta bir ilkokul öğrencisinin gömleğinin yakasını açtığı yer oldu. Önlüğünün yakası mı olacaktı acaba? Yoksa sizin kıyafetleriniz mi farklıydı? Bilemedim… Her halükarda keyif alarak okudum. Kalemine, ellerine sağlık tekrardan.

    1. Evet yaşanmış bir olaydır İhsan =) Takılman çok normal o noktaya, çünkü tam o yıllar önlükten üniformaya geçiş yıllarıydı. İlk önce pilot okullarda denendi, sonra önlük tamamen kalktı. Dürüst olayım, ben hiç önlük giymedim =)

      Güzel yorumların için çok teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *