Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

İllizyonist’in Kızı

ilham alınan eser

GHOST WHISPERER

Jim çoktan uyanmış, aşağıda televizyon izliyordu. Aidan henüz uyanmamıştı, biraz daha uyumasını dileyerek kapısını kapattım. Son birkaç gün onun için çok rahatlatıcı geçmişti, bunun biraz daha sürmesini diliyordum içten içe.

“Hey, Mel” dedi Jim beni görünce. “Şu yeni Okyanusun Dalgası adlı müzikal Perşembe günü burada olacakmış, gitmek ister misin?”

“Olabilir” dedim. “O müzikalden Delia dün bahsediyordu. Güzele benziyormuş, değil mi?”

“Tüm zamanların en iyisi diyorlar.”

“Anlaştık o zaman”

Perşembe gecesi geldiğinde, normalden yağmurlu bir havayla gelmişti. Bakıcıya dönüp “Numaram sizde, bir terslik olursa aramaktan çekinmeyin” dedim ve şemsiyeyi elimizde zar zor sabit tutarak arabaya doğru koştuğumuzu hatırlıyorum. O kısacık süre içinde saçım, makyajım berbat olmuştu. Dikiz aynasını kendime çevirdiğimde “Ah, hayır” dedim içimden. Bütün geceki hazırlığım berbat olmuştu.

“Bakma o kadar, güzel görünüyorsun.”

“Jim alay etme mahvoldum.”

Böylece biz arabayı merkeze, Rockerfeller gösteri merkezine doğru sürmeye başladık. Yağmurun hızı biraz kesilmiş, nispeten daha az yağıyordu. Radyodan hoş bir şarkı çalıyordu. Gülümseyerek Jim’in elini tuttum. “İyi ki bunu yaptık.”

Gösteri merkezinin önü çok kalabalıktı. Bir sürü şemsiye havalanmıştı. Herkes sırayla içeriye girmeye çalışırken, köşede bekleyen iki kişi dikkatimi çekti, şemsiyenin altında duran iki hayalet vardı. Biri kadın biri erkek olan iki hayaletin de yüzleri bembeyaz, gözleri simsiyahtı. Ve doğrudan bana bakıyorlardı. “Bizi görebildiğini duyduk” dediler bir ağızdan. Ve kayboldular.

“Hayalet mi?” durakladığımdan dolayı Jim fark etmişti. “Nihayet!”

“Hayır.”

“Hayalet-ler mi?”

“Evet.”

“Melinda! Jim!” Delia ve Eli köşeden koşarak geliyorlardı.

“Merhaba.”

“Merhaba.”

Ve böylece, biletlerimizi gösterip, biz de içeriye girdik.

“Burada olmak bana şu Bana Ölüm hayaleti Miles’ı hatırlatıyor bana.” Eli kulağıma fısıldamıştı. “Bugün hayaletsiz olmak iyi gelecek.”

“Şansına küsebilirsin. Karşı köşede, şemsiyenin altında, iki tane var.”

“Ah be.”

Ve böylece, biletlerimizi gösterip, biz de içeriye girdik.

Şovun ikinci yarısına kadar hiçbir olay gerçekleşmedi. Ve ben de böylece o gecenin hakikatten de hayaletsiz olabileceğini düşünmeye başlamıştım ve şov da anlatılanlar kadar güzeldi. Başrollerinde, broşürde yazana göre, Broadway’in iki ünlü ismi, Selena Brooke ve Gerard Jordan vardı, her ne kadar ikisini de tanımasak da. Kadının sesi gerçekten muhteşemdi, okyanus kıyısında geçen fantastik bir öyküyü anlatıyordu. Periler ve goblinler vardı. İkinci yarı için yerlerimize oturduğumuzda, hikayenin bir fantastik ögesi daha ortaya çıkmıştı, okyanus zebanileri. Makyajları bire bir, gördüğüm şu iki hayaletin makyajları olan bir gruptu.

“Hey, Jim” dedim eğilerek. “Şovda ölen birileri falan mı vardı?”

“Sanmıyorum, öyle olsaydı duymuş olurduk. Ne oldu?”

“Az evvel gördüğüm hayaletlerde şu zebanilerin makyajları vardı.”

“Bilmiyorum.”

Böylece şov bitti. İkinci yarısı da ilki kadar güzeldi ve bolca alkış aldılar, bazı kişiler ayakta alkışlıyordu hatta. Oyuncular teker teker eğilirken, sıranın en sonunda onları da gördüm, gülümseyerek eğiliyorlardı, oyuncuların bir parçası gibiydiler. Bana dönüp el sallamayı da ihmal etmediler, sanki bir meydan okuma gibi gelmişti. Her ne kadar neden olduğunu anlamasam da.

“Dün geceki şov ne güzeldi değil mi?” Delia yeni gelmiş bir kasa ürünü boşaltıyordu dükkana geldiğimde.

“Evet güzeldi. Onlar nedir?”

“İnanamayacaksın. Meleklerin Ağlayışı’ nı biliyor musun?”

“Şu girişteki büyük malikanenin ismi değil mi o?”

“Evet, aynen o. O evi kapatıyorlarmış. Bunları da sen gelmeden on dakika önce evin baş kahyası getirdi.”

“Ne olmuş ki?”

“Hatırlamıyor musun, evin iki çocuğu birden bir-iki ay önce bir yangında ölmüşlerdi.”

“Şimdi hatırladım.”

Eğilip, kutudaki eşyalara bir göz attım. Kıymetli görünen gümüş takımlar, çini vazolar ve bir sürü biblo vardı. Bir adet kocaman şamdan, küçük bir abajur ve bolca araba, bebek, kullanılmamış lego takımları vardı. Oyuncakların içinde dikkatimi, sarı, minik bir vosvos çekti.

“Şunu kendime alacağım sanırım” Vosvosu elime aldım. Aldığım gibi, bir hayalin içine düşmem bir oldu. Yüzlerini göremediğim iki çocuk, bu sarı vosvosun başındaydılar. Kocaman bir bahçedeydik ve duyulan tek ses çocukların gülmesiydi. Biri erkek biri kız olan bu çocukların sadece sarpsarı olan saçlarını görebiliyordum, yüzlerini görmek amacıyla ileri bir adım attığım anda her şey dağıldı. Dükkana geri dönmüştüm. Ne mutlu ki Delia rafı yerleştirmekle meşguldü ve merakını uyandırmadan arabayı çantama koyabildim.

“Delia, bu çocuklar öldüklerinde yaşları kaçtı acaba?”

“Çocuk olmaktan çıkmışlardı, tek bilgim bu. Neden soruyorsun?”

“Dün iki hayalet gördüm, beraberlerdi. Biri kız biri erkekti. “

“Neden şimdi ortaya çıksınlar ki?”

“Bilemiyorum, belki de evlerinin kapatılması yüzündendir.” Eşyaları işaret ettim. “Bir çok hayaletin buna bırak kendini göstermeyi, kasabanın yarısını öldürmeye çalışarak sinirlendiğini gördüm. Güven bana.”

Delia omuz silkti. “Bekleyeceğiz o zaman.”

Eli’yı arayıp yardım istemek geldi içimden, ancak onun bu sabah araştırma gezisine çıktığını, telefonu elime alınca hatırlayabildim ancak. Eğer ortada bir dava varsa, eskisi gibi tek başımaydım.

Sonraki üç gün boyunca, hiçbir şey olmadı. Ortalıkta gördüğüm birkaç gündelik hayaletten başka, hiçbir hayalet görmedim. Ne zaman ki Pazar günü, sabah altıyı vurmadan önce uyandıysam, o an başladı her şey. Güzel günlerden biri olacaktı, kuşkusuz. Ta ki o gereksiz, korkutucu hayale kadar. Korkusuzluğumla ün salmış biriyim, ama beni korkutabilen tek şey var, palyaçolar.

Böylece, alt kattan gelen gülüşme seslerini duyduğumda, terliklerimi giyip indim. Salon ve koridor olması gerektiğinden daha karanlıktı, bunun bir hayal olduğunu anlayabiliyordum, sorun o hayali kimin bana gösterdiğiydi.

“Merhaba? Orada bir hayalet var mı?”

Yanıt, bir kıkırdamaydı. Çok tuhaf, ayakkabılıktan gelmişti. Kapağı çekip açtığımda, kocaman yüzlü, ufacık bedenli bir palyaço duruyordu. Korkuyla duvara yaslanırken bir çığlığı basmıştım bile. Palyaço gülüp duruyor, bir ileri bir geri sallanıyordu. Tam o anda, keskin bir vurma sesi duydum, birisi çok şiddetlice camı yumrukluyor gibi gelmişti. Koşarak salona tekrar ilerlediğimde, salonun ortasında su dolu bir kabin vardı. Küçük bir kız, ellerindeki zinciri gösteriyor, çırpınıyordu. Ağzını çığlık atar gibi kocaman açmıştı. Sarı saçlı, ufacık bir kızdı ve içimden bir ses benim o yüzünü göremediğim kızın o olduğunu söylüyordu. Saniyeler geçtikçe kızın hareketleri azaldı, azaldı ve durdu. Boğulmuştu.

“Tatlım, neler oluyor?” Jim yarı uykulu salona gelmişti.

“Boğulan küçük bir kız ve ayakkabılıkta çok korkunç bir palyaço gördüm.” Bilgisayarı kucağıma alıp Penthius’u açtım. “Küçük bir kızdı, sarı saçlıydı. Şu sihirbazlık gösterilerinde kullanılan su dolu kabinler yok mu, onlardan birinin içindeydi. Ve içimden bir ses müzikalde gördüğüm hayaletlerle Meleğin Ağlayışı’ndaki iki çocuğun bu kızla bağlantılı olduğunu söylüyor. Boğulma vakalarını araştıracağım.”

“Ya bu hayal o küçük kızın değil de palyaçonun gösterdiği hayalse?”

“Hayır, hissediyordum.”

Ertesi gün, arabamdan inmiş, karşıdaki kahveciden elimde iki kahveyle dükkana doğru yürüyordum ki, onu tekrar gördüm. Sırılsıklam bir hayaletti, üzerindeki kıyafetten ve saçlarından sular damlıyordu. Asi gençler gibi, saçlarını birbirinden farklı renklere boyamış, yüzüne birkaç tane de piercing takmış bir gençti.

“Beni görebildiğine duydum.”

“Evet ama sokak ortası bunu konuşmak için pek de uygun değil, tahmin edersin ki.”

Kız korkuyla bir adım geri çekildi. Gözleri yusyuvarlak olmuş, tam arkama bakıyordu.

“Gitmem lazım. Dikkatli ol.” Ve öylece kaybolup gitti.

İşler zıvanadan çıkmaya başlamıştı. Dükkana girdiğimde, Delia ile bir kadını baş başa gördüm. Bu kadın, müzikaldeki baş roldeki kadından başkası değildi. Malikaneden gelen eşyalarla pek ilgili görünüyordu.

“Bayan Brooke, bu Melinda Gordon”

“Memnun oldum Bayan Gordon. Kasabada küçük bir gezintiye çıkmıştım ve bir dostumun malikanesini kapatıp eşyalarının bir kısmını buraya gönderdiğini duymuştum. Sizin bu antikacı dükkanınız beni oldukça etkiledi”

“Teşekkür ederim. Arkadaşınızın başına gelenlere çok üzüldüm.”

“Neden bize kaldığınız yeri söylemiyorsunuz Bayan Brooke? Daha gelecek eşyalar olabilir, sizi haberdar ederiz.” Dedim, kadının hayaletlerle ilişkisi olabileceğini düşünüyordum.

“Ah, 12. Caddedeki SpringFall otelinde kalıyorum. “

Elimdeki kahveleri tezgaha bırakırken, dün geceki boğulan hayaletimle karşı karşıya geldim. Tezgahın altına sığınmış, titriyordu. Gözleri az evvelki hayaletin gözleriydi, saçları ise dün hem hayalde, hem de Perşembe gecesi tiyatroda gördüğüm kızın saçlarıydı. Ve sırılsıklamdı.

“Beni görebildiğini duydum.”

“Dikkatli olmalı mıyım?” Kız bunu duyduğuna şaşırmıştı.

“Çok ama çok dikkatli olmalısın.” Ve orada öylece durmaya, titremeye devam etti.

Elinde birkaç parçayla ayrılan Selena Brooke’u yolculadıktan sonra, kızın olduğu tezgaha eğildim. Hala oradaydı, saçlarından sular damlayarak titriyordu, korkan gözlerle bana bakıyordu. Ona iyice yaklaşınca anladım ki, gördüğüm dört ayrı hayalet de o kızdı. Yüz hatları aynıydı. Aynı hayalet, bana yaşamının dört ayrı bölümünü gösteriyordu.

“Korkma” dedim kıza. “Ne zaman öldün? Nasıl öldün?”

“Önce boğuldum” dedi kız.

“Sonra sahneden düştüm.”. Ve erkek kardeşiyle gördüğüm makyajlı haline dönüştü.

“Sonra da yandım.” Biraz büyümüş, ıslaklığı geçmiş ve teninde yer yer yanıklar oluşmuştu . “O zaman gerçekten öldüm işte.” Ve o haliyle kayboldu.

“Neler oluyor?” Dedi Delia. “Neden tezgahın altındasın?”

“Üç kere ölmüş bir hayaletle karşılaştım.” Dedim. “Önce gösteride boğulmuş. Sonra tiyatroda sahneden düşmüş. En son evinde yanarak can vermiş.”

Delia şokla elini ağzına kapattı. “Bu çok korkunç”

“Evet. Her gün olur.”

Her ne olursa olsun bu kıza yardım etmeye kararlıydım. Bu yüzden öğleden sonra arabamı güneye, Meleklerin Ağlayışı’ na doğru sürdüm. Ev kapatılıyor olabilirdi, ama konuşabileceğim birkaç kişi olduğunu umuyordum. Bahçe kapısından içeriye girdikten sonra bile iki kilometre daha araba sürmem gerekmişti, kocaman, taş bir evdi. On iki tane odası olduğunu duymuştum. Bahçede kroket oynayan iki genç vardı.

Arabadan inince, “Merhabalar” diye seslendim onlara doğru. Oyunu bırakıp bana doğru koştular.

“Hoş geldiniz. Buyurun, nasıl yardımcı olabiliriz?” dedi büyük olan.

“Ben Melinda Gordon” Elini sıktım. “Şehirde antikacı dükkanım var.”

“Ben de Jimmi Spencer, Bass Spencer’in erkek kardeşiyim. Ah, müzayede için geldiniz o zaman. Biraz erken geldiniz ancak.”

“Ah, tabi tabi, müzayede için geldim kesinlikle. Erken mi gelmişim gerçekten?”

“Şey” dedi adam, omuz silkti. “İçeride hazırlıklar devam ediyor ancak.” Bana gülümsüyordu. “İsterseniz, size burayı gezdireyim.”

Adam bana doğrudan asılıyordu. Anlamamak için kör olmak lazımdı. “Evet, lütfen” dedim gülümseyerek. “Sizin gibi hoş bir beyefendi tarafından gezdirilmek ne iyi olurdu.” Kendimi kötü hissetmiştim ama, soru sormak için doğru düzgün bir şanstı işte.

“Evi kapatmak durumunda kaldık, ikizleri öldükten sonra kız kardeşim ve kocası mahvoldular. Bu evi görmeye dayanamadıkları için kapatıyoruz. “

“Kaybınız için çok üzgünüm. Peki tam olarak oldu acaba?”

“Ah, ikizler başından beri çok talihsizdiler zaten. Janet’in tam üç kere ölüm tehlikesi geçirdiğini biliyor muydunuz?”

“Ah, hayır tabi ki de bilmiyordum. Bu çok korkunç. Nasıl peki?”

“Janet’in babası sihirbazlık gösterileri ve sahne sanatlarıyla çok iç içeydi. Bir keresinde su içinde gösterileri vardı, Janet’i oradan çıkartacaktı. Ancak kilitler sıkıştı. Son anda yetiştiler. Okyanus’un Dalgası, şu yeni gelen müzikal, birkaç sene önce oyuna konmuştu, ancak Janet sahneden düşerek beyin sarsıntısı geçirdi. Ondan da kurtuldu. Maalesef, kış evinde sigortadan çıkan yangında o da, ikizi Jeremy de kurtulamadılar. Ne kadar yazık.”

Tam o anda, yanından geçmekte olduğumuz heykelde, çatırtılar başladı. “Hey, dikkat et!” demeye bile zaman kalmadan, adamın üzerine devrilmişti bir kısmı. Gürültüyü duyan çalışanlar, oraya doğru koşarken, adamın ruhunu görebiliyordum. Beş dakika içinde olup bitmişti. Adam ölmüş, ruhu da ışığa ilerleyip kaybolmuştu. Benim onu görebildiğimi bile fark etmeden. Polisler yarım saat içinde oradaydı, ambulans da. Adamın üzeri kapatılırken, ortalık epey kalabalıklaşmıştı. Polislerle uğraşmam gerekiyordu, şoka girmiştim ve üzeri battaniyeyle kapatılan ben olmuştum bu sefer. Bir paramedik elime bir bardak çay verdikten sonra ortadan kaybolmuştu. Tam o anda Selena Brooke’u gördüm, nereden haberi olduysa gelmiş, karşı köşede ağlamaktan canı çıkmış bir şekilde oturuyordu. Oyunun diğer baş rolü olan Gerard Jordan’a sarılmıştı.

Polisler, ifadeler, hastane kontrolleri bütün günü aldı. Ne olmuştu? O heykeli kim yıkmıştı? Heykel uzaktan nasıl görünüyordu? Jimmi Spencer ile aramda bir şey var mıydı? Onu öldürmeye mi yeltenmiştim? Yanıtının çoğu “Hayır” ve “Bilmiyorum” olan bir sürü soruya yanıt vermek zorunda kalmıştım. En sonunda salıverildiğimde zaman gece yarısını gösteriyordu. Polisler dışında, yanıt vermem gereken bir sürü kişi daha vardı, en başı da kocam Jim, dert ortağım Eli ve iş arkadaşım Delia çekiyordu. Eli erken dönmüştü, Jim de Aidan’ı bakıcıya bırakıp gelmişti. Onlara her şeyi en baştan anlattım, müzikal gecesinden başlayarak. Ancak yorucu bir gündü ve ben artık eve gitmek istiyordum.

Ancak gün daha bitmemişti, diğer köşede Janet ve ikizi Jeremy duruyorlardı, aynı şemsiyeyle, aynı kıyafetlerle. Ben onlara bakarken “Hadi” dedi Jim. “Arabaya binsen iyi olacak, zor bir gündü.”

Evet gerçekten de zor bir gün olmuştu, ancak gün henüz bitmemişti. İçimden bir ses bu gecenin de günü kadar zor olacağını söylüyordu. Tahmin edilebileceği gibi gece de uyuyamamıştım. En sevdiğim kupamda kahveyle salonda bilgisayara girdim. Artık isimlerini öğrendiğim için araştırma yapabilirdim.

Penthius’u açıp isimlerini girdim, Janet ve Jeremy Spencer. Ölüm ilanları, çıkan yangınla ilgili haberler ve Janet’in geçirdiği ölümcül kazalarla ilgili haberler vardı.

Janet Spencer babası ünlü illizyonist Bass Spencer ve annesinin yakın arkadaşı Broadway sanatçısı Selena Brooke ile yaptıkları sihirbazlık gösterisi esnasında az kalsın boğuluyordu.

Ünlü illizyonist Bass Spencer, Avrupa turnesinin İtalya etabında küçük bir aksiliğe maruz kaldı. Az kalsın kızının hayatına mal olacak bu gösteride, söylenine göre kilitler sıkışmış. Gösteri gereği kızını suya kilitleyen ve oradan çıkartaması gereken baba, kilitler sıkışınca kızı olduğu yerden zamanında kurtaramadı. Kalbi duran ve kalp masajıyla hayatta tutulan Janet Spencer, hastanede hayata geri döndürüldü. Babaya, Sosyal Hizmetler tarafından bir kamu davası açıldı.”

Ünlü İllizyonistin Kızı Tiyatro Gösterisi Sırasında Beyin Sarsıntısı Geçirdi!

Daha önce babasının şovunda boğulma tehlikesi geçiren talihsiz genç kız Janet Spencer’ı uğursuzluklar rahat bırakmıyor. Okyanusun Dalgası adlı müzikalı sergilerken, dans esnasında kayıp sahneden aşağıya düştü. Müzikal oyun öncesi reçineyle kayganlaştırılan sahnenin dansa göre fazla kayganlaştırıldığı iddasıyla sahne amiri Selena Brooke ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.”

Şu Selena Brooke’u bulmam lazımdı.

Böylece ertesi gün, kaldığını bildiğim otele SpringFall’a gittim. Lobide, dün fotoğraflarını gördüğüm ünlü illizyonist duruyordu. Burnuma pis kokular gelmiyor değildi, burada sahnenin arkasında tiyatro dönüyor gibi geliyordu, ve neden olduğunu açıklayamasam da

“Hey, Eli!” telefonu sekretere yönlendirmişti. “Benim, oradaysan aç şu telefonu.”

“Günaydın, afedersin, telsizde unutmuşum. Ne oldu?”

Böylece dün gece olanları, ve planladıklarımı anlattım ona. O arada otelin lobisine varmıştım bile. Küçük, sıradan, gözden ırak bir oteldi ve lobi boş görünüyordu. Bass Spencer’ı ve Selena Brooke’u saymazsak.

“Dün baktığım İllizyonist şu anda lobide. Burnuma pis kokular geliyor, burada sahnenin arkasında tiyatro dönüyor gibi geliyor, ve neden olduğunu açıklayamasam da- bir dakika! Açıklayabilirim. Bass Spencer ve Selena Brooke şu an epey samimi görünmeye başladılar.” Adam, kadının dudaklarına gömülmüştü.

“Sence bu çocukların ölümünün altında yatan bir aşk ilişkisi mi?”

Şemsiyeli iki hayaletim, birden önümde belirmişlerdi.

“Kesinlikle!” dediler, ikisi birden. “Artık bizi öldürenlerin peşindeyiz!”

“Melinda, o konuşan hayaletler o ikizler miydi?”

“Evet, Eli. Birilerini öldürecekler.”

“Aman Tanrım. Engel ol Melinda!”

İkizler şimdi konuşan babalarının yanındalardı.

“Bizi o öldürdü” dedi Janet, babasını gösteriyordu.

“Ve o!” Jeremy babasını gösterdi.

“Ve Jimmi amcamız.”

“Ve hepsi acılı birer ölümü hak ediyorlar.”

Koşmaya çalıştım, ancak çok geç kalmıştım. Lobideki dev ayna gürültüyle Bass ve Selena’nın başlarına inerken. Kanlar içinde yere uzanmışlardı. İkizler gülüyorlardı. Gözleri büyümüş, siyah rujlu dudakları şeytanca kıvrılmıştı. Bana bakıp, bir ağızdan, “Dikkatli ol. Gölgeler seni izliyor.” Dediler ve yere çekilerek kayboldular.

“Durduramadım onları Eli, gölgelere katıldılar. Oh Tanrım!”

Önce Selena’nın, ardından da Bass’ın hayaleti belirdi gözlerimin önünde. Onlar sırayla ışığa çekilirken, ortalık kıyamet gününe dönmüştü.

“Vay vay vaay!” diyerek yaklaştı polis memuru Jefferson. “İki gün, üç ölüm ve iki yerde de sizinle karşılaşmak ne büyük şeref Bayan Gordon! Bu sefer işte parmağınız olmadığını nasıl kanıtlayacaksınız merak ediyorum doğrusu.”

Elbette o da bitti. Nezaret, bolca arama, baş şüpheli olarak geçirilen iki günün sonunda evdeydim, koltukta oturuyordum. Eli aramıştı ve onunla sohbet ediyordum.

“Şu gölgeler git gide büyük sorun oluyor Melinda, bu beni çok ürkütüyor.”

“Biliyorum Eli. Ama hepsinin varacağı bir nokta var nasılsa, o noktanın gerçekleşmesini beklemekten başka elimizde ne var ki?”

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *