Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

İsimsiz

“… hayal ettiğiniz her şey gerçektir. Pablo Picasso.”

“Ve karanlığın içine atladı. Son.”

Yaşlı adamın yüzünde bir gülümseme belirdi. Yüksek binanın kenarına bir adım daha yaklaştı. Son kez apartmanların ardında gözden kaybolan güneşe ve yeni doğan yıldızlara baktı.

“Kitabın adı…” dedi fısıldayarak. Ve aşağı atlarken duyulan son şey acı kahkahasıyla karışık, hayal gücünün son sözleriydi.

“İntihar.”

***

“İşte bu!”

Patronum, yüzünde heyecanlı bir gülümsemeyle ofisinden çıktı. Hızlı adımlarla bana yaklaşırken bir yandan da gazeteyi hararetle sallıyordu.

“Unlu yazarın gizemli intiharı! Bu senin ilk isin, çaylak. Artik çalışmaya başlasan iyi olacak.”

Ben şaşkınlıkla ona bakarken diğer çalışanlardan kahkahalar ve alkışlar yükseliyordu. Patron gazeteyi önüme attı ve;

“Haftaya cumaya senden esaslı bir haber bekliyorum. Evet, iki haftan var.”

Patronum ofisine geri dönerken sevinsem mi, ağlasam mi bilmiyordum. Ama diğer çalışanların bakışlarını üstümde hissediyordum. Tabi ki patronun bana çaylak demesi onları güldürmüştü. Aralarındaki en genç muhabir ben olduğum için geldiğim günden beri – iki hafta önce- herkesin alay konusuydum. Tabi başka bir neden daha vardı. Ben dokunulmazdım…

Çünkü patron benim babamdı.

“Çaylak!”

***

“Tamam, Bayan Güneş. Kirayı en yakin zamanda yatıracağım. Tamam, tamam. Biliyorum, Bayan Güneş. Evet. Bu aralar benim de isim başımdan aşkın. Evet, evet. Harika! Tamam, en yakin zamanda geleceğim. Kapatmak zorundayım, Bayan Güneş.. Evet, eminim kurabiyeleriniz çok lezzetlidir… İşim var, Bayan Güneş. İyi aksamlar.”

Telefonu kapadığımda derin bir nefes aldım. Ev sahibim, çok çok çok yaşlı bir kadındı. O da bir üst katta oturuyordu. Kendine arkadaş arayan yaşlı bir kadındı iste. Kocası yıllar önce ölmüştü ve ayni, eski pembe dizilerde de olduğu gibi; yaşlı, dul kadın, çocukları evlenmiş; şişko, sevimsiz kedisiyle evde tek basına. Ne yapsın, benim gibi enayi kiracılarla; yaptığı ketçaplı kurabiyelerin ne kadar leziz olduğunu, torununa ördüğü pembe patiklerin üstündeki kırmızı uğur böceklerini örmenin ne kadar zor olduğunu konuşuyordu. O kurabiyelerin zehirli olduklarına eminim…

Derin bir nefes aldım ve çalışma odama gidip arkamdan kapıyı kapadım. Daha yapacak çok isim vardı. Bilgisayarın basına geçtim ve yazmakta olduğum 40 sayfalık romanıma acıklı bir bakış attıktan sonra araştırmaya başladım.

***

Saatin çıldırtıcı alarmıyla uyandığımda saat 9.39’du.

Lanet olasıca saat! Oysa pilini yeni değiştirmiştim ve geç kalması için bir neden yoktu! Ama benim geç kalmamam için coook neden vardı.

Alarm kulağımda çınlarken yüzümü buruşturdum. Bu şarkıdan nefret ediyorum!! “The Lazy Song.”

Hele hele o klipi izlediğimden beri daha çok nefret ediyorum. Rüyamda bile o maymunları görüyorum!

Hızla ayağa fırladım ve sandalyemin ayağına takılıp yere kapaklanma tehlikesini atlattıktan sonra banyoya daldım.

En azından mazeretime ek olarak gözümün altındaki morlukları ve yüzümün sol tarafındaki klavye izini gösterebilirim.

Hızla dağınık saclarımı taradım, üstümdeki kahve lekeli gömleği de değiştirdikten sonra saat 9.50’de evden çıktım

Kapıya iliştirilmiş notu gördüğümde ise acıyla inledim.

“34 NU 8935 plakalı aracın vergi borcu 05.05.2011 tarihine kadar ödenmediği takdirde araca el konulacaktır.

Ve bugün altısı.

Ben nota bakakalmışken Bayan Güneş telaşla merdivenleri iniyordu.

“Tatlım, dışarıdaki çekiciyi sen mi çağırdın?? üstündeki kırmızı araba senin galiba? Ben de bu gurultu ne diyordum… Ben de bizim eve hırsız girdi sanmıştım… Tuh, yazık oldu benim baklavalara. Allah Allah, bir yaşıma daha girdim vallahi.”

Bayan Güneş’e bakarken kahkahama engel olamadım.

“Bayan Güneş… Sizin kurabiyeler hala duruyor mu??”

***

Ofise gittiğimde ise tam bir felaketle karsılaştım.

“Ama baba! Bunu bana yapamazsın! Ekstra on saat mesai mi?! Baba. Beni. Dinle. Ben hep yazar olmak istedim bir kere! Muhabir bozuntusu değil! Her zaman senin istediğini yaptım! Bir kitabim bile var!”

Babam yüzünü buruşturdu ve bir yandan önündeki gazeteyi inceler ve yanındaki deftere notlar alırken diğer yandan da bana söylenmeye başladı.

“O, 30 sayfalık ajan ‘bozuntusunu’ mu diyorsun?! 15. sayfasında katilin kim olduğu bulunuyor ve 25’te de yakalanıyor.”

Yüzümün öfke ve utançla kızardığını hissedebiliyordum.

“Hayır! Bir kere kitabim 40 sayfa ve katil de… Sen… Nereden biliyorsun?!”

Babamın yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi. Koltuğundan kalktı ve yanıma geldi. Sessizlikte duyulan tek ses babamın masasında tik tak eden takvimli saatti.

Babam ve ayni zamanda patronum elini omzuma koydu. Neredeyse fısıldayarak;

“Ben senin patronun olabilirim ama bu, baban olduğumu değiştirmiyor.”dedi.

Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Şaşkınlıkla ona bakakaldım. Belki de gerçekten o kadar kötü bir baba değildi…

“Ama bu, on saatlik mesaiyi iptal edeceğim anlamına gelmiyor. İşinin basına, çaylak!”

***

“Yazar… E.D.Umut… Ve Ara!”

Klavyenin çıkardığı metalik ses ofiste yankılanıyordu.

Yüce Google’i seviyorum!

***

“Evet, Bayan Umut… Kardeşinizin olumunun sizi üzdüğünü biliyorum ama…”

Bayan Umut bana yaşlı gözlerle baktı.

“Siz isinizi yapıyorsunuz, biliyorum. Tamam. Size küçük Ege’yi anlatacağım. Su ana kadar bu anlatacaklarımı kimseye anlatmadım, Bayım… Herkes bana resmi sorular sordu, ben de cevapladım. Ama simdi içimi dökmenin tam zamanı…”

Yazarın kardeşi burnunu çekti ve yaşlı sesiyle anlatmaya başladı. Bu arada ben de durmadan not alıyor, bir yandan da ofisten yanıma verdikleri fotoğrafçıyı yönlendiriyordum.

“Üç kardeştik… En büyüğü bendim. Ege’nin -ona bu isimle hitap etmemizi isterdi- bir ikiz kardeşi vardı… Bir kardeşimiz daha vardı… O… O… Annem…”

Bayan Umut’un gözleri dolmuştu.

“O ve annem öldüler evlat. Ama bunları gecelim. Ege’nin tam adi, Ege Deniz Umut’tu. Deniz ismi anneme aitti… Ege her zaman çok durgun, düşünceliydi. Ama bazen… Bazen çok tuhaf davranıyordu…”

Bayan Umut bir an duraksadı ve ardından gözlerini sildi. Ağlamamaya kararlı gözüküyordu.

“Babam zaten bizimle hiç ilgilenmezdi. Ölsek bile umurunda olmazdık. Belki de… Belki de Ege’nin böyle olmasının sebebi oydu…”

Gözlerinden nefret okunuyordu.

“Birkaç yıl sonra ilk romanını yazmaya başladı. Konusu… Konusu korkunçtu. Sanki kendini yazıyordu… Hatta ben vardım sanirim… Yeni yeni anlamaya basladim… Beni… Beni anne yerine koyuyordu… Hikayedeki çocuk ise büyüyünce seri katil oluyordu… Onu, bu romandan vazgeçiren de bendim. Babam ise… Babam ise sadece oturup bizi seyretti. Hiçbir şeye engel olmadı… O…”

Bayan Umut derin bir nefes aldı ve anlatmaya devam etti.

“Ege kötü biri değildi… Sadece… Sadece hayal gücü çok genişti… O… O kimseye zarar vermezdi! Ve 18 yaşına gelene kadar ona tek kelime bile yazdırmadım… İyi mi ettim, kötü mu ettim bilmiyorum… Onun yerine ona sayısız kitap aldım. Zararsız çocuk kitapları… Onun kötü biri olacağından korkuyordum.. 18 yaşına geldiğinde ise değişti. çok değişti. Ve o gece de evden kaçtı. Bir ay boyunca ondan haber alamadım. Ta ki o haberini duyana dek.

Haberde söyle diyordu. ‘İsimsiz yazar’ herkesi meraka düşürdü. Korku romanları yazan genç oğlan, isim vermeksizin 18 yaşında olduğunu bildirerek roman üçlemesini yayınevine gönderdi. İsimsiz yabancıyı uzaktan yakından tanıyanlar veya tanıdığını düşünenler yayınevine başvuru yapabilir.’

Ve birkaç haftaya kalmadan kitapları ‘isimsiz’ olarak basildi. İnsanlar; belki de isimsiz olduğu için daha çok ilgi duydu. İngilizceye bile çevrildi, New York Times aldı.”

Yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi, Bayan Umut’un.

“Kısacası o, küçük Ege’ydi. Biz yayınevine gidene dek, o isimsizdi. Gecen haftaya kadar onu bir daha hiç görmedim… Bütün kitaplarını okudum. Yazdığı son kitapta bir terslik olduğunu anlamıştım… Deli bir korku romanı yazarından bahsediyordu… Ayni çocukluğunda da yaptığı gibi… O zaman da kendini yazıyordu… Ama o hayali gerçekleşmemişti… Çünkü ben vardım. Ama simdi… Hep bundan korkmuştum… O, benim gözümde hala küçük Ege’ydi… İlgi isteyen küçük Ege’m.”

Bayan Umut’un gülümsemesi silinmiş, gözleri dolmuştu. Ama son bir şey daha öğrenmem gerekiyordu.

“Gecen hafta… Gecen hafta ne olmuştu?”

Bir yandan da hararetle yazıyordum.

“Ölümünden önceydi… Sabahleyin beni bir parka çağırdı. Oraya gittim. Bir bankta oturuyordu… O an… O an…”

Bayan Umut burnunu çekti ve devam etti.

“Gözlerini bir noktaya dikmişti. Başı önüne eğikti ve kucağındaki elleri titriyordu… Ve durmadan kendi kendine mırıldanıyordu… Yanına oturduğumda beni fark etmedi… Defalarca seslendim. Dürtükledim… Ona her dokunuşumda yüzünden terler boşanıyor ve şöyle diyordu; ‘Anne… Anne bırak beni… Bırak yazayım… Lütfen. Lütfen!’ Ellerini birbirine sürtüyor anlamadığım bir şeyler mırıldanıyordu. Ve birkaç dakika sonra eski haline dondu. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Sanki bu ona her zaman oluyormuş gibi… Bir çeşit… Bir çeşit nöbet geçirmişti… Sonrada gece boyunca konuştuk. Ona birlikte gitmemizi önerdim. Ama o biraz daha oturmak istediğini ve kitabini bitirmesi gerektiğini söyledi. Onun saka yaptığını… Saka yaptığını sandım. Ama gözleri yalvarıyordu. çok korkunçtu. Koşarak oradan ayrıldım. Ona son bakışımda eski haline dönmüştü, gözlerini bir noktaya dikmiş mırıldanıyordu. Bütün gün arabamdan onu izledim… Saatlerce öyle durdu. Sonra hava yeni yeni kararırken yüzünde bir gülümseme belirdi ve ayağa kalkıp binalardan birine doğru yürümeye başladı… Onu… onu evine gidiyor sandım… Oysa… Oysa kitabini bitirmeye gidiyormuş… Ölmeye gidiyormuş… Kitabin sonunda yazar binadan atlayıp ölecekti… Düşünemedim… Hayır… Böyle olmasını istemedim… Engel olamadım…”

Dehsete kapilmistim. Bayan Umut durmaksızın ağlıyordu… Kendini suçlu hissediyordu…

Yazmayı bıraktım ve ayağa kalkıp tek kelime etmeden dışarı çıkıp eve doğru yürümeye başladım. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Bu haberi gerçekten yapmalı miydim? Deli bir yazarın bütün hayatini, yasadıklarını her şeyini ortaya dökmeli miydim? Yoksa o, ‘İsimsiz’ olmalı; yabancı bir dünyanın yabancı bir yazarı olarak mi kalmalıydı?

Belki de dünya böyleydi.

Bazı insanlar, kendi dünyalarını yaratıyorlardı. O dünyada yaşıyorlar ve ölüyorlardı. En azından bir şey biliyordu. O, mutlu ölmüştü. Artik kendi dünyasına aitti.

Hayır. Bu haberi yapmayacaktım.

Kararlı adımlarla gördüğüm ilk taksiye atladım ve ofisimin adresini verdim. Babamla konuşacaktım.

***

“Artik bu iste çalışmayacağım.”

Oğlunun bu kararlı tavrı onu şaşırtmıştı. Başını gazeteden kaldırdı ve yüzündeki gülümsemeyi saklama gereği duymadan oğluna baktı. Bunca senedir ilk defa bu kadar kararlı gözüküyordu, oğlu.

“Hayır. Ben yazar olmak istiyorum, baba.”

Yavaşça ayağa kalktı ve oğlunun karşısına geçti. Oğlunun sözlerini tamamlamasını bekledi.

“Bugün… Bugün onla konuştum, baba. Yazarın kardeşiyle. O… Yazar… çok yanlış anlaşılmıştı, baba. Onun tek istediği, bir dünyası olmasıydı. Kendisine ait bir dünyası. Bunu etkileyen tek şey hayal gücü değildi… Evet, inanılmaz hayal gücü vardı belki ama o hiç kimseye zarar vermek istemiyordu ve vermezdi zaten… Ama konu şu, ben de ayni şeyi istiyorum baba…”

Akli karışmıştı, anlamsız anlamsız oğluna baktı.

“Ölmek mi istiyorsun?”

Oğlu gülümsedi.

“Hayır, baba. Ben de, kendime ait bir dünya yaratmak istiyorum… Ben de yazar olmak istiyorum.”

Gülümsedi ve yavaşça başını salladı. Sonra da oğlunun elinden tutarak ofisimden çıktı.

***

yıllar sonra…

“Soğuk bir gündü. Kar taneleri havada uçuşuyordu. Karların arasından ihtişamla yükselmiş olan tabelanın üstünde soluk bir yazı vardı. Mezarlık.

Mezarlıkta duyulan tek ses, mermer bir taşın önünde; karların arasında oturan yaşlı kadından gelen hıçkırıklardı.

Yanında bir adam vardı. Başını önüne eğmişti adam, gözlerinden yaslar süzülürken bir yandan da mezar taşında yazılanları okuyordu. Bir zamanlar kendisi yazdırmıştı bu sözleri, taşın üzerine.

Şöyle yazıyordu;

`İsimsiz Yabancı 1945-2011 Hayal ettiğiniz her şey gerçektir.`”

Bir alkış koptu büyük kütüphanede. Unlu yazara kitabını imzalatmak için gelen insanlar masanın önünde sıra oldu. Sıranın en sonunda tanıdık bir yüz vardı, yazar için.

İnsanlar, yazardan gelen kahkahalar esliğinde mutlu bir şekilde kütüphaneden ayrıldılar; ellerinde yeni imzalı kitapları. Geriye bir kişi kalmıştı.

“İsim?” dedi yazar, yüzüne bakmaksızın.

“Çaylak.” dedi yaşlı bir ses.

Yazarın yüzünde büyük bir gülümseme belirdi.

Elindeki, ‘İsimsiz’ adlı; kendi kitabini masaya bıraktığı gibi babasının boynuna atladı. Geriye mutlu kahkahalar kalmıştı.

***

“Son?”

İsimsiz” için 11 Yorum Var

  1. Yer yer kendini gösteren yazım hataları, okumayı baltalıyor olsa da yinede güzel kurgulanmış bir öyküydü. Benim tahminlerimden çok daha farklı bir sona bağlamışsınız öyküyü, şaşırdım açıkçası =)

    Ellerinize sağlık.

  2. Oncelikle okudugunuz ve yorum yaptiginiz icin cok tesekkur ederim..
    Yurt disinda oldugum icin Turkce karakter kullanamadim, her ne kadar Word’de duzeltmeye calissam da bazi yerlerde yazim hatalari olmasi oykuyu olumsuz etkiliyor, bunun icin uzgunum…
    Okudugunuz icin tekrar tekrar tesekkur ederim…

  3. Selamlar Defne;

    Güzel bir hikayeydi, acıyı ve mutluluğu aynı anda yansıtan ilginç bir tane. Word ile ilgili hatayı görmezden geliyorum 🙂 Şu üç nokta ile biten “O… O…” gibi tekrarları da azalttın mı kitap imzalayacak kişiler listesine bir adım daha yaklaştın demektir.

    Kalemine sağlık…

    1. Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, şu anda düşününce o tekrarlar bana da çok ters geliyor 🙂
      Kitap konusuna gelirse diyeceğim tek şey, ‘umarım’ olacak 😀
      Okuyup yorumladığınız için tekrar teşekkür ederim..

  4. Beğenmedim. Beğenemedim. Popüler kültür katıp okunabilirliği arttırmaya çalışmışsın.Ama sen de bi yetenek var bu yeteneği insanların dikkatini çekmek için kullandığın amaçsız tekniklerle mahvetme! Sana tek tavsiyem bu. Bi de yazım hataları hiç anaç değil bence bunlar atlanamayacak kusurlar, düzeltirsen daha akıcı olur. Yazmaya devam et…

    1. Merhabalar,
      Öncelikle okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim; eleştirilerinize de saygımın sonsuz..
      Yalnız popüler kültür’den kastınız nedir acaba?
      Ben sadece yanlışlarımı düzeltmeye çalışıyorum, ‘insanların dikkatini çekmek’ sözünü açmanızı rica edebilir miyim??
      Yazım hatalarına gelirse, elbette her yazarın yazım hataları olur ve bunun çok normal olduğunu düşünüyorum;; bu benim çok önce yazdığım öykülerden biriydi gün geçtikçe kendimi geliştirmeye çalıştığımı belirtmek isterim..
      Yine de yorumunuz için çok teşekkür ederim; sorularımı da cevaplarsanız çok müteşekkirimm..
      İyi günler dilerim..

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *