Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ina’yı Kaleme Almak

Ina’yı kaleme almak zordur; olağanüstü bir nesnellik ve olağanüstü bir irade gerektirir. Ina’yı bilenler ne demek istediğimi anlarlar, bilmeyenler için ise kısaca anlatayım.

Ina, Kızılyer gezegenin en gözde ve en elit şehirlerinden biridir. Mutluluğun bir ölçütü yoktur bu şehirde; bu yüzdendir ki kimse mutluluğunu dile getirmez. Çünkü mutluluk o kadar alışılagelmiş bir şeydir ki kimse bunu sözcüklerle ifade etme gereği duymaz. Siyah sandaletlerin kirlettiği sokaklar beyaz mermerden, içlerinde büyüğünden küçüğüne çeşitli ailelerin yaşadığı malikâneler kırmızı kiremitten, şehri yönetenlerle hekimlerin yaşadığı, boyları bulutlara kadar uzanan kuleler ise camdandır. Şehrin dört bir yanında, tüm caddelerde, geniş yollarda ve ara sokaklarda muntazam heykeller yükselir. Işık hiç sönmez Ina’da; heybetli şehrin heybetli cam kuleleri güneş ışığını hapsederek geceleri ateş böcekleri misali aydınlatır kenti. Şafağa doğru kulelerin gitgide sönen ışığı sabah güneşinin sarılığıyla birleştiğinde ışıklar dans eder gökyüzünde. Ancak yerliler, doğanın bu muazzam gösterisini bırakın görmeye, kafalarını kaldırıp bakmaya dahi tenezzül etmezler. Kendi hayatlarının güzelliği onların safi mutluluğu için yeterlidir çoğu zaman. Çocukların neşeli koşuşturmaları ve her köşebaşına yerleştirilmiş berrak sulu havuzlarda çırılçıplak yüzerken attıkları mutlu çığlıklar eksik olmaz şehrin gürültüsünden.

Fazlasıyla güvenli bir şehirdir Ina; şehrin yüksek beyaz surları dışarıdan korur vatandaşları. İçeride ise korunacak bir şey yoktur çünkü halk birbirine saygı duyar. Ina’yı kocaman bir aile olarak görür yerliler, sevgi ve saygıyla dolu bir aile. Herkesin kapısı birbirine açıktır. Bir iç savaş çıkma ihtimali, bir yarığın açılıp şehri yutma ihtimalinden daha düşüktür çünkü siyasi kavgalara yer yoktur burada. Şehir senato tarafından yönetilir ve senato üyeleri oy yöntemiyle seçilir. Fakat herhangi bir senato üyesi adayı bir oy dahi almış olsa senatodaki yerini alır çünkü Inalılar herkesin fikrinin temsil edilmesi gerektiğini düşünür. Senatodaki kararlar ise her bir vatandaşın çıkarı düşünülerek alınır. Bu nedenledir ki politik oyunlar ve siyasi anlaşmazlıklar pek baş göstermez. İşin en ilginç yanı ise senato üyelerinin cam kulelerden dışarıya adım attıkları an normal bir Ina vatandaşından farkının kalmamasıdır. Kendilerini üstün görmezler, kimse de onlara bir üst sınıfa aitmiş gibi davranmaz; sınıf denen bir olgu yoktur zira.

İnsanlar Ina’yı çok sever, Ina da insanlara aynı değeri verir.

En önemlisi bu insanlar bir ütopya fikriyle yola çıkarak kurmamışlardır Ina’yı. Bu raddeye gelinene kadar acı çekmiştir herkes. Çünkü acı çekmeden mutluluğun değerini anlama yetisinden acizdir insanlar.

Dedim ya, Ina’yı kaleme almak zordur. Bu nedenle nasıl devam edebileceğimi bilmiyorum. En iyisi şehrin çevresi hakkında kısa bir bilgi vermek olacak sanırım.

Kızılyer gezegeninin güneyleri fazlasıyla kurak ve çoraktır. Bu nedenle insanların yaşamına pek de elverişli değildir fakat elbette kuzeydeki ülkelerden bağımsız birkaç özgür şehir kurulmuştur burada da. Buradaki bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki şehir için maalesef Ina’yı anlatırken kurduğum cümleleri kurmak epey zordur. Bu şehirlerin neredeyse hepsi savaş hâlindedir, ya birbirleriyle ya da kendi içinde. Savaşların kaynağını tespit etmek çoğu vatandaş için zordur ki çoğu insan neyle, nasıl ve neden savaştıklarını da bilmez. Hayatı boyunca barış ve huzur görmemiş insanlar, savaşın ve kargaşanın ortasına doğmuş çocuklar vardır. En acısı da başkalarının çıkarları uğruna harcanan hayatlar vardır. İnsanlar evlerinden, sevdiklerinden, yaşamlarından olur. Çoğu doğduğu yeri, şehrini terk etmek zorunda kalır. Sığınabilecekleri en yakın yere ulaşana kadar birçoğu yolda ölür. Gittikleri yerlere ulaşmayı başarabilenler ise öncekinden çok da farklı hayatlar yaşamazlar: Evleri, yiyecekleri ve giyecekleri yoktur ama en azından hayatta olmakla kendilerini avuturlar.

Ina’nın şanını, şöhretini, güzelliğini ve ihtişamını duyan birkaçı bu şehre gelmeye çalışır; bir insanın yaşayabileceği en iyi kent olduğunu bilirler çünkü. Burasıyla ilgili anlatılan şeyleri duymuşlardır, nasıl refah ve huzur içinde yaşayabileceklerini bilirler. İyiliğiyle ve mutluluğuyla övünen halkın namını duymuşlardır. Cam kuleleri, beyaz sütunları, mermer sokakları görmek isterler. Çocuklarının, Ina’lılar gibi su havuzlarında oynayabilmesini isterler. Neşeli kahkahalar kulaklarına çalınsın isterler. Bu nedenle Ina’ya doğru yola çıkarlar.

Fakat uzun bir yolculuğun ardından hayatta kalanlar şehre vardığı zaman kapılar yüzlerine kapanır. Ina yüksek surlarını dış dünyaya kapatmıştır çünkü. Şehrin kapılarında insanlar günlerce hatta aylarca beklerler. Kapılara vurup, tırnaklarıyla tahtayı çizerek içeri girebilmek için yalvarırlar. Bazıları evlatlarından vaz geçerek yalnızca çocuklarının içeri alınmasına dahi razı olur. Birçoğu içeri girmekten vazgeçtiği anda bir damla su, bir parça yiyecek için ağlamaya başlar. Çoğu zaman insanlar kapının önünde ölür gider. Fakat Inalılar tıpkı sağır sultan misali duymazdan gelir dışarıdakileri. Çünkü Ina’da doğmamış, Ina değerleriyle yetişmemiş insanların şehirlerine geldiğinde huzurlarını kaçıracağını, düzeni bozacağını ve kargaşa çıkaracağını düşünürler.

Kimse surun dışındakiler hakkında konuşmaz, fikirlerini dile getirmez. Hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamlarına devam ederler. Tebessümleri yüzlerinden eksik olmaz. Sura yakın yaşayanlar dışarıdakilerin yakarışlarını duymamak için bazen o kadar yüksek sesle konuşurlar ki adeta bağırırlar. Her şey Ina’nın kendi iyiliği için yapılır, Inalılar ailelerini korurlar. Surun içinde yaşayanlar doğru olanı yaptıklarına inanırlar, dışındakiler ise doğru olanı yaptıklarına inandıkları insanların yanına gelmeye çalışmışlardır. Ina’yı kaleme almak zordur, olağanüstü bir nesnellik ve olağanüstü bir irade gerekir, tarafsız olmak güçtür.